Anlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2026 Salı

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Necm s. 5. ve 18. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Erhan Aktaş tarafından hazırlanan Kerim Kur'an adlı çevirideki Kur'anın melek ile indirilme olgusunu beyan eden ayetlerin çevirileri üzerinde bundan önceki yazılarımızda durmaya çalışmış, ilgili ayetlerin çevirileri üzerinde oynamalar yapıldığını, Arapça dil kurallarına sadık kalarak izah ederek sayın Aktaş tarafından yapılan çevirilerin tutarsızlıklarını göstermeye çalışmıştık. Bunu yaparken de kendi doğrularımızı merkeze alarak değil, yapılan çevirilerin hatalarını ve kendi bütünlüğü içindeki çelişkilere dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda ise yine aynı konunun geçtiği Necm s. 5. ve 18. ayetlerini ele alarak, yapılan yanlışa ve çelişkilere dikkat çekmeye çalışacağız.

Önce Necm s. 5. ve 18. ayetlerinin sayın Aktaş tarafından yapılan çeviri ve dipnotlarını paylaşalım.

53:5. Ona Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan öğretti.
1 1- Kur’an’ı öğretenin, vahyi getirenin Cebraîl olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, zira, Kur’an’ı Allah’ın öğrettiği Rahmân Sûresi’nin 1. ve 2. âyetlerinde açıkça belirtilmektedir. 
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. 
53:7. O, yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti.2 1- Allah. 2- Bu âyetteki “kuluna” denmiş olması, vahyedenin Allah olduğunu açıkça ifade etmektedir. 
53:11. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, onu başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında. 1- Son/sondaki sedir ağacı (Bkz. 34:16). 
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır. 1- Me’va, sığınak, barınak, son durak demektir. 2- Yolcuların uğrak yeri olan bahçe. Oturulacak bahçe. Konaklama bahçesi, dinlenme bahçesi. (Hira dağı eteklerinde bulunan ve yolcuların dinlendikleri bir bahçe olduğu söylenmektedir.) 
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 1- Kiraz ağacını. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun, Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü. 1- Gösterge. İşaret. * 1. âyetten 18. âyete kadar, gaybi âlemde gerçekleşmiş bir olay olan “vahyin,” nasıl gerçekleştiğinin anlatımı söz konusudur. Gayba ait bir bilginin, bildiğimiz varlık dünyasının bilgileriyle, diliyle anlatılmasını göz ardı ederek, kelimelerin sözlük anlamına göre anlam verilmesi önemli yanılgılara, anlam kaybına neden olmaktadır. Söz konusu âyetlerde ifade edilen “yüksek ufuk, yaklaşma, sarkma, iki yay, görme, sidre vs.” kelimelerin, kelimesi kelimesine anlamlarını dikkate alarak âyetleri anlamaya çalışmak, vahyi ve verdiği mesajı yanlış anlamaya neden olmaktadır. O günün insanına, anlamlarını bildikleri kelimelerle, bilinmeyen âleme ait bir konu olan “vahyin” Muhammed Nebi’ye nasıl ulaştığı anlatılmaktadır. Örneğin: 28:30. âyette oraya vardığında, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki bir  ağaç tarafından seslenildi: “Ey Mûsâ! Ben, âlemlerin Rabb’i Allah’ım.”

Surenin 5. ayetindeki 1. nolu dipnota göre sayın Aktaş,  Kur'an'ı öğretenin Cebrail olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, buradaki öğretenin Allah olduğunu iddia etmektedir. Biz, diğer yazılarımızda olduğu gibi bu yazımızda da sayın Aktaş'ın bu iddiasını doğru olarak kabul edeceğiz ve ilgili ayetleri elçiye vahyi öğretenin Allah olduğunun beyan edilmiş olması üzerinden okuyacağız. Bunu yaparken de sayın Aktaş'ın iddiası doğrultusunda ayetlerin arasına Allah kelimesini parantez ilave edeceğiz ki, sayın Aktaş'ın iddiası ve çevirisi daha net anlaşılsın.

5. ayetteki Allemehu kelimesinde 2 adet zamir vardır 1- Allame fiilindeki gaip zamir. Bu zamir öğreten kişiye gider, sayın Aktaş'ın iddiasına göre bu melek değil Allah'tır. 2- hu zamirindeki kişi ise öğretilen kişiye yani elçiye gider. 5. ayetten sonraki devam eden ayetlerdeki gaip zamirler vahyi öğretene yani sayın Aktaş'ın iddiasına göre Allah'a gitmektedir.

53:5. Ona (Elçiye) Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan Allah öğretti.
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. (Allah öğretti)
53:7. O (Allah), yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra (Allah) yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece (Allah) iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. (Allah)Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti
53:11. (Elçinin) Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun (Elçinin) gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, (Elçi) onu (Allah'ı) başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında.
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır.
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun (Elçi), Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü.

Bu ayetleri toparlayacak olursak; 

Vahyi elçiye Allah öğretiyor (5). 
Öğreten yani Allah, vahyi öğretmek için yaklaşıyor ve sarkıyor (8).
Böylece Allah ile elçinin arası iki yay aralığı hatta daha yakın oluyor (9).
Sonra Allah kuluna vahyedeceğini vahyediyor (10)
Elçi gördüğü şeyi yani Allah'ı gördüğünü yalanlamıyor (11). 
(Sayın Aktaş 11. ayette geçen ma edatını çeviriye yansıtmamış, 12. ayetteki ma edatını çeviriye yansıtmıştır bir yansıtmış sayıyoruz.)
Muhataplara onun yani elçinin gördüğü şeyden yani Allah'tan kuşku mu duyuyorsunuz diye soruluyor (12).
Elçi onu yani Allah'ı başka bir inişinde de görmüştür (13). (Demek Allah daha önce de inmiş!!)
Elçinin Allah'ı nerede gördüğü ve gördüğü zaman ve mekan anlatılıyor (14-15-16-17).
Elçi, orada Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü yani Allah'ın kendisini görmüştür (18).

İşte sayın Aktaş'ın Necm s. 5. ve 18. ayetleri arası yaptığı çevirinin özeti. Kısacası, Allah elçiye vahyi öğretmek için iniyor, elçi onu görüyor. Şimdi sayın Aktaş'a "Elçi Allah'ı çıplak gözle açıkça görmüş müdür?" diye sorulsa, vereceği cevap büyük ihtimalle "Hayır görmemiştir" olacaktır. Fakat yaptığı çeviri ise gördüğü yönündedir.

Yani sayın Aktaş'a göre Musa'ya görünmeyen Allah, Muhammed'e hem de ikinci kez görünmektedir.
 
Görünen o dur ki sayın Aktaş, ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek sonraki düğmeleri de yanlış iliklemiş böylece ortaya böyle traji komik vahim bir durum çıkmıştır. Oysa ki sayın Aktaş ön yargıların esiri olmadan bir çeviri yapmış olsaydı böyle bir saptırmaya imza atmayacaktı. Saptırma diyoruz, çünkü bu sehven yapılan bir hata değildir, aksine Kur'an'ı noter kitap durumuna sokmayı amaçlayan bir okumanın ürünüdür.

Çevirisinde hata olmasa da aynı sıkıntılı durum Şura s. 51. ayetinde de mevcuttur.

42:51. Allah’ın, bir beşer ile konuşması söz konusu değildir. Ancak, vahiy ile veya bir perde arkasından veya bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi dışında. Kuşkusuz O, Çok Yüce’dir, En İyi Hüküm Veren’dir.2 
1- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir. 2- Bu âyete; Allah, bir beşerle, “vahiy yolu ile”, “perde arkasından” ve “elçi göndererek” olmak üzere üç ayrı şekilde konuştuğu bildirilmektedir. Diğer bir ifade ile Nebi Resûllerine olduğu gibi doğrudan vahyederek, kimileri ile perde (niteliği bizce bilinmeyen) gerisinden ve kimilerine de Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek.

Şura s. 51. ayetinde Allah'ın insan ile konuşma türünden bahsedilmektedir. Burada konumuzu ilgilendiren kısım " bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi" cümlesidir.

Sayın Aktaş dipnotta bu durumun " Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek" vahyedildiğini beyan etmektedir. Burada Lut'a gelen elçilerin önce İbrahim'e geldiğini de ilave edelim.

Hatırlanacağı üzere İbrahim'e gelen elçiler onun eşi ile de konuşmuştur. Bu konuşma vahyetme olgusunun keyfiyeti ile alakalı bir durum değildir. Eğer ki o elçilerin vahyettiğini iddia edecek olursak İbrahim'in eşinin ve Meryemin'de birer elçi olduğunu kabul etmek durumunda kalacağız. Oysa Nahl s. 43. ve Enbiya s. 7. ayetlerinin beyanı ışığında vahyedilen bütün elçiler erkektir ve kadın yoktur.

Sonuç olarak; Sayın Aktaş vahyin bizim nasıllığını bilmediğimiz melek ile vahyedilme olgusunu beyan eden ayetleri önyargılarından sıyrılarak yeniden okumalıdır. Bunu yapması 15. baskısını yaptığı çevirisini okuyanlara hem ahlaki, hem vicdani bir borcudur. Bu kitap Ben yaptım, dedim  oldu mantığıyla çevrilecek bir kitap değildir. Çevrilen dilin kuralları ve çevrilen kitabın bütünlüğü dikkate alınarak yapıldığında ortaya kelimeleri yerinden oynatılmamış bir çeviri ortaya çıkacak, okuyucular daha doğru bir çeviri okuma imkanına kavuşacaklardır. KERİM KUR'AN bu haliyle basılmaya devam edecek olursa, bazı ayetleri saptırılmış kelimeleri yerinden oynatılmış bir çeviri olmaktan öteye geçmeyecektir

                                           EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR



17 Eylül 2026 Perşembe

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Nahl s. 102. ve Şuara s. 193. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Bundan önceki yazılarımızda KERİM KUR'AN adlı çeviride, Kur'an'ın melek aracılığı ile indirilme olgusunu kabul etmemeye yönelik bir önyargı ile çevrilmiş ayetleri ele alarak bu ayetler üzerinde yapılan hataları paylaşmaya çalışmıştık. Bu çalışmayı yaparken de kendi doğrularımızı öne çıkararak değil, ayetlerin çevirilerindeki çelişkilere ve tutarsızlıklara dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda da aynı yolu takip ederek Nahl s. 102 ve Şuara s. 193. ayetlerinin çevirilerini ele almaya çalışacağız. Nahl s. 102 ayetinin metni, sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ

.De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1 çokça2 indi.”

1- Allah’ın Rûhu ile. Rûhu’l Kudus, “Rûh” ve “Kudus” kelimelerinden bir araya gelmiş belirtili isim tamlamasıdır; “Kudusun Rûhu” demektir. Sıfat tamlaması olarak, “Kutsal Rûh” diye anlam verilmesi doğru değildir. Kur’an’da dört yerde geçmektedir. Rûhu’l Kudus” tamlaması, “Allah’ın rûhu, Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi anlamlarına gelmektedir. Rûh Kelimesi; Kur’an’da, Kelime anlamı olan, “can”, “vücuda hayat veren cevher” anlamının yanı sıra “insanın ve toplumların hayatını diri, sağlıklı kılan vahiy” anlamında da kullanılmaktadır. Kur’an’da geçen Rûhu’l-Kudus ifadesi “Vahiy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demektir.” Rûhu’l Kudus ifadesinin geçtiği âyetler: 2: 87, 253; 5:110; 16:102. 2- “Nezzele” fiili Tef’il babından olup, bazen fiilin kendisi çokluk ve fazlalığı ifade eder. 

Biz, sayın Aktaş'ın Ruhu'l Kudus terimine verdiği anlamı doğru kabul ederek ayete yaptığı çeviri üzerinde duracağız.

Sayın Aktaş 2 nolu dipnotta Nezzele fiilinin Tef'il babından olduğunu, fiilin bazen çokluğu ifade ettiğini söylemektedir. Söylediklerine katılıyoruz, bu babın çokluğu ifade etmesinin yanında geçişsiz fiili geçişli de yaptığını sayın Aktaş herhalde unutmuş, zaten ayetin devamındaki bi harfi cerri bu geçişliliği de sağlamaktadır.

Nahl s. 102. ayetinde Nezzelehu olarak geçen kelimenin aynısı Bakara s. 97. ayetinde de geçmektedir. Fakat sayın Aktaş burada bu kelimeye Çokça indirdi şeklinde bir anlam vermiştir. Kendisine sorulsa, tef'il babının her iki anlama da müsait olduğunu iddia edecektir, fakat her iki ayette aynı durum yani vahyin inmesi sözkonusudur, bundan dolayı her iki ayetin aynı anlamda çevrilmesi zorunludur.

Gramer yapısı olarak her iki ayette de anlam aynıdır. Sayın Aktaş ilkeli ve tutarlı olmanın gereğini yerine getirerek ya Bakara s. 97. ayetinde Nezzelehu kelimesine verdiği anlamı Nahl s. 102. ayetinde de vermesi, ya da Nahl s. 102. ayetinde bu kelimeye verdiği anlamı Bakara s. 97. ayetinde vermesi gerekirdi. Ne yazık ki önyargıları ağır basmış aynı kalıpta gelen kelimeye çelişkili anlam verebilmiştir. Dikkat edilirse her iki ayette bi harfi cerri bulunmakta, bu edat da kelimeyi geçişli yapmaktadır. 

Yani, Nahl 102. ayetinde geçen Nezzelehu kelimesinin doğru çevirisi indi değil, Bakara s. 97. ayetinde olduğu gibi İNDİRDİ olması gerekirdi. Fakat sayın Aktaş bu anlamı verirse ayetin anlamı, ".De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1  indirdi.” " şeklinde olacak bu sefer de sayın Aktaş'ın üzerine bina ettiği düşüncesi yıkılmış olacaktı ki bu nedenle bir yerde öyle bir yerde böyle bir anlam vererek durumu kurtarmaya gayret etmiştir. 

Bu gibi hatalar Arapça bilmese de dikkatli meal okuyucuları tarafından fark edilebilir. Bu yazıları yazma gereğini duymamızın bir nedeni de bu gibi birkaç okuyucunun bu çelişkileri fark ederek bize bu konularda sorular yöneltmiş olmasıdır.

Şimdi gelelim Şuara s. 193. ayetine verilen anlama. Ayetin metni, çevirisi ve dipnotu şöyledir;

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi

1- Güvenilir, sağlam, kesin doğru bilgi. Vahiy. Rûh, esas itibarıyla “can:” vücuda hayat veren cevher” demektir. Kur’an, rûhu vahiy anlamında da kullanmaktadır. Zira vahiy, İnsana ve topluma hayat vermekte, İnsana ve topluma düzen vererek onları canlı ve diri tutmakta; onlara en iyi yaşantıyı sağlamanın yolunu göstermektedir. Rûh’ul Emin’e Cebraîl denmesi doğru değildir. Er’Rûh’ul-Emîn isim tamlaması değil, sıfat tamlamasıdır; yani “emin ruh” demektir. Kur’an’ın, Kitâp’ın, âyetlerin, sûrelerin, Hikmet’in, Tevrât’ın, İncil’in, Furkân’ın doğrudan Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. Buna karşın onun “Cebraîl” adındaki bir melek tarafından indirildiğini söylemek Kur’an’la çelişmektir. Örneğin: 58.22’de Allah Mü’minleri “rûh” ile desteklediğini söylemektedir. 

Sayın Aktaş dipnotunda Ruh'ul Emin tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Bu çeviriye göre, Bihi edatına verdiği Onunla anlamı, Ruh'ul Emin yani vahiy ile birlikte inen başka bir şeyin daha olduğunu göstermektedir. Yani Ruh'ul Emin yani vahiy yalnız inmemiştir. Yani ayet bu şekliyle dahi ortada çelişkili bir bir çevirinin yapıldığını göstermektedir.

Bu ayetin öncesi ile birlikte okunması gerekir şeklinde bir itiraz yapılacak olursa öyle de okuyabiliriz. Şuara s. 192. ve 193. ayeti alt alta koyarak okuduğumuzda ortaya çıkan durum şöyledir;

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi"

192. ayet, Kur'an'ın Alemlerin Rabb'inin indirmesi olduğunu beyan etmektedir. 193. ayetteki indi olarak çevrilen kelimenin Bi harfi cerrinin, kelimeyi geçişli yapma gereği kuralı, indirdi olarak çevrilmesi gerekirdi. Mealleri karşılaştırmalı okuyan kimseler bu durumu açıkça görebilirler. Ancak sayın Aktaş kendi düşüncesini haklı çıkarmak adına her dipnotunda vahyin bir melek tarafından indirilme olgusunun yanlış olduğunu ifade ederek kendidini haklı çıkarmaya çalışmaktadır. 

Hadi biz yine de ibareyi geçişsiz olarak sayın Aktaş'ın çevirisini doğru kabul ederek okuyalım.

Bu sefer ortaya çıkan durum şöyle olacaktır; 192. ayet Kur'an'ın Allah c.c. tarafından indirildiğini beyan etmektedir. 193. ayetteki bihi (onunla) edatı  ise indirilen şeyi yani Kur'an'ı işaret etmektedir. 193. ayetin dipnotunda sayın Aktaş'ın Ruh'ul Emin tamlamasına verdiği vahiy anlamını doğru kabul ederek her iki ayeti okuduğumuzda ortaya şöyle bir anlam çıkmaktadır.

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla (yani Kur'an'la) er-Rûh’ul Emîn1 (vahiy) indi

İşte sayın Aktaş'ın Şuara s. 193. ayetine verdiği anlam şu dur; Kur'an'la vahiy inmiştir.

Oysa ilgili ayeti hiçbir önyargıya sahip olmadan hatasız olarak "Onu Ruh'ul Emin indirdi" şeklinde çevirseydi böyle trajikomik bir çeviriye imza atmak zorunda kalmayacaktı.

Sayın Aktaş'ın tutarsızlıkları bu kadar da değildir, aynı surenin 210. ayeti olan "Ve ma tenezzelet bihişşeyatinu" cümlesini "Onu, şeytânlar indirmedi" şeklinde doğru olarak çevirmiştir.

193. ayeti "Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi" şeklinde çeviren sayın Aktaş'ın tutarlılık ve ilkeli olmak adına 210. ayeti de "Onunla şeytanlar inmedi" şeklinde çevirmesi gerekirdi. Ancak böyle bir çevirinin hatalı olacağını çok iyi bilen sayın Aktaş karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşarak böyle bir tutarsızlık içine düşmüştür. 

Şimdi sayın Aktaş'a sorarız; Eğer 193. ayetin çevirisi doğruysa neden 210. ayeti aynı şekilde çevirmediniz? Eğer 210. ayetin çevirisi doğruysa neden 193. ayeti aynı şekilde çevirmediniz?

Görülüyor ki kendisine önyargı ile yaklaşanı bu kitap alenen "Sen beni tahrif ediyorsun diye bağırmaktadır. İlkeli ve tutarlı bir çeviri yapmanın ön şartı, önyargıları kafadan atarak salim bir kafayla bu kitaba yaklaşmaktan geçmektedir. 

Eğer sayın Aktaş bu düşüncesini Nahl s. 2. ayetini baz alarak yeniden değerlendirmezse çevirisindeki trajikomik hatalar onun bir ayıbı olarak kalacaktır. 

Nahl s. 2. ayetinin kendisi tarafından yapılan çevirisi.

“Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana karşı takvâ1 sahibi olun.” uyarısında bulunmaları için kullarından dilediğine emrinden rûh2 ile melekleri3 indirir

Ruh için vahiy diyen birisinin ki doğrudur ve bu vahyin melekler indiğini beyan eden ayeti çeviren bir kimsenin diğer ayetlerde böyle bir hataya imza atması akıl alacak şey değildir. Buna benzer hatalar konu ile alaklı diğer ayetler de mevcuttur. Daha sonraki bir yazımızda bunları ele almaya çalışacağız.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


13 Eylül 2026 Pazar

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Bakara s. 97. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

 Bundan önceki yazımızda sayın Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı Kur'an çevirisinde Tekvir s. 19-25. ayetler arasına verdiği anlam üzerinde durmuş, ayetlerin üzerinde yapılan çeviri hatalarına dikkat çekmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise Bakara s. 97. ayetine verdiği anlam üzerinde durmaya çalışacağız.

Bunu yaparken de geçen yazımızda olduğu gibi bu yazımızda da eleştirimizi kendi doğrularımız üzerinden değil, ayet çevirisi üzerinde yapılan hatalar üzerinden giderek yapmaya gayret edeceğiz.

Bakara s. 97. ayetinin metni sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O2 , onu3 iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

1- Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz. Cibrîl,“Allah’ın düzeltici, onarıcı ve düzenleyici olan vahiyi demektir. Cebr kelimesinin anlamı; zorlamak, tamir etmek, düzeltmek; kırılmış, bozulmuş şeyleri onarıp tekrar işe yarar hale getirmektir. “Hükümdarlara cebbar denmesinin nedeni, insanları diledikleri işe zorlamalarından ya da onların işlerini düzeltmelerinden dolayıdır.” “Cibrîl, cebr ve îl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlamasıdır. Îl kelimesi eski Arapça’da Allah demektir. Tamlama şeklindeki “Cibr-îl veya Cebra-îl kelimeleri ise Allah’ın gücü, onarması, düzeltmesi ve düzenlemesi anlamına gelmektedir. Bu iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşan isim tamlaması, “Allah’ın düzeltici, düzenleyici olan vahyi” anlamına gelmektedir. Zira vahiy; bozulan, sapkınlaşan toplumları yeniden onarmak, düzeltmek için gönderilmiştir. “Cebr” kelimesi, kırılmak anlamına gelen “kesr” kelimesinin karşıtıdır. Bu da kırılan bir şeyin onarılması demektir. Zamirler doğru isimlere gönderildiğinde de görülecektir ki Cibrîl indiren değil, indirilendir. Ayrıca Kur’an’ın bizzat Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. İsraîl, İsmaîl, Azraîl vb. isim tamlamaları bu tür tamlamaya örnek verilebilir. Birçok âyette vahyin Allah tarafından doğrudan indirildiği belirtilmesine rağmen, Cibrîl’e “vahiy meleği” denmesi doğru değildir. (Örneğin 2:23, 90, 99; 3:3; 4:136; 7:196; 15:9; 16:44, 89; 17:106; 18:1; 42:17; 76:23.) 2- O (Allah). 3- Onu (Cibrîl’i). “O” ve “onu” zamirleri üçüncü şahıs zamirleridir. Âyetteki “onu” zamiri, âyetin kendi içindeki “Cibrîl” kelimesine dönmektedir. “Bilsin ki şüphesiz O” ifadesindeki “O” zamiri ise Allah’ı göstermektedir. Yani Cibrîl indiren değil, inendir. Cebbar Allah’ın isimlerindendir (Bkz. 59:23). 4- Allah’ın keni yanında olanı (Bkz. 5:64; 38:75; 49:1). 5- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir.

Sayın Aktaş ilgili ayetin dipnotunda "Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz." demektedir. Her ne kadar biz onun bu düşüncesine katılmamakla birlikte eleştirimiz ayete yaptığı çeviri üzerinden olacaktır. Çünkü bir kelimeye doğru anlam bindirmenin veya doğru anlamanın yolu öncelikle o kelimenin doğru bir çevirisinden geçmektedir

Şimdi sayın Aktaş'ın 1. dipnotunda Cibril kelimesine verdiği Vahiy anlamını ve 2. dipnotunda O zamirinin Allah olduğunu 3. dipnotunda onu zamirinin Cibril olduğu iddiasını doğru kabul ederek kendisinin yaptığı çeviriyi, ilgili dipnotları parantez içine alarak yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e (yani VAHYE) düşmansa, Bilsin ki O (yani ALLAH) , onu (yani CİBRİL'İ) iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak

Dikkat edilirse koyduğumuz parantezler, sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği şekildedir. Şimdi bu çeviriyi daha derli toplu bir şekilde okuyalım.

---- De ki kim vahye düşmansa, Bilsin ki Allah, vahyi iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi. Mü'minler için bir hidayet ve müjde olarak.

Yani sayın Aktaş dipnotundaki yorumları ayet çevirisine koyduğumuz zaman Bakara s. 97. ayetini böyle çevirmektedir.

Şimdi de bu ayeti sayın Aktaş'ın dediği gibi zamirleri doğru isme göndererek biz okuyalım. Biz okurken Cibril kelimesinin ne olduğu hakkında herhangi bir yorumda bulunmayacağız. Çünkü bizim öncelikli amacımız ayetin doğru çevirisidir ve biz sayın Aktaş'ın bu ayeti doğru çevirMEdiğini iddia ediyoruz.

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ

De ki kim Cibril'e düşmansa

فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ

Bilsin ki o, onu iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi.

Sayın Aktaş ayette geçen Nezzelehu kelimesinin zamirlerini doğru isme gönderMEmiştir. Nasıl mı?

Nezzelehu kelimesinde iki tane zamir bulunmaktadır. 1. Nezzele fiilinin gaip zamiri gizli öznesi olan hüve. 2. ise kelimenin sonundaki hu zamiridir. Sayın Aktaş bu durumu dipnotunda belirtmiştir. Fakat kendisi doğru isme döndürmenin gereğini vurgulamasına rağmen bunun gereğini yapmayarak zamirleri yanlış yere döndürmüştür.

Nasıl mı?

Kendisinin de çok iyi bildiği gibi zamirler en yakın isme döner ve bu kuralın Nezzelehu fiilinde olması gereken durumu şu dur;

Nezzele fiilindeki gaip zamir hüve yani o, zamirin en yakın isme dönmesi gereği kuralı olarak, dönmesi gereken isim Cibril kelimesidir. Kelimenin sonunda ki hu yani onu zamirinin ne olduğunu ise sonradan gelen Musaddikan lime beyne yedeyhi cümlesi açıklamaktadır. Bilindiği üzere bu cümle bu ayet dışında başka ayetlerde de geçmekte ve Kur'an'a ait özellikler olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Şimdi sayın Aktaş'ın vurguladığı fakat yerine getirmediği, zamirleri doğru isme gönderdiğimizde şöyle bir anlam ortaya çıkmaktadır.

Nezzelehu/ O, onu indirdi. O, yani Cibril onu, yani Kur'an'ı indirdi.

Şimdi yine ilgili ayeti sayın Aktaş'ın çevirisini baz alarak fakat zamirleri doğru isme göndererek yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O (yani CİBRİL) , onu (yani VAHYİ) iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

 Yani burada Cibril tarafından indirilen bir vahiyden bahsedilmektedir. Arapça bilen 100 kişiye "Bakara s. 97. ayetindeki nezzele fiilinin gaip zamiri yani gizli öznesi hangi isimdir? diye sorsanız size vereceği cevap istisnasız Cibril'dir olacaktır. Hiç bilemediniz yapay zekaya sorun size vereceği cevaba bir bakın. Hiçbir Arapça dil kuralı sayın Aktaş'ın bu ayetteki zamirleri gönderdiği isimleri doğru olarak kabul etmez.

Sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği "Cibrîl indiren değil, indirilendir" tezi, maalesef ilgili ayetteki zamirleri doğru isme gönderdiğimiz zaman çürük ve asılsız bir iddia olarak ortaya çıkmaktadır.

Sayın Aktaş'ın yaptığı hata Cibril kelimesi hakkında önyargıya sahip olmasıdır. Önce kafasında bir önyargı oluşturmakta ve bu önyargıyı Kur'an'a onaylatmak için ilgili ayet üzerinde anlam oynatmaları yapmaktadır. Eğer önyargısız bir yaklaşım sergilemiş olsaydı, Cibril'in indiren olduğunu görebilirdi. 

Sayın Aktaş, bu hatayı daha önce ele aldığımız Tekvir suresi ayetlerinde de yapmıştır. Bu konu ile ilgili ayetlerin olduğu Nahl, Şuara, Necm, surelerinde de kendisinin yaptığı aynı hata bulunmaktadır. Bunu daha sonraki bir yazımızda ele almaya düşünüyoruz. Biz kendisine bu hataları eserin daha ilk baskısında ifade etmeye çalışmıştık. Böyle bir yazı olarak paylaşma amacımız, bu çeviriyi okuyan ve bu ayetler ile bazı soru işaretleri oluşan kimselere Arap dili kuralları çerçevesinde durumu izah ederek aydınlatmaya çalışmaktır.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


10 Şubat 2025 Pazartesi

Süleymaniye Vakfı Mealinde "İsra" Kelimesine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

 Kur'an okuma ve anlama ile ilgili çalışma yöntemlerine baktığımız zaman, bugün önümüzde 2 ana yöntem karşımıza çıkmaktadır. 

1. Kuran'ın nasıl bir mesaj vermiş olabileceğini anlamaya çalışan yöntem. 

2. Önceden kafada mevcut olan bir fikri Kur'an'a onaylatmaya çalışan yöntem. 

1. yöntem üzerinden yapılan okuma ve anlama çalışmaları, kişileri doğru bir anlayışa kanalize edebilirken, 2. yöntem üzerinden yapılan anlama çalışmaları ise, kişileri doğru bir anlayışa kanalize etmekten çok uzaktır. Maalesef 2. yöntem üzerinden yapılan birçok çalışma ürünleri, bugün bazı kesimlerde "Kesin sonuç" olarak lanse edilerek önümüze konulmuş ve bazılarımızca da kabul görmüş durumdadır.

2. yöntem üzerinden yapılan çalışma yapanların çıkış noktalarının altında Kur'an kelimelerine Kur'an'ın verdiği anlamı değil, kendilerinin uygun gördüğü anlamı vererek, indi düşüncelerini Kur'an'a onaylatma çabası yatmaktadır. Fakat Kur'an kendi içinde öyle bir anlam örgüsüne sahip kitaptır ki, onun kelimeleri üzerinde kim oynamaya kalkarsa, kişinin yaptığı yanlış bir anlamlandırma ameliyesi başka bir ayette kişinin yüzüne tokat gibi patlamaktadır.

Bu noktada bazı kimselerin: "Sizin yanlış olduğunu iddia ettiğiniz 2. yöntemi yapanların yanlışlarını nasıl anlayabiliriz?" sorusunun cevabını vermeye çalışmak bu yazının ana konusudur.

Bilindiği gibi ülkemizde Kur'an üzerine çalışma yapan "Süleymaniye Vakfı" adlı bir kuruluş bulunmaktadır. Bu kuruluşun takdire şayan çalışmaları olduğu gibi, tenkide şayan çalışmaları da bulunmaktadır. Tenkide şayan gördüğümüz bazı çalışmalarını bundan önceki bazı yazılarımızda ortaya koymaya çalışmış, kendilerini ve takipçilerini uygun bir üslupla uyarmaya çalışmıştık.

Bugün bu yazımızda, vakfın internet sitesinde yayınlamış olduğu mealin İsra s. 1. ayetinde geçen "İsra" kelimesine verdiği ve bu kelimenin geçtiği diğer ayetlere yine aynı vakfın mealindeki diğer Kur'an ayetlerine verdiği anlamlar ile birlikte değerlendirerek ne derece doğru olabileceği üzerinde bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Vakfın İsra s. 1. ayetine ve "İsra" kelimesine verdiği anlam şu şekildedir:

İsra s. 1---- Bir kısım ayetlerini göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığı el-mescidü'l-aksâya[1*] /en uzak mescide çıkaran[2*] Allah, bütün eksikliklerden uzaktır[3*]. O, daima dinleyen ve görendir.

Vakfın Mescid-i Aksa ve İsra kelimeleri ile ilgili verdiği bilgi de şu şekildedir: 

 [1*] İsra 17/60, Necm 53/13-18. el-mescidü'l-aksâ /en uzak mescid, yedinci kat semada olan ve sürekli ibadete açık olan el-Beyt’ül-Ma’mûr’dur (Tûr 52/4-5). Gelenekte Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olduğu kabul edilir. Halbuki Ömer (r.a) Kudüs’ü fethettiğinde orada böyle bir mescit yoktu. Bu sebeple Süleyman Mâbedi’nin molozlar altında kalan yerini temizleyip orada namaz kıldırmıştı (Nebi Bozkurt, Mescid-i Aksâ, DİA). Allah Teâlâ, bazı âyetlerini göstermek için bir gece, Mescid-i Haram’dan el-Mescid’ül-Aksâ’ya çıkardığı Muhammed aleyhisselama o âyetleri, yedinci kat göğün son noktasında, Sidret’ül-Müntehâ’nın yanında gösterdi. Oranın yakınında da Cennet vardır (Necm 53/18). Ona, el-Mescidü'l-Aksâ / en uzak mescit denmesinin sebebi bu olmalıdır. Orası ancak meleklerin ibadet yeri olabilir. Çünkü onlar da ibadetle yükümlüdürler (A’raf 7/206, Nahl 16/49-50, Zariyat 51/56). 

[2*] İsrâ (إسراء) kelimesi, “seriy (سرِي)” kökünden türemiş sayılarak ona “gece yürüyüşü” anlamı verilmiştir. İsrâ kökünden fiillerin geçtiği ayetlerde “gece (ليل)” kelimesi de olduğu için bu kelimeye “gece yürüyüşü” anlamı vermek yanlıştır. (Taha 20/77, Şuarâ 26/52). âyetlerde “gece (ليل)” ifadesi açıkça geçmese de ilgili ayetlerden dolayı onlarda da onun varlığı takdir edilir. Kelime, “her şeyin en yükseği” anlamına gelen “serâh (سَرَاة)”dan türemiştir (Müfredât, (سرى) mad). Kur’an’da isrâ kökünden gelen fiillerin tamamı, “en yükseğe çıkarma” anlamındadır. Necm suresindeki ayetler (Necm 53/13-18) “isrâ”nın, yukarıya çıkarma anlamında olduğunun en açık delilleridir. Kelimenin geçtiği diğer beş ayetten ikisi, Lut aleyhisselama verilen şu emri içerir: “Gecenin bir bölümünde aileni isrâ et/ en yukarıya çıkar!” (Hud 11/81, Hicr 15/65). Tevrat’ta da yer alan “yukarıya çıkar!” emri, gelecek azaptan kurtulmaları için Lut aleyhisselamın, ailesini dağa çıkarması emridir (Tekvin 19/17). Diğer üç ayette ise Musa aleyhisselama, “kullarımı en yukarıya (dağa) çıkar!” (Taha 20/77, Şuarâ 26/52, Duhan 44/23) emri içerir. O dağ, İsrailoğullarını götürdüğü Kızıldeniz’in kenarı ile Kahire arasında olan ve yüksekliği yer yer 2.000 metreyi geçen sıra dağlar olmalıdır  (Suna Doğaner, Mısır, DİA). Çünkü o dağlar aşılmadan Kızıldeniz’e ulaşılamaz.

Anlaşıldığı üzere vakfa göre Mescid-i Aksa semada olan bir yerdir. Bu görüşü temellendirmek için verdiği Tur s. 4. ve 5. ayetler ile ilgili farklı diğer görüşler de olduğu unutulmamalıdır. Vakıf, görüşü için referans olarak verdiği ayette sanki bu görüşü kesinmiş ve ilgili ayet sadece bu görüşü onaylıyormuş gibi bir durum oluşturmaktadır. Halbuki bu konuda sahip oldukları görüş, o ayet ile ilgili ortaya atılan görüşlerden bir görüştür ve hata ihtimali de barındırmaktadır. "Mamur Ev" terkibi ile ifade edilen yerin Kabe olduğu görüşü doğruya daha yakın bir görüştür.

Ayrıca Necm s. 18. ayetini çıkışa referans olarak vermesi anlaşılır bir durum değildir. Ve bu görüşlerinin yanlışlığını örtmek için Necm s. 13. ayetini açık ve net bir şekilde tahrif ederek vermekte beis görmemektedirler. "Ve lekad reahu nezleten uhra" ayeti içinde geçen ve inişi ifade eden "Nezleten" kelimesini meale almayıp "(Muhammed) Cebrail’i (gerçek görüntüsüyle[*]) bir defa daha gördü." şeklinde çevirerek affedilmez bir tahrife yönelmişlerdir.

Ayrıca "İsra" kelimesine verdiği anlamı referans olarak gösterdiği Müfredat adlı sözlükte, bu kelimenin anlamı sanki ilk anlam olarak böyle verilmiş gibi göstermesi de yanlı bir okuma anlama yapmanın göstergesidir. "kur'anmeali.com" adlı sitede yayınlanan bu kitabın ilgili kelimeye verdiği anlam şu şekildedir: 

سُرَى : Gece yürüyüşü. Bu kökten سَرَى ve أَسْرَى fiil formları gelir: فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ : Geceleyin ailenle birlikte yola çık (11/Hûd 81); سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ : Bir gece, kulu Muhammedi, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren O zatın şanı ne yücedir! (17/İsra 1). Bazıları; أَسْرَى fiilinin سَرَى يَسْرِي kökünden değil, geniş yer anlamındaki سَرَاة kökünden geldiğini ve aslının vav’lı olduğunu söylemektedir. Nitekim şair de şöyle demiştir:

Kimisi de bu kelimenin yükseklik anlamındaki سَرْو ’den geldiğini söylemektedir. رَجُلٌ سَرِيٌّ /Şerefli adam, denir. Bu görüşe göre, âyette geçen ( سَرِيًّا ) kelimesi, Hz. İsa’ya ve Yüce Allah’ın ona ait kıldığı yüce makama işaret etmektedir. سَرَوْتُ الثَّوْبَ عَنِّي /Elbiseyi üzerimden çıkardım, denir.

Sözlük, aslında vakfın kabul ettiği görüşü, kelimenin ilk anlamı olarak vermemiş, kimisinin bu kelimeye verdiği anlam şeklinde vermiştir. Ancak vakıf kelimeye referans olarak verdiği anlamı, sözlük bu kelimeye sanki ilk anlam olarak "En yükseğe çıkarma" anlamı vermiş gibi bir durum oluşturarak yanlı bakışını burada da ortaya koymaktadır.

Vakıf mealinde "İsra" kelimesinin geçtiği (Hud s. 81- Hicr s. 65- İsra s. 1- Taha s. 77- Şuara s. 52- Duhan s. 23) ayetlerin tamamı, kelimenin asıl anlamı olan "Yere paralel düz yürüyüş" yerine "Yükseğe, dağa çıkarmak" olarak verilmiştir. Ancak yukarıda söylediğimiz, Kur'an'ın kendi içinde sahip olduğu anlam örgüsü, vakfın bu kelimeye verdiği anlamı burada da yalanlamaktadır. Şöyle ki:

İlgili kelimenin kökünden türemiş olan diğer 2 kelime farklı ayetlerde geçmektedir. Süleymaniye Vakfı mensuplarından olan ve "K.Ö.K" adı ile programlar yapan ve benim de ilgiyle izleyip bilgilendiğim sayın Erdem Uygan ve sayın Dr Fatih Orum beylerin bu programlardaki çıkış noktaları ve benim de kendilerine katıldığım bir nokta olan, "Kur'an'da eş anlamlı kelime yoktur. Kur'an'da geçen kelimelerin anlamları, kökleri dikkate alınarak anlamlandırılma ve bütün anlamlar kök anlama uygun olarak verilmelidir. Sözlükler değil Kur'an'ın kendi içindeki anlam örgüsü bir kelimenin doğru anlamını verebilir." şeklindeki doğru tesbitler, maalesef bu mealde yerini bulamamaktadır. 

Fecr s. 4. ayeti: "Velleyli iza yesr" "ve başladığında[1*] o geceye yemin olsun![2*]"

Dikkat edilirse ayet içinde geçen "Yesr" kelimesi aynı köktendir ve kelimeye nereden ve hangi sözlükten çıkardıkları belli olmayan "Başlamak" anlamı verilmiştir. Ancak kur'anmeali.com sitesinde vakfın bu ayete verdiği meal "Geçip giderken o tek geceye özellikle bakın."şeklindedir. Dikkat edilirse ilgili kelimeye verilen burada "Geçip gitmek" şeklindedir. Vakıf, oluşturmuş olduğu isra anlayışına bu kelimeye böyle bir anlam ters olduğu için kelimeyi "Başlamak" olarak değiştirmeyi uygun gördüğünü düşünmekteyiz.

Meryem s. 24. ayeti: "Fe nedehe min tahtihe enla tahzeni gad caale Rabbüki tahteki seriyyen"

"(Cebrail, Meryem’in) bulunduğu yerin aşağısından ona şöyle seslendi: “Üzülme! Rabbin, bulunduğun yerin aşağısında, fışkıran bir su oluşturdu."

Vakıf mealinde Meryem s. 24. ayeti içinde geçen aynı kökten olan "Seriyyen" kelimesi "Fışkıran bir su" olarak meallendirilmiştir. Çünkü "İsra" kelimesine yükseğe çıkmak olarak verdikleri anlam dikkate alınırsa "Seriyyen" kelimesine de "Yükseğe çıkan su" anlamı verilmesi gerektiğini düşünmüş olacaklar ki böyle bir anlam tercihinde bulunmuşlardır.

Bu ayetin kur'anmeali.com sitesindeki mealinde aynı kelime "Pınar" olarak verilmiştir. Yine anlaşılıyor ki vakıf "Seriyyen" kelimesini, oluşturmuş olduğu isra anlayışı için pınar kelimesi pek uygun düşmemesi nedeniyle, yukarı çıkmak anlamına uygun düşecek biçimde değiştirmiştir. Halbuki bu kelime yine "Yere paralel olarak akan su" anlamındadır.

Siyer kitaplarında çokça rastladığımız "Seriyye" kelimesinin "Askeri birlik" anlamı ve askerlerin sıra ile ard arda yürümesi dikkate alınarak bu kelime ile ifade edilmesi, kelimenin daha doğru anlaşılmasında dikkate değer bir noktadır.

Kur'an'ın kendi içindeki anlam örgüsünü dikkate aldığımızda ve vakıf mensuplarının hazırladığı K.Ö.K adlı programda dile getirdikleri üzere, Kur'an'da eş anlamlı kelime olmadığını dikkate aldığımızda, Kur'an'da  "Fışkıran su" anlamı verilen başka bir kelime karşımıza çıkacaktır.

Vereceğimiz ilgili ayet mealleri Süleymaniye Vakfı mealinden alınmıştır.

Bakara s. 60---Yine bir gün Musa, halkı için su talebinde bulundu. Biz de ”Değneğinle şu taşa vur!” dedik. Hemen oradan on iki pınar kaynadı (Fenfeceret). Her bir bölük, su içeceği yeri öğrendi. (Onlara) “Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ama bozgunculuk yaparak ortalığı birbirine katmayın.” dedik.[*]

Bakara s. 74---Bütün bunların ardından yine de kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır. Öyle taşlar var ki içlerinden ırmaklar fışkırır(Yetefecceru). Çatlayıp içinden su çıkan hatta Allah korkusundan aşağı yuvarlanan taşlar da vardır.[*] Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir

İsra s. 90---(Mekkeli müşrikler) Dediler ki: “Bize yerden bir pınar fışkırtıncaya ( Tefcura) kadar sana asla inanmayacağız![*]

İsra s. 91---Veya hurması ve üzümü olan bir bahçen olmalı, onların arasından da nehirler fışkırtıp akıtmalısın!(Fetufeccuru tefcira)[*]

Kehf s. 33--- Her iki bağ, ürünlerini eksiksiz olarak vermişti. Aralarından da bir ırmak çıkarıp akıtmıştık(Feccerna).

Yasin s. 34---O toprakta hurma ve üzüm bağları oluşturduk. Oralarda gözelerden sular kaynattıkFeccerna)[*].

İnsan s. 6--- Allah’ın o kulları, fışkırtacakları (Yufecciru) bir kaynaktan onu içecekler[*].

İnfitar s. 3--- denizler (kıtaların üzerine) taşırıldığında,(Fuccirat)[*]

Görüldüğü üzere Kur'an içinde suyun yerden fışkırması ile ilgili geçen ayetlerin kökü "Fecere" kelimesi ve onun türevleri kullanılarak ifade edilmektedir. Yani vakfın Meryem s. 24. ayetinde geçen "Seriyyen" kelimesine "Fışkıran su" anlamı vermesi Kur'an'ın kendi anlam örgüsünü dikkate aldığımızda uygun düşmemektedir.

Ayrıca Kur'an yerden göğe doğru olan bir çıkışı "Arece" kelimesi ile ifade etmektedir ve asıl önemli nokta bu kelimedir. Hicr s. 14- Secde s. 5- Sebe s. 2- Zuhruf s. 33- Mearic s. 3 ayetlerine baktığımızda bu durumu açıkça görebiliriz. Şimdi vakıf yetkililerine şunu sormak istiyoruz: 

Hem, "Kur'an'da eş anlamlı kelime yoktur" diyeceksiniz hem de yere paralel yürüyüş anlamı olan bir kelimeyi, hatta "İsra" kelimesinin geçtiği diğer ayetlerin hiçbirinde göğe yükseliş olarak değil de, dağa veya yükseğe çıkış olarak olarak meal verdiğiniz halde ve göğe yükseliş ile ilgili anlatımlar "Arece" kelimesi ile ifade edilmiş olduğu halde, hangi akla hizmetle "İsra" kelimesine göğe yükseliş anlamı vermeye cesaret edebiliyorsunuz?

Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Süleymaniye Vakfı, İsra s. 1. ayetinde anlatılan yolculuğu göğe doğru yapılmış bir yolculuk olarak anlamakta ve bu anlayışını Kur'an'a doğrulatmak için ilgili ayetler üzerinde anlam tahrifi yapmaktan çekinmemektedir. Geçmişte kitapları üzerinde anlam tahrifini yapan Yahudiler birçok Kur'an ayetinde eleştirilmiş olmalarına rağmen, vakıf yetkilileri bu eleştirilerden pek ders almış görünmemektedir.

Temennimiz, Vakıf yetkililerin adetli kadının namazı gibi bazı konularda yaptığı ve hatalı anlayışlardan dönüşü İsra suresi 1. ayeti hakkında da göstermesidir.

                                          EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Süleymaniye Vakfı Mealinde Nur s. 33. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an, kendi iç bütünlüğünde anlam örgüsüne sahip bir kitap olmasından dolayı, indi düşüncelerini Kur'an'a onaylatmak isteyenlerin ayaklarının tökezleyerek deşifre olmasını sağlamaktadır. Çünkü bu kimseler, bir ayette geçen kelimeyi doğru çevirirken, başka bir ayette geçen aynı kelimeyi, indi düşüncelerini kitaba onaylatmak amacı içinde olduklarından dolayı farklı çevirmek suretiyle, çelişkili bir anlama imza atmaktadırlar.

Bu yazımızda, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan Kur'an mealinde Nur s. 33. ayetine verilen anlam üzerinde durmaya, ön yargılı bir okumanın nasıl bir çelişkiye imza atılmasını sağladığını göstermeye çalışacağız.

Ayetin Arapça metni, ve vakıf tarafından yapılan meali şöyledir: 

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّىٰ يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ ۗ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا ۖ وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ ۚ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah tarafından ihtiyaçları karşılanıncaya kadar kendilerine hakim olsunlar. Eliniz altındaki esirlerden hürriyet sözleşmesi (kitabet) yapmak isteyenlerde bir iyi tutum biliyorsanız sözleşmeyi yapın. Allah’ın size verdiği maldan da onlara verin. Eğer evlenmek isterlerse dünya hayatının geçici menfaatinin peşine düşerek kızlarınızı isyana zorlamayın. Kim onları zorlarsa, zorlanmalarından sonra Allah onları bağışlar, ikram eder.[*] 


 Yapılan mealin altına vakıf tarafından yazılan dipnot ise şöyledir: Yazılan dipnotta


[*] Bakirelerle ilgili müteşâbih âyet:
Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır.
وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Evlenmek isterlerse kızlarınızı, şu hayatın malını arzu ederek aşırı davranışlara zorlamayın.” (Nur 24/33)
Ayette geçen فَتَيَات = genç kızlar, bakire kızlardır.
إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا (in eredne tehassunen) =evlenmek isterlerse, anlamına gelir.
تَحَصُّنً = tehassun kelimesinin buradaki anlamı muhsana olmaktır. Muhsana, Nisa 4/24. âyette evli,  Nisa 4/25. âyette de namuslu anlamında kullanılmıştır. Gençliğinin baharında olan genç kızlar zaten namuslu olacakları için âyetin anlamı “evlenmek isterlerse” şeklindedir. Bu âyet evlenme ile ilgili olduğundan başka bir anlama çekilmesi imkânsızdır.
Kur'ân, makrû’ (مقروء) = bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. (Lisan’ul-arab) Kelimenin çoğulu yoktur; tekil için de çoğul için de kullanıldığı için kur’ân = قُرْآن kelimesine “kur’ânlar” diye de anlam verilebilir.
Ayet kümeleri, işlenen konu açısından aralarında benzerlik bulunan ayetlerin, bir araya getirilmesiyle oluşturulur. Küme tamamlanmadan istenen açıklamaya ulaşılamaz. Allah Teâlâ şöyle demiştir:
Onu kur’ânlar halinde böldük ki insanlar müks içinde iken onu onlara okuyasın. (İsrâ 17/106)
Müks = مُكْث, “durup beklemek” demektir. Ayetlerin açıklamasına ancak bir ilim heyeti birlikte ulaşabilir. İlgili ayetlerden biri de şöyledir:
Bu bir kitaptır ki, ayetleri; bilenlerden oluşan bir topluluk için Arapça kur’ânlar halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)
Bu yöntem sahabeden sonra unutulmaya başlandığı için ayetlere verilen meallerde büyük yanlışlar vardır. Buradaki meal, o yanlışlardan biridir.

Yazılan dipnotta geçen "Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır."cümlesi, vakfın ön yargılı bir okumasının örneğini göstermektedir. Çünkü vakıf bu ayetten evlenecek genç kızlara baskı yapılmaması gerektiğini, ayete söyletmeyi amaçlamaktadır.

Vakıf mealinde, ayet içinde geçen فَتَيَاتِكُمْ kelimesinin, "genç kız, bakire kız" anlamına sahip olduğu belirtilmektedir. Aynı kelime Nisa s. 25. ayetinde de geçmekte, fakat aynı kelimeye vakıf Nisa s. 25. ayetinde farklı bir anlam vermektedir.,

Nisa s. 25. ayetine vakıf tarafından verilen anlam şu şekildedir:

Mümin, iffetli ve hür kadınları nikâhlayacak kadar varlıklı olmayanlar, hakimiyetiniz altında olan MÜMİN ESİR KIZLARINIZI nikahlayabilirler. İmanınızı en iyi bilen Allah’tır. Hepiniz birbirinizdensiniz[1*]. Onları (esir kadınları), iffetli /muhsana olmaları, zinadan uzak durmuş ve gizli dostlar edinmemiş olmaları şartıyla onları, ailelerinin[2*] izni ile nikahlayın ve mehirlerini kendilerine, marufa (Kur’an ölçülerine) uygun olarak verin. Evlendikten / muhsana olduktan[3*] sonra da zina etmiş olarak karşınıza çıkarlarsa onlara verilecek ceza, hür kadınlara verilen o cezanın yarısı kadardır[4*]. Bu ruhsat[5*], içinizden zor duruma düşmekten korkanlar içindir. Ama sabretmeniz daha iyi olur. Allah bağışlar ve merhamet eder. 

Mealde altını çizdiğimiz kelimelere dikkat edilirse, Nisa s. 25. ayeti içinde geçen مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِcümlesine, vakıf tarafından doğru şekilde "mümin esir kızlarınız" anlamı verilmiştir. Yani فَتَيَاتِكُمُ kelimesi, savaşta ele geçirilen kadın köle veya cariye olarak bildiğimiz bir anlama sahip olarak çevrilmiştir. Fakat aynı kelime Nur s. 33. ayetinde aynı anlamda çevrilmemiş, genç kız anlamı verilerek çevrilmiştir. 

Burada, "Bir kelime bütün ayetlerde aynı anlamda olmak zorunda mı, neden bir ayette farklı bir ayette farklı anlamda kullanılmış olmasın?" şeklinde bir soru sorulabilir. Arapçada bir kelimenin çok anlama sahip olmasından dolayı böyle bir durum elbette mümkündür ve bunun örnekleri Kur'an'da bulunmaktadır. Fakat bahsi geçen kelimenin, bir ayette esir kız, bir ayette genç kız anlamında kullanılmış olması kanaatimizce mümkün değildir. Kelimenin doğru anlamı esir kız yani genellikle cariye olarak bildiğimiz şeklindeki kullanımıdır. Her iki ayette de bu anlamın kullanılması gerekirken, vakıf tarafından yapılan mealde maalesef bunu görememekteyiz.

Peki vakıf neden bu kelime için farklı bir kullanım ihtiyacı duymuştur?. Bu sorunun cevabını dipnotta görmek mümkündür. Yapılan dipnottaki " Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır."cümlesi her şeyi açıklamaktadır. Genç kızlara evlilik konusunda baskı yapılması elbette kabul edilebilir bir durum değildir, ancak bunu zorlamalarla ayetten çıkarmaya kalkmak ise, hiç kabul edilebilir değildir. 

Nur s. 33. ayet içinde kafaları karıştıran bir diğer cümle, cariyelerin yani esir kızların fuhşa zorlanması ile ilgilidir. Cümlenin metni şu şekildedir: وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

Cümlenin genel olarak yapılan çevirileri ise şu şekildedir:

"Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın."
 Cümle içinde geçen عَلَى الْبِغَاءِ kelimesi, vakıf tarafından isyan anlamında çevrilmiş olmasına karşın, فَتَيَاتِكُمْ kelimesinin esir kız anlamında kullanılması gerektiğini dikkate aldığımızda, bu kelimenin, kadının kendisi için için belirlenmiş haddi aşmış olmasını ifade eden fuhuş anlamında kullanılmış olması daha isabetli görünmektedir. Çünkü Kur'anda bu şekilde kullanımı görülmektedir. 

الْبِغَاءِ kelimesinin kadın ile birlikte kullanıldığı zaman, kadının iffeti namusu ile ilgili kullanıldığına dair iki ayet örneğini, Meryem suresi içinde görmekteyiz. Bu suredeki ayetlerin mealini yine vakıf mealinden alıntı yaparak vermek istiyoruz.

(Meryem 19/20) --- Meryem dedi ki “Benim nereden çocuğum olacak; bana erkek eli değmedi. Yoldan çıkmış (bağıyyen)biri de değilim.” 

(Meryem 19/28) --- Ey Harun’un[*] kızkardeşi! Baban kötü bir kişi değildir, anan da yoldan çıkmamıştır (bağıyyen).” 

Meallerden de görüldüğü üzere vakıf, ayet içinde geçen bağıyyen kelimesini kadının iffeti namusu ile ilgili bir anlam vererek doğru şekilde çevirmiş, fakat Nur s. 33. ayeti içinde geçen الْبِغَاءِ kelimesini ise, isyan anlamı vererek çevirmiştir. Vakıf, Nur s. 33. ayeti içinde geçen kelimeye de Meryem s. 20. ve 28. ayetleri doğrultusunda bir anlam vermesi gerekirken, isyan anlamı vermiş olması, ön yargılarını ayete söyletmek istemelerinin bir sonucudur. 

Yine bu cümle içinde bulunan وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚve ekseriyetle "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" olarak çevrilen cümle, eğer bir cariye kendi isteği ile fuhuş yapmak isterse, Kur'an buna müsaade mi ediyor? şeklinde bazı zihinlerde soru işaretlerine maruz kalmaktadır. 

Öncelikli olarak burada sorulması gereken soru, cümlenin çevirisinde herhangi bir sorun olup olmadığı noktasında olmalıdır. Yoksa mevcut mealler üzerinden gidilerek varılan bir sonuç, bizleri tıpkı bu cümlenin çevirisinde olduğu gibi yanlış iddialara ve düşüncelere sevk edebilir. 


Nur s. 33. ayetinin Muhammed Esed tarafından yapılmış olan çevirisinin daha makul olduğunu düşünerek, önce ayetin onun tarafından yapılmış olan çevirisini verecek, daha sonra ayet üzerinden tarihi arka planı okumaya çalışacağız. 

Muhammed Esed: 

Nur s. 33 ---- Evlenmeye imkan bulamayanlar, Allah kendilerine lütfuyla bu imkanı verinceye kadar iffetli davransınlar. Yasal olarak sahip bulunduğunuz kimselerden azatlık sözleşmesi yapmak isteyen olursa, kendilerinde iyi niyet görüyorsanız bu sözleşmeyi onlar için yazın; ve Allah’ın size bahşettiği kendi zenginliğinden onlara (paylarını) verin. Ve eğer evlenerek iffetlerini korumak istiyorlarsa, sakın, dünya hayatının geçici hazları peşine düşerek, (hürriyeti sizin elinizde bulunan) cariyelerinizi fuhşa zorlamayın; kim onları buna zorlarsa, bilsin ki, maruz kaldıkları bu zorlanmadan ötürü, Allah (onları) acıyıp esirgeyecek ve bağışlayacaktır!

Esed tarafından yapılan bu çeviri metnin gerçeğine daha yakın olup, ayet içinde geçen تَحَصُّنًا kelimesine, evlenmek sureti ile namuslu kalmak anlamı verilmiştir.

Kölelik sistemi nuzül dönemi insanlık aleminin bir gerçeği olup, Arap toplumu da bu gerçeği yaşamakta idi. Kadın ve erkek köle edinmek, savaşların bir parçası olup, Kur'an bu gerçeği kabul ederek, bir takım ıslah düzenlemelerine gitmiştir. Nur s. 33. ayeti de bu düzenlemenin bir parçasıdır. Şöyle ki: 

Köle statüsüne sahip olan bir kimse ücretli olarak çalışarak hürriyeti elde etme hakkını kazanabiliyor, cariye olarak bildiğimiz köle kadınlar ise bazı kimseler tarafından fuhuş sektöründe kullanılabiliyordu. Ayet, fuhuş sektöründe kullanılan cariyelerin bu işlerde kullanılmasını, evlenmek isteyenlere mani olunarak fuhuş sektöründe zorla çalıştırılmasını yasaklamaktadır.

Maalesef bir çok mealde yanlış anlamalara yol açabilecek olan "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" şeklinde bir çeviri yapılarak, bir çok kimsenin kafasında soru işaretlerinin oluşmasına yol açılmıştır. 

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan Nur s. 33. ayeti maalesef ön yargılara kurban edilmek istenilmiş, fakat Kur'an kendi iç bütünlüğünde bir anlam örgüsüne sahip olmasından dolayı, vakıf tarafından yapılan bu ayet meali yine kendi yaptıkları diğer ayet mealleri tarafından ret edilmektedir. 

Ayet  içinde geçen فَتَيَاتِكُمْ ve الْبِغَاءِ kelimeleri Kur'an bütünlüğüne riayet edilmemek sureti ile çevrilmiş, fakat vakıf bu hatası ile yine Kur'an tarafından tökezletilmiştir. Kendi yaptıkları meallerden örnekler vererek yaptıkları hatayı ortaya koymaya çalışmış olmamız, vakfın meal çalışmasında dikkatli davranmadığını göstermektedir.

Tavsiyemiz, vakfın ön yargılarını kırması ve yaptıkları ayet meallerinin diğer ayetler ile herhangi bir çelişki arz edip etmediğinin kontrole tabi tutulmasıdır.

                               EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

14 Ocak 2019 Pazartesi

Süleymaniye Vakfı Mealinde Al-i İmran s. 93. Ayetine Verilen Anlam Üzerinde Bir Mülahaza

Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinin karşılaştırmalı olarak farklı meallerden okuyan bir meal okuyucusu, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde, bu ayetin mealinin diğer meallerden farklı olduğunu görecek, hangi mealin doğru olduğu yönündeki sorusuna cevap aramaya gidecektir. Yazımızın konusu bu ayetin hangi çevirisinin doğru olabileceği üzerinedir.

Öncelikle ilgili ayetin 94. ayet ile birlikte Arapça metnini ve Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan çevirisini vermek istiyoruz. 

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِنْ قَبْلِ أَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

93- (Yahudiler dediler ki) Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in[1*] kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.”[2*] 

94- Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanını Allah'a mal edenler yanlış yapanlardır. 


[1*] Yakup (as)’nin lakabı İsrail’dir. Bu nedenle onun soyundan gelenlere İsrailoğulları denir. Tevrat’ın Musa aleyhisselama indirilen kitap olduğu söylenir ama Kur’an’da bunu doğrulayan tek bir ifadeye rastlanmaz. Bir âyet şöyledir: İçinde bir rehber ve nur olan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebîler, Yahudiler arasında onunla hükmederler. Hocalar ve âlimler de Allah’ın kitabını koruma görevleri gereği onunla hükmeder, uygulamaya şahit olurlar. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, ayetleri görmezlikte direnenlerdir (kâfirlerdir.) (Maîde 5/44)
Ya‘kūb aleyhisselamın on iki oğluna ve onların soyundan gelenlere esbât denir. Bakara 2/136, Al-i İmran 3/84 ve Nisa 4/162. âyetlere göre esbât içinden nebi olanlara da kitap indirilmiştir. Bunlardan İsa aleyhisselama İncil verildiği için (Mâide 46) Tevrat, Yakub aleyhisselamdan İsa aleyhisselama kadar İsrailoğulların nebîlerine verilen kitapların toplamından ibarettir.
[2*] Allah Teala şöyle demiştir: “Yahudilere tek tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışık olanlarla kemiklerine karışanlar dışında kalan iç yağlarını da haram kıldık. Bu, (batıl yolla) üstünlük kurma çabalarına karşılık onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğruyu söyleriz.” (En’âm 6/146) Bu ve benzeri âyetler inince Yahudiler bunu reddederek yukarıdaki sözleri söylemişlerdi. Halbuki Tevrat’a göre de Yahudiler, karada yaşayan hayvanlardan sadece çatal ve yarık tırnaklı olup geviş getirenleri yiyebilirler. Çatal tırnaklı olmayan deve, yaban faresi ve tavşan ile geviş getirmeyen domuz haramdır. Karada yaşayan gelincik, fare, kara kurbağası türleri, kirpi, bukalemun, kertenkele türleri, salyangoz ve köstebek gibi küçük canlılar da haramdır. (Bkz. Levililer 11, Tesniye 14)

Al-i İmran s. 93. ayetinin Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan meali ile, diğer mealler arasındaki fark, ayetin başında parantez içine alınmış olarak yazılan, Yahudiler dediler ki kısmıdır. Süleymaniye Vakfı tarafından yapılmış olan Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinde, "  Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir."  cümlesi, Allah (c.c) tarafından değil, Yahudiler tarafından söylenmektedir.  Ancak bu ayetin diğer meallerine, baktığımızda, bu sözün Allah (c.c) tarafından söylendiği görülmektedir. 

Tetkik etme imkanı bulduğumuz bütün meallerde, Al-i İmran s. 93. ayetindeki cümlenin, Allah (c.c) tarafından söylenmiş olan, ve Yakup (a.s) ın bazı kişisel nedenlerden dolayı yemediği yiyecekler dışındaki (o yiyeceklerin de helal olmasına rağmen, Yakup (a.s) tarafından bazı nedenlerden ötürü yenilmemektedir) bütün yiyeceklerin İsrailoğullarına helal olduğunu beyan eden bir söz olduğu anlaşılırken, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde ise, Allah (c.c) tarafından 94. ayette yalan olarak beyan edilen bir söz olduğu anlaşılmaktadır.

Süleymaniye Vakfı tarafından ayetin başına açılan parantezin içine yazılan Yahudiler dediler ki ifadesinin sebebini, ayetin altına açtıkları dipnotta belirtmektedir. Dipnotta, Yahudilerin Al-i İmran s. 93. ayetindeki sözleri söyleme sebebi olarak, Enam s. 146. ayeti gösterilmektedir. Yahudiler kendilerine bazı yiyeceklerin haram kılındığını beyan eden ayetler indiğinde bunu ret etmişler, kendileri için böyle bir haramlılığın olmadığını Al-i İmran s. 93. ayetteki sözler ile dile getirmişlerdir.

Ancak Enam s. 146. ayeti, her ne kadar Yahudiler ile ilgili ise de, bu ayet 136. ayetten başlayıp 153. ayete kadar giden bir bağlama dahildir. Bu bağlama sahip olan ayetlerin, Mekke müşriklerinin şirk inançları ile ilgili olduğu için, Mekke'de inmiş olması gerekmektedir. Vakfa göre Mekke'de inen bu ayete itiraz edenler, cevabı Medine'de inen bir ayette almışlardır.

Kanaatimizce vakıf tarafından Al-i İmran s. 93. ayetine verilen anlamda, Enam s. 146. ayetinin dikkate alınması hatalı bir yaklaşımdır. Eğer Yahudiler Enam s. 146. ayetine karşı bir itiraz getirmiş olsalardı, bu itirazları Al-i İmran s. 93. ayetinde olduğu gibi değil, "Allah bize özel olarak hiç bir şeyi haram kılmadı" gibisinden olması, veya ilgili ayet içinde açık ve net olarak diğer ayetlerde olduğu gibi "Galetil Yahudi" (Yahudi dedi ki) şeklinde bir Arapça metin olması gerekirdi. Yahudilerin Enam s. 146. ayetine getirdiklerini düşündüğü itiraz, ve bu düşünce yönünde vakıf meal yapıcılarının açtıkları ilave parantez, kanaatimizce yanlış bir parantezdir. 

Peki Al-i İmran s. 93. ayeti ile ilgili olan hangi ayetlerdir? denilirse, şu ayetleri sıralayabiliriz.

[003.093-94]  Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: «Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun».Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan düzüp-uydurursa, işte onlar, zalim olanlardır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

[006.146]  Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç, iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru sözlüyüzdür.

[016.118]  Yahudilere de, daha önce sana bildirdiğimiz şeyleri haram kılmıştık. Bununla Biz onlara zulmetmedik. Lâkin onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

[003.050] Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size HARAM kılınan BAZI şeyleri de HELAL kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir ayet getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.



[007.157]  Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebi Resule uyanlar (var ya), işte o onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara TAYYİBATI helâl, HABAİSİ haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. Ona inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.

Al-i İmran 93. ve 94. ayetlerinde önceden helal olduğu halde İsrailoğullarına haram kılınan bazı yiyeceklerin haramlılığının arızi olduğu beyan edilmektedir. Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde bu arızi durumun gerekçesi beyan edilmekte, Al-i İmran s. 50. ayetinde ise bu arızi haramların bir kısmının İsa (a.s) a inen vahiy ile helal kılındığı beyan edilmektedir. Araf s. 157. ayetinde ise, geri kalan haramların tamamının Muhammed (a.s) ile birlikte sona erdiği beyan edilmektedir. 

Süleymaniye Vakfı'nın ilgili ayete böyle bir parantez açmasının diğer bir sebebi kanaatimizce şu olabilir: 

Ayetin ikinci cümlesi olan, "De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım"  cümlesinde geçen, İn küntüm sadıkin ifadesinin geçtiği diğer ayetlerde, bu ifade öncesinde genellikle, inkarcılar tarafından söylenen bir sözün olması, vakıf meal yapıcılarında Al-i İmran s. 93. ayetinin ilk cümlesinin de inkarcılar tarafından söylenmiş bir söz olabileceği kanaati uyandırmış olabilir. 

Al-i İmran s. 93. ayetini nasıl anlayabiliriz? dersek, şöyle bir cevabımız olabilir:

Medine'de bulunan Yahudiler muhtemelen, kendilerine özel kılınan bu haramlığın, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde beyan edilen gerekçelere istinaden değil, Tevrat öncesine dayanan bir geçmişi olduğunu, sadece kendilerine değil bütün ümmetlere has bir yasak olduğunu savunuyor olmalıdırlar. Yahudilerin kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olarak görmüş olmaları (5. 18), kendilerine özel olarak kılınan böyle bir haramlılık ile uyuşmamaktadır. Allah (c.c) onların bu iddialarını, Al-i İmran s. 93. ayetinde öne sürerek, bunun aksini savunuyorlar ise, Tevrat'ı getirerek o kitapta bulunan bu konudaki beyanı ortaya koymalarını istemektedir.

Olayı şu karşılıklı konuşma üslubu içinde anlatacak olursak:

Yahudiler= Bu haramlar bize özel bir haram değil, tüm insanlara kılınan bir haramlıktır.

Allah (c.c)= İsrailoğullarına kılınan bu haramlıklar, Tevrat öncesi değil, Tevrat'ın indirilmesinden sonra, onların işledikleri bazı cürümler sebebi iledir. Aksini iddia eden varsa getirsin Tevrat'ı ortaya koysun.

Vakfın hatası, Nisa s. 160. ve 161. ayetleri dikkate almak yerine, Enam s. 146. ayetini dikkate almış olmasıdır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

Bu ayetlere baktığımızda, İsrailoğullarına yapmış oldukları bazı yanlışlar sebebi ile onlara helal olan bazı yiyeceklerin, yaptıklarının bir cezası olarak haram kılındığı anlaşılmaktadır. Bu haramların ne olduğu ise Enam ve Nahl s. ayetlerinde beyan edilmektedir. 

Nisa s. 160. ve 161. ayetlerindeki gerekçelere istinaden, İsrailoğullarına helal olan bazı yiyeceklerin haram kılınma yolu, onlara gönderilen elçi ve kitap ile olması gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c) kulları ile ilgili emir ve yasakları, o kullar içinden seçtiği insanlar aracılığı ile göndermektedir.

İsrailoğullarına verilen bu cezanın bilgi kaynağı elçiler olup, bu yasaklar onlara elçiler ve onlara inen kitap aracılığı ile bildirilmiştir. İsrailoğullarına inen kitabın isminin bize Tevrat olarak beyan edilmiş olması burada dikkate değerdir. İsrailoğullarına Musa (a.s) öncesinde de elçi ve kitap gönderildiğini hesap edersek, bu kitabın adının Tevrat olması gerektiği açıktır.

Al-i İmran s. 93. ayetini, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerini dikkate alarak okuduğumuz şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: 


Allah (c.c) İsrailoğulları dahil olmak üzere, tüm kullarına Tayyibat olarak beyan ettiği yiyecekleri helal kılmıştır (2. 168/  5. 4-5-88/ 16. 114). İsrailoğullarına helal olduğu halde sonradan haram edilen tayyibatın, onlara elçileri aracılığı ile bildirilmiş olması gerektiğine göre, Tevrat'ın indirilmesinden önce böyle bir yasağın da olmaMAsı icap etmektedir. İşte Al-i İmran s. 93. ayeti bu durumu beyan etmektedir. O zaman bu ayetteki sözün İsrailoğullarına değil, Allah (c.c) ye ait olması gerekmektedir.

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı mealinde, Al-i İmran s. 93. ayetinin başına açılan parantez hatalı olarak açılmıştır. Vakıf yetkilileri şayet ayeti, Enam s. 146. ayetini değil, Nisa s. 160. 161. ayetlerini dikkate alarak anlamaya çalışmış olsalardı, böyle bir hatayı yapmalarına gerek  kalmayacaktı.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


29 Mayıs 2018 Salı

Bakara s. 238. Ayetindeki "Hafizu Ales Salavati" İfadesine Farklı Bir Anlam Denemesi

Arapça orjinal metni حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَاةِ الْوُسْطَىٰ وَقُومُوا لِلَّهِ قَانِتِينَ  olan, Bakara s. 238. ayetinin, Türkçeye yapılan çevirileri, büyük çoğunlukla "Namazlara ve orta namaza devam edin; gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun." şeklinde yapılmaktadır. Biz, böyle yapılan bir çevirinin yanlış olduğunu iddia etmemekle birlikte, ayet içinde geçenحَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ  ifadesinin anlamını, aynı surenin 157. ayetinde geçen "Salavatün" kelimesinin anlamını dikkate alarak, farklı bir anlam denemesi yapmaya çalışacağız.

Ayetin حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ ifadesinin,  "Namazlara ve orta namaza devam edin" şeklinde yapılan çevirilerinde, farklı görüşler ortaya atılan ve hangi namaz olduğu hususunda ortak bir fikir birliği olmayan "Orta Namaz" deyiminin, diğer namazlara göre daha önemli olduğu gibi bir anlam uyandırmış olmasına karşın, bu sefer de diğer namazların orta namaza göre daha önemli olmadığı gibi anlam ortaya çıkarabileceği, bizi bu konuda farklı bir anlam çalışması yapmaya iten nedenlerden birisidir.

Bu ayetin o şekilde yapılan çevirilerinde, bazı zihinlere takılması muhtemel olan bu tür soru işaretlerinin, yapacak olduğumuz anlam denemesi ile giderilebileceğini düşünmekteyiz.

Bakara s. 155- Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile yıpratıcı bir imtihana tabi tutarız. Başlarına gelenlere karşı dayanma ve mücadele gücüne sahip olanları müjdele.

Bakara s. 156- Onlar ki, böyle sıkıntılı durumlar ile karşılaştıklarında (asla isyan etmezler)"Bizim her şeyimiz Allah'a aittir, biz ona döneceğiz" dediler.

Bakara s. 155. ve 156. ayetlerinde, Allah (c.c) kullarını yaşadıkları hayat içinde bir takım sıkıntılı durumlar ile sınayacağını bildirmekte, bu sınamalara karşı isyan etmeden dayanan ve bu sıkıntılardan kurtulmak için mücadele edenleri övmektedir. 157. ayette ise bu kimselere Allah (c.c) tarafından verilecek olan ödülden bahsedilmekte, bu ödül ise ayet içinde "Salavatün" kelimesi ile ifade edilmektedir. Bakara s. 157. ayeti içinde geçen bu kelime, bizi surenin 238. ayetinde geçen aynı kelimenin anlamı ile aralarında bir bağ kurulabileceği düşüncesine sevk etmiştir.

Bakara s. 157- İşte onlara Rablerinden destek ve bağışlama vardır, ve onlar doğru yol üzerindedirler.

Dikkat edilirse 157. ayet içinde geçen kelime, namaz anlamında değil, destek ve bağışlanma anlamında kullanılmakta, ve 155. ve 156. ayetler ile bir bağlam dahilindedir. Yine dikkat edilirse, Bakara s. 226. ayetten beri süregelen boşanma ile ilgili hüküm ayetlerinin sonuna geldiğinde حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ buyurulmakta, bu buyruktaki الصَّلَوَاتِ kelimesine verilebilecek anlamın, önceki ayetlerde geçen boşanma ile ilgili hükümler arasında bir bağının kurulabileceğini akla getirmektedir. 

Hatırlayacak olursak, Bakara s. 155. ve 156. ayetlerinde başa gelen sıkıntılara, kullar tarafından verilen olumlu karşılıkların ödülü, Allah(c.c) den salavat üzere olmaktır. Öyleyse Bakara s. 238. ayetinde geçen حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ ifadesine, "Salavat üzerinde olmayı gözetin" şeklinde, taslak bir anlam vermek mümkündür. Bu taslak anlamdan sonra anlamı biraz daha açarak ayete yansıtabiliriz.

Malum olduğu üzere, Allah (c.c) 226. ayetten beri süregelen, insanların yaşamları içinde karşılaşabilecekleri ailevi durumlar ile ilgili hükümleri sıralamakta, ve bu hükümlere riayet etme konusunda titizlik gösterilmesini istemektedir. Allah (c.c) kulları ile ilgili hükümlerine riayet edenlere ve etmeyenlere vereceği karşılığı ise müteaddit ayetlerinde beyan etmektedir.

Kulları için sıraladığı hükümlere riayet edenlere vereceği karşılığı, Bakara s. 157. ayette Salavatün kelimesi ile bildiren Rabbimiz, aynı surenin 238. ayetinde, Allah'ın koyduğu hükümlere riayet etmek sureti ile, yine bu karşılığı almaya özen gösterilmesini istemektedir.

Bütün bunları dikkate alarak, Bakara s. 238. ayetine şu şekilde bir anlam vermek mümkündür.

Bakara s. 238- (Sizin için koyduğumuz bu hükümlere riayet etmek sureti ile Rabbinizden) Bağışlama ve destek üzere bir hayata ve (sizi kötülüklerden alıkoyacak olan) namaza özen gösterin. Allah'a itaat için ayağa kalkın.

Mevdudi, Tefhim-ül Kur'an adlı eserinde, konumuz olan ayet ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

"Sosyal refahı ve daha medenî bir hayat kurmayı sağlamak amacıyla gerekli kanun ve düzenlemeler ortaya konulduktan sonra Allah, son nokta olarak namazın önemini vurgulamaktadır. Çünkü namaz tek başına bile, Allah korkusu, fazilet ve hikmet duyguları doğurup İlâhî Kanun'a itaatkâr bir tavır ortaya çıkarabilir ve insanı doğru yolda tutabilir. Kimse namazsız Allah'ın kanunlarına tamamen bağlı kalamaz; çünkü insan, Yahudiler gibi şu veya bu tür isyana kaymaya mütemayildir."
Mevdudi, dikkat edilirse bu ayet ile ilgili olarak yazdıklarında daha önceki ayetler ile bir bağ kurmakta, Allah'ın hükümlerine riayet etmek ile namaz arasında bir bağ kurmaktadır. Biz bu ayete verdiğimiz anlamda Ankebut s. 45. ayeti ile parantez içinde bağ kurmaya çalıştık.

Tevbe s. 99. ayetine baktığımızda Salavat kelimesi o ayette de karşımıza çıkmakta, ve o ayette de dua ve destek anlamında kullanılmaktadır. 

[009.099]  Bedevilerden, Allah'a ve ahiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibadet ve Resulün dualarına (salavüttürresul) nail olmağa vesile sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibadettir. Allah, onlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.

Sonuç olarak: Bakara s. 238. ayeti içinde geçen Salavatün ve Salat kelimeleri bir çok mealde Namaz olarak verilmesine karşın, biz sadece Salat kelimesine namaz anlamı vererek, diğer kelimeye Bakara s. 157 ve Tevbe s. 99. ayetlerinde geçen anlamlar doğrultusunda bir anlam vermeye çalıştık. 

Kur'an üzerinde yapılan her yorumun kişisel görüşler olduğunu, doğru veya yanlış olma ihtimalini hiç bir zaman unutmadığımızı hatırlatarak, bu ayetin yapılan çevirilerine sadece katılmadığımız, fakat o çevirileri yanlış, bizim yaptığımız anlam çalışmasını doğru olarak göstermeye çalışmadığımız bilinmelidir. 

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.