üzerinde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üzerinde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2026 Cuma

Bakara s. 54. Ayetinde Geçen Faktulu Enfüseküm Emrinin Çevirileri Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an'ı Türkçe meallerden okuyanlar, Araf ve Taha surelerinde İsrailoğulları'nın Firavun zulmünden kurtulup denizin karşı kıyısına geçtikten sonra Musa a.s. ın kırk günlüğüne Tur'a çıkmasının ardından Samiri tarafından yapılan buzağı heykelini ilah edindikleri ile ilgili ayetleri bilmektedir. Bizim asıl konumuz, bu olayın ardından gelişen olaylar ile ilgili olarak Bakara s. 54. ayetinde Musa a.s tarafından topluluğuna söylenen "Faktulu Enfüseküm" emrinin tefisrlerdeki farklı yorumlar ve Türkçe meallerdeki farklı karşılıklarından hangisinin daha isabetli olabileceği yönünde bir fikir yürütmeye çalışmak olacaktır.

Bu ayet üzerinde yapılan tefsirlerin 3 ayrı biçimde yorumlandığı görülmektedir. 1- Kendinizi öldürün. 2- İçinizdeki buzağı sevgisini öldürün (mecaz anlam) 3- Buzağıyı ilah edinip de ardından tevbe etmeyenleri öldürün.

Birinci anlam istisnaları olmakla birlikte pek kabul görmemiş, fakat ikinci anlam ağırlıklı olarak kabul görmüş hatta bu kabul Türkçe meallerin pek çoğuna yansımış, üçüncü anlam da ikinci kadar olmasa da kabul görmüştür. Türkçe mealler ağırlıklı olarak 2. ve 3. anlamları Faktulu Enfüseküm emrinin karşılığı olarak çevirilerine yansıtmıştır.

Bu farklı çevirileri okuyan bir kimse bu iki farklı yorumdan hangisinin daha doğru olabileceği yönünde bir arayışa gidecektir. Bu olay tarihi bir vakıadır ve Tevrat'ın Mısırdan çıkış bölümünün 32. bölümünde bu olay hakkında bilgiler olup, o gün üç bine yakın kimsenin öldürüldüğü hakkında bilgi olmuş olsa da biz düşüncemizi bu bilgiye dayandırmayacak, Kur'an üzerinden giderek bir sonuca ulaşmaya çalışacağız.

Bu olay Taha s. ve Araf s. 148- 154. ayetler arasında anlatılmaktadır. Özellikle bu surenin 152. ve 153. ayetleri dikkate alındığında Musa a.s. ın Tur dönüşü sonrası ortada halen iki grubun olduğu görülmektedir.

---- 152- Şüphesiz ki o kimseler, o buzağıyı (tanrı) edindiler, onlara o yakın yaşamda kendilerinin Efendisinden bir hiddet ve bir aşağılanma kavuşacaktır. Ve biz o (yalan) yakıştırıcılara işte böyle karşılık veririz.

---- 153- Ve o kimseler ki o kötülükleri işlediler, sonra bunların arkasından itaate döndüler ve inandılar. Şüphesiz ki senin Efendin, bunların arkasından kesinlikle çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

Bu ayetlere göre buzağıyı ilah edinenlerin bir kısmı hatalarından geri dönmüş pişman olmuş, bir kısmı ise hatalarından dönmemişlerdir. Bakara s. 54. ayetindeki emrin ne anlama gelmiş olabileceği yönünde bir fikre varmak için bu ayetler önemli bir role sahiptir.

Şimdi ortada mevcut iki grubun var olmasını dikkate alarak Bakara s. 54. ayetini okuyabiliriz.

---- 54- Ve bir zaman Musa, kendi topluluğuna: "Ey topluluğum, şüphesiz ki siz o buzağıyı (tanrı) edinmekle kendi benliklerinize haksızlık yaptınız. Haydi siz, kusursuz var edeninize (itaate) dönün de faktulu enfüseküm. Bu, sizin için kusursuz var edeninizin yanında daha hayırlıdır. Böylece O size lütufla döndü. Şüphesiz ki O, lütufla çokça dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir" demişti.

Ayette geçen Faktulu enfüseküm emrini özellikle metniyle bıraktık ki ne anlama gelmiş olabileceğini tayin edelim.

Tefsirlerdeki ve Türkçe meallerdeki yorum farklılıkları, ayette bulunan Enfüseküm kelimesine nasıl karşılık verilmesi gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Bu kelimenin geçtiği diğer ayetlere bakıldığında karşılık olarak bağlama göre Kendinizi veya Birbirinizi şeklinde anlam verildiği görülmektedir. Aynı kelime bu ayetin içinde 2 yerde geçmekte ve çoğu meal buna Kendinizi şeklinde anlam vermektedir.

Ayette geçen kelimenin ilk geçtiği yerde Kendinize şeklinde verilen anlamda herhangi bir problem olmasa da, kelimenin ikinci geçtiği yerde Kendinizi şeklinde verilen anlam sıkıntılıdır. 

Durumu şöyle izah etmeye çalışalım; Faktulu enfüseküm kelimesi hem Kendinizi öldürün anlamına hem de Birbirinizi öldürün anlamına gelebilir. Asıl mesele bu iki anlamdan hangisinin bu emre verilmesi gerektiği üzerindedir.

Ağırlıklı yorum Kendinizi öldürün şeklinde olup, bu sefer sanki Kendi kendinizi öldürün şeklinde bir emri taşıdığı çağrıştırması ve bu emrin çoğu müfessir tarafından istisnaları olsa da böyle anlaşılmaması gerektiği düşünülerek Faktulu kelimesinin mecazi anlamda kullanıldığı yönünde görüşler ağırlık kazanmış, bu emrin nefis terbiyesi anlamında bir öldürme anlamını taşıdığı sonucuna varılmıştır.

Fakat bu anlamın da kendi içinde sorunlar barındığını da söyeleyebiliriz. Şöyle ki;

Katele kelimesi türevleri ile birlikte Kur'an içinde toplam 170 yerde geçmektedir ve bu geçişlerinin hiçbir yerinde bu kelime mecazi anlamda kullanılmamıştır. Elbette buna "Bu kelimenin geçtiği diğer 169 yerde hakiki anlamda kullanılmış olması diğer geçtiği 1 yerde de hakiki anlamda olmasını mı gerektirir, burada mecazi bir anlam da kullanılmış olamaz mı?" şeklinde bir itiraz gelebilir.

Bu itiraza da şöyle bir cevap verebiliriz;

Biz inancımızı ve bilgilerimizi önce Kur'an'a teyid ettirmek durumundayız. Nefsi Öldürmek demek eğer nefsi terbiye etmek, kötü duyguları içimizden atmak şeklinde bir anlama sahipse bunun Kur'an'dan bir delili olması gerekir. Bu deyim tasavvuf düşüncesinden ithal edilmiş bir düşüncedir ve nefsi kötü duygulardan arındırmanın Kur'an'i karşılığı Nefis tezkiyesidir. Bizim kanaatimiz, kelimenin hakiki anlamda bir öldürme olduğu yönünde görüşe sahip olanların yanındadır.

Bu noktadan hareketle Bakara s. 54. ayetinde geçen Faktulu enfüseküm emrinin, Araf s. 152. ve 153. ayetlerindeki iki grubu dikkate alarak taşıdığı anlamın Birbirinizi öldürün olması daha yakın gözükmektedir. Yani emir, tevbe edenler tevbe etmeyenleri öldürsün anlamı taşımaktadır. Çünkü ortada aynı toplum içinde şirkinde ısrar eden ve dönmeyen bir topluluk vardır.

Bu defa da Taha s. 95- 98. ayetler arasında Samiri'nin sorgulanması ile ilgili ayetlerden anlaşıldığı üzere onun neden diğerleri gibi öldürülmeyip de sürgünle cezalandırıldığı hayatta bırakıldığı haklı olarak sorulacaktır.

Bu soruya da şöyle bir cevap verebiliriz;

Evet Samiri İsrailoğulları'na ilah edinmeleri bir buzağı yapmıştır fakat onun sorgulanması sırasında söylediği şu sözler üzerinden onun neden öldürlmediği konusunda bir çıkarımda bulunabiliriz.

---- 96- O: "Ben o şeyi gördüm ki onlar onu göremediler, bu yüzden o elçinin izinden (öğretisinden) bir avuç avuçlamıştım, fakat onu fırlatıp attım. Ve kendi benliğim beni işte böyle hırslandırdı" dedi.

Bu sözler, bizlere en azından Samiri'nin şirkinde ısrarcı olmadığı yönünde bir fikir verebilir ve öldürülmeme nedeni de onun şirkinde ısrarcı olmaması, muhtemelen geri dönüş yapması olabilir.

Sonuç olarak; Bakara s. 54. ayetinde geçen Faktulu enfüseküm emri, mecazi bir anlamda nefsin öldürülmesi değil, hakiki anlamda bedenlerin öldürülmesi, yani İsrailoğullarından buzağıyı ilah edinip de şirkinde ısrar edenlerin tevbe edip dönenler tarafından öldürülmesi anlamını taşımaktadır. Bizi böyle bir kanaate vardıran nokta Katele kelimesinin Kur'an'ın hiçbir yerinde mecazi anlamda kullanılmaması ve Enfüseküm kelimesine kendinizi değil de Birbirinizi anlamının verilmesinin daha uygun olması nedeniyledir.

Tasavvuf düşüncesinden ithal edilen Nefsin öldürülmesi şeklinde bir anlamın bu ayete verilmesinin uygun olmadığı, eğer ayet ile ilgili bir çıkarım yapılacaksa Kur'an ayetleri üzerinden delillendirilerek yapılması daha uygun olacaktır.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


24 Eylül 2026 Perşembe

APAÇIK KUR'AN Adlı Mealde Saffat s. 102. Ayetinin Meali Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an'ın doğru anlaşılması için önce metnin doğru bir çevirisinin yapılması, bunun ardından ilgili ayetler hakkında yorumlar yapılabileceğini, daha önceki bazı ayet çevirilerini ele aldığımız yazılarımızda hatırlatmaya çalışmıştık. Doğru çevirinin yapılabilmesi için olmazsa olmaz öncelik ise önyargılardan arınmış salim bir kafa olması gerektiğini de bu yazılarımızda özellikle vurgulamaya çalışmıştık.

Önyargılarını merkeze alarak Kur'an'a yaklaşan bazı kimselerin bazı ayetlere verdikleri meallerin ne derece tutarlı olduğunu ise kendi yaptıkları diğer ayet çevirilerindeki tutarsızlıklar ve gramer hataları üzerinden de göstermeye çalıştığımızı tekrar hatırlatmak isteriz.

Bizim herhangi bir ayet meali eleştirisinde dikkate aldığımız en önemli husus, kendi doğrularımız değildir. Yani biz bir ayet çevirisini eleştirdiğimiz zaman, bizim görüşümüze ters olduğu için değil, ayeti çeviren şahsın yaptığı hatanın Kur'an bütünlüğünde onun yüzüne nasıl çarpıldığına dikkat çekmeye çalışarak eleştirimizi yapmaya çalışıyoruz. 

Bu arada şunu hatırlatmak isteriz; Biz herhangi bir ayet hakkında yorum yapılmasına karşı değiliz, ancak yorum yapılma şartının, önce doğru bir çeviri üzerinden yapılması gerektiğini savunuyoruz. Kişinin yaptığı yoruma katılırız veya katılmayız ama yapılan çeviri hatalı yapıldıysa önce bunun üzerinde bir konsensus sağlanması gerektiğini düşünenlerdeniz.

Bu yazımızda da eleştirisini yapacağımız ayet için aynı yöntemi izleyecek, meali yapan şahsın nasıl tutarsızlık gösterdiğini izah etmeye çalışacağız. Çünkü Kur'an öyle bir kitaptır ki kendi sağlamasını kendi bütünlüğü içinde yapmakta, kelimeleri üzerinde harhangi bir tahrif yapıldığında kendisi haber vermektedir.

Ele almaya çalışacağımız ayetler grubu Saffat s. 102.- 107. ayetleri arasıdır. Önce ayet mealleri ve dipnotlarını paylaşıyoruz.

Saffat - 102-- Onunla birlikte iş tutacak çağa ulaşınca: ''Ey oğulcuğum, şüphesiz ben, uykuda [1] olan bu yerde, gerçekten seni mağdur, perişan ettiğimi görüyorum. Gözlemle bakalım sen ne görüyorsun?'' dedi. ''Ey babacığım, emrolunduğun şeyi yap [2]. Allah gerekli görürse, beni direnenlerden bulacaksın'' dedi.

[1] ''Menam'' uyunulan yer demektir. İbrahim'in gördüğünün, uyku veya rüya ile ilgisi yoktur. Toplumunu duyarsız, ilgisiz, uykuda olarak görmektedir ve oğlunu o toplumda mağdur, perişan halde bırakma durumuyla karşı karşıyadır. Kaldı ki, devamında bu gördüğü şeyi, görüşünü, oğlunun da gördüğü [Rae fiili ikisi için de kullanılıyor] ve oğlunun bu gördüğünü, görüşünü gözlemlemesi söz konusu. Konu rüya olsa, İbrahim'in gördüğü rüyayı oğlunun görmesi mümkün değildir. İbrahim, gördüğü şeyi oğlunun yorumlamasını değil, ikisinin de gördüğü şe,yi oğlunun gözlemlemesini istiyor. Kur'an'da ''Rae'' fiili, onlarca ayette vizyon, düşünce, görüş anlamında kullanılmaktadır. Örnek olarak bakınız: 56:58-72. Bir çok yerde geçen ''E reeyte, e lem tera, e lem yerav'' ifadeleri, basit olarak görmeyi değil, dikkat etmeyi ifade eder. Örneğin, Fil suresinde, fil ashabına yapılanları Nebi Muhammed'in görmüş olması mümkün değildir. Kur'an'da bu şekilde bir çok örnek vardır. Bir önemli durum da, fiil geçmiş zaman kalıbıyla değil geniş zaman kalıbıyla geliyor. Yani, İbrahim ve oğlu gördükleri şeyi görmeye devam ediyorlar: ''Era, tera: Görüyorum, görüyorsun. Şayet konu rüya olsaydı ''Raeytu: Gördüm.'' demesi gerekirdi. [2] Burada İbrahim'e Allah'tan bir emir olduğunu görüyoruz. Allah, elçilerine rüyada vahyetmez: 42:51. Rüyaların bir geçerliliği, delili olamayacağını 8:43-44. ayetlerden anlıyoruz. Allah, İbrahim'e yaşadığı yeri terk etmesini emretmiştir. İbrahim de oğluna bunu belirtmiş, oğlu da babasına, ne emredilmişse onu yapmasını, kendisinin direneceğini belirtmiştir. 14:35. ayet ile birlikte okuyunuz.

Sayın kişi İbrahim a.s. ın oğlunu kurban etme emri gibi emirle muhatap olmadığını iddia etmekte, bu iddiasını ise verdiği dipnotlarla ispatlamaya çalışmaktadır. Biz İbrahim a.s ın böyle bir emirle muhatap olduğunu iddia ederek kişinin yaptığı ayet meallerini eleştirmeyeceğiz, aksine bu iddiasını ispatlama yoluna giderken ilgili ayetleri nasıl çevirdiğini ve bunu Kur'an bütünlüğü açısından sağlamasını yapmaya çalışacağız.

Biz öncelikle 102. ayet içinde geçen Menam ve Zebeha kelimelerinin Kur'an'da diğer geçtiği ayetlere nasıl anlam verdiğini aynı kişinin mealinden alıntılar yaparak bakacağız. Sayın kişi 102. ayetin dipnotunda Menam kelimesi için uyunulan yer demektir demektedir. Bu kelime ismi zaman mekan sigasındadır ve biz bu anlamın doğru olduğunu kabul ederek aynı kelimenin geçtiği diğer ayetlerin de aynı anlamda yani Uyunulan yer olarak meallendirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Çeviri kuralları gereği ismi zaman mekan kalıbındaki biir kelimenin geçtiği tüm ayetlerin de aynı kalıba uygun anlamla çevrilmesi gerekmektedir.

Fakat kişi ayetin mealinde ilgili kelimeye "Uykuda olan bu yer" anlamı vermiştir. Oysa ki kelimenin zaman mekan sigası gereği olması gereken anlamı öyle değil Uyku yeri veya Uyku zamanı olması gerekirdi. Yani İbrahim a.s. oğluna "Uyku yerinde veya uyku zamanında" şeklinde seslenmektedir. 

2. nolu dipnotta Allah'ın İbrahim'e yaşadığı yeri terk et emri verdiğini iddia ettiği çıkarımı da şahsın kendinden menkuldur. Sayın kişi bu düşüncesini İbrahim s. 35. ayetini gösterek ispat etmeye çalışmakta fakat bu ayetin bu olay sonrasi ilgili yani İshak'ın doğumundan sonra olduğunu unutarak mal bulmuş mağribi misali ayete sarılmıştır. Çünkü ayet, İbrahim'in tek oğlundan değil oğullarından bahsetmektedir. Saffat s. ayetlerinde bahsedilen olan İshak'ın doğumu öncesi olduğu yani o sırada İbrahim'in tek oğlu olduğu dikkate alınmamıştır

Bu kelime Saffat s. 102 dışında Kur'an içinde 3 ayette daha geçmektedir. Şimdi bu geçişlerine sayın kişi tarafından verilen mealleri görelim. 

1- Enfal s. 43. ayetinin sayın kişi tarafından yapılan meali dipnotu şöyledir;

Hani, Allah onları menamında [1] sana az göstermişti. Eğer onları sana çok gösterseydi, telaşa kapılırdınız ve yapılan iş hakkında anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah selamete çıkardı. O, göğüslerde olanı bilendir 

[1] "Dış dünyanın karmaşasından ve korkusundan soyutlandığın o duru zihinsel boyuta geçtiğinde, Allah sana düşmanın aslında ne kadar kovanı boş, zayıf ve yenilebilir bir güç olduğunu kavrattı"

2- Rum s. 23. ayet.

Gece ve gündüz uyumanız ve O'nun armağanlarından aramanız O'nun ayetlerindendir. Kulak veren bir halk için kesinlikle bunda ayetler vardır.

3- Zümer s. 42. ayet.

Allah canları, ölümü sırasında ve ölmeyenlerin de uykularında vefat ettirir. Ölümü üzerine gerçekleştirdiğini tutar, diğerini adı belirlenmiş ecele [6:2] kadar gönderir [6:60]. Şüphesiz bunda, devamlı düşünen bir halk için ayetler vardır.

Menam Kelimesinin geçtiği ayetlerin mealleri yukardadır. Sayın kişi Saffat s. 102. ayet dipnotunda Menam kelimesine Uyunulan yer anlamı verdikten sonra, ki verdiği anlama itirazımız yoktur, kelimenin geçtiği diğer ayetlere de aynı anlamı vermek zorundadır. Bu zorunluluk bir dil kuralı gereğidir. Hiç kimse çevirisini yaptığı bir dile ait kelime için bir yerde öyle bir yerde böyle anlam veremez, bu gayri ahlaki bir durumdur.

Fakat sayın kişi böyle yapmamıştır. Enfal s. 43. ayette kelimeyi olduğu gibi çevirmeden bırakmış, altına kelimenin anlamını nasıl ve nereden bulduysa bir dipnot olarak vermiş, Rum s. 23. ayette Uyumanız anlamı vermiştir. Oysa çeviri ahlakı gereği Saffat s. 102. ayeti dipnotunda verdiği anlamı kelimenin geçtiği diğer ayetlere de uygulaması gerekirken sayın kişi bunu yapmamıştır.

Şimdi de diğer kelime olan Zebeha kelimesine diğer ayetlerde verdiği anlamlara.

Zebeha kelimesi, Kur'an içinde toplam 9 ayette geçmektedir. Sayın kişi bu kelimeye Saffat s. 102. ayetinde Mağdur, perişan etmek anlamını vermektedir.

1- Bakara s. 49. ayet.

Hani, oğullarınızı mağdur, perişan edip, kadınlarınızı da hayasızlaştırarak, size azabın kötüsünü reva gören Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda size Rabbinizden yıpratıp olgunlaştırarak kalitenizi ortaya çıkaran önemli bir sınav vardı [1].

2- Bakara s. 67. ayet.

Hani Musa halkına: ''Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor.'' dediğinde: ''Bizi alay konusu mu ediniyorsun?'' demişlerdi. Musa ''Cahillerden olmamdan Allah'a sığınırım.'' demişti 

3- Bakara s. 71. ayet.

''O diyor ki; o, toprağı sürerek zelil olmamış ve ekin sulamamış, özgür ve rahat, renginde karışıklık [alacası] olmayan bir sığırdır [1].'' ''Şimdi gerçekle geldin.'' deyip onu boğazladılar. Neredeyse yapmıyorlardı.

4- Maide s. 3. ayet.

Size, ölü olması, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına tahsis edilmiş olan, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış, vahşi hayvanın kaptığı, -ki, bunlardan, zararını önleyebildikleriniz, temizledikleriniz hariçtir,- dikili taşlar üzerinde sunaklarda boğazlananlar ve fal oklarıyla paylaştırmanız haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün gerçekleri örtenler dininizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlara karşı derinden saygı duyup rızalarını kaybetme endişesi taşımayın, bana karşı derinden saygı duyup rızamı kaybetme endişesi taşıyın. Bugün size dininizi mükemmelleştirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım [1] ve size din olarak İslam'a razı oldum [3:19-85, 22:78][2]. Kim, zarara neden olmak için bir hata yapmadan, açlık konusunda darlık çekerse, Allah bağışlayandır, merhamet edendir

5- İbrahim s. 6. ayet

Hani Musa halkına: "Oğullarınızı mağdur, perişan bırakıp, kadınlarınızı hayasızlaştırarak, size azabın kötüsünü reva gören Firavun ailesinden kurtardığı üzerinizdeki Allah'ın nimetini aklınızdan çıkarmayın [1]. Bunda, Rabbinizden size önemli bir yıpratıcı sınav vardı." demişti

6- Neml s. 21. ayet.

''Ya bana açıkça bir belge getirir veya ona kesinlikle şiddetli bir azapla azap ederim veya onu mağdur, perişan ederim.''

7- Kasas s. 4. ayet.

Şüphesiz Firavun, o yerde üstünlük taslamış, ahalisini çeşitli inanç, ideolojik gruplara bölmüştü [1]. Onlardan bir tayfanın oğullarını mağdur, perişan ediyor ve kadınlarını hayasızlaştırarak zayıf düşürüyordu [2]. Şüphesiz o, bozgunculardandı.

8- Saffat s. 107. ayet.

Bu önemli mağduriyetin, perişanlığın karşılığını da ona verdik.

Görüleceği üzere sayın kişi kelimenin geçtiği ayetlere 1- Mağduriyet, perişanlık. 2- Boğazlamak. şeklinde anlam vermiştir. Biz 2. anlamın doğru olduğunu kabul ediyor, 1. anlamı nereden ve nasıl bulduğunu da ayrıca merak ediyoruz. Sayın kişi eğer " Bu kelimenin böyle bir anlamı da bulunmaktadır" diyorsa delilini vermek zorundadır. Eğer kelime 1. anlamı taşıyorsa neden diğer ayetlerde de aynı anlamı kullanmadı? Eğer kelime 2. anlamı taşıyorsa diğer ayetlerde de aynı anlamı kullanmadı?

Kur'an hiç kimsenin işine geldiği anlamı kullanabileceği kafasına estiği gibi meallendireceği bir kitap değildir. Ancak önyargılara sahip olan bir kimsenin Kur'an'ı noter kitap haline getirme niyetinin bir sonucu olarak bu şekil bir okuma meallendirme yapılabilir.

Kişi İbrahim a.s. ın oğlunu kurban etme gibi bir ameliye içine girmediğini iddia edebilir, ancak bunu yaparken ilgili ayetlerin kelimeleri üzerinde oynama yapamaz, eğer yapıyorsa hesabını Allah'a verecektir.

Sonuç olarak; Sayın kişi önce kafasında bir önyargı oluşturmuş, sonra ilgili ayeti kafasına göre çevirme yoluna gitmiştir. Halbuki çeviriyi doğru yapıp, sonra "Ben İbrahim'in oğlunu kurban edeceğini düşünmüyorum" demiş olsaydı onun görüşüdür der geçerdik. Bizim böyle bir eleştiride bulunma nedenimiz bu meali okuyan kimselerin en azından ayette yapılan oynatmaları görmelerini sağlamaya çalışmaktır.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


22 Eylül 2026 Salı

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Necm s. 5. ve 18. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Erhan Aktaş tarafından hazırlanan Kerim Kur'an adlı çevirideki Kur'anın melek ile indirilme olgusunu beyan eden ayetlerin çevirileri üzerinde bundan önceki yazılarımızda durmaya çalışmış, ilgili ayetlerin çevirileri üzerinde oynamalar yapıldığını, Arapça dil kurallarına sadık kalarak izah ederek sayın Aktaş tarafından yapılan çevirilerin tutarsızlıklarını göstermeye çalışmıştık. Bunu yaparken de kendi doğrularımızı merkeze alarak değil, yapılan çevirilerin hatalarını ve kendi bütünlüğü içindeki çelişkilere dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda ise yine aynı konunun geçtiği Necm s. 5. ve 18. ayetlerini ele alarak, yapılan yanlışa ve çelişkilere dikkat çekmeye çalışacağız.

Önce Necm s. 5. ve 18. ayetlerinin sayın Aktaş tarafından yapılan çeviri ve dipnotlarını paylaşalım.

53:5. Ona Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan öğretti.
1 1- Kur’an’ı öğretenin, vahyi getirenin Cebraîl olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, zira, Kur’an’ı Allah’ın öğrettiği Rahmân Sûresi’nin 1. ve 2. âyetlerinde açıkça belirtilmektedir. 
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. 
53:7. O, yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti.2 1- Allah. 2- Bu âyetteki “kuluna” denmiş olması, vahyedenin Allah olduğunu açıkça ifade etmektedir. 
53:11. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, onu başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında. 1- Son/sondaki sedir ağacı (Bkz. 34:16). 
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır. 1- Me’va, sığınak, barınak, son durak demektir. 2- Yolcuların uğrak yeri olan bahçe. Oturulacak bahçe. Konaklama bahçesi, dinlenme bahçesi. (Hira dağı eteklerinde bulunan ve yolcuların dinlendikleri bir bahçe olduğu söylenmektedir.) 
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 1- Kiraz ağacını. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun, Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü. 1- Gösterge. İşaret. * 1. âyetten 18. âyete kadar, gaybi âlemde gerçekleşmiş bir olay olan “vahyin,” nasıl gerçekleştiğinin anlatımı söz konusudur. Gayba ait bir bilginin, bildiğimiz varlık dünyasının bilgileriyle, diliyle anlatılmasını göz ardı ederek, kelimelerin sözlük anlamına göre anlam verilmesi önemli yanılgılara, anlam kaybına neden olmaktadır. Söz konusu âyetlerde ifade edilen “yüksek ufuk, yaklaşma, sarkma, iki yay, görme, sidre vs.” kelimelerin, kelimesi kelimesine anlamlarını dikkate alarak âyetleri anlamaya çalışmak, vahyi ve verdiği mesajı yanlış anlamaya neden olmaktadır. O günün insanına, anlamlarını bildikleri kelimelerle, bilinmeyen âleme ait bir konu olan “vahyin” Muhammed Nebi’ye nasıl ulaştığı anlatılmaktadır. Örneğin: 28:30. âyette oraya vardığında, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki bir  ağaç tarafından seslenildi: “Ey Mûsâ! Ben, âlemlerin Rabb’i Allah’ım.”

Surenin 5. ayetindeki 1. nolu dipnota göre sayın Aktaş,  Kur'an'ı öğretenin Cebrail olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, buradaki öğretenin Allah olduğunu iddia etmektedir. Biz, diğer yazılarımızda olduğu gibi bu yazımızda da sayın Aktaş'ın bu iddiasını doğru olarak kabul edeceğiz ve ilgili ayetleri elçiye vahyi öğretenin Allah olduğunun beyan edilmiş olması üzerinden okuyacağız. Bunu yaparken de sayın Aktaş'ın iddiası doğrultusunda ayetlerin arasına Allah kelimesini parantez ilave edeceğiz ki, sayın Aktaş'ın iddiası ve çevirisi daha net anlaşılsın.

5. ayetteki Allemehu kelimesinde 2 adet zamir vardır 1- Allame fiilindeki gaip zamir. Bu zamir öğreten kişiye gider, sayın Aktaş'ın iddiasına göre bu melek değil Allah'tır. 2- hu zamirindeki kişi ise öğretilen kişiye yani elçiye gider. 5. ayetten sonraki devam eden ayetlerdeki gaip zamirler vahyi öğretene yani sayın Aktaş'ın iddiasına göre Allah'a gitmektedir.

53:5. Ona (Elçiye) Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan Allah öğretti.
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. (Allah öğretti)
53:7. O (Allah), yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra (Allah) yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece (Allah) iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. (Allah)Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti
53:11. (Elçinin) Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun (Elçinin) gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, (Elçi) onu (Allah'ı) başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında.
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır.
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun (Elçi), Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü.

Bu ayetleri toparlayacak olursak; 

Vahyi elçiye Allah öğretiyor (5). 
Öğreten yani Allah, vahyi öğretmek için yaklaşıyor ve sarkıyor (8).
Böylece Allah ile elçinin arası iki yay aralığı hatta daha yakın oluyor (9).
Sonra Allah kuluna vahyedeceğini vahyediyor (10)
Elçi gördüğü şeyi yani Allah'ı gördüğünü yalanlamıyor (11). 
(Sayın Aktaş 11. ayette geçen ma edatını çeviriye yansıtmamış, 12. ayetteki ma edatını çeviriye yansıtmıştır bir yansıtmış sayıyoruz.)
Muhataplara onun yani elçinin gördüğü şeyden yani Allah'tan kuşku mu duyuyorsunuz diye soruluyor (12).
Elçi onu yani Allah'ı başka bir inişinde de görmüştür (13). (Demek Allah daha önce de inmiş!!)
Elçinin Allah'ı nerede gördüğü ve gördüğü zaman ve mekan anlatılıyor (14-15-16-17).
Elçi, orada Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü yani Allah'ın kendisini görmüştür (18).

İşte sayın Aktaş'ın Necm s. 5. ve 18. ayetleri arası yaptığı çevirinin özeti. Kısacası, Allah elçiye vahyi öğretmek için iniyor, elçi onu görüyor. Şimdi sayın Aktaş'a "Elçi Allah'ı çıplak gözle açıkça görmüş müdür?" diye sorulsa, vereceği cevap büyük ihtimalle "Hayır görmemiştir" olacaktır. Fakat yaptığı çeviri ise gördüğü yönündedir.

Yani sayın Aktaş'a göre Musa'ya görünmeyen Allah, Muhammed'e hem de ikinci kez görünmektedir.
 
Görünen o dur ki sayın Aktaş, ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek sonraki düğmeleri de yanlış iliklemiş böylece ortaya böyle traji komik vahim bir durum çıkmıştır. Oysa ki sayın Aktaş ön yargıların esiri olmadan bir çeviri yapmış olsaydı böyle bir saptırmaya imza atmayacaktı. Saptırma diyoruz, çünkü bu sehven yapılan bir hata değildir, aksine Kur'an'ı noter kitap durumuna sokmayı amaçlayan bir okumanın ürünüdür.

Çevirisinde hata olmasa da aynı sıkıntılı durum Şura s. 51. ayetinde de mevcuttur.

42:51. Allah’ın, bir beşer ile konuşması söz konusu değildir. Ancak, vahiy ile veya bir perde arkasından veya bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi dışında. Kuşkusuz O, Çok Yüce’dir, En İyi Hüküm Veren’dir.2 
1- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir. 2- Bu âyete; Allah, bir beşerle, “vahiy yolu ile”, “perde arkasından” ve “elçi göndererek” olmak üzere üç ayrı şekilde konuştuğu bildirilmektedir. Diğer bir ifade ile Nebi Resûllerine olduğu gibi doğrudan vahyederek, kimileri ile perde (niteliği bizce bilinmeyen) gerisinden ve kimilerine de Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek.

Şura s. 51. ayetinde Allah'ın insan ile konuşma türünden bahsedilmektedir. Burada konumuzu ilgilendiren kısım " bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi" cümlesidir.

Sayın Aktaş dipnotta bu durumun " Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek" vahyedildiğini beyan etmektedir. Burada Lut'a gelen elçilerin önce İbrahim'e geldiğini de ilave edelim.

Hatırlanacağı üzere İbrahim'e gelen elçiler onun eşi ile de konuşmuştur. Bu konuşma vahyetme olgusunun keyfiyeti ile alakalı bir durum değildir. Eğer ki o elçilerin vahyettiğini iddia edecek olursak İbrahim'in eşinin ve Meryemin'de birer elçi olduğunu kabul etmek durumunda kalacağız. Oysa Nahl s. 43. ve Enbiya s. 7. ayetlerinin beyanı ışığında vahyedilen bütün elçiler erkektir ve kadın yoktur.

Sonuç olarak; Sayın Aktaş vahyin bizim nasıllığını bilmediğimiz melek ile vahyedilme olgusunu beyan eden ayetleri önyargılarından sıyrılarak yeniden okumalıdır. Bunu yapması 15. baskısını yaptığı çevirisini okuyanlara hem ahlaki, hem vicdani bir borcudur. Bu kitap Ben yaptım, dedim  oldu mantığıyla çevrilecek bir kitap değildir. Çevrilen dilin kuralları ve çevrilen kitabın bütünlüğü dikkate alınarak yapıldığında ortaya kelimeleri yerinden oynatılmamış bir çeviri ortaya çıkacak, okuyucular daha doğru bir çeviri okuma imkanına kavuşacaklardır. KERİM KUR'AN bu haliyle basılmaya devam edecek olursa, bazı ayetleri saptırılmış kelimeleri yerinden oynatılmış bir çeviri olmaktan öteye geçmeyecektir

                                           EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR



17 Eylül 2026 Perşembe

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Nahl s. 102. ve Şuara s. 193. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Bundan önceki yazılarımızda KERİM KUR'AN adlı çeviride, Kur'an'ın melek aracılığı ile indirilme olgusunu kabul etmemeye yönelik bir önyargı ile çevrilmiş ayetleri ele alarak bu ayetler üzerinde yapılan hataları paylaşmaya çalışmıştık. Bu çalışmayı yaparken de kendi doğrularımızı öne çıkararak değil, ayetlerin çevirilerindeki çelişkilere ve tutarsızlıklara dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda da aynı yolu takip ederek Nahl s. 102 ve Şuara s. 193. ayetlerinin çevirilerini ele almaya çalışacağız. Nahl s. 102 ayetinin metni, sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ

.De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1 çokça2 indi.”

1- Allah’ın Rûhu ile. Rûhu’l Kudus, “Rûh” ve “Kudus” kelimelerinden bir araya gelmiş belirtili isim tamlamasıdır; “Kudusun Rûhu” demektir. Sıfat tamlaması olarak, “Kutsal Rûh” diye anlam verilmesi doğru değildir. Kur’an’da dört yerde geçmektedir. Rûhu’l Kudus” tamlaması, “Allah’ın rûhu, Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi anlamlarına gelmektedir. Rûh Kelimesi; Kur’an’da, Kelime anlamı olan, “can”, “vücuda hayat veren cevher” anlamının yanı sıra “insanın ve toplumların hayatını diri, sağlıklı kılan vahiy” anlamında da kullanılmaktadır. Kur’an’da geçen Rûhu’l-Kudus ifadesi “Vahiy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demektir.” Rûhu’l Kudus ifadesinin geçtiği âyetler: 2: 87, 253; 5:110; 16:102. 2- “Nezzele” fiili Tef’il babından olup, bazen fiilin kendisi çokluk ve fazlalığı ifade eder. 

Biz, sayın Aktaş'ın Ruhu'l Kudus terimine verdiği anlamı doğru kabul ederek ayete yaptığı çeviri üzerinde duracağız.

Sayın Aktaş 2 nolu dipnotta Nezzele fiilinin Tef'il babından olduğunu, fiilin bazen çokluğu ifade ettiğini söylemektedir. Söylediklerine katılıyoruz, bu babın çokluğu ifade etmesinin yanında geçişsiz fiili geçişli de yaptığını sayın Aktaş herhalde unutmuş, zaten ayetin devamındaki bi harfi cerri bu geçişliliği de sağlamaktadır.

Nahl s. 102. ayetinde Nezzelehu olarak geçen kelimenin aynısı Bakara s. 97. ayetinde de geçmektedir. Fakat sayın Aktaş burada bu kelimeye Çokça indirdi şeklinde bir anlam vermiştir. Kendisine sorulsa, tef'il babının her iki anlama da müsait olduğunu iddia edecektir, fakat her iki ayette aynı durum yani vahyin inmesi sözkonusudur, bundan dolayı her iki ayetin aynı anlamda çevrilmesi zorunludur.

Gramer yapısı olarak her iki ayette de anlam aynıdır. Sayın Aktaş ilkeli ve tutarlı olmanın gereğini yerine getirerek ya Bakara s. 97. ayetinde Nezzelehu kelimesine verdiği anlamı Nahl s. 102. ayetinde de vermesi, ya da Nahl s. 102. ayetinde bu kelimeye verdiği anlamı Bakara s. 97. ayetinde vermesi gerekirdi. Ne yazık ki önyargıları ağır basmış aynı kalıpta gelen kelimeye çelişkili anlam verebilmiştir. Dikkat edilirse her iki ayette bi harfi cerri bulunmakta, bu edat da kelimeyi geçişli yapmaktadır. 

Yani, Nahl 102. ayetinde geçen Nezzelehu kelimesinin doğru çevirisi indi değil, Bakara s. 97. ayetinde olduğu gibi İNDİRDİ olması gerekirdi. Fakat sayın Aktaş bu anlamı verirse ayetin anlamı, ".De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1  indirdi.” " şeklinde olacak bu sefer de sayın Aktaş'ın üzerine bina ettiği düşüncesi yıkılmış olacaktı ki bu nedenle bir yerde öyle bir yerde böyle bir anlam vererek durumu kurtarmaya gayret etmiştir. 

Bu gibi hatalar Arapça bilmese de dikkatli meal okuyucuları tarafından fark edilebilir. Bu yazıları yazma gereğini duymamızın bir nedeni de bu gibi birkaç okuyucunun bu çelişkileri fark ederek bize bu konularda sorular yöneltmiş olmasıdır.

Şimdi gelelim Şuara s. 193. ayetine verilen anlama. Ayetin metni, çevirisi ve dipnotu şöyledir;

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi

1- Güvenilir, sağlam, kesin doğru bilgi. Vahiy. Rûh, esas itibarıyla “can:” vücuda hayat veren cevher” demektir. Kur’an, rûhu vahiy anlamında da kullanmaktadır. Zira vahiy, İnsana ve topluma hayat vermekte, İnsana ve topluma düzen vererek onları canlı ve diri tutmakta; onlara en iyi yaşantıyı sağlamanın yolunu göstermektedir. Rûh’ul Emin’e Cebraîl denmesi doğru değildir. Er’Rûh’ul-Emîn isim tamlaması değil, sıfat tamlamasıdır; yani “emin ruh” demektir. Kur’an’ın, Kitâp’ın, âyetlerin, sûrelerin, Hikmet’in, Tevrât’ın, İncil’in, Furkân’ın doğrudan Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. Buna karşın onun “Cebraîl” adındaki bir melek tarafından indirildiğini söylemek Kur’an’la çelişmektir. Örneğin: 58.22’de Allah Mü’minleri “rûh” ile desteklediğini söylemektedir. 

Sayın Aktaş dipnotunda Ruh'ul Emin tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Bu çeviriye göre, Bihi edatına verdiği Onunla anlamı, Ruh'ul Emin yani vahiy ile birlikte inen başka bir şeyin daha olduğunu göstermektedir. Yani Ruh'ul Emin yani vahiy yalnız inmemiştir. Yani ayet bu şekliyle dahi ortada çelişkili bir bir çevirinin yapıldığını göstermektedir.

Bu ayetin öncesi ile birlikte okunması gerekir şeklinde bir itiraz yapılacak olursa öyle de okuyabiliriz. Şuara s. 192. ve 193. ayeti alt alta koyarak okuduğumuzda ortaya çıkan durum şöyledir;

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi"

192. ayet, Kur'an'ın Alemlerin Rabb'inin indirmesi olduğunu beyan etmektedir. 193. ayetteki indi olarak çevrilen kelimenin Bi harfi cerrinin, kelimeyi geçişli yapma gereği kuralı, indirdi olarak çevrilmesi gerekirdi. Mealleri karşılaştırmalı okuyan kimseler bu durumu açıkça görebilirler. Ancak sayın Aktaş kendi düşüncesini haklı çıkarmak adına her dipnotunda vahyin bir melek tarafından indirilme olgusunun yanlış olduğunu ifade ederek kendidini haklı çıkarmaya çalışmaktadır. 

Hadi biz yine de ibareyi geçişsiz olarak sayın Aktaş'ın çevirisini doğru kabul ederek okuyalım.

Bu sefer ortaya çıkan durum şöyle olacaktır; 192. ayet Kur'an'ın Allah c.c. tarafından indirildiğini beyan etmektedir. 193. ayetteki bihi (onunla) edatı  ise indirilen şeyi yani Kur'an'ı işaret etmektedir. 193. ayetin dipnotunda sayın Aktaş'ın Ruh'ul Emin tamlamasına verdiği vahiy anlamını doğru kabul ederek her iki ayeti okuduğumuzda ortaya şöyle bir anlam çıkmaktadır.

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla (yani Kur'an'la) er-Rûh’ul Emîn1 (vahiy) indi

İşte sayın Aktaş'ın Şuara s. 193. ayetine verdiği anlam şu dur; Kur'an'la vahiy inmiştir.

Oysa ilgili ayeti hiçbir önyargıya sahip olmadan hatasız olarak "Onu Ruh'ul Emin indirdi" şeklinde çevirseydi böyle trajikomik bir çeviriye imza atmak zorunda kalmayacaktı.

Sayın Aktaş'ın tutarsızlıkları bu kadar da değildir, aynı surenin 210. ayeti olan "Ve ma tenezzelet bihişşeyatinu" cümlesini "Onu, şeytânlar indirmedi" şeklinde doğru olarak çevirmiştir.

193. ayeti "Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi" şeklinde çeviren sayın Aktaş'ın tutarlılık ve ilkeli olmak adına 210. ayeti de "Onunla şeytanlar inmedi" şeklinde çevirmesi gerekirdi. Ancak böyle bir çevirinin hatalı olacağını çok iyi bilen sayın Aktaş karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşarak böyle bir tutarsızlık içine düşmüştür. 

Şimdi sayın Aktaş'a sorarız; Eğer 193. ayetin çevirisi doğruysa neden 210. ayeti aynı şekilde çevirmediniz? Eğer 210. ayetin çevirisi doğruysa neden 193. ayeti aynı şekilde çevirmediniz?

Görülüyor ki kendisine önyargı ile yaklaşanı bu kitap alenen "Sen beni tahrif ediyorsun diye bağırmaktadır. İlkeli ve tutarlı bir çeviri yapmanın ön şartı, önyargıları kafadan atarak salim bir kafayla bu kitaba yaklaşmaktan geçmektedir. 

Eğer sayın Aktaş bu düşüncesini Nahl s. 2. ayetini baz alarak yeniden değerlendirmezse çevirisindeki trajikomik hatalar onun bir ayıbı olarak kalacaktır. 

Nahl s. 2. ayetinin kendisi tarafından yapılan çevirisi.

“Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana karşı takvâ1 sahibi olun.” uyarısında bulunmaları için kullarından dilediğine emrinden rûh2 ile melekleri3 indirir

Ruh için vahiy diyen birisinin ki doğrudur ve bu vahyin melekler indiğini beyan eden ayeti çeviren bir kimsenin diğer ayetlerde böyle bir hataya imza atması akıl alacak şey değildir. Buna benzer hatalar konu ile alaklı diğer ayetler de mevcuttur. Daha sonraki bir yazımızda bunları ele almaya çalışacağız.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


13 Eylül 2026 Pazar

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Bakara s. 97. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

 Bundan önceki yazımızda sayın Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı Kur'an çevirisinde Tekvir s. 19-25. ayetler arasına verdiği anlam üzerinde durmuş, ayetlerin üzerinde yapılan çeviri hatalarına dikkat çekmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise Bakara s. 97. ayetine verdiği anlam üzerinde durmaya çalışacağız.

Bunu yaparken de geçen yazımızda olduğu gibi bu yazımızda da eleştirimizi kendi doğrularımız üzerinden değil, ayet çevirisi üzerinde yapılan hatalar üzerinden giderek yapmaya gayret edeceğiz.

Bakara s. 97. ayetinin metni sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O2 , onu3 iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

1- Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz. Cibrîl,“Allah’ın düzeltici, onarıcı ve düzenleyici olan vahiyi demektir. Cebr kelimesinin anlamı; zorlamak, tamir etmek, düzeltmek; kırılmış, bozulmuş şeyleri onarıp tekrar işe yarar hale getirmektir. “Hükümdarlara cebbar denmesinin nedeni, insanları diledikleri işe zorlamalarından ya da onların işlerini düzeltmelerinden dolayıdır.” “Cibrîl, cebr ve îl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlamasıdır. Îl kelimesi eski Arapça’da Allah demektir. Tamlama şeklindeki “Cibr-îl veya Cebra-îl kelimeleri ise Allah’ın gücü, onarması, düzeltmesi ve düzenlemesi anlamına gelmektedir. Bu iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşan isim tamlaması, “Allah’ın düzeltici, düzenleyici olan vahyi” anlamına gelmektedir. Zira vahiy; bozulan, sapkınlaşan toplumları yeniden onarmak, düzeltmek için gönderilmiştir. “Cebr” kelimesi, kırılmak anlamına gelen “kesr” kelimesinin karşıtıdır. Bu da kırılan bir şeyin onarılması demektir. Zamirler doğru isimlere gönderildiğinde de görülecektir ki Cibrîl indiren değil, indirilendir. Ayrıca Kur’an’ın bizzat Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. İsraîl, İsmaîl, Azraîl vb. isim tamlamaları bu tür tamlamaya örnek verilebilir. Birçok âyette vahyin Allah tarafından doğrudan indirildiği belirtilmesine rağmen, Cibrîl’e “vahiy meleği” denmesi doğru değildir. (Örneğin 2:23, 90, 99; 3:3; 4:136; 7:196; 15:9; 16:44, 89; 17:106; 18:1; 42:17; 76:23.) 2- O (Allah). 3- Onu (Cibrîl’i). “O” ve “onu” zamirleri üçüncü şahıs zamirleridir. Âyetteki “onu” zamiri, âyetin kendi içindeki “Cibrîl” kelimesine dönmektedir. “Bilsin ki şüphesiz O” ifadesindeki “O” zamiri ise Allah’ı göstermektedir. Yani Cibrîl indiren değil, inendir. Cebbar Allah’ın isimlerindendir (Bkz. 59:23). 4- Allah’ın keni yanında olanı (Bkz. 5:64; 38:75; 49:1). 5- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir.

Sayın Aktaş ilgili ayetin dipnotunda "Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz." demektedir. Her ne kadar biz onun bu düşüncesine katılmamakla birlikte eleştirimiz ayete yaptığı çeviri üzerinden olacaktır. Çünkü bir kelimeye doğru anlam bindirmenin veya doğru anlamanın yolu öncelikle o kelimenin doğru bir çevirisinden geçmektedir

Şimdi sayın Aktaş'ın 1. dipnotunda Cibril kelimesine verdiği Vahiy anlamını ve 2. dipnotunda O zamirinin Allah olduğunu 3. dipnotunda onu zamirinin Cibril olduğu iddiasını doğru kabul ederek kendisinin yaptığı çeviriyi, ilgili dipnotları parantez içine alarak yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e (yani VAHYE) düşmansa, Bilsin ki O (yani ALLAH) , onu (yani CİBRİL'İ) iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak

Dikkat edilirse koyduğumuz parantezler, sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği şekildedir. Şimdi bu çeviriyi daha derli toplu bir şekilde okuyalım.

---- De ki kim vahye düşmansa, Bilsin ki Allah, vahyi iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi. Mü'minler için bir hidayet ve müjde olarak.

Yani sayın Aktaş dipnotundaki yorumları ayet çevirisine koyduğumuz zaman Bakara s. 97. ayetini böyle çevirmektedir.

Şimdi de bu ayeti sayın Aktaş'ın dediği gibi zamirleri doğru isme göndererek biz okuyalım. Biz okurken Cibril kelimesinin ne olduğu hakkında herhangi bir yorumda bulunmayacağız. Çünkü bizim öncelikli amacımız ayetin doğru çevirisidir ve biz sayın Aktaş'ın bu ayeti doğru çevirMEdiğini iddia ediyoruz.

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ

De ki kim Cibril'e düşmansa

فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ

Bilsin ki o, onu iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi.

Sayın Aktaş ayette geçen Nezzelehu kelimesinin zamirlerini doğru isme gönderMEmiştir. Nasıl mı?

Nezzelehu kelimesinde iki tane zamir bulunmaktadır. 1. Nezzele fiilinin gaip zamiri gizli öznesi olan hüve. 2. ise kelimenin sonundaki hu zamiridir. Sayın Aktaş bu durumu dipnotunda belirtmiştir. Fakat kendisi doğru isme döndürmenin gereğini vurgulamasına rağmen bunun gereğini yapmayarak zamirleri yanlış yere döndürmüştür.

Nasıl mı?

Kendisinin de çok iyi bildiği gibi zamirler en yakın isme döner ve bu kuralın Nezzelehu fiilinde olması gereken durumu şu dur;

Nezzele fiilindeki gaip zamir hüve yani o, zamirin en yakın isme dönmesi gereği kuralı olarak, dönmesi gereken isim Cibril kelimesidir. Kelimenin sonunda ki hu yani onu zamirinin ne olduğunu ise sonradan gelen Musaddikan lime beyne yedeyhi cümlesi açıklamaktadır. Bilindiği üzere bu cümle bu ayet dışında başka ayetlerde de geçmekte ve Kur'an'a ait özellikler olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Şimdi sayın Aktaş'ın vurguladığı fakat yerine getirmediği, zamirleri doğru isme gönderdiğimizde şöyle bir anlam ortaya çıkmaktadır.

Nezzelehu/ O, onu indirdi. O, yani Cibril onu, yani Kur'an'ı indirdi.

Şimdi yine ilgili ayeti sayın Aktaş'ın çevirisini baz alarak fakat zamirleri doğru isme göndererek yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O (yani CİBRİL) , onu (yani VAHYİ) iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

 Yani burada Cibril tarafından indirilen bir vahiyden bahsedilmektedir. Arapça bilen 100 kişiye "Bakara s. 97. ayetindeki nezzele fiilinin gaip zamiri yani gizli öznesi hangi isimdir? diye sorsanız size vereceği cevap istisnasız Cibril'dir olacaktır. Hiç bilemediniz yapay zekaya sorun size vereceği cevaba bir bakın. Hiçbir Arapça dil kuralı sayın Aktaş'ın bu ayetteki zamirleri gönderdiği isimleri doğru olarak kabul etmez.

Sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği "Cibrîl indiren değil, indirilendir" tezi, maalesef ilgili ayetteki zamirleri doğru isme gönderdiğimiz zaman çürük ve asılsız bir iddia olarak ortaya çıkmaktadır.

Sayın Aktaş'ın yaptığı hata Cibril kelimesi hakkında önyargıya sahip olmasıdır. Önce kafasında bir önyargı oluşturmakta ve bu önyargıyı Kur'an'a onaylatmak için ilgili ayet üzerinde anlam oynatmaları yapmaktadır. Eğer önyargısız bir yaklaşım sergilemiş olsaydı, Cibril'in indiren olduğunu görebilirdi. 

Sayın Aktaş, bu hatayı daha önce ele aldığımız Tekvir suresi ayetlerinde de yapmıştır. Bu konu ile ilgili ayetlerin olduğu Nahl, Şuara, Necm, surelerinde de kendisinin yaptığı aynı hata bulunmaktadır. Bunu daha sonraki bir yazımızda ele almaya düşünüyoruz. Biz kendisine bu hataları eserin daha ilk baskısında ifade etmeye çalışmıştık. Böyle bir yazı olarak paylaşma amacımız, bu çeviriyi okuyan ve bu ayetler ile bazı soru işaretleri oluşan kimselere Arap dili kuralları çerçevesinde durumu izah ederek aydınlatmaya çalışmaktır.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


7 Eylül 2026 Pazartesi

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Tekvir s. 19-25. Ayetlerinin Çevirisi Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an üzerinde söz söylemeye soyunan bazı kimselerde arız olan sıkıntı, önyargılarını Kur'an'a tasdik ettirme gayretidir. Biz bu kimselerin bazılarının yaptıkları ayet çevirilerini kendi çevirileri üzerinden vererek, nerede nasıl hata yaptıklarını veya ayetlerin anlamlarını nasıl ters çevirdiklerini bundan önceki bazı yazılarımızda ortaya koymaya çalışmıştık. 

Bu çalışmayı yaparken de bu kişilerin yanlışlarını kendi doğrularımızı merkeze alarak değil kendi çelişkileri üzerinden göstermeye çalıştığımızı da hatırlatmak isteriz. Çünkü Kur'an öyle bir kitaptır ki kendi iç bütünlüğünde yapılan herhangi bir yanlışı veya tahrifatı hemen anında ortaya çıkarır. Bu yolu izlememizin amacı ise "Peki kardeşim bunlar yanlış ise senin doğru olduğunun kanıtı nedir?" şeklinde bir soru ile karşı karşıya gelmemektir. 

Bu yazımızda Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı çevirisinde Tekvir suresi 19- 25. ve Hakka s. 40- 42. ayetlerinin çevirisi üzerinde durarak çeviri hatalarını ortaya koymaya çalışacağız. Çünkü herhangi bir Kur'an kavramı üzerinde söz söylemek, önce metnin doğru bir çevirisini yapmaktan geçer. Eğer çevirmen "Ben bunu böyle anlamak istiyorum" şeklinde bir önyargı ile ayetlere yaklaşacak olursa ortaya çelişkili bir çeviri ortaya çıkacaktır.

Sayın Aktaş'ın Cibril konusunda farklı bir düşüncesi olup biz bu düşüncenin eleştirisini değil, konu ile ilgili ayete yaptığı çeviri üzerinden yaklaşacağız.

Tekvir s. 19- 25. ayetlerinin Erhan Aktaş tarafından çevirisi şöyledir;

81:19. Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür;2 

1- Vahiy/Kur’an. 2- “Elçi sözü,” elçilik yapanın kendisine ait sözler değildir. Onu elçi olarak gönderene ait sözlerdir. Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir. Resûl’ün sözleri vahiydir, Nebi’nin sözleri ise “hadistir.” 

81:20. Güç sahibi, arşın sahibi yanında itibarlıdır. 

81:21. Kendisine itaat edilen, orada güvenilendir. 

81:22. Arkadaşınız mecnûn1 değildir. 

1- Cinlenmiş. Aklını kaybetmiş. 

81:23. Ant olsun o, onu açık ufukta gördü. 

81:24. O vahyi gizlemez.1 

1- Kelimesi kelimesine: “O vahiy hakkında cimri değildir.” O, kimsenin duymadığı, görmediği, bilmediği yolla kendisine vahyolunanı, olduğu gibi muhatabına iletir. 

81:25. O, taşlanmış şeytânın sözü değildir.

Önce, 19. ayetin notundaki "Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir" iddiası üzerinde duralım.

Sayın Aktaş ayette geçen "Resulin Kerimin" tamlaması ile ilgili olarak sözkonusu kişinin Muhammed a.s. olduğunu Cebrail olduğu iddiasının doğru olmadığını "Elçi sözü" tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Biz, bu iddianın doğruluğunun sağlamasını metin çevirisi üzerinden yapmaya çalışacağız.

Kabul edelim ki "Resulin Kerimin" tamlaması ile kast edilen kişi Muhammed a.s. dır ve ayetleri öyle okumaya devam edelim. 20. ve 21. ayetler "Resulin Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeyin özelliklerini sıralamaktadır. 22. ayette "Arkadaşınız" olarak vasfedilen kişi Muhammed a.s. dır.

Şimdi gelelim 23. ayete;

Ayetin metnindeki Reahu kelimesindeki hu zamirinin mercii 19. ayetteki Resulun Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeydir. Arapça bilmeyenler Arapça bilen birine veya yapay zekaya sorup bizim söylediğimizin doğruluğunu araştırabilirler. Yani sayın Aktaşın dipnotundaki ifadeye göre "Resulin Kerimin" VAHİY olmaktadır.

O zaman 23. ayetin sayın Aktaş tarafından yapılan "Ant olsun o, onu açık ufukta gördü" şeklindeki çevirisine göre, O yani Muhammed a.s. ONU yani VAHYİ açık ufukta görmüştür. Dikkat edilirse sayın Aktaş bu ayet ile ilgili herhangi bir dipnot vermemiştir.

Sayın Aktaş'a sorarız; Vahiy nasıl görülebilecek bir nesne oluyor? 

Ayrıca sayın Aktaş'a 19. ayette geçen "Lekavlu Resulin Kerimin" tamlaması ile 25. ayette geçen "Bikavli Şeytanin Racimin" tamlaması aynı kalıpta olduğu halde 19. ayeti "çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde, 25. ayeti ise "taşlanmış şeytânın sözü değildir" şeklinde farklı çevirmiştir. Oysa ki ayetin çevirisi 25. ayetteki gibi "Çok şerefli bir resulun sözüdür" şeklinde olmalıydı.

Konuyu biraz detaylandıralım.

Lekavlu       Resulin               Kerimin

Muzaf    Muzafun ileyh     Resulin'in sıfatı

Bikavli        Şeytanin             Racimin

Muzaf   Muzafun ileyh     Racimin'in sıfatı

Kısaca, her iki terkip te isim tamlaması olduğu olduğu halde sayın Aktaş, 19. ayeti sıfat tamlaması olarak yanlış, 25. ayeti ise isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir. Bunun sebebini kendisine sorarız. Dikkatsizlik desek, alıntı yaptığımız çeviri 14. baskıdan alınmıştır, bu kadar baskıda böyle bir dikkatsizliğin gözden kaçmış olması makul değildir. Kanaatimiz o dur ki sayın Aktaş kafasındaki anlamı ayete onaylatma yoluna gitmekte fakat ayetler onu tökezletmektedir.

Şimdi gelelim Hakka suresi 40-41- 42. ayetlerine, çünkü aynı tutarsızlık bu ayetlerde de vardır.

Tekvir s. 19. ayeti ile Hakka s. 40. ayeti metin olarak birebir aynı olduğu halde sayın Aktaş bunları aynı çevirmemiş Tekvir s. 19. ayetini "Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde sıfat tamlaması olarak hatalı, fakat Hakka s. 40. ayetini "Kuşkusuz o, şerefli bir Resûl’ün sözdür" şeklinde isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir.

Fakat sayın Aktaş yine tutarsız bir çeviri sergileyerek 41. ve 42. ayetler aynı kalıpta yani isim tamlaması olduğu halde sıfat tamlaması olarak çevirmiştir.

Bir Kur'an çevirisinde aranılması gereken en önemli özellik, ayetler arasında insicam olması gerekirken ve bir çevirmenin de buna son derece dikkatle uyması gerekirken sayın Aktaş maalesef bu dikkati sergileyememiştir.

Şimdi kendisine sorarız; Eğer ki bunlar sıfat tamlamasıdır diyorsa neden hepsini o şekilde çevirmedi, eğer ki isim tamlamasıdır diyorsa neden hepsini isim tamlaması olarak çevirmedi. Bir çevirmen aynı kalıp bir ifadeyi orada öyle burada böyle çevirme hakkını nereden nasıl bulur sorusunun cevabını vermek zorundadır. Eğer ki ha isim tamlaması ha sıfat tamlaması olmuş ne fark eder derse ona da bir şey diyemeyiz.

Dikkat edilirse, itirazlarımızı kendi doğrularımız üzerinden değil, sayın Aktaş'ın çevirilerindeki tutarsızlıklar üzerinden yapmaktayız. Eğer bu tutarsızlıklar Arap dilini bilmemekten kaynaklanıyor ise ki biz bunun doğru olmadığı düşünürüz, çünkü sayın Aktaş Arap dilinin kurallarını bizden daha iyi bilmektedir. O zaman geriye bir tek düşünce kalıyor, o da sayın Aktaş'ın önyargılarını Kur'an'a onaylatmaya çalışmasıdır. 

Maalesef aynı durum Bakara s. 97. ayetinde de söz konusudur, bunu da başka bir yazıda ele almayı düşünüyoruz.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


16 Temmuz 2026 Perşembe

Musa a.s. Kıssasında Geçen Eta (Gelmek) Fiilinin Çevirileri Üzerinde Bir Değerlendirme

Musa a.s. kıssasının Taha ve Şuara sureleri içinde geçen, Medyen'den ailesi ile çıkışı sonrası Allah c.c. ile Tuva vadisinde olan konuşmasında Firavuna gitme emri içinde geçen Eta (gelmek) emrinin meallerde, kelimenin kök anlamı olan gelmek olarak değil de gitmek çevrildiğini görmekteyiz. Bu durum Kur'an'ı metni ve çevirileri ile birlikte karşılaştırmalı olarak okuyan ve biraz Arapça bilen bir okuyucunun dikkatini çekebilecektir.

Önce kıssada bu kelimenin içinde geçtiği ayetleri, sonra da neden böyle bir kelime kullanılmış olabileceği üzerindeki düşüncelerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

---- Taha s. 24-  Sen Firavun'a git (izheb), şüphesiz ki o, taşkınlık yaptı.

---- Taha s. 42- 43- Sen ve kardeşin benim (gözle görülen) delillerimle git (izheb) ve ikiniz beni hatırlamakta sakın ihmalkâr davranmayın. İkiniz Firavun'a gidin (izheba) şüphesiz ki o taşkınlık yaptı.

 ---- Taha s. 47- Şimdi ikiniz ona gelin de (fe'tiyahu) 'Şüphesiz ki biz senin Efendinin iki elçisiyiz, artık Yakub'un oğulları'nı bizim beraberimizde gönder ve onları sakın azaplandırma. Biz sana senin Efendinden kesinlikle (gözle görülen) bir delil getirdik. Ve o esenlik, o doğruya ileteni izlemiş olan kimsenin üzerinedir.' deyin. 

---- Şuara s. 10- 11- Ve bir zaman senin Efendin, Musa'ya: "Sen o haksızlık yapan topluluğa, Firavun'un topluluğuna gel (i'ti), onlar sakınmazlar mı? (sor)" diye seslenmişti.

----Şuara s. 15- 16- 17- (Allah): "Hayır. Şimdi ikiniz bizim delillerimizle gidin (izheba), şüphesiz ki biz sizin beraberinizde işiticileriz. Şimdi ikiniz Firavun'a gelin de (fe'tiya): 'Şüphesiz ki biz, Yakub'un oğullarını bizim beraberimizde gönderesin diye (gönderilmiş) o tüm insanların Efendisinin elçisiyiz' deyin" demişti.

Yukarıda verdiğimiz ayet çevirilerinde görüleceği üzere parantez içine aldığımız iki kelime (Zehebe- Eta) bulunmaktadır. Bunlardan Zehebe kelimesinin anlamı gitmek olup, kıssada geçen yerlerde bütün meallerde aynı şekilde gitmek olarak doğru şekilde çevrildiğini görebiliriz.

Ancak Eta fiiline gelince, kelimenin kök anlamı gelmek olduğu halde istisnai mealler dışında neredeyse bütün meallerde bu kelimenin gelmek yerine gitmek olarak çevrildiğini görmekteyiz. Oysa ki kıssa içinde geçen gitmek kelimesi Zehebe şeklinde metinde yer almaktadır.

Gelmek anlamında olan bir kelimenin neden Gitmek anlamı verilerek çevrildiğini soracak olursak, çevirmenlerin kendilerini savunacak cevapları mutlaka olabilecektir. Çünkü Allah c.c. Musa a.s. henüz Tuva vadisinde iken bu emri vermekte, dolayısı ile Musa a.s. Firavun'a henüz gitmemiş ve hali ile ona yapılan emir git şeklindedir. 

Ancak Musa a.s. a verilen git emri zaten İzheb- İzheba olarak yapılmaktadır. Burada neden aynı kelime değil de İ'ti - Fe'tiya - Fe'tiyahu kelimelerinin kullanılmış olabileceği yönünde, pek düşünülmemiş, diğer meallerin de kelimeye gelmek yerine gitmek anlamı vermiş olması neredeyse herkesin aynı anlamı vermeye yöneltmiştir.

                                     Allah c.c Musa a.s. a neden Gel diye hitap etmiştir?

Kanaatimizce bu soru, üzerinde düşünülmesini gerektirecek kadar önemlidir ve meal yapıcıları maalesef bu noktaya dikkat etmemişlerdir.

Allah c.c. ile Musa a.s. arasında Tuva vadisinde geçen konuşmayı okuduğumuzda Musa a.s ın bazı çekinceleri olduğunu anlamaktayız. Allah c.c onun bu çekincelerini ortadan kaldırmak için, kendisinin her daim onun yanında olduğunu onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını, onu her zaman gözetimi aldığında tutacağını söyleyerek desteğini bildirmektedir.

Bu noktayı göz önüne aldığımızda Eta (Gelmek) fiilinin anlamı daha net ortaya çıkacaktır. Allah c.c Musa a.s. a Firavun'a gel emrini verirken kendisinin de orada olduğu mesajını ona vermektedir. 

Allah c.c. Musa .a.s. Firavun' gel - Firavun'a gelin derken kendisinin onlardan önce orada olduğunu Musa ve Harun a.s. lara haber vermek, onlara zımnen "Siz gelin ben zaten buradayım" demektedir.

Maalesef ne yazıktır ki bu durumu izah etmek için kullanılan Eta fiilinin anlamı göz ardı edilmiş ve burada Kur'an mealllerindeki en büyük açmazlardan biri olan taklit çeviriler devreye girmiş ve "Eta fiilini gelmek yerine gitmek olarak çevrilmesinin bir hikmeti olabilir" denilerek hiç düşünülmeden kelimeye Arapça kök anlamı dışında bir anlam verilerek hata yapılmıştır.

Gerçi bu durumu düşünmeden bile sadece Arapça karşılığı dikkate alınarak ilgili kelimeye doğru anlam verilseydi, yine de böyle bir hataya düşülmeyebilirdi, ancak taklitçilik hastalığı sağduyuya galip gelmiş koyun sürüsü misali bütün meal yapıcıları öndeki koyunun arkasından uçurumdan atlamışlardır.

Hadi Arapça bilmeden meal yapanları mazur sayabiliriz, neticede onlar mealden bakarak meal yapıyorlar, ancak Arapça bildiğini iddia ederek meal yapmaya soyunanların bu dikkatsizliği mazur görülemez.

                                          EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


30 Nisan 2026 Perşembe

Enam s. 66. Ayetindeki Bihi Zamirinin Çevirileri Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an'ın doğru anlaşılmasında ayetlerin öncesi ve sonrasının (siyak sibak) dikkate alınarak anlamlandırılmaya çalışılmasının önemini sıklıkla vurgulamaktayız. Bu yazımızda da Enam s. 66. ayetinde geçen Bihi zamirinin bağlam gözetilmeden yapılmış okumaları neticesinde parantez içi veya parantez açılmadan verilen Kur'an anlamı üzerinde durmaya çalışacağız.

Ayetin metni ve çevirisi şu şekildedir.

وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ

---- 66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir üstlenici değilim."

Bizim, çevirilerinde problem olduğunu iddia ettiğimiz yer, ayetteki Ve kezzebe bihi kavmüke ifadesinde yer alan Bihi edatına verilen anlamdır.

Arap gramerinde zamirin en yakın isme döndüğü veya dönmesi gerektiği (istisnaları olsa da) genel bir kuraldır. Zamirin mercii ile ilgili ihtilaflar tefsirlerde yer alan konularında arasında önemli bir yer tutmaktadır. İlgili ibarenin motamot çevirisi "senin topluluğun onu yalanladı" şeklindedir. İbarede Bihi (onu) zamirinin hangi isme dönebileceğinin aranması gerekmesine rağmen bir çok meal bunu aramadan parantez içine veya parantez olmadan Kur'an'ı anlamını vermiştir. Yani ayete göre Muhammed a.s. ın topluluğu Kur'an'ı yalanlamıştır

"Peki zamire bu anlamı verecek bir karine var mıdır?" diye sorarsak, cevabımız, hayır yoktur olacaktır.

Bazı kimseler, "Kardeşim onlar Kur'an'ı yalanlamadılar mı?" diye itiraz etse de biz ona "Kardeşim evet onlar Kur'an'ı yalanladı, fakat bu ayette o yalanmadan bahsedilmiyor" deriz.

Peki ayette bahsedilen elçinin topluluğunun yalanladığı şey nedir?

Bunun için bir önceki Enam s. 65. ayetine bakmamız bize doğru bir cevabı verecektir.

قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ

---- 65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

Bu ayette dikkat edilirse, Azaben kelimesi bulunmakta ve Bihi zamiriyle ifade edilen topluluğun yalanladığı şey bu kelimeye dönmektedir. Eğer bağlam gözeten bir okuma yapılsa, 65 66 67. ayetler birlikte değerlendilmiş olsaydı, parantez içi veya parantezsiz olarak "Kur'an'ı" yazmanın isabetsiz bir yorum sonucu verilen anlam olduğu kolayca anlaşılabilecekti. 

Arapça bilgisi dahi olmasına gerek kalmadan dikkatli bir okuma yapılsa doğru anlamın kolayca yakalanabileceği kanaatindeyiz.

---- 65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

---- 66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir üstlenici değilim."

---- 67-Her haberin bir karar zamanı vardır. Ve siz (bunu) ileride bileceksiniz.

Üç ayeti birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan durum şu dur; Allah c.c. başları dara düştüğü zaman inanıp, dardan çıktıklarında inkara devam edenlere onları her an için beklemedikleri yerden azaplandırmaya güç yetirdiğine dair bir tehditte bulunmakta, fakat Muhammed a.s ın topluluğu bunu yani gelebilecek azabı yalanlamaktadır.

Eğer bir kimse "Kardeşim herkes yanlış da bir sen mi doğrusun?" derse bu anlamı ilk defa ortaya atan biz değiliz, bu ayetin tefsiri ile alakalı olarak Keşşaf tefsirine bakabilirler. Orada da ilgili zamirin azap kelimesine döndüğü konusunda bir görüşü bulunmaktadır.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


9 Nisan 2026 Perşembe

Al-i İmran s. 81. Ayetinin Anlatım üslubu Üzerinde Bir Değerlendirme

İnsanlar için doğru yol rehberi olan Kur'an, biz muhataplarına vermek istediği mesajlarını birçok edebi üslubu kullanarak vermektedir. Bu üsluplardan birisi de kıssa yollu anlatım üslubudur. Fakat kıssa yollu anlatım üslubunda  o kıssanın yaşanıp yaşanmadığı yani temsili bir kıssa mı yoksa yaşanmış bir kıssa mı olup olmadığının tesbiti, mesajın doğru anlaşılmasında önemli bir yere sahiptir.

Tabi ki biz bunu söylerken bazı kimselerde bir tereddüt oluşacak ve bizim kıssalar konusunda uçuk kaçık bir düşüncelere kapılmaya başladığımız düşünülebilecektir. Hayır, kıssalar konusunda ilk günden beri nasıl düşünüyorsak öyle düşünüyor, kıssaların vermek istediği mesajı okuyup anlamanın esas olması gerektiğini savunuyoruz.

Elbette Kur'an kıssaları içinde, birebir yaşanmışlar olduğu gibi, temsili olarak okunabilecek yani birebir yaşanmamış kıssalar olduğu da bir gerçektir. Bu ayrımı yapmak ilgili kıssanın doğru anlaşılmasının bir yoludur. Bununla beraber yaşanmış kıssaların daha çoğunlukta olduğunu da hatırlatmak isteriz. Biz bu düşüncemizi önce Araf s. 172. ve 173. ayetler üzerinden örnekleyerek izah etmeye gayret edersek, meramımızın yanlış anlaşılmaya mahal bırakmayacağını düşünmekteyiz. Çünkü yazımızın başlığındaki ayet ile aşağı yukarı aynı paralelde bir ayettir.

---- Araf s. 172-Ve o kalkışın günü siz: "Şüphesiz ki biz bundan duyarsız kalanlardık" dersiniz diye, bir zaman senin Efendin, Adem'in oğullarından onların sırtlarından soylarını almış ve onları kendi benliklerine tanık yaparak: "Ben sizin Efendiniz değil miyim?" (demişti). Onlar da: "Evet biz tanığız" demişlerdi. 

---- Araf s. 173- Veya siz: "Bizim atalarımız önceden ortak koşmuşlar ve biz onlardan sonra gelen bir soy idik. O geçersizcilerin yaptığı nedeniyle bizi yok mu edeceksin?" dersiniz diye.

Şimdi bu ayeti düz bir okuyuşla okuduğumuz zaman ortaya çıkan tablo şu dur; Allah (c.c) bizler yaratılmadan evvel gelmiş gelecek bütün insanları bir araya toplamış ve aralarında yukarıdaki ayetlerdeki konuşmalar geçmiştir.

Acaba bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır bu olay birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse Allah (c.c.) bize yalan mı söylüyor?

Cevap= Hayır Allah c.c kullarına asla yalan söylemez.

Öyleyse bu olayı biz nasıl anlayacağız ki bazı kimseler bu olayın birebir yaşanmışlık durumunu istismar ederek: "Biz böyle bir söz verdiğimiz hatırlamıyoruz" şeklinde sözler sarfedilmektedir.

Biz bu kıssayı birebir yaşanıp yaşanmadığı üzerinde dönüp dolaşarak değil, bize dair ne gibi mesaj vermiş olabileceği yönünde bir anlama çalışması yaptığımızda, Allah c.c nin gelmiş gelecek bütün kullarının fıtratlarına Onu İlah ve Rab olarak bilmeyi yerleştirmiş olduğunu anlayabiliriz. Allah c.c. bu durumu bize böyle bir anlatım üslubu ile görselleştirerek anlatmaktadır. İnsanların fıtratlarında mevcut olan bu bilginin yerini zaman içinde farklı ilah ve rab tanımaları yani şirk koşmanın almış olduğu da malumdur.

Şimdi konumuz olan ayete geçebiliriz.

---- Al-i İmran s. 81- Ve bir zaman Allah o habercilerin yeminle bağlanmış sözünü almış: "Ant olsun ki ben size kitaptan ve bilgelikten verdim, sonra beraberinizdeki şeyi doğrulayıcı olan bir elçi size geldiğinde, kesinlikle ona inanacaksınız ve kesinlikle ona yardım edeceksiniz. Siz (bunları) kabullendiniz ve sizin üzerinize olan bu ağır görevimi sahiplendiniz mi?" demiş, onlar: "(Evet) biz kabullendik" demişler, O da: "Tanık olun ve ben de sizin beraberinizde o tanık olanlardanım" demişti.

---- Al-i İmran s. 82- Artık kim bundan sonra (başka tarafa) yakınlaşırsa, artık onlar o itaatten çıkanların ta kendileridir.

Bu ayette de Araf s. 172. de geçen olayın bir benzeri görülmektedir. Allah c.c. bu ayette bütün Nebileri bir araya toplamış ve onlarla yukarıda geçen konuşmayı yapmaktadır.

Soru= Şimdi bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse bu ayeti biz nasıl anlayacağız?

Önce, Medine'de nazil olan surelerdeki Yahudi ve Hristiyanlar tarafından Muhammed a.s. karşı olan tavırlar ile ilgili ayetleri okuyacağız. Bu ayetlerdeki genel manzaranın Yahudi ve Hristiyanların sadece kendi elçilerine inandıkları son elçiye inanmakta ayak direttikleri ve elçiler arasında bir ayrım yaptıkları olduğu açıkça görülecektir.

Bu arka planı dikkate alarak ilgili ayeti okuduğumuzda, Allah c.c. nin gönderdiği bütün elçilerin bir bayrak yarışı içinde oldukları bir önceki elçinin elindeki bayrağı diğer elçiye devrettiği yani bütün elçilerin taşıdğı bayrağın aynı bayrak olduğu görülecektir.

Musa a.s. ın taşıdığı bayrak, arada geçen bir çok elçilerden sonra İsa a.s. a devredilmiş, onun taşıdığı bayrak ise son nebi resul Muhammed a.s. a devredilmiştir. Dolayısı ile Musa ve İsa a.s. a inandıklarını iddia edenlerin Muhammed a.s. a da inanmaları gerektiği hatırlatması bu ayette yapılmaktadır. Elçiler arası ayrım yapmanın ne kadar anlamsız olduğu bu ayette bizlere bir kıssa dahilinde anlatılmaktadır.

Bu kıssayı eğer ki adlandırmak gerekiyorsa buna Temsili Kıssa demek, daha uygun olacaktır. Eğer ki bu kıssayı birebir yaşanmıştır diyerek okumaya kalktığımızda, ortaya çıkacak soruların cevabı verilemeyecek, eğer verilmeye çalışılırsa bu cevapları başka sorular izleyecektir. Bu nedenle kıssayı mesaj çeriğini öne çıkararak okuyup anlamaya çalışmak daha sağlıklı sonuçlar çıkaracaktır. Temsili kıssaların birebir yaşanmadığı sadece ilgili konunun anlaşılabilmesinin bu anlatım üslubu ile seçilmiş olduğu bilinmelidir.

Temsili kıssaların birebir yaşanmamış kıssalar olduğunu söylemek, Allah c.c. yi yalancılıkla itham etmek anlamına gelmez. 

                                       EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

20 Aralık 2025 Cumartesi

Harre Kelimesinin Kur'an'da Geçişleri Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an kendi iç bağlamında öyle bir anlam örgüsüne sahiptir ki, eğer bir kimse onun kelimelerinden herhangi birini konulduğu yerinden oynatmak isterse yani anlam çarputması yaparsa, Kur'an  o kişiye "Beni tahrif ediyorsun" diye resmen bağırır. Eğer bu kimse yaptığı şeyi hataen yapıyorsa bundan döner, bilerek yapıyorsa, kelimelere kırk takla attırarak istediği anlamı o kelimeye söyletir.

Malum olduğu üzere Kur'an, muhataplarının Arap olması nedeniyle o topluluğun konuştuğu dil üzerine inmiş bir kitaptır. Dolayısı ile bu kitabın doğru anlaşılmasının yolu, içinde geçen kelimelerin ilk dönemde sahip olduğu anlamın dikkate alınmasından geçmektedir. 

Son yıllarda bazı kimselerin Kur'an'da ritüel anlamda bir secde eylemi olmadığını iddia etmeleri de, kanaatimizce kelimelere kırk takla attırarak vardıkları bir sonucun ürünüdür. Bu kelimeler içinde Harre kelimesi de bulunmaktadır.

Biz, sözü fazla uzatmadan Kur'an'da geçen Harre kelimesi ve onun Kur'an'da geçtiği ayetlerde taşıdığı anlam üzerinde durmaya çalışarak, bu kelimenin Kur'an bütünlüğünde sahip olduğu anlam üzerinde düşünmeye çalışacağız.

Bu fiilin anlamı El Müfredat adlı sözlükte şöyle izah edilmektedir: Harre, duyulabilecek şekilde bir ses çıkararak düşmek demektir. Yehirru ise, su, rüzgar ve benzeri yukardan yere düşen şeylerin düşerken çıkardıkları seslerdir.

Kısaca Harre kelimesi sözlük anlamı olarak yukarıdan aşağıya doğru bir düşüşü ifade etmektedir. Şimdi bu kelimenin Kur'an'da geçtiği 12 yerdeki geçişlerini ve sahip oldukları anlamı teker teker okumaya çalışalım.

Bu meyanda Ezber bozan Kur'an meali adıyla bir Kur'an çevirisi bulunan ve namaz, secde gibi ritüellerin Kur'an'da olmadığını iddia eden sayın Ali Aydın hocanın bu kelimeye verdiği anlamları da burada paylaşacağız.

1- Araf s. 143. ayeti.

----  Ve Musa bizim belirlenmiş vaktimiz için geldiğinde ve ne zaman ki kendisinin Efendisi onunla sözlü iletişim kurduğunda o : "Ey Efendim, sen bana görün de sana bakayım" dedi. (Allah): "Sen beni asla göremeyeceksin. Fakat şu dağa bak, eğer kendi yerinde sabit kalırsa, artık sen de beni göreceksin" dedi. Ne zaman ki onun Efendisi kendisini o dağa ortaya çıkardığında, onu dümdüz bir hale getirdi ve Musa baygın bir halde kapaklandı. Ayıldığında o: "Sen, her türlü eksiklikten uzaksın. Sana itaate döndüm ve ben o inananların ilkiyim" dedi.

Bu ayette Musa a.s. ın yere kapaklanması Harre kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu kelimenin burada kullanılışı sözlük anlamına uygun olarak yukardan aşağı bir düşüşü ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca, bu ayetin mealinde ilgili kelimeye "yığıldı kaldı" şeklinde bir anlam vermiş, ve bu anlam kelimenin sözlük anlamına uygun düşmektedir.

2- Yusuf s. 100. ayeti.

---- Ve babasını annesini o tahtın üzerine yükseltti ve ona boyun eğerek (secde ederek)  kapandılar. Ve: "Ey babacığım bu, önceden gördüğüm rüyamın geri dönüşümüdür. Benim Efendim onu bir gerçek yaptı. Beni o hapishaneden çıkardığı zaman ve o şeytan benimle kardeşlerimin arasını dürtüklemesinin arkasından sizi o çölden getirmekle, kesinlikle bana iyilik etti. Şüphesiz ki benim Efendim ne dilerse lutfedicidir. Şüphesiz ki O, o en iyi bilicinin, o en bilgenin ta kendisidir."

Bu ayette Yusuf a.s. a yapılan secde, "Ve harru lehu sücceden" şeklinde ifade edilmektedir. Burada yapılan eylem yine yukardan aşağı düşüş anlamına gelen Harru kelimesi ile anlatılmaktadır. Secde olarak bildiğimiz eylemin burada hakiki bir anlamda yani kişinin yukarıdan aşağıya düşüş şeklinde gerçekleşen bir eylem olduğu açıktır. Çünkü Harru kelimesi burada eylemin şeklini ifade etmesi açısından önem arz etmektedir.

Sayın Ali Aydın hocanın bu ayeti çevirirken Harre kelimesini meale katmadığını görmekteyiz. Hocanın ilgili cümleyi çevirisi  "Ana ve babasını tahtın üzerine çıkardı ve hepsi ona secde ettiler." şeklindedir. Görüldüğü gibi çeviride Harre kelimesinin anlamı bulunmamaktadır. Ayetin altına yaptığı yorumda, bu secdenin geleneksel anlamda bir secde olmadığını söylemektedir. Eğer Harre kelimesine çevirisine katarak bir meal yapsaydı, bu iddiasının yanlış olduğunu kendisi kanıtlamış olacaktı ki bu nedenle ilgili kelimeyi çeviriye katmamayı daha uygun gördüğünü düşünmekteyiz.

3- Nahl s. 26. ayeti.

---- Onlardan önceki kimseler de kesinlikle tuzak kurmuştu da Allah onların yapılarına o temellerinden gelmiş, böylece o tavan onların üstüne tepelerinden çökmüş ve o azap onlara fark edemeyecekleri yerden gelmişti.

Bu ayette "Feharra aleyhimusakfu min fevkıhim" cümlesi tavan çökmesini ifade etmektedir. Yine burada da Harre kelimesinin yukarıdan aşağıya bir düşüşü ifade ettiği görülmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye Çökme anlamı vermiştir ki bu anlam kelimenin sözlük anlamına uygundur.

4- İsra s. 107. ayeti.

----  Sen de ki: "Ona inanın veya inanmayın. Şüphesiz ki onun öncesinden o bilgi verilmiş olan kimselere okunmakta olduğu zaman, boyun eğen (secde eden) olarak o çenelerin üzerine kapanırlar.

Bu ayette "Yehirrune lil ezkani sücceden" cümlesi secde eyleminin yukardan aşağıya düşmek anlamındaki Harre kelimesi ile ifade edildiğini görmekteyiz.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin çevirisinde "Yehirrune lil ezkani" ibaresinin anlamını çeviriye yansıtmamış, fakat çevirinin altına bununla ilgili şu şekilde not düşmüştür. (Arapça metinler yazıyı kopyaladığımız için net okunamamaktadır)

“Daha önce kendilerine ilim verilenler o (Kur’an) onlara okunduğunda, çenelerine doğru secde ederek (ona) eğilirler. (üstüne düşerler-ona kör ve sağır davranmazlar)...” Ayrıca bu âyetlerde salât kelimesinin geçmemesi çok önemlidir. Yani bu iki âyette geçen “harr” ve “sücceden” salâttan ayrı olarak “Kur’an’a eğilmek ve onun emir ve yasaklarını kayıtsız şartsız kabul etmek” anlamına gelmektedir. O halde salât sırasında çenelerimize doğru kapanmamız veya yığılmamız gerektiği düşüncesini buradan çıkaramayız. Ek olarak, şu kullanıma bir bakın: “Çenelerine doğru kapanırlar...” Arapçası “ً ان ُ س َّجدا ِ َ ْق َذ َ ِخ ُّر َون ِ ل ْاْل ي) yahirrûne lil ezkâni succeden)” Bu kısımla ilgili bir kaç gözlemimiz bulunmaktadır. Öncelikle burada “çenelerine doğru” diyor. Çenelerin “üstüne” değil, Ayrıca burada çenelerine doğru “eğilirler-önemserler” diyor. Çenelerine doğru secde ederler değil, Furkan 73.âyet “harra” kelimesinin hangi anlama geldiğini bize gösteriyor. “ً َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي ِّه ِِّهْْم َل � َا ِِت ََرِّب َٰي ِٰا ُ �ِّكِ ُُروا ِب ِ ََذا ُذ ٖٖذي ََن ِا ً ََواَّلَ َـانًا يَمْْ عُُ وََ)) Onlara Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır dav ranmazlar.)” Kelime metin olarak şöyledir. “ً َـانًا ً ََو ُُع ْْمَي َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي لَ) lem yehirru aleyhe summen ve umyenen) (Âyetlere kör ve sağır davranmazlar.)”

Demek oluyor ki, “harra” kelimesi, bu âyette bulunan “yehirrune” kelimesi, Kur’an’a karşı kayıtsız kalmamak, ona eğilmek, onu önemsemek veya akla yatmak, zihne yerleşmek, emin olmak, şüphesi kalmamak anlamına gelirken secde ise üstünlüğünü kabul etme kayıtsız şartsız itaat etme anlamına gelmektedir. “yehirrune lilezkani sücceden” “çenelerine doğru secde etmek” demek, “Rabbimizi tespih ve tenzih ederiz, Rabbimizin vadettiği yerine gelecektir, çenelere harr yaparlar yani onun gerçeklerine karşı ağlayarak huşuları (saygıları) artar” demektir. Yani burada çenelerin var olması, göz, gönül ve kulaklarının kabul ettiği şeyin dillerinde yani çenelerinde dışa yansıması olarak görülebilir. Dolayısıyla Kur’an’a karşı kör ve sağır davranmazlar onun hak olduğu dil ve çenelerinde, ahlak ve karakterlerinde ortaya çıkıyor. Vahye baktığımız zaman onun görünen ve bilinen maddi organlara değil, duygusal organlara seslendiğini görüyoruz. Yani Kur’an’da var olan kalp, gönül, göz, kulak görülen ve bilinenler değil, zihinsel ve fikirsel imanla ilgili şeylerdir.

Yaptığı bu izahlardan sonra sayın hoca Harre kelimesine kendince bir anlam yüklemektedir. Kur'an eğer önyargılardan arınmış bir kafa ile okunacaksa, içindeki kelimelerin kök anlamları dikkate alınarak okunmalı ve geçtiği yerlerde bir anlam bütünlüğüne sahip olmalıdır. Önyargılı bir okuma neticesinde bazı kelimelere kendisinin sahip olduğu anlam yerine, kişinin sahip olduğu düşünceye uygun bir anlam oturtulmaya çalışılması bu kitaba yapılabilecek en büyük zulüm olacaktır.

5- İsra s. 109. ayeti.

---- Ve onlar ağlayarak o çenelerin üzerine kapanırlar ve (o okunan) onları saygı bakımından artırır.

İsra s. 107. ayetinin devamı olarak "Ve yehirrune lil ezkani" ibaresi çenelerin yukarıdan aşağı bir düşme anlamına gelen Harre kelimesi ile yere kapanmasını ifade etmektedir. Çenenin başımıza ait bir parça olduğunuz düşündüğümüzde başın ve bedenin yukarıdan aşağıya doğru yere inmesi anlaşılmaktadır.

Sayın Ali aydın hocanın bu ayete verdiği meale baktığımızda 107. ayetin mealine almadığı "Ve yehirrune lil ezkani" ibaresinin anlamını 109. ayete almış ve kelimenin sözlük anlamına uygun olarak "Yığılıp düşmek" anlamını vermiştir. Sayın bu sefer de 109. ayette geçen "lil ezkani" kelimesinin anlamını mealine yansıtmamıştır. Bu durum sayın hocanın yaptığı meale ne kadar özen gösterdiği konusunda bir fikir sahibi olmamız açısından kayda değerdir. Bu durum yine bir dikkatsizlik sonucu sehven yapılmış bir hata olduğunu düşünsek dahi, yaptığı mealde eksik veya hata var mı yok mu diye defalarca kontrol etmek zorunda olduğunu bilen bir kimse için bu hatayı mazur görmek safdillik olacaktır.

6- Meryem s. 58. ayeti.

----  İşte bunlar o kimselerdir ki, Allah'ın kendilerini nimetlendirmiş olduğu o habercilerden, Adem'in soyundan ve Nuh'un beraberinde bizim taşıdığımız kimselerden ve İbrahim'in ve İsrail'in (Yakub'un) soyundan doğruya ilettiklerimizden ve derlediğimiz kimselerdendir. Onlara sarmalayıcılığı kapsamlının ayetleri okunmakta olduğu zaman, onlar boyun eğen olarak ve ağlayan olarak kapanırlardı.

Bu ayette geçen "Harru sücceden ve bukiyyen" ibaresindeki Harru kelimesi yine yukarıdan aşağı bir düşmeyi ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin mealinde Harru kelimesinin anlamını meale yansıtmamıştır.

7- Meryem s. 90. ayeti

---- Ondan dolayı neredeyse o gökler yarılacaklar ve o yer parçalanacak ve o dağlar da bir sarsıntı ile yere kapaklanacak.

Ayet Allah c.c. ye çocuk isnadı ile ilgili bir bağlama sahiptir ve bu isnadın şiddeti 90. ayette "Ve tahirrulcibale hedden" ifadesi ile anlatılmaktadır. Dağların yıkılarak yere düşmesi yine Harre kelimesi ile ifade edilmektedir. Yine görülmektedir ki bu ayette de kelime yukarıdan aşağı bir düşüşü ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin çevirisinde kelimenin sözlük anlamına uygun bir anlam olan "Yıkılıp düşmek" anlamı vermiştir.

8- Hac s. 31. ayeti.

---- O'na ortak koşmaksızın (fıtrat yasalarına göre) Allah'a meyledenler olarak. Ve kim Allah'ı ortak koşarsa, o gökten düşmüş de o kuş onu kapıveriyor veya o rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.

Bu ayette geçen "Harre minessemai" ifadesi gökten yere düşmeyi ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın bu ayetin çevirisinde de kelimenin sözlük anlamına uygun bir anlam olan "Gökten düşmek" anlamını vermiştir.

9- Furkan s. 73. ayeti.

---- Ve o kimseler ki, Efendilerinin ayetleriyle hatırlatıldıkları zaman, onlara karşı sağırlar ve körler olarak kapanmadılar.

Bu ayet inanan kimselerin vasıflarını beyan eden bir bağlama sahiptir. İnanan kimselerin Allah'ın ayetlerine karşı olan tavırları kapanmamayı ifade "Lem yehirru" kelimesi ile anlatılmaktadır. 

Sayın Ali aydın hoca ve diğer bazı meal yapıcıları bu kelimeye "Davranmazlar" şeklinde anlam vermişlerdir. Kapanmak bir davranış biçimi olmakla birlikte Harre kelimesinin sözlük anlamı olan yere düşüp kapanma anlamı veren mealler bu konuda daha isabetlidir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayet ile ilgili şu şekilde bir not düşmüştür.

Bütün kötülüklerin anası Kur’an’dan yüz çevirmektir. Kur’an’dan yüz çevirmek kadar büyük bir bela ve musibet, perişanlık ve dağılmışlık yoktur. Harr, kavramının yere yığılıp yani secde anlamında olmadığını bu ayet açık olarak göstermektedir. Yani birçok ayette bulunan رََّ خََ) harra) kavramı ayetlere karşı sağır ve kör olmama, ayetlere karşı ilgisiz ve duyarsız kalmama anlamına gelmektedir. رََّ خََ) harra) yere kapanma anlamında değildir. “Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. Bu âyette geçen “lem yahirru” “harr yapmazlar” ifadesi, ona karşı kör ve sağır davranmama, ilgisiz kalmama, üzerine düşme” demektir. “Harra” yere kapanma değildir. 

Sayın hocanın bu notu ile ilgili düşüncelerimizi diğer bir yazımızda kendisinin bu kelimenin geçtiği ayetlere verdiği meallerin üzerinde teker teker durarak, verdiği ayet meallerini bu notunda yazdıkları ile karşılaştırarak yapmaya çalışacağız. 

10- Secde s. 15. ayeti.

---- Bizim ayetlerimize ancak ve ancak o kimseler inanır ki onlar, onlarla hatırlatıldıkları zaman, boyun eğen olarak kapanırlar ve Efendilerini övgü ile her türlü eksiklikten uzak tutarlar ve onlar büyüklük taslamazlar.

Bu ayette geçen Harru kelimesi, kelimenin sözlük anlamı karşılığı olan yukarıdan aşağıya düşmek anlamında kullanılmaktadır.

Sayın Ali aydın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeyi yine es geçerek anlama dahil etmemiştir.

11- Sebe s. 14. ayeti

----  Ne zaman ki biz, ona o ölümü yerine getirdiğimizde, onun ölümünü onlara onun bastonunu kemirmekte olan o yerin bir canlısı dışında kılavuzluk etmedi. Ne zaman ki o, yere kapaklandığında, o cinlere (o zaman) apaçık belli oldu. Eğer onlar o algılanamayananı biliyor olsalardı, o alçaltıcı azap içinde kalmazlardı.

Ayet Süleyman a.s. ın vefatı ile ilgilidir ve ayet içindeki Harre onun ölüp yere düşmesini ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye sözlük anlamına uygun biçimde "Yere yığılma" anlamı vermiştir.

12- Sad s. 24. ayeti.

---- (Davud): "Ant olsun ki o, senin koyununu kendi koyunlarına (katmayı) istemekle sana haksızlık yapmıştır. Ve şüphesiz ki o (mallarını birbirine) karıştıranlardan birçoğu, bir kısmı bir kısma karşı kesinlikle saldırganlık yapar. İnanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimseler başka ve onlar da bir azdır" demişti. Ve Davud bizim kendisini ancak ve ancak denediğimiz kanısına varmıştı da Efendisine bağışlama istemiş ve saygıyla eğilerek kapanmış ve içtenlikle yönelmişti.

Bu ayet Davud a.s. a gelen davacılar ile ilgili bir bağlama dahildir. Davud a.s. diğer davacıyı dinlemeden verdiği karar sonucunda hatasını anlamış ve yukarıdan aşağıya bir düşüş anlamına sahip Harre ile ifade edilen bir eylemle bağışlama istemişti.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayette de ilgili kelimeyi es geçerek meale dahil etmemiştir.

Buraya kadar gördüğümüz ayetlerde geçen Harre kelimesi, hangi Arapça sözlüğe bakarsanız bakın kök anlamı yukarıdan aşağıya doğru bir düşüş anlamını taşımaktadır. Kur'an'da geçtiği 12 ayetin tamamı sözlük anlamına uygun bir karşılığa sahiptir.

Kur'an ile hemhal olanların malumudur ki Kur'an içinde geçen kelimelerin kök anlamları bulunmaktadır ve ayetlerde geçen kelimeler bu kök anlamlarının dışında bir kullanıma sahip değildir. Meallerin birçoğu maalesef bu durumu yansıtmadıkları için anlam konusunda sıkıntılar doğmaktadır.

Kur'an'a önyargılarını onaylatmak amacı ile yaklaşanları Kur'an kendi bütünlüğü içinde mahkum etmektedir. Ancak onlar da bu mahkumiyeti ya ilgili kelimeleri görmezden gelerek ya da kendi hevalarınca bir anlam uydurmak suretiyle bozmaya çalışmaktadırlar.

Kur'an'da şekilsel bir secdenin olmadığını iddia eden kimseleri yalanlayan kelimelerden bir tanesi de Harre kelimesidir. Örnek olarak sunduğumuz sayın Ali aydın hocanın mealinde bu kelimenin anlamı, kelimenin geçtiği yerlerin bir kısmında meale dahil edilmemiştir. Bu konudaki düşüncelerimizi inşallah bu kelimenin geçtiği ayetlere sayın hocanın verdiği anlamları ele almaya çalışacağımız diğer bir yazımızda değineceğiz.

                                          EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


2 Haziran 2025 Pazartesi

Kur'an Meali Yasağı Üzerinde Bir Değerlendirme

Bu yazının yazıldığı tarihin en önemli gündemi olmasa da (çünkü Gazze katliamı gibi daha önemli bir gündem halen yaşanmaktadır) Kur'an'la iştigal edenler arasında DİB e verilen bazı Kur'an meallerini yasaklama yetkisi bu günlerin gündemini oluşturmaktadır. DİB tarafından oluşturulacak bir konsülün herhangi bir mealin yasaklanıp yasaklanmaması üzerinde karar verme yetkisine sahip olması, öncelikle kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü bu konsülün bir mealin doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde karar vereceği kriterlere göre kendilerinin yaptırdığı mealler bile mebzul miktarda hataları barındırmaktadır. 

DİB bu yetkisini kullanırken ortaya koyacağı kriterler, Kur'an'ın temel ilkelerini baz alan kriterler değil, adına "Ehli sünnet vel cemaat" denilen ve bu isim altında ortaya konulan birçok inanç  esasının Kur'an ile taban tabana zıt olduğu kriterler üzerinden yapılacağı da herkesçe malumdur. Bu kriterler üzerinden değerlendirilen bazı Kur'an meallerinin haliyle bu inanca zıt olduğu ortadadır. Bu inancın esaslarına uymayan meallerin yasaklanması ve toplatılması gerektiği bu kuruluşun kuracağı konsül tarafından uygulamaya konulacaktır.

Kur'an mealleri üzerinde konuşmak yetkisine sahip olan bir kuruluşun önce bu inancı terk ederek salt Kur'an merkezli bir inanç üzerinden bu işi yapması gerekir ki, bu da balığın kavağa çıkması gibi imkansız bir durumdur. Bu da demektir ki DİB yapacağı bir Kur'an meali tetkikinde yanlı bir durum sergileyecek ve birçok Kur'an meali bundan etkilecektir.

Yasaklanacak mealler içinde Kur'an esaslarına aykırı meallerin olacağı bir realitedir. Biz böyle meallere sonuna kadar karşı olmakla birlikte, bunların despot bir zihniyet tarafından kanun ile yasaklanmasını da kabul edemeyiz. Çünkü yasağı DİB değil okuyucuların kendileri hür iradeleri koymalıdır.

Şurası bir gerçektir ki, ülkemizde son 50 senedir Kur'an'a olan yönelmenin bir etkisi olarak herkes Kur'an meali yapmakta neredeyse bir yarışa girmiştir. Bu durumun ülkede bir meal enflasyonunu meydana getirdiği de malumdur. 

               Bana okuduğun meali söyle, sana hangi cemaatten olduğunu söyleyeyim. 

Her cemaatin okunmasını veya okunmamasını tavsiye ettiği mebzul miktarda meal bulunan bir ülkede yasakçı zihniyet zaten her an çalışmaktadır. DİB de halen mevcut olan yasakçı zihniyete TBMM nin çıkardığı bir kanun ile yasal olarak dahil edilmiştir. Mümeyyiz akla sahip olmayan okuyucu, hangi mealin okunup okunmaması gerektiği kendisi değil, mensup olduğu tayfanın reislerinin karar vererek ona göre hareket etmeyi beklemektedir.

Bir mealin doğruluğu ve yanlışlığı üzerinde fikir yürütmeye sahip olacak kişi ve kurum üzerinde bile bir fikir sağlanmasının mümkün olamayacağı aşikardır. Bu ülkenin okuduğu mealin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında fikir verebilecek insanın yine kendi dini inancı doğrultusunda olması gerektiğini düşünen insanların ülkesi olduğu unutulmamalıdır.

Netice itibari ile bu yasak kararı neresinden baksanız elinizde kalan ve desteklemesi mümkün olmayan bir karardır.

Hal böyleyken Kur'an mealleri üzerinde de karınca kararınca iki laf etmeye çalışalım. Çünkü ne dersek diyelim ortada bir sıkıntı vardır ve bu sıkıntılar halen gündemdeki yerini korumaktadır.

Bugün ülkemizde mevcut bulunan Kur'an meallerini 2 kategoride toplamak mümkündür.

1- Lafzi meal. Yani Kur'an metninin aslının tercümesi üzerinden yapılan mealler. Aslında buna çeviri demek daha uygun düşmektedir.

2- Anlam yorum meal. Bu yöntem, lafza bağlı kalmayan, lafzın ne demek istediğini merkeze alan, kişinin Kur'an'dan anladığını yansıtması üzerine kurulu bir yöntemdir.

1. kategorideki mealleri kontrol etmek, Arapça metnin kelime karşılığı üzerinden yapılan değerlendirme ile mümkün olmaktadır. Bu yöntem, kontrol açısından daha kolaydır. Yapılan değerlendirme sonucunda eğer kelimenin aslına uygun olmayan bir karşılık verilmişse, hata anında ortaya çıkacaktır.

Lafzi meal, doğruluk ve yanlışlık açısından kontrolu en kolay meal yöntem olması açısından kanaatimizce daha güvenilirdir, meal okumak isteyenlere tavsiye edebileceğim meal bu kategoriye dahil olan meallerdir. Çünkü meal yapıcısının hatası veya tahrifi bu yöntemle yapılan meallerde anında ortaya çıkar.

2. kategoriye giren mealler, daha dikkatli okunması gereken meallerdir. Çünkü bu yöntemle yapılan meallerde kişisel görüşler daha bi ön plana çıkmakta, meal yapıcısı Kur'an ve İslam hakkındaki kişisel düşüncesini Kur'an'a söyletme imkanı bulabilmektedir.

Bütün anlam yorum tarzı mealleri bi kalemde silip atmamakla birlikte, hata ve tahrif barındırma açısından daha müsait bir yapısı olması açısından daha dikkatli okunması gereken mealler bu kategorideki meallerdir. Bu yöntemler meal yapan bir kimseye, herhangi bir hata uyarısı yapıldığında, sığınma noktası "Bu konuda ben böyle düşünüyorum" demesi olmakta, dolayısı ile kendisini eleştiriye kapatmaktadır.

Kur'an mealleri hakkında bu kısa düşünceden sonra, bir de bu mealleri yapanlar hakkındaki şahsi kanaatimizi paylaşmak isteriz.

Kimsenin kalbini açıp bakma imkanına sahip olmadığımız için, bir meal yapıcısının ne amaçla meal yaptığı üzerinde bir şey söylememiz yakışık almayacaktır. Ancak mealin neye ve kime hizmet ettiği üzerinde fikir yürütme imkanına sahip olabiliriz.

Bir mealin veya meal yapıcısının hakkında fikir sahibi olmak için önce doğru bir Kur'an anlayışına sahip olmak gerekmektedir. Bu anlayış ise, Kur'an'ın yüzyıllar boyunca elçiler üzerinden anlattığı bütün insanlar arasındaki ortak kelime olan ALLAH'A KİMSEYİ ORTAKLAŞTIRMAMAK esası üzerine kurulu bir din anlayışına sahip olmakla mümkün olacaktır.

Bir meal yapıcısı eğer böyle bir inanca sahip değilse, yapacağı meal insanları Allah'a kulluğa değil, başkalarına kulluğa davet etmek olacaktır. Olayın en kötü tarafı bunu yaparken Allah'ın kitabını kullanmış olmasıdır.

Bir mealin veya meal yapıcısının hakkında kanaate varabilmenin en sağlıklı yolunun bu olduğunu düşünmekteyiz. Tevhidi anlayışa sahip bir kişi olarak okuyacağımız mealler bize kimsenin veya hiçbir kurumun etkisi altında kalmadan o meal veya meal yapıcısı hakkında bir fikir sahibi olmamızı sağlayacaktır.

Son yıllarda bazı üniversitelerin yaptığı ve çok ta faydalı olduğunu düşündüğümüz meal sempozyumları, akademisyen camianın bu konuya daha objektif yaklaşımını beraberinde getirmiş, ve birçok mealdeki hata ve tahrifin akademik bir üslupla okuyuculara yansımasını sağlamıştır.

Kur'an mealleri hakkında makaleler kaleme alan akademisyenlerin, bu konuyu yasakçı zihniyet gözüyle bakmadan ele alması, Kur'an meallerinin gelecekte daha sağlıklı bir zemine oturmasını sağlaması açısından umut vericidir.