14 Ocak 2019 Pazartesi

Süleymaniye Vakfı Mealinde Al-i İmran s. 93. Ayetine Verilen Anlam Üzerinde Bir Mülahaza

Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinin karşılaştırmalı olarak farklı meallerden okuyan bir meal okuyucusu, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde, bu ayetin mealinin diğer meallerden farklı olduğunu görecek, hangi mealin doğru olduğu yönündeki sorusuna cevap aramaya gidecektir. Yazımızın konusu bu ayetin hangi çevirisinin doğru olabileceği üzerinedir.

Öncelikle ilgili ayetin 94. ayet ile birlikte Arapça metnini ve Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan çevirisini vermek istiyoruz. 

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِنْ قَبْلِ أَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

93- (Yahudiler dediler ki) Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in[1*] kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.”[2*] 

94- Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanını Allah'a mal edenler yanlış yapanlardır. 


[1*] Yakup (as)’nin lakabı İsrail’dir. Bu nedenle onun soyundan gelenlere İsrailoğulları denir. Tevrat’ın Musa aleyhisselama indirilen kitap olduğu söylenir ama Kur’an’da bunu doğrulayan tek bir ifadeye rastlanmaz. Bir âyet şöyledir: İçinde bir rehber ve nur olan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebîler, Yahudiler arasında onunla hükmederler. Hocalar ve âlimler de Allah’ın kitabını koruma görevleri gereği onunla hükmeder, uygulamaya şahit olurlar. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, ayetleri görmezlikte direnenlerdir (kâfirlerdir.) (Maîde 5/44)
Ya‘kūb aleyhisselamın on iki oğluna ve onların soyundan gelenlere esbât denir. Bakara 2/136, Al-i İmran 3/84 ve Nisa 4/162. âyetlere göre esbât içinden nebi olanlara da kitap indirilmiştir. Bunlardan İsa aleyhisselama İncil verildiği için (Mâide 46) Tevrat, Yakub aleyhisselamdan İsa aleyhisselama kadar İsrailoğulların nebîlerine verilen kitapların toplamından ibarettir.
[2*] Allah Teala şöyle demiştir: “Yahudilere tek tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışık olanlarla kemiklerine karışanlar dışında kalan iç yağlarını da haram kıldık. Bu, (batıl yolla) üstünlük kurma çabalarına karşılık onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğruyu söyleriz.” (En’âm 6/146) Bu ve benzeri âyetler inince Yahudiler bunu reddederek yukarıdaki sözleri söylemişlerdi. Halbuki Tevrat’a göre de Yahudiler, karada yaşayan hayvanlardan sadece çatal ve yarık tırnaklı olup geviş getirenleri yiyebilirler. Çatal tırnaklı olmayan deve, yaban faresi ve tavşan ile geviş getirmeyen domuz haramdır. Karada yaşayan gelincik, fare, kara kurbağası türleri, kirpi, bukalemun, kertenkele türleri, salyangoz ve köstebek gibi küçük canlılar da haramdır. (Bkz. Levililer 11, Tesniye 14)

Al-i İmran s. 93. ayetinin Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan meali ile, diğer mealler arasındaki fark, ayetin başında parantez içine alınmış olarak yazılan, Yahudiler dediler ki kısmıdır. Süleymaniye Vakfı tarafından yapılmış olan Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinde, "  Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir."  cümlesi, Allah (c.c) tarafından değil, Yahudiler tarafından söylenmektedir.  Ancak bu ayetin diğer meallerine, baktığımızda, bu sözün Allah (c.c) tarafından söylendiği görülmektedir. 

Tetkik etme imkanı bulduğumuz bütün meallerde, Al-i İmran s. 93. ayetindeki cümlenin, Allah (c.c) tarafından söylenmiş olan, ve Yakup (a.s) ın bazı kişisel nedenlerden dolayı yemediği yiyecekler dışındaki (o yiyeceklerin de helal olmasına rağmen, Yakup (a.s) tarafından bazı nedenlerden ötürü yenilmemektedir) bütün yiyeceklerin İsrailoğullarına helal olduğunu beyan eden bir söz olduğu anlaşılırken, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde ise, Allah (c.c) tarafından 94. ayette yalan olarak beyan edilen bir söz olduğu anlaşılmaktadır.

Süleymaniye Vakfı tarafından ayetin başına açılan parantezin içine yazılan Yahudiler dediler ki ifadesinin sebebini, ayetin altına açtıkları dipnotta belirtmektedir. Dipnotta, Yahudilerin Al-i İmran s. 93. ayetindeki sözleri söyleme sebebi olarak, Enam s. 146. ayeti gösterilmektedir. Yahudiler kendilerine bazı yiyeceklerin haram kılındığını beyan eden ayetler indiğinde bunu ret etmişler, kendileri için böyle bir haramlılığın olmadığını Al-i İmran s. 93. ayetteki sözler ile dile getirmişlerdir.

Ancak Enam s. 146. ayeti, her ne kadar Yahudiler ile ilgili ise de, bu ayet 136. ayetten başlayıp 153. ayete kadar giden bir bağlama dahildir. Bu bağlama sahip olan ayetlerin, Mekke müşriklerinin şirk inançları ile ilgili olduğu için, Mekke'de inmiş olması gerekmektedir. Vakfa göre Mekke'de inen bu ayete itiraz edenler, cevabı Medine'de inen bir ayette almışlardır.

Kanaatimizce vakıf tarafından Al-i İmran s. 93. ayetine verilen anlamda, Enam s. 146. ayetinin dikkate alınması hatalı bir yaklaşımdır. Eğer Yahudiler Enam s. 146. ayetine karşı bir itiraz getirmiş olsalardı, bu itirazları Al-i İmran s. 93. ayetinde olduğu gibi değil, "Allah bize özel olarak hiç bir şeyi haram kılmadı" gibisinden olması, veya ilgili ayet içinde açık ve net olarak diğer ayetlerde olduğu gibi "Galetil Yahudi" (Yahudi dedi ki) şeklinde bir Arapça metin olması gerekirdi. Yahudilerin Enam s. 146. ayetine getirdiklerini düşündüğü itiraz, ve bu düşünce yönünde vakıf meal yapıcılarının açtıkları ilave parantez, kanaatimizce yanlış bir parantezdir. 

Peki Al-i İmran s. 93. ayeti ile ilgili olan hangi ayetlerdir? denilirse, şu ayetleri sıralayabiliriz.

[003.093-94]  Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: «Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun».Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan düzüp-uydurursa, işte onlar, zalim olanlardır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

[006.146]  Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç, iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru sözlüyüzdür.

[016.118]  Yahudilere de, daha önce sana bildirdiğimiz şeyleri haram kılmıştık. Bununla Biz onlara zulmetmedik. Lâkin onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

[003.050] Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size HARAM kılınan BAZI şeyleri de HELAL kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir ayet getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.



[007.157]  Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebi Resule uyanlar (var ya), işte o onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara TAYYİBATI helâl, HABAİSİ haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. Ona inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.

Al-i İmran 93. ve 94. ayetlerinde önceden helal olduğu halde İsrailoğullarına haram kılınan bazı yiyeceklerin haramlılığının arızi olduğu beyan edilmektedir. Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde bu arızi durumun gerekçesi beyan edilmekte, Al-i İmran s. 50. ayetinde ise bu arızi haramların bir kısmının İsa (a.s) a inen vahiy ile helal kılındığı beyan edilmektedir. Araf s. 157. ayetinde ise, geri kalan haramların tamamının Muhammed (a.s) ile birlikte sona erdiği beyan edilmektedir. 

Süleymaniye Vakfı'nın ilgili ayete böyle bir parantez açmasının diğer bir sebebi kanaatimizce şu olabilir: 

Ayetin ikinci cümlesi olan, "De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım"  cümlesinde geçen, İn küntüm sadıkin ifadesinin geçtiği diğer ayetlerde, bu ifade öncesinde genellikle, inkarcılar tarafından söylenen bir sözün olması, vakıf meal yapıcılarında Al-i İmran s. 93. ayetinin ilk cümlesinin de inkarcılar tarafından söylenmiş bir söz olabileceği kanaati uyandırmış olabilir. 

Al-i İmran s. 93. ayetini nasıl anlayabiliriz? dersek, şöyle bir cevabımız olabilir:

Medine'de bulunan Yahudiler muhtemelen, kendilerine özel kılınan bu haramlığın, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde beyan edilen gerekçelere istinaden değil, Tevrat öncesine dayanan bir geçmişi olduğunu, sadece kendilerine değil bütün ümmetlere has bir yasak olduğunu savunuyor olmalıdırlar. Yahudilerin kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olarak görmüş olmaları (5. 18), kendilerine özel olarak kılınan böyle bir haramlılık ile uyuşmamaktadır. Allah (c.c) onların bu iddialarını, Al-i İmran s. 93. ayetinde öne sürerek, bunun aksini savunuyorlar ise, Tevrat'ı getirerek o kitapta bulunan bu konudaki beyanı ortaya koymalarını istemektedir.

Olayı şu karşılıklı konuşma üslubu içinde anlatacak olursak:

Yahudiler= Bu haramlar bize özel bir haram değil, tüm insanlara kılınan bir haramlıktır.

Allah (c.c)= İsrailoğullarına kılınan bu haramlıklar, Tevrat öncesi değil, Tevrat'ın indirilmesinden sonra, onların işledikleri bazı cürümler sebebi iledir. Aksini iddia eden varsa getirsin Tevrat'ı ortaya koysun.

Vakfın hatası, Nisa s. 160. ve 161. ayetleri dikkate almak yerine, Enam s. 146. ayetini dikkate almış olmasıdır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

Bu ayetlere baktığımızda, İsrailoğullarına yapmış oldukları bazı yanlışlar sebebi ile onlara helal olan bazı yiyeceklerin, yaptıklarının bir cezası olarak haram kılındığı anlaşılmaktadır. Bu haramların ne olduğu ise Enam ve Nahl s. ayetlerinde beyan edilmektedir. 

Nisa s. 160. ve 161. ayetlerindeki gerekçelere istinaden, İsrailoğullarına helal olan bazı yiyeceklerin haram kılınma yolu, onlara gönderilen elçi ve kitap ile olması gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c) kulları ile ilgili emir ve yasakları, o kullar içinden seçtiği insanlar aracılığı ile göndermektedir.

İsrailoğullarına verilen bu cezanın bilgi kaynağı elçiler olup, bu yasaklar onlara elçiler ve onlara inen kitap aracılığı ile bildirilmiştir. İsrailoğullarına inen kitabın isminin bize Tevrat olarak beyan edilmiş olması burada dikkate değerdir. İsrailoğullarına Musa (a.s) öncesinde de elçi ve kitap gönderildiğini hesap edersek, bu kitabın adının Tevrat olması gerektiği açıktır.

Al-i İmran s. 93. ayetini, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerini dikkate alarak okuduğumuz şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: 


Allah (c.c) İsrailoğulları dahil olmak üzere, tüm kullarına Tayyibat olarak beyan ettiği yiyecekleri helal kılmıştır (2. 168/  5. 4-5-88/ 16. 114). İsrailoğullarına helal olduğu halde sonradan haram edilen tayyibatın, onlara elçileri aracılığı ile bildirilmiş olması gerektiğine göre, Tevrat'ın indirilmesinden önce böyle bir yasağın da olmaMAsı icap etmektedir. İşte Al-i İmran s. 93. ayeti bu durumu beyan etmektedir. O zaman bu ayetteki sözün İsrailoğullarına değil, Allah (c.c) ye ait olması gerekmektedir.

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı mealinde, Al-i İmran s. 93. ayetinin başına açılan parantez hatalı olarak açılmıştır. Vakıf yetkilileri şayet ayeti, Enam s. 146. ayetini değil, Nisa s. 160. 161. ayetlerini dikkate alarak anlamaya çalışmış olsalardı, böyle bir hatayı yapmalarına gerek  kalmayacaktı.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


11 Ocak 2019 Cuma

AL-İ İMRAN SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Mim.

2- Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, yaşayandır, ayaktadır (her an yönetimdedir). 

3- 4- O, sana o kitabı kendisinin önünde olan şeyi bir doğrulayıcı olarak o gerçekle indirdi ve önceden o  insanlar için bir doğruya ileten olarak Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti. Ve O, o (doğru ile yanlışı) ayıran (Furkan)ı da indirdi. Şüphesiz ki o kimseler Allah'ın delillerini örttüler, bir çetin azap onlar içindir. Ve Allah çok güçlüdür, öç sahibidir.

5- Şüphesiz ki Allah, o yerde ve o gökte, hiçbir şey O'na karşı saklı kalmaz.

6- O ki, sizi o rahimlerde nasıl dilerse öyle şekillendiriyor. O'ndan başka tanrı yoktur. O, çok güçlüdür, en bilgedir.

7- O ki, o kitabı sana indirdi. Ondan bir kısmı sağlamlaştırılmış delillerdir ki, onlar o kitabın anasıdır ve diğerleri ise benzeşenlerdir. Şimdi kalplerinde bir yamukluk olan kimselere gelince, onlar o ayartma(yı körükleme) peşine düşmek ve onun geri dönüşümünün peşine düşmek için, ondan benzeşeni izlerler. Oysa onun geri dönüşümünü Allah'tan başkası bilmiyor. Ve o bilgide derinleşenler: "Biz, ona inandık her biri Efendimizin yanındandır" derler. Ve bunu da o saf aklın sahiplerinden başkası hatırlamıyor.

8- 9- (Onlar ki): "Ey Efendimiz, sen bizi doğruya ilettikten sonra yamultma, bize kendi katından bir şefkat bahşet. Şüphesiz ki sen, o bolca bahşedenin ta kendisisin. Ey Efendimiz, şüphesiz ki sen o gün için o insanların toplayıcısısın ki onda hiçbir kuşku yoktur. Şüphesiz ki Allah, o verdiği söze aykırı davranmaz" (derler)

10-  Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir, onların malları ve çocukları onları Allah'tan (gelecek azaba karşı) hiçbir şeyle asla ihtiyaçsız kılmayacaktır. Ve işte onlar, o ateşin yakıtının ta kendileridir.

11- (Onların gidişatı), Firavun'un hanedanı ve onlardan önceki kimselerin aynı minval üzere olan durumu gibidir. Onlar bizim (gözle görülen) delillerimizi yalanlamışlardı. Bu yüzden Allah onları, peşlerine takılı suçları nedeniyle tutuvermişti. Ve Allah, o sonuçlandırması çok çetindir.

12- Sen gerçeği örtmüş olan kimselere de ki: "Siz yakında yenileceksiniz ve cehenneme sürülüp toplanacaksınız. Ve ne kötüdür o döşek."

13- Birbiri ile karşılaşmış olan iki karşı birlikte, sizin için kesinlikle (gözle görülen) bir delil vardı. Bir karşı birlik Allah'ın yolunda öldürüşüyor ve diğeri ise gerçeği örtücü idi. Onlar (yani Allah'ın yolunda savaşan birlik, örtücü birliğin onlardan daha fazla olmasına rağmen) onları o gözün görüşü ile kendilerinin (sadece) iki katı olarak görüyorlardı. Ve Allah, kimi dilerse kendisinin yardımı ile güçlendirir. Şüphesiz ki bunda, o doğru görüş sahipleri için kesinlikle alınması gereken bir ders vardır.

14- O kadınlardan* ve o oğullardan ve o kantarlarca yığılmış o altından ve o gümüşten ve o alametlenmiş atlardan ve o gönenç sağlayan hayvanlardan ve o ekinlerden o şiddetli arzuların sevgisi, o insanlara süslendi. Bu (sayılanlar), o yakın yaşamın bir yararıdır. Ve Allah, o dönülecek yerin yerin iyisi O'nun  yanındadır. 

*Kur'an'ın erkek merkezli bir dil kullandığı dikkate alınma gereği burada hasıl olmaktadır. Bazı art niyetli kimseler ayetteki o insanlar kelimesinin içinde kadınların da olduğu dolayısı ile kadınların kadınlara karşı bir şehvet duyabileceği gibi bir anlam ortaya atabilmektedir. Kur'an'ın böyle bir gayri ahlakiliğe meydan verecek bir ifade kullanmayacağı açıktır. Bu durumda tağlib kuralı gereği kadınların erkeklere, erkeklerin de kadınlara olan şehvet duygusunun süslenmiş olduğu ayette belirtilmektedir.

15- Sen de ki: "Ben size bundan daha hayırlısını haberlendireyim mi? Korunmuş olan kimseler için Efendilerinin yanında bahçeler ki onların altından o nehirler akar, onlarda sürekli kalıcıdırlar ve temizlenmiş eşler ve Allah'tan bir hoşnutluk vardır." Ve Allah, o kulları en iyi görücüdür.

16- (Onlar) öyle kimselerdir ki: "Ey Efendimiz, şüphesiz ki biz inandık, artık sen bizim peşimize takılı suçlarımızı bize bağışla ve bizi o ateşin azabından koru" derler.

 17- Onlar, o direnç gösterenler ve o doğru söyleyenler ve o gönülden bağlananlar ve o dağıtanlar ve o seherlerde bağışlanma isteyenlerdir.

18- Allah, o hakkaniyeti ayakta tutarak kendisinden başka tanrı olmadığına tanıklık etti. O melekler ve o bilginin sahipleri de (tanıklık etti). O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, çok güçlüdür, en bilgedir.

19- Şüphesiz ki Allah'ın yanında o (geçerli) yükümlülük, İslam'dır. Ve o kitap verilmiş olan kimseler kendilerine o bilginin gelmesi sonrasından kendi aralarında bir saldırganlıktan başka bir nedenle aykırı düşmedi. Ve kim Allah'ın delillerini örterse, artık şüphesiz ki Allah, o hesabın çok hızlı görenidir.

20- Yok eğer onlar seninle tartışacak olurlarsa, artık sen de ki: "Ben yüzümü Allah'a teslim ettim ve beni izleyen kimseler de (teslim etti)." Ve sen o kitap verilmiş olan ve o anasından doğduğu gibi olan kimselere de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?" Yok eğer onlar teslim olurlarsa, kesinlikle doğruya iletilmişlerdir.  Ve eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, senin üzerinde olan ancak ve ancak o ulaştırmadır. Ve Allah, o kulları en iyi görücüdür.

21- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'ın delillerini örterler ve o habercileri bir gerçek olmaksızın öldürürler ve o insanlardan hakkaniyeti buyuran kimseleri öldürürler, artık sen onları bir acı verici azabla müjdele.

22- İşte onlar öyle kimselerdir ki, onların o yakın (yaşamda) ve o sonraki (yaşamda) işledikleri boşa gitmiştir. Ve onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.

23- Sen görmedin mi o kimseleri ki, o kitaptan bir hisse verilmişti? Onlar kendi aralarında karar vermesi için Allah'ın kitabına (Tevrat'a) çağrılıyorlar sonra onlardan bir bölümü kayıtsız kalarak (başka tarafa) yakınlaşıyor.

24- Bu, onların: "O ateş sayılanmış günler dışında bize asla dokunmayacaktır"  demiş olmaları nedeniyledir. Ve kendi yükümlülüklerinde yakıştırmakta oldukları şeyler onları aldatmıştır.

25- Artık biz onları topladığımız bir gün için ki onda hiçbir kuşku yoktur ve her bir benliğe kazandığı şey onlar haksızlığa uğratılmayarak tastamam verileceği zaman nasıl olacak?

26- 27- Sen de ki: "Ey hükümranlığın sahibi Allah'ım, sen o hükümranlığı kime dilersen veriyorsun ve o hükümranlığı kimden dilersen de çekip alıyorsun ve sen kimi dilersen güçlendiriyorsun ve kimi dilersen de alçaltıyorsun. O hayır senin elindedir. Şüphesiz ki sen, her bir şeyin üzerine güç yetiricisin. Sen o geceyi o gündüzün içine geçiriyorsun ve o gündüzü de o gecenin içine geçiriyorsun ve sen o ölüden o yaşayanı çıkarıyorsun ve o yaşayandan da o ölüyü çıkarıyorsun ve sen kime dilersen de bir kısıtlama olmaksızın rızık veriyorsun."

28- O inananlar, o gerçeği örtücüleri o inananların berisinden yakınlar olarak sakın edinmesin. Ve kim onlardan bir korunma gereği dışında bunu yaparsa, artık o Allah'tan hiçbir şey üzerinde değildir. Ve Allah sizi kendi benliğinden sakındırıyor. Ve o varış yeri Allah'adır.

29- Sen de ki: "Eğer siz göğüslerinizde olan şeyi saklı tutsanız veya onu belirtseniz de, Allah onu bilir. Ve O, o göklerde olan şeyleri ve o yerde olan şeyleri bilir. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir."
 
30- O gün her bir benlik hayırdan  işlediği şeyi hazırlanmış olarak bulacak. Ve kötülükten yaptığı şeye ise, keşke onunla kendisi arasında uzak bir süre olmasını gönülden arzu edecek. Ve Allah sizi kendi benliğinden sakındırıyor. Ve Allah, o kullara karşı çok acıyıcıdır.

31- Sen de ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, hemen beni izleyin ki Allah da sizi sevsin ve sizin peşinize takılı suçlarınızı bağışlasın. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir."

32- Sen de ki: "Siz Allah'a ve o elçiye itaat edin." Yok eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık şüphesiz ki Allah, o gerçeği örtücüleri sevmez. 

33- Şüphesiz ki Allah, Adem'i ve Nuh'u ve İbrahim'in hanedanını ve İmran'ın hanedanını, o tüm insanların üzerine seçti.

34- Bir soy olarak, o soyun bir kısmı bir kısmındandır. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

35- Ve bir zaman İmran'ın karısı: "Ey Efendim, şüphesiz ki ben, karnımda olan şeyi özgürleşmiş olarak sana adadım, artık sen benden kabul buyur. Şüphesiz ki sen, o en iyi işiticinin, o en iyi bilicinin ta kendisisin" demişti.

36- Ne zaman ki o, onu doğurduğunda - ve Allah onun ne doğurduğu şeyi ve (istemiş olduğu) o erkek, (onun doğurduğu) o dişi gibi olmayacağını en iyi bildiği halde- o: "Ey Efendim, ben onu dişi olarak doğurdum. Ve şüphesiz ki ben onu Meryem olarak isimlendirdim. Ve şüphesiz ki ben onu ve onun soyunu o taşlanan şeytandan sana sığındırıyorum" demişti.

37- Bunun üzerine kendisinin Efendisi onu bir iyi kabulle kabul etmiş ve onu bir iyi bitki gibi bitirmiş ve onu Zekeriyya'nın sorumluluğuna vermişti. Her ne zaman Zekeriyya o özel bölüme girse, onun yanında bir rızık bulurdu. O: "Ey Meryem, bu sana nasıl (geliyor)?" dediğinde, o da: "O, Allah'ın yanından (geliyor)" demişti. Şüphesiz ki Allah, kime dilerse bir kısıtlama olmaksızın rızık verir.

38- Orada Zekeriyya, kendisinin Efendisine çağrı yapmış: "Ey Efendim, sen bana kendi katından bir temiz soy bahşet, şüphesiz ki sen bu çağrının en iyi işiticisisin" demişti. 

39- Bunun üzerine o özel bölümde ayakta kulluk görevi yerine getiriyorken o melekler ona: "Şüphesiz ki Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı ve saygın ve (kendisini) kısıtlayıcı ve o düzgünlerden bir haberci olarak Yahya'yı müjdeliyor" diye seslenmişti. 

40- O: "Ey Efendim, benim bir oğlan çocuğum nasıl olacak? Oysa ki bana (yaşça) o büyüklük ulaşmış ve karım da kısır bir haldedir" demiş, O da (melek aracılığı ile): "Bu böyledir, Allah ne dilerse yapar" demişti.

41- O: "Ey Efendim, sen bana bir bir delil oluştur" demiş, O (melek aracılığı ile): "Senin delilin, o insanlarla işaret dışında üç gün iletişim kuramamandır. Ve sen Efendini çokça hatırla ve o akşam karanlığı ve o gündüzün erken vakti O'nu tesbih et" demişti.

42- 43- Bir zaman o melekler: "Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti ve seni temizledi ve seni o tüm kadınların üzerine seçti. Ey Meryem, sen Efendine gönülden bağlan ve secde ve o rüku edenlerin beraberinde rüku et" demişti.

44- Bu (anlatılanlar), o algılanamayanın haberlerindendir, biz onu sana vahyediyoruz. Ve onlar Meryem'e onların hangisi sorumlu olacak diye kura oklarını atarlarken sen onların yanında değildin. Ve onlar (bu konuda) birbirleriyle çekişirlerken de sen onların yanında değildin.

45- 46- Bir zaman o melekler: "Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun ismi Meryem'in oğlu Mesih İsa'dır o, yakın (yaşam) ve o sonraki (yaşamda) hatırlı ve o yakınlaştırılmış kimselerdendir. Ve o, o insanlarla o beşikte iken de, yetişkin iken de iletişim kuracak, ve o düzgünlerdendir" demişti.

47- O: "Ey Efendim, bana bir beşer dokunmadıyken benim bir çocuğum nasıl olacak?" demiş, O da (melekler aracılığı ile): "Bu böyledir, Allah ne dilerse yaratır. Bir buyruk yerine geleceği zaman, O ona ancak ve ancak 'Ol' der, o da hemen oluverir" demişti. 

48- 49- 50- 51- Ve O, o kitab'ı ve o bilgeliği ve Tevrat'ı ve İncil'i ona öğretecek. Ve Yakub'un oğullarına bir elçi olarak (gelecek ve): "Şüphesiz ki ben Efendinizden size kesinlikle (gözle görülen) bir delil getirdim. Şüphesiz ki ben size o çamurdan o kuşun biçimi gibi yaratır da ona üflerim, o hemen Allah'ın onayıyla bir kuş olur. Ve ben Allah'ın onayıyla o doğuştan kör olanı ve o abraşı (hastalıktan) ayırarak uzaklaştırır ve o ölüleri (yeniden) yaşatırım. Ve ben siz evlerinizde ne yiyorsunuz ve ne biriktiriyorsunuz sizi haberlendiririm. Eğer siz inananlar iseniz şüphesiz ki bunda sizin için kesinlikle (gözle görülen) bir delil vardır. Ve ben Tevrat'tan önümde olanı doğrulayıcı olarak ve size yasaklanmış olan şeylerin bir kısmını size serbestleştirmem için Efendinizden bir ayet getirdim. O halde siz Allah'a karşı korunun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah, benim de Efendim  ve sizin de Efendinizdir. Artık siz O'na kulluk edin. Bu, bir dosdoğru yoldur" (diyecek).

52- 53- Bunun üzerine İsa, onlardan o gerçeği örtmeyi algıladığında, o: "Allah'a (yardım yolunda) benim yardımcılarım kimdir?demiş, Havariler'de: "Biz Allah'ın yardımcılarız. Biz Allah'a inandık. Ve sen bizim teslim olanlar olduğumuza tanık ol. Ey Efendimiz, biz senin indirdiğin şeye inandık ve o elçiyi izledik, artık sen bizi o tanık olanların beraberinde yaz" demişti.

54- Ve onlar tuzak kurdular ve Allah'da tuzak kurdu. Ve Allah, o tuzak kurucuların en hayırlısıdır.

55- 56- 57- O vakit Allah:"Ey İsa, şüphesiz ki ben senin ömrünü tamamlayıcı ve seni kendime yükseltici ve seni gerçeği örten kimselerden (kurtararak) temizleyici ve seni izleyen kimseleri ise o kalkışın gününe kadar gerçeği örtmüş olan kimselerin üstünde tutucuyum. Sonra sizin dönüş yeriniz banadır, artık hakkında aykırılığa düşmekte olduğunuz şeylerde sizin aranızda ben  karar vereceğim. Şimdi, gerçeği örtmüş olan kimselere gelince, artık onları o yakın (yaşam) da ve o sonraki (yaşamda) bir çetin azabla azaplandıracağım. Ve onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır. Ve inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselere gelince, artık O onların ödüllerini tastamam verecektir. Ve Allah o haksızlık yapanları sevmez" demişti.

58- Bu (anlatılanlar), bizim onu peşi sıra sana okumakta olduğumuz, o delillerden ve o bilge hatırlatmadandır.


59- Şüphesiz ki Allah'ın yanında İsa'nın örneği, Adem'in örneği gibidir. O, onu bir topraktan yarattı, sonra ona "Ol" dedi, o da hemen oluverir. 

60- O gerçek senin Efendindendir, artık sen o tereddüde düşenlerden sakın olma.

61- Şimdi, sana gelmiş olan o bilginin sonrasından bu konuda kim seninle tartışırsa, artık sen de ki: "Siz gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı ve kadınlarımızı ve kadınlarınızı ve benliklerimizi ve benliklerinizi çağıralım sonra biz gönülden yalvaralım da, Allah'ın dışlamasının o yalancıların üzerine olmasını isteyelim."

62- Şüphesiz ki bu, kesinlikle o gerçek anlatının ta kendisidir. Ve Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. Ve şüphesiz ki Allah, kesinlikle o çok güçlünün, o en bilgenin ta kendisidir.

63- Yok eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık şüphesiz ki Allah, o bozuculuk yapanları en iyi bilicidir.

64- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları siz, bizimle sizin aranızdaki denk söze gelin, biz Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım ve bir kısmımız bir kısmımızı Allah'ın berisinden efendiler edinmesin." Yok eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık siz de: "Siz tanık olun şüphesiz ki biz teslim olanlarız" deyin.

65-  Ey o kitabın mensupları, siz niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat ve İncil onun (ölümünün) arkasından indirilmiştir. Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

66- İşte siz onlarsınız ki, bir şey hakkında tartıştınız, hadi onda sizin için bir bilgi vardır, peki niçin tartışıyorsunuz o şey hakkında ki onda sizin için bir bilgi yoktur? Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

67- İbrahim, bir Yahudi* ve bir Hristiyan* değildi. Fakat, (fıtrat yasalarına) meylederek teslim olandı. Ve o ortak koşanlardan da değildi.

*Yahudiler olarak anlam verilen Hadu kelimesine "Dönen" anlamı verme gerekçemiz, Araf. s. 156. ayetinde geçen bağlamına binaendir.
*Nasara kelimesine "Yardımcılar" anlamı verme gerekçemiz, Al-i İmran s. 52. ayetinde geçen bağlamına binaendir.

68- Şüphesiz ki o insanların İbrahim'e kesinlikle en yakını, onu izlemiş olan kimseler ve bu haberci ve o inanmış olan kimselerdir. Ve Allah, o inananların yakınıdır.

69- O kitabın mensuplarından bir zümre gönülden arzu etti ki sizi saptırabilseler. Oysa onlar kendi benliklerinden başkasını saptırmıyorlar ve bunu da fark etmiyorlar.

70- Ey o kitabın mensupları, siz tanık olduğunuz halde niçin Allah'ın delillerini örtüyorsunuz?

71-  Ey o kitabın mensupları, siz bilmekte olduğunuz halde, niçin o gerçeğe o geçersizliği giydiriyorsunuz ve o gerçeği gizliyorsunuz?

72- 73- Ve o kitabın mensuplarından bir zümre: "Siz,inanmış olan kimselerin üzerine indirilmiş şeye, o gündüzün başında ina(nmış gibi davra)nın, onun sonrasında ise gerçeği örtün ola ki onlar dönerler. Ve siz de sizin yükümlülüğünüzü izleyen kimseden başkasına da sakın inanmayın" dedi. Sen de ki: "Şüphesiz ki o doğruya iletme, Allah'ın doğruya iletmesidir. (O kitabın halkından bir ekip yine): "Size verilmiş şeyin bir örneğinin herhangi bir kimseye verileceğine veya Efendinizin yanında sizinle tartışacaklarına da (inanmayın)" (dedi). Sen de ki: "(Kitap ve elçilik vermek de) şüphesiz ki o lütuf Allah'ın elindedir. O, onu kime dilerse verir. Ve Allah, (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir."

74- O, kendisinin şefkatini kime dilerse özel kılar. Ve Allah, o büyük lütuf sahibidir. 

75- Ve o kitabın mensuplarından öylesi vardır ki, eğer sen ona bir kantar (altın) emanet etsen, o onu sana geri verir. Ve onlardan öylesi de vardır ki, eğer sen ona bir dinar emanet etsen, devamlı tepesinde dikilmediğin sürece o onu sana geri vermez. Bu, onların: "O anasından doğduğu gibi olan (kitap bilmez Arap)lara karşı (yaptığımız şeyde) bizim üzerimizde bir yol (sorumluluk) yoktur" demiş olmaları nedeniyledir. Ve onlar bilmekte oldukları halde Allah'a karşı o yalanı söylüyorlar.

76- Hayır, kim kendisinin bağlılık sözünü tastamam yerine getirir ve korunursa, şüphesiz ki Allah o korunanları sever.

77- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'a verdikleri bağlılık sözü ve yeminlerini bir az bedele değişiyorlar, işte onlar o sonraki (yaşamda) hiçbir (güzel) nasibi olmayanlardır. O kalkışın günü Allah onlarla iletişim kurmaz ve onlara bakmaz ve onları arındırmaz. Ve acı bir verici azap onlar içindir.

78- Ve yine onlardan bir bölük var ki, onlar dillerini o kitapla eğip büküyorlar ki siz onun o kitaptan olduğunu hesap edesiniz, oysa o, o kitaptan değildir. Ve onlar: "O, Allah'ın yanındandır" diyorlar, oysa o Allah'ın yanından da değildir. Ve onlar bilmekte oldukları halde Allah'a karşı o yalanı söylüyorlar.

79- Hiçbir beşer için, Allah'ın ona o kitabı ve o bilgeliği ve o haberciliği vermesi sonra onun da o insanlara: "Siz, Allah'ın berisinden bana kullar olun" demesi söz konusu değildir. Fakat (onun): "Siz öğretmekte olduğunuz o kitap nedeniyle ve ders almakta olduğunuz nedeniyle Efendiye adananlar olun" (demesi vardır).  

80-  Ve o (beşer) size, o melekleri ve o habercileri efendiler edinmenizi de buyurmaz. Siz teslim olduktan sonra o (beşer), size hiç o gerçeği örtmeyi buyurur mu?

81- Ve bir zaman Allah o habercilerin yeminle bağlanmış sözünü almış: "Ant olsun ki ben size kitaptan ve bilgelikten verdim, sonra beraberinizdeki şeyi doğrulayıcı bir elçi size geldiğinde, siz kesinlikle ona inanacaksınız ve kesinlikle ona yardım edeceksiniz. Siz (bunları) kabullendiniz ve sizin üzerinize olan bu ağır görevimi sahiplendiniz mi?" demiş, onlar: "(Evet) biz kabullendik" demişler, O da: "Tanık olun ve ben de sizin beraberinizde o tanık olanlardanım" demişti.

82- Artık kim bundan sonra (başka tarafa) yakınlaşırsa, artık onlar o itaatten çıkanların ta kendileridir.

83- Yoksa onlar, Allah'ın (onlara yüklediği) yükümlülükten başkasının peşine mi düşüyorlar? Oysa o göklerde ve o yerde kim varsa, isteyerek ve istemeyerek de olsa hepsi O'na teslim olmuştur ve yalnızca O'na döndürüleceklerdir.

84- Sen de ki: "Biz, Allah'a ve bizim üzerimize indirilmiş şeye ve İbrahim'in ve İsmail'in ve İshak'ın ve Yakub'un ve o torunların üzerine indirilmiş şeye ve Musa'ya ve İsa'ya ve o habercilere Efendilerinden verilmiş şeye inandık. Biz, onlardan hiçbirinin arasını ayrıştırmayız ve biz O'na teslim olanlarız."

85- Ve kim yükümlülük olarak İslam'dan başkasının peşine düşerse, artık o ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, o sonraki (yaşamda) o ziyan edenlerdendir.

86- Allah bir topluluğu nasıl doğruya iletir ki onlar inanmalarının ardından gerçeği örtmüşlerdir, oysa onlar o elçinin bir gerçek olduğuna tanıklık etmişler ve kendilerine apaçık belgeler de gelmişti. Ve Allah, o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

87- İşte onların karşılığı, Allah'ın ve o meleklerin ve o (inanan) insanların toplu olarak dışlamasının onların üzerine olmasıdır.

88- Onlar onda sürekli kalıcıdırlar. O azap onlardan hafifletilmez ve onlar bakılmazlar.

89- Bunun sonrasından itaate dönmüş ve (durumlarını) düzeltmiş olan kimseler başka. Artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

90- Şüphesiz ki o kimseler, inanmalarının ardından gerçeği örtmüşler sonra da gerçeği örtmeyi artırmışlardır, onların (ölüm anındaki) itaate dönüşleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, o sapkınların ta kendileridir.

91- Şüphesiz ki o kimseler, gerçeği örtmüşler ve azılı gerçeği örten olarak ölmüşlerdir, (böyleleri) eğer o yerin dolusu  altını (olup) onu kurtulmalık olarak verse de, artık onların hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar var ya, bir acı verici azap onlar içindir ve onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.

92- Siz, sevmekte olduğunuz şeylerden harcama yapıncaya kadar, o yüce gönüllülüğe asla kavuşamayacaksınız. Ve siz bir şeyden her ne harcama yapıyorsanız, artık şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir.

93- Tevrat'ın indirilmesi öncesinden İsrail'in (Yakub'un) kendi benliğine yasakladığı hariç, o her yiyecek Yakub'un oğullarına serbestti (haksızlıkları nedeniyle bazı yiyecekler sonradan yasaklandı). Sen de ki: "Eğer siz (yasaklanan yiyecekler bize eskiden beri yasaktı iddianızda) doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de Tevrat'ı getirin onu peşi sıra okuyun."

94- Artık kim bunun sonrasından Allah'a karşı o yalanı yakıştırırsa, artık onlar, o haksızlık yapanların ta kendileridir.

95- Sen de ki: "Allah doğru söyledi, o halde ( siz de (fıtrat yasalarına) meylederek İbrahim'in inanç çizgisini izleyin. Ve o, o ortak koşanlardan değildi."

96- Şüphesiz ki o insanlar için konulan ilk ev, kesinlikle o tüm insanlar için bereket verilmiş doğruya ileten olan Bekke'deki (Kâbe) dir.

97- Apaçık belgeler, İbrahim'in (tevhidi) duruşu (nun izleri) ondadır. Ve kim ona girerse, artık o güvende olur. Ve o evin haccedilmesi ona yol için güç yetirebilen kimseye, Allah'ın o insanların üzerindeki (hakkıdır). Ve kim bu gerçeği örterse, artık şüphesiz ki Allah, o tüm insanlardan ihtiyaçsızdır.

98- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları, Allah sizin işlemekte olduğunuz şeylerin üzerinde bir tanık olduğu halde siz niçin Allah'ın delillerini örtüyorsunuz?"

99- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları, siz (gerçeğe) tanıklar olduğunuz halde Allah'ın yolundan onda bir eğrilik arama peşine düşerek, inanmış olan kimseyi niçin uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden duyarsız değildir."

100- Ey inanmış olan kimseler,  eğer siz o kitap verilmiş olan kimselerden bir bölüğe itaat ederseniz, onlar sizin inanmanızdan sizi sonra gerçeği örtücüler olarak geri döndürürler.

101- Ve Allah'ın delilleri size peşi sıra okunurken ve O'nun elçisi de içinizdeyken, siz nasıl gerçeği örtersiniz? Ve kim Allah'a sımsıkı sarılırsa, artık kesinlikle bir dosdoğru yola iletilmiştir.

102- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'a karşı O'ndan korunmanın gereğini hakkı ile yerine getirin ve teslim olanlardan başkası olarak ölmeyin.

103- Ve siz Allah'ın ipine toplu olarak sımsıkı sarılın ve sakın ayrışmayın ve Allah'ın üzerinizdeki gönendirmesini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz de, O sizin kalplerinizin arasını kaynaştırmıştı da O'nun gönerdirmesiyle kardeşler olmuştunuz. Ve siz o ateşten bir çukurun kenarında idiniz de, O sizi ondan kurtarmıştı. Allah size kendi delillerini böyle açıklıyor ki siz doğruya iletilebilesiniz.

104- Ve sizden o hayra çağıran ve o benimsenmişi buyuran ve o yadırganmıştan vazgeçiren bir ana topluluk olsun. Ve işte onlar o başarıya erişenlerin ta kendileridir.

105- Ve siz kendilerine o apaçık belgelerin gelmesi sonrasından, ayrışanlar ve aykırılığa düşenler gibi sakın olmayın. Ve işte onlar var ya, bir şiddetli azap onlar içindir.

106- O günde bazı yüzler ağaracak ve bazı yüzler kararacaktır. Şimdi yüzleri karartılmış olan kimselere gelince: "Siz inanmanızdan sonra gerçeği mi örttünüz? O halde siz gerçeği örtmekte olmanız nedeniyle o azabı tadın" (denir).

107- Ve yüzleri ağartılmış olan gelince, artık  onlar Allah'ın şefkatindedirler. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

108- Bu (anlatılanlar), Allah'ın delilleridir biz onları sana o gerçekle peşi sıra okuyoruz. Ve Allah o tüm insanlara bir haksızlık etmek istemiyor.

109- Ve o göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa, Allah'ındır. Ve o işler Allah'a döndürülür.

110- Siz, o insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı bir ana toplum oldunuz, o benimsenmişi buyuruyorsunuz ve o yadırgananmıştan vazgeçiriyorsunuz ve Allah'a inanıyorsunuz. Ve eğer o kitabın mensupları da inanmış olsaydı, onlar için kesinlikle daha hayırlı olurdu. Onların bir kısmı o inananlardır ve daha çoğu ise o itaatten çıkanlardır.

111- Onlar, size bir rahatsızlık dışında asla zarar veremeyecekler. Ve eğer onlar sizinle öldürüşürlerse, size o arkaları (başka tarafa) yakınlaştırırlar, sonra yardım da edilmezler.

112- Onların üzerine, Allah'tan bir ipe ve o (inanan) insanlardan bir ipe (güvenceye sarılanlar) dışında, nerede ele geçirilirlerse o aşağılanma (damgası) vurulmuştur. Ve onlar Allah'tan  bir hiddete yerleşmişler ve üzerlerine o iş görememezlik (damgası) vurulmuştur. Bu, onların Allah'ın delillerini örtüyor olmaları ve o habercileri bir gerçek olmaksızın öldürüyor olmaları nedeniyledir. Bu, onların baş kaldırmışlıkları ve aşırı gidiyor olmaları nedeniyledir.

113- 114- Onlar (hepsi) bir denklikte değillerdir. O kitabın mensuplarından dimdik ayakta duran o gecenin vakitlerinde secde ederek Allah'ın delillerini peşi sıra okumakta olan bir ana toplum da vardır. Onlar Allah'a ve o sonraki güne inanırlar ve o benimsenmişi buyururlar ve o yadırganmıştan vazgeçirirler ve o hayırlarda koşuşurlar. Ve işte onlar o düzgünlerdendir.

115- Ve onlar hayırdan her ne yapıyorlarsa, on(un karşılığın)dan asla örtülmeyeceklerdir. Ve Allah, o korunanları en iyi bilicidir.

116- Şüphesiz ki o kimseler, gerçeği örtmüşlerdir, onların malları ve çocukları onları Allah'tan (gelecek azaba karşı) hiçbir şeyle asla ihtiyaçsız kılmayacaktır. Ve işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

117- Onların o yakın yaşamda  harcamakta olduğu şeylerin örneği, bir rüzgarın örneği gibidir ki kendisinde bir donduruculuk vardır. O (rüzgar) benliklerine haksızlık yapmış olan bir topluluğun ekinine değmiş, böylelikle onu yok etmiştir. Ve Allah onlara haksızlık yapmadı. Fakat onlar kendi benliklerine haksızlık yapıyorlardı.

118- Ey inanmış olan kimseler, siz sizin berinizden olanları bir karındaş sakın edinmeyin, onlar sizi bozguna düşürmekten geri durmazlar. Onlar sizin şiddetli sıkıntıya düşmenizi gönülden arzu ederler. Onların o kinleri, onların ağızlarından (çıkan sözlerden) kesinlikle belirmiştir. Ve onların göğüslerinde saklı tutmakta oldukları şey ise, daha büyüktür. Eğer siz bağlantı kuranlarsanız, biz o delilleri size kesinlikle açıkladık.

119- İşte siz onlarsınız ki, siz onları seversiniz oysa onlar sizi sevmezler ve siz o kitabın (Tevrat, İncil, Kur'an) tamamına inanırsınız (oysa onlar inanmazlar). Ve onlar sizinle karşılaştıkları zaman onlar: "Biz inandık" diyorlar. Ve yalnız kaldıkları zaman onlar, size karşı olan o öfkeden dolayı parmaklarını ısırıyorlar. Sen de ki: "Siz, öfkenizle ölün." Şüphesiz ki Allah, o göğüslerin sahip olduğunu en iyi bilicidir. 

120- Eğer size bir iyilik dokunursa, o onları üzer ve eğer size bir kötülük değerse, onlar ona da  sevinirler. Ve eğer siz direnç gösterirseniz ve korunursanız, onların plânları size hiçbir şeyle zarar veremez. Şüphesiz ki Allah, onların işlemekte olduğu şeyleri kuşatıcıdır. 

121- Ve hani sen o inananları o öldürüşme için oturma mevzilerine yerleştirmeye sabahleyin erkenden kendi (evinin) mensuplarından ayrılmıştın. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

122- Ve o zaman sizden iki zümre yılgınlığı önemsemişti, oysa ki Allah her ikisinin de yakınıydı. Ve o inananlar o halde Allah'ı üstlenici edinsinler.

123- Ve ant olsun ki Allah, siz (sayıca onlardan) daha aşağı bir durumda iken, size Bedir'de yardım etmişti. O halde siz Allah'a karşı korunun ki siz şükredebilesiniz.

124- Hani sen o inananlara: "Sizin Efendinizin o meleklerden indirilmiş üç bini ile sizi uzatması size yetmeyecek mi?" diyordun.

125- Evet. Eğer siz direnç gösterirseniz ve korunursanız ve onlarda size şu anda aniden gelirlerse, sizin Efendiniz o meleklerden alametlenen beş bini ile sizi uzatacaktır.

126- 127- Ve Allah bunu size ancak bir müjde olması onunla kalplerinizin yatışması ve gerçeği örten kimselerden bir tarafın kökünü kazıması veya perişan olarak çevrilmesinden başkası için yapmamıştı. Ve o yardım, ancak o en güçlü, o en bilge Allah'tan başkasının yanından değildir.

128- O buyruktan sana bir şey yoktur; O, ya onlara lütufla döner ya da onları azaplandırır, çünkü onlar haksızlık yapanlardır. 

129- Ve o göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa, Allah'ındır. O, kimi dilerse bağışlar ve kime dilerse* azap eder. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

*Allah'ın dilemesinin keyfilik arz etmediği, hak edişe göre işlediği unutulmamalıdır.

130- Ey inanmış olan kimseler, siz o faizi katlanmış bir katlamayla sakın yemeyin ve Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.

131- Ve siz, korunun o ateşe karşı ki o, o gerçeği örtücüler için hazırlanmıştır.

132- Ve siz Allah'a ve o elçi'ye itaat edin ki şefkat göresiniz.

133- Ve siz Efendinizden bir bağışlamaya ve bir bahçeye koşuşun ki onun boyutu o gökler ve yer kadardır, o (bahçe), o korunanlar için hazırlanmıştır.

134- (O korunanlar) öyle kimselerdir ki, onlar o ferahlıkta ve o darlıkta harcarlar ve onlar öfkelerini bastıranlar ve o insanlardan (kusurlarını) yok sayanlardır. Ve Allah o iyilik edenleri sever.

135- Ve (o korunanlar) öyle kimselerdir ki, onlar bir hayasızlık veya kendi benliklerine karşı bir haksızlık yaptıkları zaman, Allah'ı hatırlarlar hemen kendilerinin peşlerine takılı suçları için bağışlama isterler. Ve Allah'tan başka o  peşlere takılı suçları bağışlayan kimdir? Ve onlar bilmekte oldukları halde yaptıkları şeyler üzerinde ısrar etmediler.

136- İşte onların karşılığı, Efendilerinden bir bağışlama ve bahçelerdir ki onların altından o nehirler akar, onlar onda sürekli kalıcıdırlar. Ve o (güzel işleri) işleyenlerin ödülü ne güzeldir.

137- Sizden önce yasalar gelip geçmişti. Artık siz o yerde yürüyün de, o yalanlayıcıların sonu nasıl olmuş bir bakın. 

138- Bu, o insanlar için bir açıklama ve o korunanlar için ise bir öğüt ve bir doğruya iletendir.

139- Ve siz sakın yılmayın ve sakın üzülmeyin, eğer inananlar iseniz, üstün durumda olan sizsiniz.

140- 141- Eğer size (Uhud'dan dolayı şimdi) bir yara dokunmaktaysa, o topluluğa da (Bedir'de) kesinlikle onun örneği bir yara dokunmuştu. Ve o günler ki, biz onları o insanların arasında dolaştırırız. Ve (bunun nedeni de) Allah'ın inanmış olan kimseleri bilmesi ve sizden tanıkları edinmesi ve Allah'ın inanmış olan kimseleri (iki yüzlülerden) ayıklaması ve o gerçeği örtücüleri  mahvetmesi içindir. Ve Allah, o haksızlık yapanları sevmez.

142- Yoksa Allah sizden güçlerini kullanmış olan ve o direnç gösteren kimseleri bilmeden, siz o bahçeye girivereceğinizi mi hesap ettiniz?

143- Ve ant olsun ki siz o ölümü onunla karşılaşmadan önce gönülden arzu ediyordunuz. İşte siz onu (Uhud'da) kesinlikle gördünüz oysa siz (ona atılmayıp) bakıp durdunuz.

144- Ve Muhammed bir elçiden başkası değildir. Ondan önce de o elçiler gelip geçmiştir. Şimdi eğer ki o ölür veya öldürülürse, siz ökçelerinizin üzerinde çevrilecek misiniz? Ve kim iki ökçesi üzerinde çevrilirse, Allah'a hiçbir şeyle asla zarar veremeyecektir. Ve Allah, o şükredenlerin karşılığını verecektir.

145- Ve (Uhud'da) bir benliğin, Allah'ın onayıyla bir sürelenmiş yazısı olmaksızın ölmesi olası değildir. Ve kim o yakın (yaşamın) dönüşümünü isterse, biz ona ondan veririz. Ve kim o sonraki (yaşamın) dönüşümünü isterse, biz ona da ondan veririz. Ve biz o şükredenlerin karşılığını vereceğiz.

146- Ve haberci'den nicesi vardı ki, Efendiye bağlı birçok kimse onun beraberinde öldürüşmüştü. Bu durumda onlar, Allah'ın yolunda kendilerine değmiş olan şeyden ötürü yılmamışlar ve zayıflık göstermemişler ve boyun eğmemişlerdi. Ve Allah, o direnç gösterenleri sever.

147- Ve onların sözleri de: "Ey Efendimiz,sen bizim peşimize takılı suçlarımızı ve işimizdeki savurganlıklarımızı bize bağışla ve bizim ayaklarımızı sabitleştir ve bize o gerçeği örtenler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başkası olmamıştı.

148- Bunun üzerine Allah, o yakın (yaşam) dönüşümünü ve o sonraki (yaşam) iyi dönüşümünü onlara verdi.  Ve Allah, o iyilik edenleri sever.

149- Ey inanmış olan kimseler, eğer siz gerçeği örtmüş olanlara itaat ederseniz, onlar sizi ökçeleriniz üzeri geri döndürürler de, böylelikle siz de ziyan edenlere çevrilirsiniz.

150- Hayır, Allah sizin yakınınızdır. Ve O, o yardımcıların en hayırlısıdır.

151-  Allah'ın bir yetki indirmediği şeyleri, O'na ortak koşmuş olmaları nedeniyle gerçeği örtmüş olan kimselerin kalplerini biz o korkuyla karşılaştıracağız. Ve onların sığınacak yeri o ateştir. Ve ne kötüdür o haksızlık yapanların barınağı.

152- Ve ant olsun ki Allah size o verdiği sözünü yerine getirmiştir, hani siz o zaman onları kendisinin onayıyla kırıp geçiriyordunuz. Ta ki sizin sevdiğiniz şeyi size göstermesi sonrasından yılgınlığa düştüğünüz ve o buyruk konusunda birbirinizle çekiştiğiniz ve baş kaldırdığınız zamana kadar. Sizden kimi o yakın (yaşamı) istiyordu ve sizden kimi de o sonraki (yaşamı) istiyordu. Sonra O sizi yoklamak için, onlar(a karşı savaşı kazanmaktan)dan çevirdi. Ve ant olsun ki O sizden (hatanızı) yok saymıştır. Ve Allah, o inananların üzerine bir lütfun sahibidir.

153- Hani siz (dağa doğru) yukarı çıkıyor hiçbir kimseye  boynunuzu çevirip bakmıyordunuz ve o elçi de sizi arkanızdan çağırıyordu. Bunun üzerine O, sizden kaçmış olan şeye ve size değmiş olan şeye üzülmemeniz için sizi keder üstüne kederle dönüşümlendirdi. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

154- Sonra O, sizin üzerinize o kederin sonrasından sizden bir güven uykusu indirdi, o (uyku) sizden bir zümreyi kaplıyordu. Ve (diğer) bir zümre (olan ikiyüzlüler ise) onlarda sadece kendi benliklerini önemsemişler, Allah'a karşı o gerçeğin dışında bir kanıya, o düşüncesizliğin kanısına varıyorlar: "(Savaşla ilgili) o buyruktan bize herhangi bir şey (söz hakkı) mı vardı (sorumluluğumuz olsun)" diyorlardı. Sen de ki: "Şüphesiz ki o buyruğun tamamı Allah'a aittir." Onlar sana belirtmedikleri şeyi benliklerinde saklı tutuyorlar: "Eğer o buyruktan bize de bir şey (söz hakkı) olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. Sen de ki: "Eğer siz evlerinizde bile olsaydınız, üzerlerine o ölüm yazılmış olan kimseler devrilecekleri yere kesinlikle belirirdi." Ve (bunun nedeni de) Allah'ın sizin sinenizdeki şeyi yoklaması ve sizin kalplerinizdeki şeyi ayıklaması içindir. Ve Allah, o göğüslerin sahip olduğunu en iyi bilicidir.

155- Şüphesiz ki o iki toplu birliğin karşılaştığı gün, sizden (başka tarafa) yakınlaşmış olan kimseler var ya, o şeytan onları kazandıkları bir kısım şeylerle ancak ve ancak kaydırmak istemiştir. Ve ant olsun ki Allah onlardan (hatalarını) yok saymıştır. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, yumuşak davranıcıdır.

156- Ey inanmış olan kimseler, siz gerçeği örtmüş olan ve o yerde (yola ayak) vurdukları (yolculuğa çıktıkları) veya gazvede oldukları zaman (ölen) kardeşleri için: "Eğer onlar bizim yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi" diyenler gibi sakın olmayın. (Bu sözleri) Allah'ın bunu onların kalplerinde bir hayıflanma yapması içindir. Ve Allah, yaşatır ve öldürür. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi görücüdür. 

157- Ve ant olsun ki eğer siz Allah'ın yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz, Allah'tan bir bağışlama ve bir şefkat, onların toplamakta olduğu şeylerden kesinlikle daha hayırlıdır.

158- Ve ant olsun ki eğer siz ölürseniz veya öldürülürseniz, kesinlikle Allah'a sürülüp toplanılacaksınız. 

159- Sen onlara Allah'tan bir şefkat nedeniyle yumuşak davrandın. Ve eğer sen o kalbi sert ve kaskatı biri olsaydın, onlar senin çevrenden kesinlikle dağılıp giderlerdi. o halde sen onlardan (hatalarını) yok say ve onlar için bağışlama iste ve o buyruk hususunda onlarla danış. Sen karar aldığın zaman ise, artık Allah'ı üstlenici edin. Şüphesiz ki Allah, o (kendisini) üstlenici edinenleri sever.

160- Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi hiçbir yenici olmaz. Ve eğer O sizi yüzüstü bırakırsa, artık O'ndan sonra size yardım edebilecek o kişi kimdir? O halde o inananlar Allah'ı üstlenici edinsinler.

161- Bir haberci için ganimeti (sadece kendisine) bağlaması söz konusu değildir. Ve kim ganimeti (sadece kendisine) bağlarsa, o kalkışın günü bağladığı şeyle gelir. Sonra her bir benliğe kazandığı şey tastamam verilir. Ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

162- Öyleyse Allah'ın hoşnutluğunu izlemiş kişi, Allah'tan bir kızgınlığa yerleşmiş kişi gibi midir? Onun sığınacak yeri cehennemdir. Ve o ne kötü varış yeridir.

163- Onlar Allah'ın yanında (farklı) kademelerdedir. Ve Allah, onların işlemekte olduğu şeyleri en iyi görücüdür.

164- Ant olsun ki Allah, o inananlara karşı onların içinden kendi benliklerinden  bir elçi harekete geçirmekle büyük iyilikte bulunmuştur. O (elçi), O'nun delillerini onlara peşi sıra okuyor ve onları arındırıyor ve onlara o kitabı ve o bilgeliği öğretiyor. Ve şüphesiz ki onlar önceden kesinlikle bir apaçık sapkınlık içinde idiler.

165- Bir musibet (Uhud'da) size değdirildiğinde mi, ki siz kesinlikle (Bedir'de) onlara iki katını değidirmiştiniz, "Bu nereden?" dediniz? Sen de ki: "O, kendi benliklerinizin yanındandır." Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

166-167- Ve o iki toplu birliğin karşılaştığı günde size değdirilmiş olan şey, Allah'ın onayıyla ve o inananları bilmesi ve ikiyüzlü kimseleri bilmesi içindi. Ve onlara: "Siz gelin, Allah'ın yolunda öldürüşün veya (kendinizi) savunun" denildiğinde onlar: "Eğer biz öldürüşme bilseydik, kesinlikle sizi izlerdik" dediler. Onlar o gün inanmaktan daha çok o gerçeği örtmeye yakındılar. Onlar kalplerinde olmayan şeyi ağızları ile söylüyorlardı. Ve Allah onların gizlemekte olduğu şeyleri en iyi bilendir.

168- O kimseler ki, (evlerinde) oturdukları halde (savaşta ölen) kardeşleri için: "Eğer onlar bize itaat etselerdi, öldürülmeyeceklerdi" dediler. Sen de ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, haydi o ölümü benliklerinizden defedin."

169- 170- 171- Ve sen Allah'ın yolunda öldürülmüş olan kimseleri sakın sakın ölüler olarak hesap etme. Aksine, onlar yaşayanlardır, Efendilerinin yanında rızıklandırılıyorlar. Onlar, Allah'ın kendi lütfundan verdiği şeylere sevinenlerdir. Ve onlar, artlarından kendilerine katılmamış olanlara, kendilerine hiçbir kaygı olmayacağını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir gönenci ve bir lütfu ve Allah'ın o inananların ödülünü kayba uğratmaz olduğunu müjdelemek isterler.
 
172- O kimseler ki, kendilerine o yaranın değdirilmesi sonrasından (savaş meydanından kaçmayarak), Allah'ı ve o elçiyi (olumlu) cevaplandırdılar. Bir büyük ödül, onların içinden iyilik etmiş ve korunmuş olan kimseler içindir.

173- (Onlar) öyle kimselerdir ki, o insanlar onlara: "Şüphesiz ki (düşmanınız olan) o insanlar sizin için kesinlikle (ordu) topladılar, artık siz onlardan çekinin" demişti de o (söz) onların inancını artırmış ve onlar: "Allah bize yeter ve O ne güzel üstlenicidir" demişlerdi.

174- Böylelikle onlar Allah'tan bir gönençle ve bir lütufla çevrildiler, kendilerine bir kötülük de dokunmadı ve onlar Allah'ın hoşnutluğunu izlediler. Ve Allah, bir büyük lütfun sahibidir.

175- İşte bu size o şeytandır, o sizi ancak ve ancak kendi yakınlarıyla kaygılandırıyor. Eğer siz inananlar iseniz, sakın onlardan kaygılanmayın benden kaygılanın.

176- Ve o gerçeği örtmekte koşuşan kimseler, sakın seni üzmesin. Şüphesiz ki onlar hiçbir şeyle Allah'a asla zarar veremeyecekler. Allah, onları o sonraki (yaşamda cennetten) bir hisse sahibi yapmamak istiyor. Ve bir büyük azap, onlar içindir.

177- Şüphesiz ki o kimseler, o inanmayı o gerçeği örtmeyle değiştirdiler, onlar hiçbir şeyle Allah'a asla zarar veremeyecekler. Ve bir verici acı azap, onlar içindir.

178- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler, bizim kendilerine mühlet veriyor oluşumuzu kendi benlikleri için daha hayırlı sakın sakın hesap etmesin. Biz onlara ancak ve ancak günahı artırmaları için mühlet veriyoruz. Ve bir alçaltıcı azap, onlar içindir.

179- Allah, o inananları sizin bulunduğunuz şey üzerinde bırakması söz konusu değildir, sonunda o temizi o murdardan ayırcaktır. O (bunu yaparken de) sizi o algılanamayananın üzerine yükseltecek değildir. Fakat Allah elçilerinden kimi dilerse derleyip toplar. Öyleyse siz Allah'a ve O'nun elçilerine inanın. Ve eğer siz inanırsanız ve korunursanız, artık bir büyük ödül sizin içindir.

180- Ve Allah'ın kendi lütfundan onlara verdiği şeylere cimrilik eden kimseler, onu kendileri için daha hayırlı olduğunu sakın sakın hesap etmesin. Aksine o, onlar için daha şerdir. Onunla cimrilik ettikleri şeyler, o kalkışın günü boyunlarına (ağırlık olarak) dolandırılacaktır. Ve o göklerin ve o yerin mirası, Allah'ındır. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

181- 182- Ant olsun ki Allah: "Şüphesiz ki Allah, muhtaçtır ve biz ise ihtiyaçsızlarız" diyen kimselerin sözünü işitmiştir. Biz, dedikleri şeyi ve o habercileri bir gerçek olmaksızın öldürmelerini (hesap gününde) kitaplaştıracağız* ve onlara: "Siz, o yakıp mahvedicinin azabını tadın. Bu,sizin kendi ellerinizin öncelediği şeyler ve Allah'ın o kullara haksızlık yapıcı olmaması nedeniyledir" diyeceğiz.

(*) Ayette geçen "senektübu" kelimesine "yazacağız" yerine "kitaplaştıracağız" anlamı verme gerekçemiz, geçmişte işlenen her şeyin zaten yazılmış olması sebebidir. İşlendiği anda yazılan bir şey, kıyamet gününde kitaplaşmış olarak herkesin önüne geleceği için böyle bir anlamı tercih ettik.

183- O kimseler ki: "Şüphesiz ki Allah bizden bir yaklaşmalık getirene kadar - ki onu da o ateş yiyecektir- hiçbir elçiye inanmamamız konusunda bağlılık sözü aldı" dediler. Sen de ki: "Benden önce elçiler o apaçık belgeleri, ve o dediğiniz şeyi size getirmişti. Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, öyleyse onları niçin öldürdünüz?"

184- Yok eğer onlar seni yalanlarlarsa, senden önce o apaçık belgeleri ve o yazılı metinleri ve o ışık verici o kitabı getirmiş olan elçiler de kesinlikle yalanlanmıştı.

185- Her bir benlik o ölümü tadıcıdır. Ve ancak ve ancak o kalkışın günü sizin ödülleriniz size tastamam verilecektir. Artık kim o ateşten uzaklaştırılır ve o bahçeye girdirilirse, o kesinlikle başarmıştır. Ve o yakın yaşam, o aldatıcının bir yararlığından başkası değildir.

186- Ant olsun ki siz, mallarınızda ve benliklerinizde kesinlikle yoklanacaksınız ve sizden önce o kitap verilmiş olan kimselerden ve ortak koşmuş olan kimselerden kesinlikle birçok rahatsızlık işiteceksiniz. Ve eğer siz direnç gösterirseniz ve korunursanız, artık şüphesiz ki bu, o işlerin kararlısındandır.

187- Ve bir zaman Allah, o kitap verilmiş olan kimselerden: "Siz onu o insanlara kesinlikle açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz" diye, yeminle bağlanmış söz almıştı. Buna rağmen onlar sözlerini sırtlarının ötesine fırlatıp atmışlar ve onu bir az bedele değişmişlerdi. Artık değişmekte oldukları şey ne kötüdür.

188- Sen sakın sakın hesap etmeyesin o kimseleri ki, onlar getirdikleri şeylerle seviniyorlar, yapmadıkları şeylerle övülmeyi seviyorlar, artık sen sakın sakın onları hesap etmeyesin ki onlar o azaptan (kurtulmayı) başaracak yer bulabilecekler. Ve bir acı verici azap, onlar içindir.

189- Ve o göklerin ve o yerin hükümranlığı, Allah'ındır. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

190- Şüphesiz ki o göklerin ve o yerin yaratılışında, o gece ve o gündüzün aykırı düşmesinde, o saf aklın sahiplerine kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

191-192-193- 194-  O kimseler ki, ayaktayken ve otururken ve yanları üzereyken (yani her durumda), Allah'ı hatırlarlar ve o göklerin ve o yerin yaratılışı hakkında iyice düşünürler. (Ve derler ki): "Ey Efendimiz, sen bunu boş yere yaratmadın. Biz seni tenzih ederiz, artık bizi o ateşin azabından koru. Ey Efendimiz, şüphesiz ki sen kimi ateşe girdirirsen, kesinlikle onu rezil duruma düşürmüşsündür. Ve o haksızlık yapanlar için hiçbir yardımcı yoktur. Ey Efendimiz, şüphesiz ki biz, bir seslenici işittik ki o, 'Efendinize inanın' diye inanmaya sesleniyor, biz de hemen inandık. Ey Efendimiz, artık sen bizim peşimize takılı suçlarımızı bize bağışla ve bizden kötülüklerimizi ört ve bizim ömrümüzü o yüce gönüllülerin beraberinde tamamla. Ey Efendimiz, sen bize elçilerine (itaatin karşılığında) söz verdiğin şeyi ver ve o kalkışın günü bizi rezil duruma düşürme. Şüphesiz ki sen o verdiğin söze aykırı davranmazsın."

195- Bunun üzerine Efendileri de onları (şöyle) cevaplandırdı: "Şüphesiz ki ben, sizden hiçbir erkekten veya dişiden işleyenin işini kayba uğratmayacağım. (Çalışmasının karşılığını almakta) sizin bir kısmınız bir kısımdandır (farkınız yoktur). Şimdi, o kimseler ki (yurtlarını) terk ettiler ve yurtlarından çıkarıldılar ve benim yolumda rahatsızlık verildiler ve onlar öldürüştüler ve öldürüldüler, ben onlardan kötülüklerini kesinlikle örteceğim ve onları Allah'ın yanından bir (güzel) dönüşüm olarak kesinlikle bahçelere girdireceğim ki onların altından o nehirler akar. Ve Allah, (güzel) dönüşümün iyisi O'nun yanındadır."

196- 197- O gerçeği örtmüş olan kimselerin o yerleşim merkezlerinde çevrilip durması seni sakın aldatmasın. (Bu durumları), bir az  yararlılıktır sonra onların sığınacak yeri cehennemdir. Ve ne kötüdür o döşek.

198- Fakat Efendilerinden korunmuş olan kimseler için Allah'ın yanından bir ikram olarak bahçeler onlar içindir ki onların altından o nehirler akar, onlar onda sürekli kalıcıdırlar. Ve Allah'ın yanında olan şey, iyi ve o yüce gönüllüler için daha hayırlıdır.

199- Ve şüphesiz ki o kitabın mensuplarından kimi vardır ki, onlar Allah'a ve size indirilmiş olan şeye ve kendilerine indirilmiş olan şeye Allah'a boyun bükenler olarak kesinlikle inanırlar, Allah'ın delillerini bir az bedele değişmezler. İşte onlar var ya, Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Şüphesiz ki Allah, o hesabın çok hızlı görenidir.

200- Ey inanmış olan kimseler, siz direnç gösterin ve direnç göstermekte birbirinizle yarışın ve birbirinize bağlı olun ve Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.


1 Ocak 2019 Salı

Al-i İmran s. 175. Ayetinin Farklı Mealleri Üzerinde Bir Mülahaza

Al-i İmran s. 175. ayetini, karşılaştırmalı olarak farklı meallerden okuyan bir okuyucu, bu ayetin iki farklı şekilde yapılmış çevirisini görecek, ve hangi çevirinin daha isabetli olduğu yönünde bir düşünce içine girecektir. Yazımızda, bu ayetin iki farklı çeviriden hangisinin daha isabetli olduğu yönündeki düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

Ayetin, Arapça metni ve farklı çevirileri şu şekildedir:

إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

1.  İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur, inanmışsanız onlardan korkmayın, benden korkun.

2. O şeytan, sizi kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayınız benden korkunuz eğer mü'min kimseler iseniz.

Çevirilerdeki farklılık, altını çizgi ile belirttiğimiz cümlededir.

İki farklı çeviriden birisinin doğru, diğerinin yanlış olduğu şeklinde bir iddiadan öte, hangi çevirinin daha isabetli olduğu yönünde fikir belirtmeye çalışacağımızı baştan söylemek isteriz. Çünkü her iki farklı çevirinin de, Arap dili ve tefsir kuralları açısından dayanakları olduğu için, birisine doğru, diğerine yanlış demenin imkanı yoktur.

Kanaatimizce, bu ayetin hangi çevirisinin daha isabetli olduğunun anlaşılabilmesi için, surenin 173. ayetinden itibaren bir okuma yapılması gerekmektedir. 

[003.173]  İnsanlar onlara: «Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun» dediler. Bu, onların imanını artırdı da: «Allah bize yeter. O ne güzel Vekil'dir» dediler.

[003.174] Bunun üzerine kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.

Al-i İmran s. 173. ayetine baktığımızda, Ennas (İnsanlar) olarak ifade edilen şahıslar Müslümanlara, "Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun" diyerek, onlara korku aşılamak istemektedir. Bu sözü söyleyenlerin amacının, Müslüman toplum üzerinde bir korku yaymayı amaçlayanlar olduğu, ve bu kimselerin ise, Müslümanlardan olmadığı açıktır. Kanaatimizce bu cümle 175. ayeti anlamanın anahtarıdır.

173. ayette geçen bu insanlar, 175. ayette Eşşeytanü olarak ifade edilmektedir. Bu durumu dikkate aldığımızda, insan cinsinden olan Şeytan'ın, Müslümanları bir başka topluluk olan düşmanlarından korkmalarını söylediği anlaşılmaktadır. Bu noktada Müslümanlara korkmalarını söyleyenler ile, korkmaları gerekenler arasında bir yakınlık olduğu unutulmamalıdır. Ayet bu yakınlığı Veli kelimesinin çoğulu ile ifade etmektedir.

175. ayet içinde geçen, "Onlardan korkmayın, benden korkun" cümlesinin, ilk cümlesi olan إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ cümlesi ile, uyum arz etmesi gerekmektedir. Allah (c.c) nin, "Onlardan korkmayın, benden korkun" şeklinde bir emir vermiş olması, ayetin ilk cümlesinde Müslümanların birilerinden korkutulmaya çalışıldığının anlaşılması için yeterli bir ipucudur. 

إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ cümlesi, 1. şıktaki gibi, " İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur" şeklinde çevrildiği zaman, ikinci cümledeki "onlardan korkmayın" emri ile kanaatimizce uyum arz etmemektedir.

إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ cümlesi, şayet 2. şıktaki gibi, "O şeytan, sizi kendi dostlarından korkutuyor" şeklinde çevrildiğinde, ikinci cümledeki, "onlardan korkmayın" emri ile uyum arz etmektedir. Çünkü ilk cümlede 173. ayette insan geçen, 175. ayette ise  Şeytan olarak vasıflandırılan kimsenin, Müslümanları birilerinden korkutmaya çalıştığı anlaşılmaktadır.

Tüm bunlardan sonra kanaatimizce, Al-i İmran s. 175. ayetinin çevirisinin, 2. şıkta verdiğimiz "O şeytan, sizi mutlaka dostlarından korkutuyor. Bina-enaleyh onlardan korkmayınız Benden korkunuz eğer mü'min kimseler iseniz" şeklinde yapılan çevirilerinin daha isabetli olduğunu söyleyebiliriz.

                                             EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.