25 Ağustos 2019 Pazar

Uzun Günlerde Oruç Konusu Üzerine Bir Düşünce

Kameri aylardan olan Ramazan ayında, günün belirli bir vakit aralığında yemek, içmek ve cinsel ilişkiden geri durmanın emredildiği kulluk görevinin adı olan orucun, kuzey yarım kürenin kutba yakın bölgelerinde yaşayan Müslümanlar için yaz aylarında gündüzlerin uzun olmasından dolayı 21 saati bulması, bazı Müslümanlar için sorun olmaktadır. Bu soruna bir kısım Müslümanların iftar vaktini Mekke'ye göre ayarlamak sureti ile çare bulmaya çalıştığına şahit olmaktayız. Yani Mekke'de iftar saati olduğunda onlar da aynı saatte oruçlarını açmaktadırlar.

Kanaatimizce bu çarenin Kur'an'i bir karşılığı bulunmamaktadır, hatta orucun erken açılması sonucunda görevin yerine getirilememiş olması sıkıntısı ortaya çıkmaktadır. Başlangıç ve bitiş  zamanı Allah (c.c) tarafından kayıt altına alınan (Bakara s. 187) bir görevin, bitiş zamanını erkene almak doğru bir yöntem değildir. Yazımızın amacı, bu bölgelerde yaşayan ve Ramazan ayının yaz aylarına denk gelmesi sonucu, uzun günlerde oruç tutmak zorunda kalan Müslümanlar için bu soruna Kur'an'i bir çözüm teklifi sunmaya çalışmak olacaktır.

Uzun günlerde 21 saate varabilen bir oruç zamanına takat yetiremeyecek olanlar için, Kur'an'dan iki tane farklı yol bulmanın mümkün olabileceğini düşünmekteyiz.

                         Allah kişiye ancak gücünün yeteceğini yükler. (Bakara s. 286)

1. yolu, Bakara s. 184. ayetinde geçen وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ cümlesinden çıkarmanın mümkün olabileceğini düşünmekteyiz. يُطِيقُونَهُ kelimesi, oruç tutmaya herhangi sıhhi ve seferi bir engeli olmadığı halde bir takım mücbir sebeplerden dolayı oruç tutmaya gücü yetmeyenleri ifade etmektedir. Örneğin, şoför, fırıncı, tarla amelesi v.s gibi devamlı olarak ağır işlerde çalışan ve sıcak ve uzun vaktinden dolayı oruç tutmakta zorlananlar için fidye vermek gibi bir yolu, Bakara s. 184. ayetindeki bu cümleden çıkarabiliriz.

Yani uzun günlerde oruç tutmakta zorlananlar fidye vermek sureti ile bu görevi yerine getirmiş olacaklardır.

2. yolu ise Bakara s. 184. ve 185. ayetlerinde geçen, hasta ve seferde olanlar için verilen ruhsat üzerinden bulmanın mümkün olabileceğini düşünmekteyiz. Şöyle ki;

Bu ayetlerde kronik bir hastalığı olmayan ve belirli bir süre sonra iyileşecek hastalığı olanlar ve seferde olanların Ramazan ayı sonrasındaki diğer günlerde oruçlarını tutabilecekleri ruhsatı verilmektedir.

Bu ruhsat uzun günlerde oruç tutmak konusu ile nasıl bağdaştırılabilir?.

Uzun günlerde oruç tutmak zorunda kalan bir Müslümanın herhangi bir hastalığı olmasa dahi, bu orucu tutması halinde sağlığını kaybederek hasta olması ihtimalini de göz ardı etmemek gerektiğini düşünmekteyiz.

Bu ihtimali dikkate aldığımızda ise bu kişilerin Ramazan ayı dışında oruç tutabilmeleri söz konusu olabilir. Kış aylarında gündüzlerin daha kısa olması oruç tutmalarını kolaylaştıracağı için, bu kimseler kısa günlerde oruçlarını tutabilir.

Sonuç olarak: Kuzey kutbuna yakın ülkelerde yaşayan ve Ramazan ayının yaz günlerine denk gelmesi sonucu uzun saatler oruç tutmak durumunda olan bazı Müslümanların Mekke saatini iftar vakti olarak tayin etmeleri, doğru bir yöntem değildir. Bu soruna Kur'an içinden iki yol bulmak mümkündür. 1. fidye vermek, 2. kısa günlerde oruç tutmak.

Teklif ettiğimiz bu yöntem, elbette kendi düşüncemiz olup,  fetva niteliği taşımamaktadır. Yazımızın amacı sadece, "Şayet ben böyle bir durumda olsam nasıl bir yol bulabilirdim?" sorusuna aranmaya çalışılan bir cevap sadedindedir.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Süleymaniye Vakfı Mealinde Nur s. 33. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an, kendi iç bütünlüğünde anlam örgüsüne sahip bir kitap olmasından dolayı, indi düşüncelerini Kur'an'a onaylatmak isteyenlerin ayaklarının tökezleyerek deşifre olmasını sağlamaktadır. Çünkü bu kimseler, bir ayette geçen kelimeyi doğru çevirirken, başka bir ayette geçen aynı kelimeyi, indi düşüncelerini kitaba onaylatmak amacı içinde olduklarından dolayı farklı çevirmek suretiyle, çelişkili bir anlama imza atmaktadırlar.

Bu yazımızda, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan Kur'an mealinde Nur s. 33. ayetine verilen anlam üzerinde durmaya, ön yargılı bir okumanın nasıl bir çelişkiye imza atılmasını sağladığını göstermeye çalışacağız.

Ayetin Arapça metni, ve vakıf tarafından yapılan meali şöyledir: 

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّىٰ يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ ۗ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا ۖ وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ ۚ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah tarafından ihtiyaçları karşılanıncaya kadar kendilerine hakim olsunlar. Eliniz altındaki esirlerden hürriyet sözleşmesi (kitabet) yapmak isteyenlerde bir iyi tutum biliyorsanız sözleşmeyi yapın. Allah’ın size verdiği maldan da onlara verin. Eğer evlenmek isterlerse dünya hayatının geçici menfaatinin peşine düşerek kızlarınızı isyana zorlamayın. Kim onları zorlarsa, zorlanmalarından sonra Allah onları bağışlar, ikram eder.[*] 


 Yapılan mealin altına vakıf tarafından yazılan dipnot ise şöyledir: Yazılan dipnotta


[*] Bakirelerle ilgili müteşâbih âyet:
Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır.
وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Evlenmek isterlerse kızlarınızı, şu hayatın malını arzu ederek aşırı davranışlara zorlamayın.” (Nur 24/33)
Ayette geçen فَتَيَات = genç kızlar, bakire kızlardır.
إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا (in eredne tehassunen) =evlenmek isterlerse, anlamına gelir.
تَحَصُّنً = tehassun kelimesinin buradaki anlamı muhsana olmaktır. Muhsana, Nisa 4/24. âyette evli,  Nisa 4/25. âyette de namuslu anlamında kullanılmıştır. Gençliğinin baharında olan genç kızlar zaten namuslu olacakları için âyetin anlamı “evlenmek isterlerse” şeklindedir. Bu âyet evlenme ile ilgili olduğundan başka bir anlama çekilmesi imkânsızdır.
Kur'ân, makrû’ (مقروء) = bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. (Lisan’ul-arab) Kelimenin çoğulu yoktur; tekil için de çoğul için de kullanıldığı için kur’ân = قُرْآن kelimesine “kur’ânlar” diye de anlam verilebilir.
Ayet kümeleri, işlenen konu açısından aralarında benzerlik bulunan ayetlerin, bir araya getirilmesiyle oluşturulur. Küme tamamlanmadan istenen açıklamaya ulaşılamaz. Allah Teâlâ şöyle demiştir:
Onu kur’ânlar halinde böldük ki insanlar müks içinde iken onu onlara okuyasın. (İsrâ 17/106)
Müks = مُكْث, “durup beklemek” demektir. Ayetlerin açıklamasına ancak bir ilim heyeti birlikte ulaşabilir. İlgili ayetlerden biri de şöyledir:
Bu bir kitaptır ki, ayetleri; bilenlerden oluşan bir topluluk için Arapça kur’ânlar halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)
Bu yöntem sahabeden sonra unutulmaya başlandığı için ayetlere verilen meallerde büyük yanlışlar vardır. Buradaki meal, o yanlışlardan biridir.

Yazılan dipnotta geçen "Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır."cümlesi, vakfın ön yargılı bir okumasının örneğini göstermektedir. Çünkü vakıf bu ayetten evlenecek genç kızlara baskı yapılmaması gerektiğini, ayete söyletmeyi amaçlamaktadır.

Vakıf mealinde, ayet içinde geçen فَتَيَاتِكُمْ kelimesinin, "genç kız, bakire kız" anlamına sahip olduğu belirtilmektedir. Aynı kelime Nisa s. 25. ayetinde de geçmekte, fakat aynı kelimeye vakıf Nisa s. 25. ayetinde farklı bir anlam vermektedir.,

Nisa s. 25. ayetine vakıf tarafından verilen anlam şu şekildedir:

Mümin, iffetli ve hür kadınları nikâhlayacak kadar varlıklı olmayanlar, hakimiyetiniz altında olan MÜMİN ESİR KIZLARINIZI nikahlayabilirler. İmanınızı en iyi bilen Allah’tır. Hepiniz birbirinizdensiniz[1*]. Onları (esir kadınları), iffetli /muhsana olmaları, zinadan uzak durmuş ve gizli dostlar edinmemiş olmaları şartıyla onları, ailelerinin[2*] izni ile nikahlayın ve mehirlerini kendilerine, marufa (Kur’an ölçülerine) uygun olarak verin. Evlendikten / muhsana olduktan[3*] sonra da zina etmiş olarak karşınıza çıkarlarsa onlara verilecek ceza, hür kadınlara verilen o cezanın yarısı kadardır[4*]. Bu ruhsat[5*], içinizden zor duruma düşmekten korkanlar içindir. Ama sabretmeniz daha iyi olur. Allah bağışlar ve merhamet eder. 

Mealde altını çizdiğimiz kelimelere dikkat edilirse, Nisa s. 25. ayeti içinde geçen مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِcümlesine, vakıf tarafından doğru şekilde "mümin esir kızlarınız" anlamı verilmiştir. Yani فَتَيَاتِكُمُ kelimesi, savaşta ele geçirilen kadın köle veya cariye olarak bildiğimiz bir anlama sahip olarak çevrilmiştir. Fakat aynı kelime Nur s. 33. ayetinde aynı anlamda çevrilmemiş, genç kız anlamı verilerek çevrilmiştir. 

Burada, "Bir kelime bütün ayetlerde aynı anlamda olmak zorunda mı, neden bir ayette farklı bir ayette farklı anlamda kullanılmış olmasın?" şeklinde bir soru sorulabilir. Arapçada bir kelimenin çok anlama sahip olmasından dolayı böyle bir durum elbette mümkündür ve bunun örnekleri Kur'an'da bulunmaktadır. Fakat bahsi geçen kelimenin, bir ayette esir kız, bir ayette genç kız anlamında kullanılmış olması kanaatimizce mümkün değildir. Kelimenin doğru anlamı esir kız yani genellikle cariye olarak bildiğimiz şeklindeki kullanımıdır. Her iki ayette de bu anlamın kullanılması gerekirken, vakıf tarafından yapılan mealde maalesef bunu görememekteyiz.

Peki vakıf neden bu kelime için farklı bir kullanım ihtiyacı duymuştur?. Bu sorunun cevabını dipnotta görmek mümkündür. Yapılan dipnottaki " Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır."cümlesi her şeyi açıklamaktadır. Genç kızlara evlilik konusunda baskı yapılması elbette kabul edilebilir bir durum değildir, ancak bunu zorlamalarla ayetten çıkarmaya kalkmak ise, hiç kabul edilebilir değildir. 

Nur s. 33. ayet içinde kafaları karıştıran bir diğer cümle, cariyelerin yani esir kızların fuhşa zorlanması ile ilgilidir. Cümlenin metni şu şekildedir: وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

Cümlenin genel olarak yapılan çevirileri ise şu şekildedir:

"Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın."
 Cümle içinde geçen عَلَى الْبِغَاءِ kelimesi, vakıf tarafından isyan anlamında çevrilmiş olmasına karşın, فَتَيَاتِكُمْ kelimesinin esir kız anlamında kullanılması gerektiğini dikkate aldığımızda, bu kelimenin, kadının kendisi için için belirlenmiş haddi aşmış olmasını ifade eden fuhuş anlamında kullanılmış olması daha isabetli görünmektedir. Çünkü Kur'anda bu şekilde kullanımı görülmektedir. 

الْبِغَاءِ kelimesinin kadın ile birlikte kullanıldığı zaman, kadının iffeti namusu ile ilgili kullanıldığına dair iki ayet örneğini, Meryem suresi içinde görmekteyiz. Bu suredeki ayetlerin mealini yine vakıf mealinden alıntı yaparak vermek istiyoruz.

(Meryem 19/20) --- Meryem dedi ki “Benim nereden çocuğum olacak; bana erkek eli değmedi. Yoldan çıkmış (bağıyyen)biri de değilim.” 

(Meryem 19/28) --- Ey Harun’un[*] kızkardeşi! Baban kötü bir kişi değildir, anan da yoldan çıkmamıştır (bağıyyen).” 

Meallerden de görüldüğü üzere vakıf, ayet içinde geçen bağıyyen kelimesini kadının iffeti namusu ile ilgili bir anlam vererek doğru şekilde çevirmiş, fakat Nur s. 33. ayeti içinde geçen الْبِغَاءِ kelimesini ise, isyan anlamı vererek çevirmiştir. Vakıf, Nur s. 33. ayeti içinde geçen kelimeye de Meryem s. 20. ve 28. ayetleri doğrultusunda bir anlam vermesi gerekirken, isyan anlamı vermiş olması, ön yargılarını ayete söyletmek istemelerinin bir sonucudur. 

Yine bu cümle içinde bulunan وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚve ekseriyetle "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" olarak çevrilen cümle, eğer bir cariye kendi isteği ile fuhuş yapmak isterse, Kur'an buna müsaade mi ediyor? şeklinde bazı zihinlerde soru işaretlerine maruz kalmaktadır. 

Öncelikli olarak burada sorulması gereken soru, cümlenin çevirisinde herhangi bir sorun olup olmadığı noktasında olmalıdır. Yoksa mevcut mealler üzerinden gidilerek varılan bir sonuç, bizleri tıpkı bu cümlenin çevirisinde olduğu gibi yanlış iddialara ve düşüncelere sevk edebilir. 


Nur s. 33. ayetinin Muhammed Esed tarafından yapılmış olan çevirisinin daha makul olduğunu düşünerek, önce ayetin onun tarafından yapılmış olan çevirisini verecek, daha sonra ayet üzerinden tarihi arka planı okumaya çalışacağız. 

Muhammed Esed: 

Nur s. 33 ---- Evlenmeye imkan bulamayanlar, Allah kendilerine lütfuyla bu imkanı verinceye kadar iffetli davransınlar. Yasal olarak sahip bulunduğunuz kimselerden azatlık sözleşmesi yapmak isteyen olursa, kendilerinde iyi niyet görüyorsanız bu sözleşmeyi onlar için yazın; ve Allah’ın size bahşettiği kendi zenginliğinden onlara (paylarını) verin. Ve eğer evlenerek iffetlerini korumak istiyorlarsa, sakın, dünya hayatının geçici hazları peşine düşerek, (hürriyeti sizin elinizde bulunan) cariyelerinizi fuhşa zorlamayın; kim onları buna zorlarsa, bilsin ki, maruz kaldıkları bu zorlanmadan ötürü, Allah (onları) acıyıp esirgeyecek ve bağışlayacaktır!

Esed tarafından yapılan bu çeviri metnin gerçeğine daha yakın olup, ayet içinde geçen تَحَصُّنًا kelimesine, evlenmek sureti ile namuslu kalmak anlamı verilmiştir.

Kölelik sistemi nuzül dönemi insanlık aleminin bir gerçeği olup, Arap toplumu da bu gerçeği yaşamakta idi. Kadın ve erkek köle edinmek, savaşların bir parçası olup, Kur'an bu gerçeği kabul ederek, bir takım ıslah düzenlemelerine gitmiştir. Nur s. 33. ayeti de bu düzenlemenin bir parçasıdır. Şöyle ki: 

Köle statüsüne sahip olan bir kimse ücretli olarak çalışarak hürriyeti elde etme hakkını kazanabiliyor, cariye olarak bildiğimiz köle kadınlar ise bazı kimseler tarafından fuhuş sektöründe kullanılabiliyordu. Ayet, fuhuş sektöründe kullanılan cariyelerin bu işlerde kullanılmasını, evlenmek isteyenlere mani olunarak fuhuş sektöründe zorla çalıştırılmasını yasaklamaktadır.

Maalesef bir çok mealde yanlış anlamalara yol açabilecek olan "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" şeklinde bir çeviri yapılarak, bir çok kimsenin kafasında soru işaretlerinin oluşmasına yol açılmıştır. 

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan Nur s. 33. ayeti maalesef ön yargılara kurban edilmek istenilmiş, fakat Kur'an kendi iç bütünlüğünde bir anlam örgüsüne sahip olmasından dolayı, vakıf tarafından yapılan bu ayet meali yine kendi yaptıkları diğer ayet mealleri tarafından ret edilmektedir. 

Ayet  içinde geçen فَتَيَاتِكُمْ ve الْبِغَاءِ kelimeleri Kur'an bütünlüğüne riayet edilmemek sureti ile çevrilmiş, fakat vakıf bu hatası ile yine Kur'an tarafından tökezletilmiştir. Kendi yaptıkları meallerden örnekler vererek yaptıkları hatayı ortaya koymaya çalışmış olmamız, vakfın meal çalışmasında dikkatli davranmadığını göstermektedir.

Tavsiyemiz, vakfın ön yargılarını kırması ve yaptıkları ayet meallerinin diğer ayetler ile herhangi bir çelişki arz edip etmediğinin kontrole tabi tutulmasıdır.

                               EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

12 Haziran 2019 Çarşamba

Hud s. 46. Ayeti: Nuh (a.s.)ın Oğlu Zina Mahsulü müydü?

Yazımıza başlık olarak koyduğumuz sorunun, bazı okuyucular tarafından garip karşılanacağını bilmekteyiz. Ancak Nuh (a.s.) kıssasını, eski tefsirlerden okuyanlara bu soru garip gelmeyecektir. Çünkü o tefsirlerde bu doğrultuda yorumların nakledilmiş olduğu görülecek, hatta Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde, ilgili ayete bu doğrultuda bir meal verilmiş olduğu görülecektir.

İlgili ayetin yorumlarında 3 farklı yaklaşım olduğu, yine bu tefsirleri okuyanlar tarafından görülecektir. Yazımızın konusu bu farklı yaklaşımlar üzerinde olacaktır.

Hud s. 46. ayetinin Arapça metni ve ilgili ayete verilen 3 farklı meal şöyledir: 

قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ ۖ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ ۖ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۖ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ

1- Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum."

2- (Allah) "Ey Nuh! Kesinlikle o senin ailenden sayılamaz; dolayısıyla bu (bu tarz yaklaşım) doğru olmayan bir davranıştır; bundan böyle, iç yüzünü bilmediğin bir şeyi Benden isteme: Elbet Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim!" dedi.

3- Allah dedi ki " Bak Nuh! O, senin ailenden değildir. O uygunsuz bir iş ürünüdür. Bilmediğin şeyi bana sorma. Kendini bilmezlerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum".

1. sıradaki meal örneği, Nuh (a.s.) ın oğlunun inkarcı bir kişi olduğunu merkeze alarak yapılan, ve birçok meal yapıcısı tarafından kabul gören bir meal örneğidir. 2. sıradaki meal örneği, Nuh (a.s) ın Allah (c.c.) ye karşı yapmış olduğu isteğin yanlış olduğunu merkeze alarak yapılan örneğidir. 3. sıradaki meal örneği ise, Nuh (a.s.) ın oğlunun zina mahsulü olduğunu merkeze alarak yapılan meal örneğidir. Bizim, bu meal örneklerin birisi doğru diğeri yanlıştır gibi bir iddiamız olmamakla birlikte, hangi mealin daha isabetli olabileceği konusunda görüşlerimizi paylaşmaya gayret edeceğiz. 

İlgili ayette farklı yorumların oluşmasına yol açan cümle, ayet içindeki إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ cümlesidir. Kur'an ile hemhal olanların karşısına çıkan en büyük sorunlardan bir tanesi, Kur'an içindeki herhangi bir ayetin, farklı kişiler tarafından yapılan tefsir ve meallerinin birbirinden farklı olmasıdır. Bu farklılıkların birçok sebebi olmakla birlikte, Arap dilinin gramatik yapısından kaynaklanan kıraat farklılıkları ve kişilerin sahip oldukları Kur'an algılarının bu konuda büyük rol oynadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kur'andaki herhangi bir ayetin çeviri ve yorumunda göz önünde tutulması gereken en önemli hususlardan bir tanesi de, o ayetin Arap dilindeki karşılığının ilgili ayetin öncesi ve sonrası, ve Kur'an'ın bütünlüğü ile uyum sağlamasıdır. Kıraat farklılıklarından veya farklı Kur'an algılarından doğan okumalar, herhangi bir ayete birden farklı anlam verilmesine sebep olmakta, bu durum ise okuyucunun kafasında hangi yorumun doğru olduğu konusunda soru işareti oluşturmaktadır. Yukarıdaki cümle bu duruma bir örmek olup, hangi yorumun daha isabetli olabileceğini ilgili kıssanın bütünü üzerinden giderek anlamaya çalışacağız. 

Hud s 25- 49. ayetleri arasında anlatılan Nuh kıssasının kısaca özeti şöyledir: Putlara tapan kavmini uyarmak için gönderilen Nuh (a.s.), yıllarca bu görevini yerine getirmeye gayret etmiş fakat başarılı olamamıştır. Allah (c.c.) ona bir gemi yapmasını ve gemiye hayvanlardan birer çift ile ailesi ve kendisine inananları bindirerek tufan başlayınca yola çıkmasını emreder. 

Bu emri verirken 37. ayetteki "zalimler konusunda bana başvurma, çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır." emri, إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ   cümlesinin isabetli anlamını tespit etmekte bize yol gösterecektir. Geminin hareket etme zamanı geldiğinde ailesine dahil olan oğlu gemiye binmeyi ret eder ve suda boğulur. Bunun üzerine 45. ayette Nuh (a.s.) Allah'a şöyle nida eder: "Ey Rabbim, oğlum ailemin bir bireyi idi, senin vaadin de gerçektir ve sen kesinlikle hüküm verenlerin en yerinde hüküm verenisin."

Nuh (a.s.) ın bu nidasının cevabını 46. ayette görmekteyiz. Fakat ayet içindeki إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ cümlesinin çeviri ve yorumlarında farklılık görmekteyiz. Cümledeki إِنَّهُ kelimesi tefsirciler tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır: Bir kısım tefsirci, kelimeyi Nuh (a.s.) ın oğluna raci ederek , onun gemiye binmeyi ve iman etmeyi ret etmekle kötü bir iş yaptığı şeklinde yorumlamakta, diğer bir kısım tefsirci ise kelimeyi Nuh (a.s.) ın sözüne raci ederek, senin bu isteğin uygun olmayan bir istektir şeklinde yorumlamaktadır. 

Biz, cümledeki إِنَّهُ kelimesini, Nuh (a.s.) oğluna raci ederek yorumlayanların daha isabetli olduğunu kanaatindeyiz şöyle ki: Nuh (a.s.) ın oğlu babasının bütün ısrarlarına rağmen gemiye binmeyi ret ederek, sığındığı dağın kendisini boğulmaktan kurtaracağını iddia etmiştir. Onun bu iddiası, aynı zamanda babasına iman etmediğini de göstermektedir. Bu noktada ayet içinde geçen "ehl" kelimesi önem kazanmaktadır.

Ehl; Kendilerini bir kan bağının, nesebin, inancın, dinin, evin, ülkenin, sanatın bir araya getirdiği kimseler ile ilgili olarak kullanılan bir kelimedir. Hud s. 40. ayeti içinde geçen ehleke (aileni) kelimesi, bir kan bağının nesebin bir araya getirdiği kimseler anlamında kullanılırken, 46. ayette ise inancın dinin bir araya getirdiği kimseler anlamında  kullanılmıştır. Nuh kıssasının anlatıldığı Enbiya s. 76. ve Saffat s. 76. ayetlerine baktığımızda ehl kelimesinin, kan bağı nesep anlamında değil, aynı inancı paylaşan insanlar ile ilgili kullanıldığını görebiliriz. 

Dolayısı ile Allah (c.c.) Nuh (a.s.) a hitaben إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ buyurmakla, oğlunun onunla aynı inancı paylaşmadığını beyan etmektedir. Bu cümle içindeki إِنَّهُ kelimesinin, Nuh'un oğlu anlamında kullanılmış olması, 46. ayet içinde ikinci kez geçen kelimenin yine Nuh'un oğlu anlamında kullanılmış olması şeklinde yapılan yorumları güçlendirmektedir. Dolayısı ile, Allah (c.c.) Nuh (a.s.) a hitaben إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍbuyurmakla, onun oğlunun inkarcılığına işaret etmektedir. 

Gelelim tefsirlerde nakledilenNuh (a.s.) ın oğlunun zina mahsulü olduğu şeklindeki yorumlara:

Tetkik etme imkanı bulduğumuz meallerde, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde bu doğrultuda bir çeviri yapıldığını yukarıda belirtmiş, Vakıf tarafından yapılan meali yukarıda 3. sıradaki meal örneği olarak vermiştik. Vakıf tarafından verilen dipnotta ise bu görüşün Taberiye ait olduğu belirtilerek Tahrim s. 10. ayete atıf yapılmaktadır. Taberi tefsirinin Tahrim s. ile ilgili olarak yapılan, Türkçeye Hisar yayınları tarafından yapılan çevirisinin 8. cilt 360. sayfasında ise şunlar yer almaktadır:

"Abdullah b. Abbas'a göre kocalarına ihanet ettikleri beyan edilen Hz Nuh ve Hz Lut'un ihanetleri dini meselelerdendir. Başka hususta değildir. Zira hiçbir peygamberin hanımı ahlaksızlığa düşmemiştir. Burada Hz Nuh'un karısının ihaneti onun kafir olması ve Nuh'u delilikle suçlamasıdır. Lut'un karısının ihaneti Lut'un gizlediği misafirler, Lutilik yapan ahlaksızlara bildirmesidir.

Görüldüğü üzere Taberi tefsirinin Türkçeye yapılan çevirisinde Vakfın iddia ettiği gibi bir görüş bulunmamaktadır. Şayet Vakıf bu görüşünü Tahrim s. 10. ayete dayandırarak kendi indi görüşleri olarak ortaya koymuş olsa dahi, ilgili ayette Nuh'un karısının zinaya saptığına dair herhangi bir delil yine bulunmamaktadır. Ayrıca Taberi'nin Hud suresi tefsirinde Nuh kıssası ile ilgili ayetlerde bu konuda herhangi bir görüş bulunmamaktadır. Vakfı böyle bir anlam vermeye yönelten noktanın ayet içinde geçen "ehl" kelimesinin sadece kan bağı anlamı dikkate alınmış olması olduğunu düşünmekteyiz. Vakıf şayet Kur'an bütünlüğünü dikkate almış olsaydı Enbiya ve Saffat surelerinde geçen "ehl" kelimesinin, inanç bağı anlamında kullanılmış olduğunu görerek, bu yönde yapılan bir mealin isabetsiz olacağı kanaatine varabilecekti.

Not: Yazımızda Taberi tefsirinin Türkçe tercümesinde vakıf tarafından iddia edilen görüşün olmadığı yönünde bir ifademiz olmuştu. Taberi tefsirinin Arapçasında Hud s. 46. ayeti ile ilgili tefsirde, böyle bir görüş ifade edilmiş olmakla birlikte, bu görüş Taberi'ye ait değil, başka kişilerin ortaya attığı bir görüş olarak tefsirde yazmaktadır. Taberi'nin kendisi bu görüşte olmadığı gibi, bu görüşün yanlış olduğunu savunmaktadır. Vakıf dipnotunda "Taberi tefsirinde bunun zina mahsulü olduğu yazılı" şeklinde bir ifad,e sanki bu görüşü Taberi savunuyormuş gibi bir durum oluşturmaktadır. Vakfın bu dipnotu, "Taberi tefsirinde bu yönde görüşler yazmaktadır" şeklinde değiştirmesi daha gerçekçi olacaktır.

                                     EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR. 

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. Ayetlerinde Geçen "Min Dabbetin" Kelimesinin Çevirileri Üzerinde Bir Mülahaza

Elimizde bulunan Kur'an çevirilerinin bir çoğunda karşımıza çıkan sorunların başında, ilgili ayete verilen anlamın Kurân bütünlüğü ile çelişmesi gelmektedir. Bu çelişkinin bir nedeni ise, ayet içindeki  herhangi bir kelimenin sahip olduğu anlamlardan hangisinin ayet metni ve Kur'an bütünlüğüne uygun olabileceğinin dikkate alınmamasıdır. 

Bu yazımızda ele almaya çalışacağımız Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. ayetlerinin çevirilerinde karşımıza çıkabilecek olan bir sıkıntı, söylemek istediğimizin daha net anlaşılmasını sağlayacaktır. Konumuz ile ilgili ayetlerin metni ve çevirileri şöyledir.

Nahl s. 61. ayeti:

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً ۖ وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

Fatır s. 45. ayeti:

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَىٰ ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا

Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir. 

Her iki ayete bakıldığında ortak noktanın, Allah (c.c) nin insanları yaptıkları zulümler nedeniyle hemen cezalandırmayarak onları belirli bir süreye kadar ertelemesi olduğu görülecektir.

Peki bu ayetlerdeki çeviri problemi nedir?.
Bu ayetlerdeki çeviri problemi her iki ayette geçen  مِنْ دَابَّةٍ kelimesine ayet bütünlüğüne uygun bir şekilde anlam verilmemesidir. Tetkik etme imkanı bulduğumuz tüm çevirilerde bu kelimenin CANLI anlamı verilerek çevrildiğini gördük. Ayete verilen bu anlam her ne kadar Dabbe kelimesinin anlamına uygun olmuş olsa da, dikkatli bir meal okuyucusunun kafasında bir takım soru işaretleri oluşmasına sebebiyet verecektir. Şöyle ki...

Ayet içinde geçen Dabbe kelimesinin karşılığı olan Canlı anlamı, insan dahil yeryüzündeki bütün mahlukatı içine almaktadır. Ayetlerde geçen Dabbe kelimesine Canlı şeklinde verilen anlam, insan haricinde olan mahlukatın ne gibi bir zulüm işleyerek helak olmayı hak edebilecekleri sorusunu beraberinde getirecektir. Halbuki İnsan haricinde olan hiç bir varlık yaptıkları yüzünden Allah indinde sorumlu olmayacaktır. Yani sadece insan, yaşamında yaptıklarından sorumlu tutulacak ve hesap gününde cennet veya cehennem ile ödüllendirilecektir.  

Allah (c.c) insana akıl vererek ona yaşamında bir takım sorumluluklar vermiştir. Fakat hayvanlar böyle değildir. Allah (c.c) onlara herhangi bir sorumluluk yüklememiştir. Onlar sadece fıtri melekeleri ile hareket ederler ve bu hareketleri neticesinde günah veya sevap kazanmazlar. Dolayısı ile Kur'an'ın odak kavramlarınlarından olan Zulüm, onlar için geçerli bir kavram olmayıp, sadece insan için geçerlidir, ve yaptığı zulüm neticesinde dabbe cinsinden olan varlık grubuna dahil olan insanlar zulümleri nedeniyle azabı hak ederler.

Ayetlerin başına dikkat ettiğimizde her iki ayette de النَّاسَ (insanlar) kelimesinin olduğunu görürüz. Dabbe kelimesine verilecek anlamda maalesef meallerde bu nokta  göz önüne alınmayarak, kelimenin en geniş anlamı verilmiştir. Halbuki bu ayet içinde geçen Dabbe kelimesi anlam daralmasına uğramış, yeryüzünde gezen dabbe cinsinden olan sadece zalim insana has bir anlam kazanmıştır.

Bu noktayı dikkate alarak ilgili ayetlerdeki مِنْ دَابَّةٍ kelimesine verilen CANLI anlamı yerine, İNSAN anlamı vermek daha uygun olacaktır. 

Nahl s. 61 ----Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir insan bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

Fatır s. 45 ----Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir insan bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir.

Burada, "Peki Allah (c.c) neden مِنْ دَابَّةٍ kelimesi yerine النَّاسَ kelimesini kullanmadı?"şeklinde bir soru gelebilir. Buna da Enfal s. 22. ve 55. ayetlerinden cevap verebiliriz.

[008.022]  Şüphesiz Allah katında canlıların (eddevabbi) en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.

[008.055]  Allah katında, canlıların (eddevabbi) en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.

Enfal suresindeki bu ayetlere baktığımızda, inkarcı insanların Dabbe kelimesinin çoğulu ile ifade edilmiş olduğunu görmekteyiz. Yani bu ayetlerde geçen Dabbe kelimesi anlam daralmasına uğrayarak, sadece inkarcı insan için kullanılmıştır. Meal yapıcıları bu ayetleri dikkate alarak Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. ayetlerine anlam vermiş olsalardı, daha isabetli bir ayet çevirisi yapabilmeleri mümkün olurdu.

Sonuç olarak: Kur'an meali yapabilmek için Arap dilini bilmekten önce, Kur'an bütünlüğüne hakim olma şartı gelmektedir. Bütünlüğe dikkat edilmeden yapılan meal çalışmalarının bir çok hata ve çelişkiye sahip olduğu ret edilmez bir gerçektir. Kur'an bütünlüğüne vakıf olmayan bir meal yapıcısı, kelimelerin Arap dilinde belki doğru anlamını verebilir, fakat bu anlam ilgili ayet içinde bazı sıkıntılara yol açabilir. Yazımızda bu noktaya dikkat çekmeye çalıştık.

                                    EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

Allah, insanları zulümleri yüzünden helâk etseydi yeryüzünde yürür bir tek mahlûk kalmazdı, fakat onlara azâp etmeyi mukadder bir zamâna tehîr etti; vakitleri gelince de ne bir an geri kalırlar, ne bir an önce gelip çatar o mukadder vakit.

25 Şubat 2019 Pazartesi

NİSA SURESİ MEALİ (1- 42. Ayetler)

1- Ey insanlar, sizi bir kişiden yaratan, ondan da eşini yaratan, ve o ikisinden (yeryüzüne) birçok erkekler ve kadınlar yayan, Rabbinizden sakının. O'nun adına birbirinizden istekte bulunduğunuz Allah'tan, ve yakınlık bağlarını koparmaktan sakının. Hiç şüphesiz ki Allah sizin üzerinizde gözcüdür.

2- Yetimlerin, (muhafaza etmekle sorumlu olduğunuz) mallarını (zamanı geldiğinde) verin. (Onların sahip olduğu) Değerli olan (mallar)ı, (sizin sahip olduğunuz) değersiz olan (mallarınız) ile değiştirmeyin. Onların mallarını, mallarınıza katarak (kendi malınız gibi) yemeyin. Bunu yapmanız, hiç şüphesiz ki büyük bir günahtır.

3- (Mallarını muhafaza etmek ile sorumlu olduğunuz kız) Yetimlerin haklarını (nikah çağına geldiklerinde onları nikahlayarak) adaletli bir şekilde koruyamamaktan endişe ederseniz, (onların yerine) size helal olan (yetim olmayan hür) kadınları ikişer, üçer, dörder nikahlayın. Eğer (çok eşlilikte de eşler arasında) adaletli davranamayacağınızdan endişe ederseniz (özgür olan) bir eş, veya sağ ellerinizin sahip olduğu (savaş esiri cariye) kadını nikahlayın. Bu (şekilde yapılan bir evlilik), adaletten sapmamanız için daha uygun bir yoldur.

4- (Nikahladığınız) kadınların mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer kendi istekleriyle o mehirden size bir şey bağışlarlarsa, o bağışladıklarını afiyetle yeyin.

5- Allah'ın sizi (idare etmek için) başına geçirdiği (yetimlere ait olan) mallarınızı, o malı idare edecek bilgi ve yeteneksiz (yetim) lere vermeyin. (O malların geliri ile) onların rızkını ve giyimini karşılayın. Onlara güzel söz söyleyin (iyi muamele edin).

6- Yetimleri nikah çağına erişinceye kadar (sahip oldukları malı idare edip edemeyecekleri konusunda) sıkı bir denemeye tabi tutun. Eğer onlarda (mallarını idare edebilecek seviyede) bilgi ve kabiliyet görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler (de mallarını elimizden alacaklar) diye o malları aceleyle müsrifçe yemeyin. Zengin olan iffetli davranarak (o malı yemekten) kaçınsın. Fakir olan ise (müsrifçe değil) makul ölçüler içinde (ihtiyacı kadar) yesin. Mallarını onlara teslim ettiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

7- Anne baba ve yakınların (miras olarak) geriye bıraktığı(malı)nda erkekler için pay vardır. Anne baba ve yakınların (miras olarak) geriye bıraktığı(malı)nda kadınlar için de pay vardır. (Bırakılan mal) az veya çok olsun bu (Allah tarafından verilen) uygulanması kesin hükümdür.

8- (Mirasçılara) hisse dağılımı esnasında, (kendilerine miras düşmeyen) yakınlar, yetimler ve çaresizler de hazır bulunuyorlarsa, onları da (mirastan) yararlandırın. Onlara güzel söz söyleyin (iyi muamele edin).

9- Arkalarında kendilerini koruyamayacak çocuklar bıraktıkları takdirde (onların akıbetlerinden) endişe edenler, (kendilerine miras düşmeyen yakınlara, yetimlere, çaresizlere) haksızlık etmekten korksunlar. Allah'tan sakınsınlar, onlara doğru söz söylesinler.

10- Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler, karınlarında sadece ateş yemiş olurlar. Onlar yakında ateşe dayanak olacaklar (onun alevlenmesi için yakıt olacaklar).

11- (Miras konusunda) Allah size çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadın payı emrediyor. Eğer (ölenin erkek çocuğu olmaz) kadınlar ikinin üzerinde ise, bırakılan malın üçte ikisi onlarındır. Eğer (mirasçı) tek kadın ise, (mirasın) yarısı onundur. (Ölen kişinin) çocuğu varsa anne ve babası için her birine altıda bir vardır. Eğer (ölen kişinin) çocuğu yoksa ve ona anne babası mirasçı oluyorsa, annesine (mirastan) üçte bir vardır. Eğer (ölen kişinin) kardeşleri varsa, annesine (mirastan) altıda bir vardır. (Bu paylaşım ölen kişinin) yaptığı vasiyetten ve (ödenmesi gereken) borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size menfaat bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. (Bunlar) Allah tarafından verilen uygulanması kesin hükümdür. Hiç şüphesiz ki Allah bilen ve doğru hüküm verendir. (*)

(*) Ayette özellikle kadınlara mirastan verilmesi gereken paylara dikkat çekilmektedir. Ayetin nazil olduğu zaman ve mekan şartları göz önüne alındığında, kadınların mirastan pay alamıyor olması önemli bir ayrıntı olup, ayet ile kadınlara mirastan pay verilmesi gerektiği, kesin hükme bağlanmaktadır.

12- Eşlerinizin eğer çocukları yoksa, bıraktığının yarısı sizindir. Eğer onların çocukları varsa yaptığı vasiyetten ve (ödenmesi gereken) borçtan sonra dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri, yaptığınız vasiyetten ve (ödenmesi gereken) borçtan sonra onlarındır. Eğer erkek veya kadına anne baba ve çocukları olmadığı halde varis olunuyor, onun da erkek veya kız kardeşi bulunuyor ise, onlardan her birine altıda bir pay vardır. Eğer kız ve erkek kardeşler birden fazla iseler, vasiyetten ve (ödenmesi gereken) borçtan sonra zarara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar. Bunlar Allah'tan bir emirdir. Allah bilen ve cezalandırmakta acele etmeyendir.

13- Bu hükümler Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve resulüne itaat ederse, onu ölüm görmemek üzere kalacakları altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur.

14- Kim Allah'a ve resulüne asi olur, onun sınırlarını aşarsa, onu ölüm görmemek üzere ateşe koyar. Hor ve hakir edici azap onadır.

15- Kadınlarınızdan birbirleriyle fuhuş yaptığı gerekçesi ile karşınıza gelenlerin suçunun sabit olması için, içinizden şahitliği geçerli olan dört kişi getirin. Eğer bunlar fuhuş yaptığı iddia edilen kadınlar aleyhinde şahitlik ederlerse, o kadınları ölene, veya  Allah onlara tevbe yolu açarak ıslah oluncaya kadar  evlerde toplumdan uzak halde tutun.

16- İçinizden birbiriyle fuhuş (livata) yapan iki erkeğin ikisi için de, (eğer suçları dört şahit ile sabit olmuşsa) bu çirkin fiili terk etmeleri için gerekli olan sert önlemleri alın. Eğer tevbe eder ve bu çirkin fiili işlemekten vaz geçerlerse o ikisi için uyguladığınız sert önlemlerden vazgeçin. Hiç şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul eden ve bağışlayandır.

17- Allah'ın (kabul etmeyi) üzerine aldığı tevbe, cahilce bir kötülük (livata) işleyip te ölüm anı gelmeden önce(*)  tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah'ın tevbesini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah bilen ve hükmünde isabet edendir.

(*) Ayet içinde geçen garibin kelimesine, "ölüm anı gelmeden önce" anlamı verme sebebimiz, ayetin 18. ayet ile olan bağını koparmamak içindir.

18- Kötülükleri (livata) işleyen bir yaşam sürerek ölüm anı geldiğinde "Ben şimdi tevbe ettim" diyen kimselerin, ve inkarcı olarak ölecek olanların tevbesi de kabul değildir. Acı veren azabı onlar için hazırladık.

19- Ey inananlar, kadınları miras olarak zorla almanız size helal değildir. Onlara (mehir olarak) verdiğinizin bir kısmını onlardan geri almak için, apaçık bir fuhuş işlemedikleri müddetçe onlara baskı yapmayın. Onlarla iyi ve güzel geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, umulur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah çokça hayır kılmış olabilir.

20- Eğer bir eşi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, bırakacağınız eşinize kantar kantar (mehir) vermiş olsanız bile, ondan hiçbir şey almayın. Verdiğinizi iftira atarak ve apaçık bir günah yüklenmiş olarak mı alacaksınız?.

21- Verdiğinizi nasıl geri alırsınız?, birbiriniz ile cinsel ilişki kurdunuz, onlar sizden (haklarını gözetme hususunda) sağlam bir söz de almışlardı.

22- Kadınlardan, babalarınızın nikahladıklarını nikahlamayın. Ancak geçmişte yapılanlar hariçtir (geçmişte yaptığı bu tür evlilikten dolayı kimseye bir sorumluluk yoktur). Şüphesiz ki bu (şekilde yapılan evlilikler) fuhuş ve iğrenç bir yoldur.

23- Sizlere analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, (sizin ile nikahlı) kadınlarınızın anneleri, kendileri ile cinsel birliktelik kurmuş olduğunuz kadınlarınızın sizin himayenizde bulunan üvey kızlarınız (ile nikahlanmak) haram kılındı. Eğer anneleri ile cinsel birliktelik kurmamışsanız (onları nikahlamakta) size bir günah yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri, iki kız kardeşi de (aynı anda nikah altında) birlikte bulundurmak ta (size haram kılındı). Ancak geçmişte yapılanlar hariçtir (geçmişte yaptığı bu tür evlilikten dolayı kimseye bir sorumluluk yoktur). Hiç şüphesiz ki Allah bağışlayan ve merhamet edendir.

24- Kadınlardan sağ ellerinizin altında bulunan (savaş esiri olarak alınmış kadın)lar hariç, evli olanlar ile de (nikahlanmanız haram kılındı). (Bunlar) Allah'ın size yazdığı hükmüdür. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli ve zinadan kaçınanlar olmanız şartıyla mallarınız ile (onların nikah bedellerini vererek nikahlanmak) istemeniz size helal kılındı. (Size helal kılınan) bu kadınların hangilerinden faydalandıysanız onlara belirlediğiniz nikah bedellerini verin. Nikah bedelinin belirlenmesinden sonra karşılıklı rıza ile kararlaştırdığınız (erkeğin bedeli arttırması veya kadının bedelin bir kısmından bağışlaması) miktarda size bir günah yoktur. Allah bilen ve hükmünde isabet edendir.

25- Sizden, hür mü'min kadınlarla maddi imkansızlıklar sebebiyle nikahlanamayanlar, sağ ellerinizin altında bulunan mü'min cariyelerinizi nikahlasın. Allah sizin imanınızı iyi bilmektedir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyleyse iffetli, zinadan kaçınan ve gizli dost tutmamışlar olmaları şartıyla, onları velilerinin izni ile nikah bedellerini uygun bir ölçüde vererek nikahlayın. Evlendikleri zaman eğer zina suçu ile gelecek olurlarsa, onların cezası hür mü'min kadınlara verilen cezanın yarısıdır. Bu (cariye ile evlenme izni) sizden günaha düşme korkusu duyan içindir. (Hür mü'min kadın ile evlenebilmek için) sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah bağışlayan ve merhamet edendir.

26- Allah size (helal ve haramı) açıklamak, (aynı hükümler ile muhatap olmuş olan) sizden öncekilerin yoluna iletmek, ve tevbenizi kabul etmek ister. Allah bilendir ve hükmünde isabet edendir.

27- Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister. Nefislerinin istekleri peşinde gidenler ise, sizin doğru yoldan tamamen sapmanızı ister.

28- Allah sizden (üzerinizdeki yükü) hafifletmek ister. İnsan zayıf yaratılmıştır. 

29- Ey inananlar, mallarınızı aranızda doğru olmayan yollarla değil, karşılıklı rızaya dayanan ticaret ile yeyin. Birbirinizi (meşru sebep olmadan) öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah size karşı merhametlidir.

30- Kim düşmanlık ve haksızlıkla böyle yaparsa, yakında biz onu ateşe yaslandırırız. Bunu yapmak ise Allah'a için kolaydır. 

31- Yasaklandığınız büyük günahlardan uzak durursanız, kötülüklerinizi örter ve sizi değerli bir yere koyarız.

32- Allah'ın sizi kiminizi kiminizden üstün kıldığı şeylere tamah etmeyin. Erkekler için kazandıklarından bir pay, kadınlar için de kazandıklarından bir pay vardır. Allah'ın lütfundan isteyin. Hiç şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir.

33- Anne baba ve yakınların bıraktığından, hak sahipleri tayin ettik. (Hukuken mirasçı olmaya hakkı olmadığı halde)yemin ile sözleşme yaptığınız (mirastan pay verilmesi sözü verilen) kimselere de paylarını verin. Hiç şüphesiz ki Allah her şeye şahittir.

34- Erkekler, Allah'ın kiminizi kiminizden üstün kılmış olmasından, ve (ailesinin geçimini temin için) mallarından harcama yapmalarından dolayı, kadınlar üzerinde koruyucu, gözetici ve yöneticidir. (Aile birliğini ve toplumu) bozucu olmayan kadınlar, itaatten ayrılmayan, Allah'ın ( kendi haklarını) korumasına mukabil gizliyi (avret mahallerini) koruyan kadınlardır. Aile birliğini zedeleyecek aykırı davranışlarda bulunmasından endişe ettiğiniz kadınlara (bu tür davranışları terk etmesi konusunda) öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın, (bunlara rağmen hala aykırı davranışlara devam edecek olurlarsa) onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onlara karşı bu tedbirleri uygulamaya devam etmeyin. Hiç şüphesiz ki Allah yücedir ve büyüktür.

35- Eğer karı kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkek tarafından kararlarında isabet edebilen bir kişiyi, kadın tarafından da kararlarında isabet edebilen bir kişiyi (karı kocanın arasını düzeltmeleri için) tayin edin. Tayin edilen bu iki kişi, eğer karı koca arasının yeniden birleşmesini isterlerse, Allah onları muvaffak kılar. Hiç şüphesiz ki Allah bilen ve haberdar olandır.

36- Allah'a kulluk edin, hiçbir şeyi ona ortak olarak görmeyin. Anne babaya, yakınlara, yetimlere, çaresizlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalana, sağ ellerinizin altında olanlara iyilik edin. Hiç şüphesiz ki Allah kendini beğenmiş övüneni sevmez.

37- Onlar cimrilik ederler, insanlara da (kendileri gibi) cimri olmayı telkin eder, Allah'ın kendi lütfundan onlara verdiklerini gizlerler. İnkarcılar için hor ve hakir edici azabı hazırladık.

38- Onlar mallarını insanlara gösteriş olsun diye sarfederler. Allah'a ve ahiret gününe inanmazlar. Şeytan her kime arkadaş olmuş ise, o ne kötü bir arkadaştır.

39- Ne olurdu onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanmış, ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerinden (gösteriş yapmak yerine) hayır yolunda infak etmiş olsalardı?. Allah onların o yaptıklarını da bilirdi.

40- Hiç şüphesiz ki Allah zerre kadar haksızlık yapmaz. Eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır, ve kendi katından büyük bir mükafat verir.

41- Her topluluğa bir şahit getirdiğimiz, seni de şunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman halleri nasıl olacak?.

42- O gün inkarcılar ve resule asi olanlar, yerle bir olmayı temenni edecekler, (yaptıkları ve söyledikleri) hiçbir şeyi de Allah'tan gizleyemeyecekler.



14 Ocak 2019 Pazartesi

Süleymaniye Vakfı Mealinde Al-i İmran s. 93. Ayetine Verilen Anlam Üzerinde Bir Mülahaza

Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinin karşılaştırmalı olarak farklı meallerden okuyan bir meal okuyucusu, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde, bu ayetin mealinin diğer meallerden farklı olduğunu görecek, hangi mealin doğru olduğu yönündeki sorusuna cevap aramaya gidecektir. Yazımızın konusu bu ayetin hangi çevirisinin doğru olabileceği üzerinedir.

Öncelikle ilgili ayetin 94. ayet ile birlikte Arapça metnini ve Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan çevirisini vermek istiyoruz. 

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِنْ قَبْلِ أَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

93- (Yahudiler dediler ki) Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in[1*] kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.”[2*] 

94- Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanını Allah'a mal edenler yanlış yapanlardır. 


[1*] Yakup (as)’nin lakabı İsrail’dir. Bu nedenle onun soyundan gelenlere İsrailoğulları denir. Tevrat’ın Musa aleyhisselama indirilen kitap olduğu söylenir ama Kur’an’da bunu doğrulayan tek bir ifadeye rastlanmaz. Bir âyet şöyledir: İçinde bir rehber ve nur olan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebîler, Yahudiler arasında onunla hükmederler. Hocalar ve âlimler de Allah’ın kitabını koruma görevleri gereği onunla hükmeder, uygulamaya şahit olurlar. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, ayetleri görmezlikte direnenlerdir (kâfirlerdir.) (Maîde 5/44)
Ya‘kūb aleyhisselamın on iki oğluna ve onların soyundan gelenlere esbât denir. Bakara 2/136, Al-i İmran 3/84 ve Nisa 4/162. âyetlere göre esbât içinden nebi olanlara da kitap indirilmiştir. Bunlardan İsa aleyhisselama İncil verildiği için (Mâide 46) Tevrat, Yakub aleyhisselamdan İsa aleyhisselama kadar İsrailoğulların nebîlerine verilen kitapların toplamından ibarettir.
[2*] Allah Teala şöyle demiştir: “Yahudilere tek tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışık olanlarla kemiklerine karışanlar dışında kalan iç yağlarını da haram kıldık. Bu, (batıl yolla) üstünlük kurma çabalarına karşılık onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğruyu söyleriz.” (En’âm 6/146) Bu ve benzeri âyetler inince Yahudiler bunu reddederek yukarıdaki sözleri söylemişlerdi. Halbuki Tevrat’a göre de Yahudiler, karada yaşayan hayvanlardan sadece çatal ve yarık tırnaklı olup geviş getirenleri yiyebilirler. Çatal tırnaklı olmayan deve, yaban faresi ve tavşan ile geviş getirmeyen domuz haramdır. Karada yaşayan gelincik, fare, kara kurbağası türleri, kirpi, bukalemun, kertenkele türleri, salyangoz ve köstebek gibi küçük canlılar da haramdır. (Bkz. Levililer 11, Tesniye 14)

Al-i İmran s. 93. ayetinin Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan meali ile, diğer mealler arasındaki fark, ayetin başında parantez içine alınmış olarak yazılan, Yahudiler dediler ki kısmıdır. Süleymaniye Vakfı tarafından yapılmış olan Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinde, "  Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir."  cümlesi, Allah (c.c) tarafından değil, Yahudiler tarafından söylenmektedir.  Ancak bu ayetin diğer meallerine, baktığımızda, bu sözün Allah (c.c) tarafından söylendiği görülmektedir. 

Tetkik etme imkanı bulduğumuz bütün meallerde, Al-i İmran s. 93. ayetindeki cümlenin, Allah (c.c) tarafından söylenmiş olan, ve Yakup (a.s) ın bazı kişisel nedenlerden dolayı yemediği yiyecekler dışındaki (o yiyeceklerin de helal olmasına rağmen, Yakup (a.s) tarafından bazı nedenlerden ötürü yenilmemektedir) bütün yiyeceklerin İsrailoğullarına helal olduğunu beyan eden bir söz olduğu anlaşılırken, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde ise, Allah (c.c) tarafından 94. ayette yalan olarak beyan edilen bir söz olduğu anlaşılmaktadır.

Süleymaniye Vakfı tarafından ayetin başına açılan parantezin içine yazılan Yahudiler dediler ki ifadesinin sebebini, ayetin altına açtıkları dipnotta belirtmektedir. Dipnotta, Yahudilerin Al-i İmran s. 93. ayetindeki sözleri söyleme sebebi olarak, Enam s. 146. ayeti gösterilmektedir. Yahudiler kendilerine bazı yiyeceklerin haram kılındığını beyan eden ayetler indiğinde bunu ret etmişler, kendileri için böyle bir haramlılığın olmadığını Al-i İmran s. 93. ayetteki sözler ile dile getirmişlerdir.

Ancak Enam s. 146. ayeti, her ne kadar Yahudiler ile ilgili ise de, bu ayet 136. ayetten başlayıp 153. ayete kadar giden bir bağlama dahildir. Bu bağlama sahip olan ayetlerin, Mekke müşriklerinin şirk inançları ile ilgili olduğu için, Mekke'de inmiş olması gerekmektedir. Vakfa göre Mekke'de inen bu ayete itiraz edenler, cevabı Medine'de inen bir ayette almışlardır.

Kanaatimizce vakıf tarafından Al-i İmran s. 93. ayetine verilen anlamda, Enam s. 146. ayetinin dikkate alınması hatalı bir yaklaşımdır. Eğer Yahudiler Enam s. 146. ayetine karşı bir itiraz getirmiş olsalardı, bu itirazları Al-i İmran s. 93. ayetinde olduğu gibi değil, "Allah bize özel olarak hiç bir şeyi haram kılmadı" gibisinden olması, veya ilgili ayet içinde açık ve net olarak diğer ayetlerde olduğu gibi "Galetil Yahudi" (Yahudi dedi ki) şeklinde bir Arapça metin olması gerekirdi. Yahudilerin Enam s. 146. ayetine getirdiklerini düşündüğü itiraz, ve bu düşünce yönünde vakıf meal yapıcılarının açtıkları ilave parantez, kanaatimizce yanlış bir parantezdir. 

Peki Al-i İmran s. 93. ayeti ile ilgili olan hangi ayetlerdir? denilirse, şu ayetleri sıralayabiliriz.

[003.093-94]  Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: «Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun».Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan düzüp-uydurursa, işte onlar, zalim olanlardır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

[006.146]  Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç, iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru sözlüyüzdür.

[016.118]  Yahudilere de, daha önce sana bildirdiğimiz şeyleri haram kılmıştık. Bununla Biz onlara zulmetmedik. Lâkin onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

[003.050] Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size HARAM kılınan BAZI şeyleri de HELAL kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir ayet getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.



[007.157]  Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebi Resule uyanlar (var ya), işte o onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara TAYYİBATI helâl, HABAİSİ haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. Ona inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.

Al-i İmran 93. ve 94. ayetlerinde önceden helal olduğu halde İsrailoğullarına haram kılınan bazı yiyeceklerin haramlılığının arızi olduğu beyan edilmektedir. Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde bu arızi durumun gerekçesi beyan edilmekte, Al-i İmran s. 50. ayetinde ise bu arızi haramların bir kısmının İsa (a.s) a inen vahiy ile helal kılındığı beyan edilmektedir. Araf s. 157. ayetinde ise, geri kalan haramların tamamının Muhammed (a.s) ile birlikte sona erdiği beyan edilmektedir. 

Süleymaniye Vakfı'nın ilgili ayete böyle bir parantez açmasının diğer bir sebebi kanaatimizce şu olabilir: 

Ayetin ikinci cümlesi olan, "De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım"  cümlesinde geçen, İn küntüm sadıkin ifadesinin geçtiği diğer ayetlerde, bu ifade öncesinde genellikle, inkarcılar tarafından söylenen bir sözün olması, vakıf meal yapıcılarında Al-i İmran s. 93. ayetinin ilk cümlesinin de inkarcılar tarafından söylenmiş bir söz olabileceği kanaati uyandırmış olabilir. 

Al-i İmran s. 93. ayetini nasıl anlayabiliriz? dersek, şöyle bir cevabımız olabilir:

Medine'de bulunan Yahudiler muhtemelen, kendilerine özel kılınan bu haramlığın, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde beyan edilen gerekçelere istinaden değil, Tevrat öncesine dayanan bir geçmişi olduğunu, sadece kendilerine değil bütün ümmetlere has bir yasak olduğunu savunuyor olmalıdırlar. Yahudilerin kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olarak görmüş olmaları (5. 18), kendilerine özel olarak kılınan böyle bir haramlılık ile uyuşmamaktadır. Allah (c.c) onların bu iddialarını, Al-i İmran s. 93. ayetinde öne sürerek, bunun aksini savunuyorlar ise, Tevrat'ı getirerek o kitapta bulunan bu konudaki beyanı ortaya koymalarını istemektedir.

Olayı şu karşılıklı konuşma üslubu içinde anlatacak olursak:

Yahudiler= Bu haramlar bize özel bir haram değil, tüm insanlara kılınan bir haramlıktır.

Allah (c.c)= İsrailoğullarına kılınan bu haramlıklar, Tevrat öncesi değil, Tevrat'ın indirilmesinden sonra, onların işledikleri bazı cürümler sebebi iledir. Aksini iddia eden varsa getirsin Tevrat'ı ortaya koysun.

Vakfın hatası, Nisa s. 160. ve 161. ayetleri dikkate almak yerine, Enam s. 146. ayetini dikkate almış olmasıdır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

Bu ayetlere baktığımızda, İsrailoğullarına yapmış oldukları bazı yanlışlar sebebi ile onlara helal olan bazı yiyeceklerin, yaptıklarının bir cezası olarak haram kılındığı anlaşılmaktadır. Bu haramların ne olduğu ise Enam ve Nahl s. ayetlerinde beyan edilmektedir. 

Nisa s. 160. ve 161. ayetlerindeki gerekçelere istinaden, İsrailoğullarına helal olan bazı yiyeceklerin haram kılınma yolu, onlara gönderilen elçi ve kitap ile olması gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c) kulları ile ilgili emir ve yasakları, o kullar içinden seçtiği insanlar aracılığı ile göndermektedir.

İsrailoğullarına verilen bu cezanın bilgi kaynağı elçiler olup, bu yasaklar onlara elçiler ve onlara inen kitap aracılığı ile bildirilmiştir. İsrailoğullarına inen kitabın isminin bize Tevrat olarak beyan edilmiş olması burada dikkate değerdir. İsrailoğullarına Musa (a.s) öncesinde de elçi ve kitap gönderildiğini hesap edersek, bu kitabın adının Tevrat olması gerektiği açıktır.

Al-i İmran s. 93. ayetini, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerini dikkate alarak okuduğumuz şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: 


Allah (c.c) İsrailoğulları dahil olmak üzere, tüm kullarına Tayyibat olarak beyan ettiği yiyecekleri helal kılmıştır (2. 168/  5. 4-5-88/ 16. 114). İsrailoğullarına helal olduğu halde sonradan haram edilen tayyibatın, onlara elçileri aracılığı ile bildirilmiş olması gerektiğine göre, Tevrat'ın indirilmesinden önce böyle bir yasağın da olmaMAsı icap etmektedir. İşte Al-i İmran s. 93. ayeti bu durumu beyan etmektedir. O zaman bu ayetteki sözün İsrailoğullarına değil, Allah (c.c) ye ait olması gerekmektedir.

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı mealinde, Al-i İmran s. 93. ayetinin başına açılan parantez hatalı olarak açılmıştır. Vakıf yetkilileri şayet ayeti, Enam s. 146. ayetini değil, Nisa s. 160. 161. ayetlerini dikkate alarak anlamaya çalışmış olsalardı, böyle bir hatayı yapmalarına gerek  kalmayacaktı.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


11 Ocak 2019 Cuma

AL-İ İMRAN SURESİ MEALİ (1-200. Ayetler)

1- Elif, lam, mim.

2- Allah, ondan başka (yarattıkları üzerinde yetki ve tasarruf sahibi olan) ilah yoktur. O (Müşriklerin kulluk ettikleri putlar gibi cansız değil) diridir, ve yarattıkları üzerinde her an gözetimdedir.

3-Allah, kendisinden öncekileri tasdikleyen kitabı sana hak olarak indirdi. Tevrat ve İncili de o indirdi.

4- (Sana indirilenden) Daha önce inen bu kitaplar tıpkı sana indirilen gibi insanlar için bir klavuzdur. Hakkın batıldan ayırt edilmesini sağlayan bu kitapları indirdi. Hiç şüphesiz ki, Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, kötülüğü cezalandırandır.

5- Hiç şüphesiz ki ne yerde ne de gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

6- Rahimlerde, size dilediği gibi suret veren O'dur. Ondan başka (yarattıkları üzerinde yetki ve tasarruf sahibi olan) ilah yoktur. Allah şüphesiz ki güçlüdür, hükmünde isabet edendir.

7- Sana kitabı indiren O'dur. Onda muhkem ayetler vardır ki kitabın anasıdır. (Sana indirilenden önceki Tevrat ve İncil gibi) diğerleri ise sana indirilen kitaba benzemektedir (tevhidi içerikler bakımından aynıdır). Kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince, (sana indirilene de tabi olmak yerine) fitne aramak ve (istedikleri gibi) yorumlamak için, sana indirilene benzeyen (sadece Tevrat ve İncil)e tabi olurlar (sana indirilene de tabi olmaları gerektiği halde ona tabi olmazlar). Oysa onun yorumunu Allah ve ilimde derinleşenler bilir. Onlar derler ki: Biz ona inandık hepsi (Tevrat, İncil Kur'an) Rabbimizin katındandır. Ancak temiz akıl sahipleri bu şekilde düşünür.

8- (İlimde derinleşenler şöyle derler) Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla, hiç şüphesiz ki sen bağışı bol olansın.

9- Rabbimiz, geleceğinde şüphe olmayan günde insanları (dünyada yaptıklarının karşılıklarını vermek üzere) toplayacak olan hiç şüphesiz sensin. Hiç şüphesiz ki Allah verdiği sözden dönmez.

10- İnkar edenlere gelince, onların sahip oldukları malları ve insan güçleri, onları hesap gününde Allah'tan gelecek olan azaba karşı koruyamayacaktır. Ve onlar ateşin yakıtı olacaklardır.

11- (Bu inkar edenlerin izledikleri yol) Firavun'a tabi olanlar ve ondan önceki (helak edilen)lerin izledikleri yol gibidir. Onlar ayetlerimizi (kabul etmek yerine) yalan saydılar da, Allah onları işledikleri günahlar sebebi ile yakaladı. Allah'ın cezalandırması şiddetlidir.

12- İnkar edenlere de ki: Yakında mağlup olacak ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kadar da kötü bir sürgün yeridir.

13- (Savaş için) Karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için ibret vardır. Bir topluluk Allah yolunda savaşan, diğer topluluk ise karşılarında olanları (kendilerinden kat kat az olmalarına rağmen) gözleri ile (kendilerinden sayı olarak) iki misli daha fazla olarak gören inkarcı topluluktu. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Basiretli olanlar için bunda bir ibret vardır.

14- (Erkekler için) Kadınlara (kadınlar için erkeklere), oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, (sahiplerine gurur vesilesi olan) nişan takılmış atlara, (et, süt,yün, taşıma gibi faydaları olan) hayvanlara, ürün devşirilen arazilere karşı olan düşkünlük insanlara çekici hale getirildi. Bunlar dünya hayatının geçici faydalarıdır. Oysa dönülecek güzellik Allah katındadır.

15- De ki: Size bunlardan daha hayırlı olanı haber vereyim mi?. (Allah'ın yasaklarından) Sakınanlar için Rableri katında, orada ölüm görmemek üzere kalacakları altından ırmaklar akan bahçeler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını(n işlediklerini) görendir.

16- 17- Bu nimetlere sahip olacak olanlar, "Ey Rabbimiz inandık, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru" diyenler, başlarına gelen sıkıntılara karşı dayanan ve mücadele edenler, dosdoğru olanlar, itaatten ayrılmayanlar, mallarını hayır yolunda harcayanlar ve seher vakitlerinde bağışlanma isteyenlerdir.

18- Allah, kendisinden başka(yarattıkları üzerinde yetki ve tasarruf sahibi olan) ilah olmadığına şahitlik etmektedir. Melekler ve ilim sahipleri de adaleti ayakta tutarak, kendisine galebe çalınamayan ve hükmünde isabetli olan (Allah) dan başka(yarattıkları üzerinde yetki ve tasarruf sahibi olan) ilah olmadığına şahitlik etmektedir.

19- Allah'ın katında (kabule şayan olan) din şüphesiz İslam'dır. Kitap verilen (Hristiyan ve Yahudi) ler kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hasetten başka bir nedenle ihtilafa düşmediler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.

20- Eğer seninle tartışmaya kalkacak olurlarsa onlara de ki: Ben bana tabi olanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim. Kitap verilen (Hristiyan ve Yahudi) lere ve müşriklere de ki: Siz de (Allah'a) teslim oldunuz mu?. Eğer (çağrını kabul edip) teslim olurlarsa doğru yola girmiş olurlar. Eğer (çağrını kabul etmeyip teslimiyetten) yüz çevirirlerse,  senin üzerine düşen sadece çağrı yapmaktır. Allah kullarını(n işlediklerini) görendir.

21- Allah'ın ayetlerini inkar edenlere, haksız yere nebileri öldürenlere, insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere, acı veren bir azabı müjdele.

22- İşte bunların işledikleri (iyi ameller) dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onları (azaptan) kurtaracak olan bir yardımcıları da olmaz.

23- Kendilerine, (yaşamlarını tanzim etmeleri için) kitap'tan pay verilen (Yahudi) leri görmedin mi?. Aralarında hüküm vermesi için Allah'ın kitabına (Tevrat'a) çağrılıyor, sonra onlardan bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.

24- Böyle davranmalarının sebebi "Ateş bize sayılı günlerden başka dokunmayacaktır" demelerinden (böyle bir inanca sahip olmalarından) ötürüdür. Dinlerinde  uydurdukları bu yalanlar onları aldatmaktadır.

25- Geleceğinde şüphe olmayan, onları (dünyada yaptıklarının hesabını sormak üzere) topladığımız ve her kişiye kazandığını karşılığı haksızlık yapılmadan tam olarak ödendiği günde halleri ne olacak?.

26- De ki: Güç, servet ve saltanatın sahibi olan Allah'ım, gücü, servet ve saltanatı dilediğine verir, dilediğinden çekip alırsın, dileğini yüceltir, dilediğini zelil kılarsın, iyilik senin elindedir. Sen her şeye güç yetirensin. 

27- Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğini de hesapsız rızıklandırırsın.

28- İnananlar, inananları (koruyucu ve destekçi) bırakarak, inkarcıları koruyucu ve destekçi edinmesin. Kim böyle bir yol izlerse, Allah'tan gelen doğru bir delil üzerinde değildir. Ancak onlara karşı güç yetirememe gibi bir durumda olursanız sakınmanız hariçtir. Allah sizi kendisinden korkutur. Dönüş Allah'adır.

29- De ki: İçinizde olanı gizleseniz de açığa çıkarsanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanı bilir. Allah her şeye güç yetirendir.

30- O gün her kişi hayır olarak ne işlemiş ise onu hazır vaziyette yanında bulur. Kötülük olarak ne işlemiş ise, kötülüğü ile kendisi arasında uzak bir mesafe olsun ister. Allah sizi kendisinden korkutur. Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.

31- De ki: Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah'ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan ve merhamet edendir.

32- De ki: Allah'a ve resule itaat edin. Eğer (itaatten) yüz çevirirlerse Allah inkarcıları sevmez. 


33- Muhakkak ki Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini, ve İmran ailesini, insanlar üzerine seçkin kıldı.

34- Bunlar birbirinden türemiş olan bir nesildir. Allah işiten ve bilendir.

35- Bir zaman İmran'ın karısı şöyle demişti: "Rabbim karnımda olanı, dünya meşguliyetlerinden uzak bir hayat sürmesi için sana adadım, onu benden kabul buyur. Muhakkak ki sen işiten ve bilensin."

36- Onu doğurduğunda, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir ve (istemiş olduğu) erkek, (onun doğurduğu) kız gibi olmazken dedi ki: "Rabbim onu kız olarak doğurdum, ben ona Meryem adını koydum. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırırım."

37- (Annesinin bu isteği üzerine) Rabbi onu güzel bir şekilde kabul etti, ve onu Zekeriyya'nın himayesine vererek en  güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya, Meryem'in kaldığı odaya her girişinde, onun yanında bir rızık bulur ve, "Ey Meryem bu sana nereden geliyor?" diye sorar, Meryem bu soruya ise, " Bu Allah katındandır, muhakkak ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır" diye cevap verirdi.

38- (Bu cevabı alan) Zekeriyya orada Rabbine dua ederek, "Rabbim bana katından temiz bir soy bağışla, muhakkak ki sen duaları işitensin" dedi. 

39- Odasında ayakta salat (namaz) halinde iken melekler ona şöyle seslendi: "Muhakkak Allah sana kendisinden bir kelime olan (İsa) yı doğrulayan, toplumuna liderlik yapacak, iffetine düşkün bir  nebi ve salihlerden olacak olan Yahya'yı müjdelemektedir. 

40- (Bu haberi alan Zekeriyya) dedi ki: "Rabbim, ben ihtiyarlamış karım ise çocuk doğuramayan birisi olduğu halde benim oğlum nasıl olacak?. (Allah) dedi ki: "Bu böyledir Allah dilediğini yapar"

41- (Zekeriyya) "Rabbim(oğlum olacağına dair) bana bir delil göster" dedi. (Allah) "(oğlun olacağına dair) delilin, insanlarla işaretleşmektan başka iletişim kurmak hariç, üç gün konuşamamandır. Rabbini her an hatırlamaktan geri durma. Akşam sabah her daim onun çizdiği yolun haricine çıkma" dedi. 

42- 43- Bir zaman melekler şöyle demişti: "Ey Meryem, muhakkak Allah seni seçti ve (her türlü iftiradan) tertemiz kıldı ve bütün kadınların üzerinde bir mevki verdi. Ey Meryem, Rabbine karşı itatten ayrılma,kendini (onun huzurunda) alçalt, (onun huzurunda) kendisini alçaltanlarla birlikte itaatini göster."

44- Bu, sana vahyettiğimiz gaybe dair haberlerdendir. (Himayeye talip olanların) Hangisi Meryem'i himayesi altına alacak diye kura çekerlerken sen onların yanlarında değildin. Onlar aralarında bu konuda tartıştıkları zaman da sen onların yanlarında değildin.

45- 46- Bir zaman melekler şöyle demişti:"Ey Meryem, muhakkak ki Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun ismi Meryem oğlu İsa Mesih'tir.O dünyada ve ahirette itibarlı ve Allah'a yakın kılınanlardandır. O insanlarla çocuk iken de yetişkin iken de (doğruları) konuşacak, ve o salihlerdendir.

47- (Meryem), "Rabbim bana bir beşer dokunmadığı halde benim çocuğum nasıl olacak?" dedi. (Allah), " Bu böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmettiği zaman ona "ol" der, o da oluverir." dedi. 

48- Ona Kitab'ı, doğruyu yanlıştan ayırmayı, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek.

49- İsrailoğullarına resul olacak (ve onlara şunları söyleyecek): Şüphesiz ki ben size Rabbinizden (resul olduğumun delili olan) bir ayet ile geldim. Size çamurdan bir kuş şekli yapar, ona üflediğimde Allah'ın izni ile canlı bir kuş olur. Yine Allah'ın izni ile gözleri doğuştan kör olanı ve abraşı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Evlerinizde yediklerinizi ve ileride yemek için sakladıklarınızı size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz bunda (benim resul olduğuma dair) deliller vardır.

50- Benden önceki Tevrat'ı onaylayıcı olarak, size (önceden) haram kılınmış olanların bir kısmını helal kılmak için Rabbinizden bir ayet ile geldim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

51- Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Artık (sadece) ona kulluk edin, işte doğru yol budur.

52- 53- İsa, İsrailoğullarındaki inkarcılığı sezince, "Allah yolunda bana kim yardımcı olacak?dedi. (Bunun üzerine) Havariler dedi ki: "Biz Allah yolunda (sana) yardımcılarız, Allah'a inandık, şahit ol ki biz ona teslim olanlardanız. Rabbimiz indirdiğine inandık ve resule tabi olduk, bizi bu gerçekleri kabul edenlerle birlikte olmayı yaz."

54- Fakat (İsrailoğulları İsa ve Havarilerini) yollarından döndürmeye çalıştılar. Allah onların bu yaptıklarının karşılıklarını verdi. Allah doğru yoldan döndürmeye çalışanların karşılığını verenlerin en güçlüsüdür.

55- 56- 57- O vakit Allah dedi ki:"Ey İsa, seni (onlar değil) ben öldüreceğim. Seni bana yükseltecek, seni inkarcılardan (kurtararak) temize çıkaracağım. Sana uyanları ise kıyamete kadar inkar edenlerin üzerinde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır, ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda ben hükmedeceğim.O İnkar edenler var ya, onları dünyada ve ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım, onların yardımcıları da olmayacaktır. İnanan ve bozuculuğa mani olmaya yönelik ameller işleyenler var ya, onların karşılıkları tastamam ödenecektir. Allah yanlış yapanları sevmez."

58- İşte bu sana okuduğumuz (Zekeriyya, Meryem, İsa ile ilgili kıssalar) ayetlerden ve doğruyu yanlıştan ayırma klavuzu olan hatırlatıcı kitap (Kur'an) dandır.


59- Şüphesiz ki Allah'ın katında İsa'nın örneği, Adem'in örneği gibidir. Allah onu topraktan yarattı, aynı zamanda ona "ol" dedi, o da  oluverdi.

60- (İsa hakkında sana verilen bu haber) Rabbinden gelen gerçek bir bilgidir. O halde sakın bu konuda şüpheye düşme.

61- Sana bu konuda doğru bilgi geldikten sonra hala seninle tartışarak karşı delil getirmeye çalışanlara de ki: Gelin biz ve siz oğullarımızı, kadınlarımızı, kendimiz de dahil olmak üzere bir araya getirelim, sonra açık gönüllülükle dua ederek, Allah'ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim.

62- İşte bu anlatılanlar doğru ve gerçek bilgilerdir. Allah'tan başka (yarattıkları üzerinde yetki ve tasarruf sahibi olan) ilah yoktur. Ve hiç şüphesiz Allah, kendisine galebe çalınamayan ve hükmünde isabetli olandır.

63- Buna rağmen yine yüz çevirecek olurlarsa, Allah bozuculuk yapanları bilir.

64- De ki: Ey kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdikleri, gelin sizin ve bizim aramızda ortak inanç esasları olan, Allah'tan başkasına kulluk etmemek, ona hiç bir şeyi ortak koşmamak, Allah'ın aşağısında olan bazılarımızı bazılarımızın rab olarak görmemekte bir araya gelelim. Eğer onlar bu inanç esaslarından yüz çevirecek olurlarsa, siz "Şahit olun biz bu inanç esaslarına teslim olanlardanız" deyin.

65-  Ey kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdikleri, İbrahim hakkında (o Yahudi veya Hristiyan'dı diyerek) niçin tartışıyorsunuz?. Tevrat ve İncil ondan sonra indirildi, aklınızı kullanmıyor musunuz?.

66- Hadi siz hakkında bilgi sahibi olduğunuz bir konuda tartışıyorsunuz, ama niçin hakkında bilgi sahibi olmadığınız bir konuda tartışırsınız?. (Tartıştığınız konu hakkındaki doğruyu) Allah biliyor ama siz bilmiyorsunuz.

67- İbrahim ne Yahudi ne de Hristiyan idi. O ancak sadece Allah'ı ilah ve rab edinen ve ona teslim olan biri idi, ona ortak koşanlardan değildi.

68- Şüphesiz İbrahim'i sahiplenmeye layık ve ona yakın olan insanlar, ona uyanlar, bu nebi ve (ona) inananlardır. Allah inananların yakınıdır.

69- Kitabın bir araya getirdiklerinin bir kısmı sizi inancınızdan saptırmayı arzu etmektedir. Oysa onlar kendilerinden başkalarını saptırmadıklarının farkında bile değillerdir.

70- Ey kitabın bir araya getirdikleri, (inandığınız kitaplarda verilen habere) şahit olduğunuz halde, niçin Allah'ın ayetlerini inkar ediyorsunuz?.

71-  Ey kitabın bir araya getirdikleri, (inandığınız kitaplarda verilen haberi) bildiğiniz halde, niçin doğru ve gerçek haberleri sahteleri ile örtüyor, doğru ve gerçekleri gizliyorsunuz?.

72- 73- Kitabın bir araya getirdiklerinin bir kısmı şöyle dedi: "İnananlara indirilene gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise (tekrar) inkar edin. Belki böylelikle onlar da (inançlarından) dönerler. Bir de sizin dininize tabi olandan başkasına da inanmayın". De ki: Şüphesiz ki doğru yol, Allah'ın gösterdiği yoldur. Size verilenin bir benzerinin başka birine de verilmiş olmasından dolayı mı veya Rabbinizin katında size karşı üstün gelecekler diye mi böyle söylüyorsunuz?. De ki: (Risalet konusunda) Lütuf Allah'ın yetkisi ve elindedir, onu dilediğine verir.
Allah kuşatan ve bilendir. (*)

(*)Bu ayetin çevirilerine bakıldığında farklı çevirilerin olduğu görülecektir. Biz tercihimizi 74. ayet ile bir bağ kurarak çevirenler doğrultusunda kullandık.

74- (Risalet görevi vermek için) Dilediği kimseye ayrıcalık tanır. Büyük lütuf sahibi olan Allah'tır.  

75- Kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdikleri (Hristiyan ve Yahudiler)den öylesi vardır ki, kendisine kantar ağırlığınca mal emanet etmiş olsan dahi, onu sana geri verir. (Yine onlardan) Öylesi vardır ki, bir dinar (gibi küçük bir meblağ) dahi emanet etmiş olsan, (onu geri alabilmek için) tepesine dikilmediğin müddetçe ona sana geri vermez. Böyle yapmaları onların "Bizden olmayanlara karşı dürüst olmak mecburiyetimiz yoktur" demelerinden (böyle bir inanca sahip olmalarından) ötürüdür. Onlar (bu inançlarının doğru olmadığını) bildikleri halde Allah'a karşı yalan söylemektedirler.

76- Hayır (gerçek asla onların dediği gibi değil) kim kendisine verilen emanete (*) ihanet etmekten sakınırsa, şüphesiz Allah sakınanları sever.

(*) Ayet içinde geçen "bi ahdihi" kelimesine, 75. ayet ile uygunluk arz etmesi açısından emanet anlamı verilmiştir.

77- Allah'a verdikleri sözü, ve yeminlerini maddi çıkar karşılığı satanlar var ya, işte onlar için ölümden sonraki günde (cennetten) bir pay yoktur. Kıyamet gününde Allah onlara iyi ve güzel sözler söylemeyecek, onlara değer vermeyecek, onları temize çıkarmayacaktır. Acı veren azap onlar içindir.

78- Yine onlardan bir gurup vardır ki, (söyledikleri) kitaptan olmadığı halde, siz onun kitaptan olduğunu zannedesiniz diye, kitabı kendi dünyevi çıkarlarına uygun biçimde konuşturmaya çalışmakta, "Bu söylediğimiz Allah katındandır" (Bu Allah'ın muradıdır, Allah böyle söylüyor) diyerek, bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler. 

79- Allah'ın, kendisine kitap, doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti ve nübüvvet verdiği bir beşerin, tüm bunlardan sonra kalkıp insanlara, " Allah'ın astından bir kişi olan bana kul olun" çağrısı yapması olacak bir şey değildir. (Kendisine kitap, doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti ve nübüvvet verilmiş olan bir beşer insanlara) Ancak, "Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitabın doğrultusunda Rabbe kul olun" çağrısı yapar.  

80- (Kendisine kitap, doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti ve nübüvvet verilmiş olan o beşer) Size, melekleri ve nebileri de rabler olarak edinmenizi emretmez. (O beşer), siz Allah'a teslim olduktan sonra size onu inkar etmeyi hiç emreder mi?.

81- Bir zamanlar Allah nebilerden, "Size kitap ve doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti verdikten sonra, sizin beraberinizde olan (kitab)ı onaylayan bir resul geldiğinde, mutlaka ona inanacak ve mutlaka ona yardım edeceksiniz" diye söz almış (ve söz aldığı nebilere) "Size yüklediğim bu ağır görev yükünü aldınız ve bu görevi yerine getirmeye söz verdiniz mi?"  demiş, (o nebilerde) " Söz verdik" demişlerdi. (Nebilerin bu sözü üzerine Allah) " Şahit olun, sizinle birlikte ben de şahitlerdenimdedi.

82- Artık kim bu sözü verdikten sonra yüz çevirirse, işte onlar sözünden dönenlerin ta kendileridir.

83- Yoksa onlar, Allah'ın dininden başkasına mı tabi olmak istiyorlar?. Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteseler de istemeseler de hepsi ona teslim olmuştur, ve ona döndürüleceklerdir.

84- De ki: Biz Allah'a, bize indirilene ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya İsa'ya ve nebilere Rablerinden verilmiş olan (kitab)a inandık. Onlardan hiç birinin arasını ayırmayız (hepsine iman ederiz), ve biz ona teslim olanlardanız.

85-  Kim ki din olarak İslam'dan başkasına tabi olmak isterse bilsin ki, bu din ondan asla kabul olunmayacak, ve o kişi ölümden sonraki günde zarar edenlerden olacaktır.

86- Allah, inandıktan sonra inkar eden bir toplumu nasıl doğru yola klavuzluk eder?. Onlar resulun hak olduğuna şahitlik etmişler, ve kendilerine apaçık deliller de gelmişti. Allah, yanlış yapan bir toplumu doğru yola klavuzluk etmez.

87- İşte onların yaptıklarının karşılığı, Allah'ın, meleklerin ve bütün (inanmış olan) insanların lanetinin onların üzerine olmasıdır.

88-  Orada (cehennemde) ölüm görmemek üzere kalırlar, azap onlardan hafifletilmez, ve onlar (ın ateşten çıkma istekleri) dikkate alınmaz.

89- Ancak bunun ardından (yaptığının yanlışlığını fark ederek) tevbe eden, bozuculuğa mani olmaya yönelik işler yapanlar, bundan (cehennem ehli olmaktan) müstesnadır. Allah şüphesiz bağışlayan ve merhamet edendir.

90- Şüphesiz ki, iman etmelerinin ardından inkar eden, üstelik inkarlarını artıranların, (ölüm anında yapacakları) tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar yolunu kaybetmişlerin ta kendileridir.

91- Şüphesiz ki inkarcı olanlar ve inkarcı olarak ölenler var ya, onlar yeryüzü dolusu altına sahip olsalar, (kendilerini azaptan kurtarmak için) onu feda etmiş olsalar dahi, bu  onların hiç birinden asla kabul edilmeyecektir. Acı veren azap onlar içindir, onların (azaptan kurtaracak) yardımcıları da yoktur.

92- (Sevmediğiniz şeylerden değil) Sevdiğiniz şeylerden hayır yolunda harcamadıkça, iyi ve erdemli bir kişi olamazsınız. Bu uğurda her ne harcarsanız Allah onu bilir.

93- Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Yakub) kendisine yasakladığı dışındaki bütün yiyecekler, İsrailoğullarına helal idi. De ki: Eğer iddianızda samimi iseniz Tevrat'ı getirip okuyun.

94- Kim artık (Tevrat'taki) gerçek ortaya çıktıktan sonra, hala Allah'a karşı yalan uydurmaya devam edecek olursa, işte onlar yanlış yapanların ta kendileridir.

95- De ki: Allah doğruyu söyledi, o halde Hanif ve Allah'a ortak koşmayan İbrahim'in tabi olduğu yaşam tarzına uyun.

96- Şüphesiz insanlar(ın Allah'a olan kulluklarını göstermeleri) için kurulan ilk ev, ilahi bereket kaynağı ve insanlar için klavuz olan Bekke'deki (Kabe) dir.

97- Onda apaçık deliller ve İbrahim'in Allah'ı birleyen yaşantısının izleri vardır. Kim kendisini ona (Kabe'ye) karşı bir aidiyet hissi beslerse, (şirke düşmekten) emin olur. Evi ziyaret etmek, o o imkanı bulabilen insanlar için, Allah'ın onlar üzerindeki hakkıdır. Kim (bu hakkı) inkar ederse bilsin ki, Allah'ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur.

98- De ki: Ey kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdikleri, Allah'ın ayetlerini niçin inkar ediyorsunuz?. Yaptıklarınıza Allah şahittir.

99- De ki: Ey kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdikleri, (doğruluğuna) şahit olduğunuz halde niçin iman edeni Allah yolundan, onda bir eğrilik aramaya çalışarak alıkoymaya çalışıyorsunuz?. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

100- Ey inananlar,  eğer ki kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdiklerinin bir kısmına itaat edecek olursanız, imanınızdan sonra sizi tekrar inkara döndürürler.

101- Nasıl inkar edersiniz ki, Allah'ın ayetleri size okunmakta, onun resulü de aranızdadır. Kim Allah'a sımsıkı yapışırsa doğru yola eriştirilmiştir.

102- Ey inananlar, Allah'tan sakınmanın gereğini hakkı ile yerine getirin. Sizler ancak Allah'a teslim olanlar olarak can verin.

103- Topluca Allah'ın ipine (Kur'an'a) sarılın, fırka fırka olup parçalanmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Siz birbirinize karşı düşman iken, sizin kalplerinizi birleştirdi de böylelikle kardeşler oldunuz. Siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da sizi oradan o kurtardı. Doğru yolda gitmeniz için, Allah size ayetlerini böyle açıklıyor.

104- Siz hayra çağıran, iyi güzel ve uygun olanı emreden, kötü çirkin ve uygun olmayandan sakındıran bir topluluk olun. Arzuladıklarına kavuşacak olan işte bu topluluktur.

105- Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilafa düşerek fırkalara ayrılan (Yahudi ve Hristiyan)lar gibi olmayın. Böyleleri  için şiddetli bir azap vardır.

106- O günde yüzleri ağaran ve yüzleri kararan vardır. Yüzleri kararanlara, "İnandıktan sonra inkar mı ettiniz?. Öyleyse inkar etmenizden ötürü tadın azabı" (denir).

107- Yüzleri ağaranlar ise, ölüm görmemek üzere Allah'ın rahmeti(cenneti)ndedirler.

108- İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Allah (hak etmedikleri sürece) insanları azap ile cezalandırmak istemez.

109- Göklerde ve yerde olanların tamamı Allah'ındır. Yapılan bütün işler (karar vermesi için) Allah'a döndürülür.

110- Siz, Allah'a inanmanız, iyi güzel ve uygun olanı emretmeniz, kötü çirkin ve uygun olmayandan sakındırmanızdan ötürü, insanlar arasından çıkarılmış bir topluluksunuz. Kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdikleri de (sizin gibi) inanmış olsalardı kendileri için hayırlı olurdu. Onların içlerinden bir kısmı inanmış olsa da çoğu verdiği sözden dönenlerdendir.

111- Onlar, size söz ile incitme dışında, asla başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşacak olsalar, arkalarını dönüp kaçarlar, sonra (toparlanmaları için) yardım da göremezler.

112- Onlar, Allah'ın ve (iman eden) insanların himayesine sığındıkmadıkça, nerede bulunsalar esaret altına alınmaktan kurtulamazlar. Allah'ın gazabına layık bir düşerek perişan bir halde yaşamaya mahkum oldular. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlar, nebileri haklı bir gerekçeye dayanmadan öldürüyorlardı. Çünkü baş kaldırmışlar ve aşırı gidiyorlardı.

113- Kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdiklerinden olan (Yahudi ve Hristiyan) ların hepsi böyle değildir. Onlardan (hak yolunda) ayakta duran bir topluluk vardır ki, gecenin vakitlerinde secde ederek Allah'ın ayetlerini okurlar. 

114- Allah'a ve ölümden sonraki güne inanır, iyi güzel ve uygun olanı emreder, kötü çirkin ve uygun olmayandan sakındırır, iyilik ve güzellik yolunda yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.

115- İyilik ve güzellik adına her ne yaparsanız, bu yaptıklarınızın üzeri örtülmez (tastamam ödenir). Allah kendisinden sakınanları bilir.

116- İnkar edenlere gelince, onların sahip oldukları malları ve insan güçleri, onları hesap gününde Allah'tan gelecek olan azaba karşı koruyamayacaktır. Ve onlar ateşin ayrılmaz bir parçası olacaklar, orada ölüm görmemek üzere kalacaklardır.

117- Onların bu dünya hayatındaki yaptıkları hayır yolundaki harcamaların örneği, kavurucu soğuğa sahip bir rüzgar örneği gibidir. O rüzgar kendilerine karşı yanlış yapan bir topluluğun (bütün yıl boyunca emek verdiği) ekinine isabet ederek onu mahvetmiştir. Allah onlara karşı bir yanlış yapmadı, ancak onlar kendilerine karşı yanlış yapıyorlardı.

118- Ey inananlar, sizin aşağınızdan olan (Yahudi ve Hristiyan) ları, onların bilmemeleri gereken gizli işlerinizi öğrenebilecekleri  kadar içinize almayın. (Onlar bu bilgilere sahip oldukları takdirde) Size zarar vermekten, sıkıntıya düşürmekten asla geri durmazlar. Size karşı olan öfke ve düşmanlıkları ağızlarından dökülen sözlerinden bellidir. İçlerindeki gizledikleri öfke ve düşmanlıkları ise daha da büyüktür. Onların size karşı olan düşmanlıklarını böylece size açıklıyoruz ki  (onlara karşı gerekli tedbiri almanız için) aklınızı çalıştırasınız.

119- İşte siz öyle kimselersiniz ki (sizinle karşılaştıklarında size "İnandık" dedikleri için) siz onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmezler. Siz kitabın (Tevrat, İncil Kur'an) tümüne inanırsınız (fakat onlar sadece kendi kitaplarına inanırlar). Sizinle karşılaştıklarında size "İnandık" derler, birbirleri ile başbaşa kaldıklarında ise (öfkelerinden çılgına dönüp) parmaklarını ısırırlar. (Onlara) De ki: "Öfkenizden geberin, Allah şüphesiz sinelerde olanı bilir"

120- Eğer siz iyilikle karşılaşacak olursanız bu onları üzer. Eğer siz kötülükle karşılaşacak olursanız, onlar bundan ötürü sevinirler. Eğer siz onlara karşı mücadele azmini diri tutar ve sakınırsanız, onların hileleri size zarar vermez. Allah şüphesiz ki onların yaptıklarını (kayıt altına almak sureti ile) çepeçevre kuşatmıştır. 


121- Hani sen sabahın erken bir vaktinde, inananları savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah işiten ve bilendir.

122- Hani sizden iki grup, Allah kendilerinin koruyucu ve destekçisi olduğu halde (bunu göz ardı ederek) geri çekilmeye yeltenmişlerdi. Halbuki inananlar sadece Allah'a itimat etmelidirler.

123- And olsun ki güçsüz bir durumda iken size Bedir'de, Allah yardım etmişti. Allah'a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.

124- Sen o zaman inananlara, "İndirilmiş üç bin melekle Rabbinizin sizin gücünüzü çoğaltması yetmez mi?" diyordun.

125- Evet,  Eğer siz onlara karşı mücadele azmini diri tutar ve sakınır, onlarda sizin üzerinize aniden saldırırlarsa, Rabbiniz sizin gücünüzü, saldırı için donatılmış beş bin melekle çoğaltacaktır.

126- 127- Allah bu yardım vaadini, size bir müjde ve böylece kalpleriniz mutmain olsun, inkar edenlerin bir kısmının kökünü kazısın, perişan olarak gerisin geri dönsünler diye yapmıştır. Yardım, ancak kendisine galebe çalınamayan ve hükmünde isabet eden Allah'ın katındandır.

128- Allah'ın, onların tevbelerini kabul etmesi, veya onlara azap etmesinden dolayı, senin yapabileceğin herhangi bir şey yoktur. Çünkü onlar yanlış yapmışlardır. 

129- Göklerde ve yerde olanların tamamı Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve merhamet edendir.

130- Ey inananlar kat kat artırılmış olan faizi yemeyin. Arzuladıklarınıza kavuşabilmeniz için Allah'tan sakının.

131- Sakının o ateşten ki o, inkarcılar için hazırlanmıştır.

132- Allah'a ve Resul'e itaat edin ki bağışlanasınız.

133- Rabbinizden olan bağışlanmaya, kendisini azaptan korumak isteyenler için hazırlanmış olan, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın.

134- O sakınanlar ki, bollukta da, darlıkta da (mallarını) hayır yolunda harcarlar, öfkelerini bastırırlar, insanlar(ın kusurlarını yüzlerine vurmak) dan vaz geçerler. Allah iyilik yapanları sever.

135- O sakınanlar ki, yüz kızartıcı bir hata veya kendilerine karşı bir yanlış yaptıklarında Allah'ı hatırlarlar, işledikleri günahlardan ötürü, hemen ondan bağışlanma isterler. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?. (O sakınanlar ki) İşledikleri günahlarında bile bile ısrar etmezler.

136- İşte onların yaptıklarının karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve ölümsüzlük görmemek üzere kalacakları altlarından nehirler akan bahçelerdir. Güzel işler yapanların mükafatları da ne  güzeldir.

137- Sizden önce (yaşamış olan bazı topluluklar hakkında helak gibi) değişmez yasalar geldi geçti. Yeryüzünde gezin de, yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu bir görün.

138- Bu (Kur'an, inkarcı) insanlar için (yalanlamalarının akıbetini hatırlatan) bir açıklama, kendisini azaptan korumak isteyenler için ise, öğüt ve klavuzdur.

139- Gevşemeyin, (Uhud yenilgisine) üzülmeyin, eğer inanmış iseniz, üstün(gelecek) olan sizsiniz.

140- 141- Eğer siz (Uhud'da) bir yara aldıysanız, o (sizi yenilgiye uğratan) kavim de, (Bedir'de) buna benzer bir yara almıştı. Bu (galibiyet ve yenilgi) gibi günleri, Allah'ın inananları bilmesi, içinizden şahitler edinmesi, Allah'ın inananları arındırması ve inkarcıları imha etmesi için, insanlar arasında sırayla dolaştırır dururuz.

142- Yoksa siz Allah, içinizden kendi yolunda çaba gösterenleri, dayanma ve mücadele gücü gösterenleri bilmeden, cennete girivereceğinizi mi zannediyorsunuz?.

143- Siz ölüm (riski) ile karşılaşmadan önce, onu arzuluyordunuz. Fakat o  fırsat size geldiği halde, göz göre göre siz onu teptiniz (savaş meydanından kaçtınız).

144- Muhammed sadece bir resuldür. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülür ise, siz (eski inancınıza) gerisin geri mi döneceksiniz?. Kim gerisin geri dönecek olursa bilsin ki, Allah'a asla bir zarar veremez. Allah (sebat ederek geri dönmeyen) şükredenlerin karşılığını (zayi etmeden) verecektir.

145- Allah'ın bilgisi olmadan hiç kimse için belirlenmiş süreden önce ölüm yoktur. Kim yaptığının kazancını dünyada isterse, biz ona ondan veririz. Kim yaptığının kazancını ahirette isterse, ona da ondan veririz. (Sebat ederek geri dönmeyen) Şükredenlerin karşılığını (zayi etmeden) vereceğiz.

146- Nice nebi, rabbe kul olmuş bir çok kimse ile birlikte (düşmanlarına karşı) savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenden ötürü onlar, gevşememiş, zayıflık göstermemiş ve boyun eğmemişlerdir. Allah (düşmana karşı) dayanan ve mücadele edenleri sever.

147- (Düşmanları ile karşılaştıklarında) Onların, " Rabbimiz işimizdeki aşırılıklarımızı ve günahlarımızı bağışla, ayaklarımızı (düşman önünden kaçmamak hususunda) sabit kıl, inkarcılar topluluğuna karşı bize yardım et" demekten başka bir sözleri olmadı.

148- Böylelikle Allah onlara hem dünya kazancını, hem de ahiretin güzel kazancını verdi. Allah iyilik yapanları sever.

149- Ey inananlar, eğer inkar edenlere itaat edecek olursanız, sizi gerisin geri (eski inancınıza) döndürürler de bu geri dönüşünüz ise sizi zarara uğratır.

150- Hayır, sizin koruyucu ve destekçiniz Allah'tır, o en hayırlı yardım edendir.

151- Allah'a ortak koşmak konusunda hiç bir şekilde kanıt indirmediği halde, ona ortak koşanların kalplerine korku düşüreceğiz. Onların sığınabilecekleri yer ateştir. Ne kadar kötüdür, yanlış yapanların kalacağı o yer.

152- Allah size verdiği (yardım) sözünü, ta ki onun izni ile onları bozguna uğratana, sevdiğiniz(zafer)i gösterene kadar tuttu. Sonra siz gevşeyerek savaş taktiği ile ilgili emre uymayıp ayrılığa düştünüz, isyan ettiniz. Çünkü sizden ahireti isteyen olduğu gibi, dünyayı isteyen de vardı. Sonra, Allah sizi yıpratıcı bir imtihana tabi tutmak için, onlar(a karşı galebe çalmak)dan geri çevirdi (siz onlara mağlup oldunuz). (Allah) bu yaptığınızdan dolayı sizi affetti. Allah inananlara karşı lütufkardır.

153- O vakit Resul sizi arkanızdan çağırırken siz, hiç kimseye bakmadan (dağa doğru) yukarı kaçıyordunuz. Bunun üzerine Allah sizi kederden kedere uğrattı ki, ne elinizden giden (zafer)e, ne de başınıza gelen (hezimet)e üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

154- (Allah) Sonra, uğradığınız kederin ardından size, içinizden bir gurubu kapsayan güvenlik uykusu bahşetti (de böylelikle cesaret ve güveninizi kaybetmediniz). Sadece kendilerini önemseyen bir diğer gurup (olan münafıklar) ise, Allah'a karşı haklı bir gerekçeye dayanmaksızın cahiliyeye özgü zan besleyerek, "Bu emir ve komuta konusunda bizim bir yetkimiz mi vardı ki(sorumluluğumuz olsun)diyorlardı. (Onlara) De ki: Bütün ve iş ve yetki Allah'a aittir. Onlar sana karşı açıklayamadıklarını içlerinde saklıyarak, "Bu emir ve komuta konusunda bizim de bir yetkimiz olsaydı, burada öldürülmezdik" diyorlardı. (Onlara) De ki: Eğer evlerinizde olmuş olsanız bile, haklarında ölüm takdir edilmiş olanlar, (ölüm için) devrilecekleri savaş meydanına mutlaka çıkarlardı. Allah bunu sinenizde olanı sınamak, kalplerinizde olanı temizlemek için yaptı. Allah sinelerde olanı bilir.

155- İki topluluğun (savaşmak için)karşı karşıya geldiği gün, şüphesiz ki Şeytan, içinizden sırtını dönerek kaçanların ayaklarını, işledikleri bu hatadan dolayı kaydırmak istemiştir. Ancak Allah onları bu yaptıklarından dolayı affetti. Şüphesiz Allah bağışlayan ve cezalandırmakta acele etmeyendir.

156- Ey inananlar, yeryüzünde yolculuğa, veya savaşa çıkan kardeşleri hakkında, "Eğer yanımızda kalsalardı, ne ölür ne de öldürülürlerdi" diyen, şu inkarcılar gibi olmayın. (Bu emri size)Allah, onlar gibi olmamanızı onların asla elde edemeyecekleri bir isteğe çevirmek için verdi. Yaşatan da öldüren de Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. 

157- And olsun ki Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'tan bağışlama ve merhamet, onların toplayıp biriktireceklerinden daha hayırlıdır.

158- And olsun ki ölseniz de öldürülseniz de, mutlaka onun huzuruna toplanacaksınız. 

159- Allah'tan bir merhamet sebebi ile o (senin emrine karşı çıkarak savaş alanında kaça)nlara  karşı yumuşak davrandın. Eğer onlara karşı kalbi sert ve kaba olsaydın, şüphesiz etrafında kalmaz dağılırlardı. Öyleyse sen (hatalarına rağmen onları) affet, onlar için bağışlanma iste, toplumu ilgilendiren konularda onlarla danışarak karar al. Karar aldığında ise Allah'a güven. Şüphesiz Allah, kendisine güvenenleri sever.

160- Eğer Allah size yardım ederse, size karşı galip gelecek kimse olmaz. Eğer size yardım etmeyip yüzüstü bırakacak olursa, ondan başka size kim yardım edebilir?. İnananlar sadece Allah'a itimat etsin.

161- Hiç bir nebinin emanete ihanet etmesi yakışmaz. Kim emanete ihanet ederse, kıyamet gününde ihanet ettiği ile (hesabını vermek için) gelir. Sonra herkesin kazandığının karşılığı, kendisine haksızlık yapılmadan ödenir.

162- Allah'ın rızasına uyan, Allah'tan bir gazaba uğrayan ve varış yeri cehennem olan gibi midir?. Ne kötü varış yeridir orası.

163- Onların (Allah'ın rızasına tabi olan ile varış yeri cehennem olanın) Allah'ın katındaki mertebeleri farklıdır. Allah onların yaptıklarını görmektedir.

164- And olsun Allah inananlara, onun ayetlerini okuyan ve yaşamına geçiren, onları (şirk pisliğinden) temizleyen, kitabı ve doğruyu yanlıştan ayırmayı öğreten bir Resul göndermekle, lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

165- (Bedir'de) iki misline uğrattığınız musibet, (Uhud'da) sizin başınıza geldiğinde mi, "Bu musibet nereden başımıza geldi" dersiniz?. (Onlara) De ki: Bunun sebebi kendi yaptığınız hatalardır. Allah her şeye güç yetirendir.

166-167- İki topluluğun (savaşmak için) karşı karşıya geldiği günde başınıza gelenlerin sebebi, Allah'ın(galibiyet ve mağlubiyet için koyduğu yasalar çerçevesinde gelişen olaylar dahilindeki) izninin bir gereği, ve inananların bilinmesi ve münafıkların bilinmesi içindi. Onlara, "Allah yolunda savaşın veya (şehri) savunun" denildiğinde onlar, "Eğer savaşmayı bilseydik mutlaka size uyardık" dediler. O (sözleri söyledikleri) gün onlar, inanmaktan çok, inkarcılığa daha yakındılar. (Münafıkça davranarak) Kalplerinde olmayan şeyi ağızları ile söylüyorlardı. Allah onların (kalplerinde) gizlediklerini en iyi bilendir.

168- Onlar (Savaşa gitmeyerek evlerinde) oturup, (savaşta ölen) kardeşleri için, "(Savaşa gitmeyerek) bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi" dediler. (Onlara) De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz ölümü kendi üzerinizden def edin".

169-170- 171- Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın, bilakis onlar diriler olup, Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Allah'ın lütfundan kendilerine verdikleri ile sevinç içindedirler. Ve onlar arkalarındaki henüz kendilerine katılmayanlara, onlara korku olmadığını ve üzüntü duymayacaklarını müjdelemek isterler. Yine onlar, Allah'tan bir nimet ve lütfu, Allah'ın inananların alacağı karşılığı zayi etmediğini müjdelemek isterler.

172- Yara aldıktan sonra (savaş meydanından kaçmayarak) Allah ve Resulünün çağrısına uyanlar var ya, işte onlardan iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük mükafat vardır.

173- Onlar ki, (bazı) insanlar onlara, "(Düşmanlarınızı olan) insanlar size karşı (ordu) topladı, onlardan korkun" dediğinde, bu sözler onların (korkusunu değil) imanını artırarak, "Allah bize yeter, o ne güzel güvenilecek olandır" dediler.

174- Bu inançlarından dolayı, onlar bir zarara uğramadan Allah'tan bir nimet ve lütuf ile geri döndüler. Böylelikle Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.

175- Muhakkak ki Şeytan, kendisini koruyucu ve destekçi olarak görenlerden sizi korkutur. Eğer inanmış iseniz, onlardan korkmayın benden korkun.

176- İnkarda yarışanlar, sakın seni üzmesin. Onlara Allah'a asla bir zarar veremezler. Allah, ahirette onların (cennetten) bir pay sahibi olmamalarını istiyor. Şiddetli azap onlar içindir.

177- Muhakkak inanmayı karşılık olarak vererek inkarı satın alanlar, Allah'a asla bir zarar veremezler. Acı veren azap onlar içindir.

178- İnkar edenler sanmasınlar ki, onlara verdiğimiz mühlet, kendilerinin hayrınadır. Onlara verdiğimiz mühlet, ancak onların günahlarını artırmaları içindir. Onlar için hor ve hakir edici bir azap vardır.

179- Allah inananları içinde bulunduğunuz (gerçek inananlarla, münafıkların birbirine karıştığı) durumda bırakacak değildir. Eninde sonunda temiz olmayan (münafık)ı, temiz olan(inanan) dan ayrıştıracaktır. (Bu ayrıştırmayı ise) Size gaybi haber vermek sureti ile yapmayacaktır (savaş gibi imtihanlara uğratmak sureti ile yapacaktır). Allah gaybı bildirmek için  (beşerden) dileğini, resulleri olarak seçer. Öyleyse Allah'a ve resullerine inanın. Eğer inanır ve sakınırsanız bundan dolayı size büyük mükafat vardır.

180- Allah'ın, lütfundan dolayı kendilerine (emaneten) verdiklerinde cimrilik yapanlar, yaptıkları bu cimriliğin onlara hayırlı bir sonuç getireceğini sakın sanmasınlar. Bilakis yaptıkları bu cimrilik, onlara kötü sonuçlar getirecektir. Kıyamet gününde, cimrilik yaptıkları (emanetler), boyunlarına ağırlık olarak dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası (kimsenin değil sadece) Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

181- And olsun Allah, "Allah fakir biz zengin kimseleriz" diyen (Yahudi) lerin sözünü işitmiştir. Bu dediklerini, ve haklı bir gerekçeleri olmadan nebilerini öldürmelerini (hesap gününde önlerine) kitap halinde koyacak*, onlara "yakıcı azabı tadın" diyeceğiz.

(*) Ayette geçen "senektübu" kelimesine "yazacağız" yerine "kitap halinde koyacağız" anlamı verme gerekçemiz, geçmişte işlenen bir cürümün daha önce zaten yazılmış olması sebebi iledir. İşlendiği anda yazılan bir amel, kıyamet gününde kitaplaşmış olarak herkesin önüne geleceği için böyle bir anlamı tercih ettik.

182- Bu azabın sebebi, yaşarken işledikleri kötü, söz ve fiillerinin bir karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına karşı asla yanlış yapmaz.

183- Onlar (Yahudiler), " Allah bize, ateşin yakacağı bir kurban getirene kadar, hiçbir resule inanmamamız konusunda sorumluluk yükledi" dediler. (Onlara) De ki: "Benden önce resuller apaçık belgeler, ve o dediğiniz ile geldiği halde, üzerinize aldığınız sorumluluğa bu kadar sadık iseniz niçin (onlardan bazılarını) öldürdünüz?".

184- Eğer seni yalancılıkla suçluyorlar ise, senden önce apaçık belgeler, hikmet dolu sayfalar, aydınlatıcı kitap ile gelen resuller de yalancılıkla suçlanmıştı.

185- Her kişi ölümü tadacaktır. Kıyamet gününde (ölüm öncesinde) yaptıklarınızın karşılığı eksiksiz olarak size ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete konulursa, o artık selamete çıkmıştır. Dünya hayatı, aldatıcı bir faydalanmadan başka birşey değildir.

186- And olsun ki mallarınız ve canlarınız ile yıpratıcı bir imtihana tabi tutulacak, sizden önce kitap verilenlerden ve (Mekke'li) Allah'a ortak koşanlardan, size çok eziyet veren sözler işiteceksiniz. Eğer mücadele azmini diri tutar ve (Allah'tan) sakınırsanız, işte bu yaptığınız büyük işlerden sayılır.

187- Allah, kendilerine kitap verilenlerden,  onu insanlara açıklayacaklarına, onu gizlemeyeceklerine dair söz almıştı. Onlar, bu emre rağmen rağmen sözlerinde durmayıp, maddi çıkar karşılığında kitabı sattılar. Onların bu satışın karşılığında aldıkları ne kötüdür.

188- Zannetmeyesin ki yaptıkları (kötülükler) ile sevinen, yapmadıkları (iyilikler) ile övülmeyi sevenler, evet zannetmeyesin ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Acı veren azap onlar içindir.

189- Göklerin ve yerin yönetim ve tasarruf ve yönetim hakkı Allah'ındır. Allah her şeye güç yetirendir.

190- Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, temiz akıl sahipleri için deliller vardır.

191-192-193- 194-  Onlar, ayakta olduğu, oturduğu, ve yanı üstü yattığı halde (yani her daim her durumda), Allah'ı anarak göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. (Ve derler ki): "Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Sen her türlü eksik ve kusurdan uzaksın. Bizi ateşin azabından koru. Rabbimiz, sen kimi ateşe sokarsan, şüphesiz ki sen onu rezil bir duruma düşürmüşündür. Yanlış yapanlar için bir yardımcı yoktur. Rabbimiz şüphesiz ki biz, "Rabbinize inanın" (diyerek) inanmaya davet eden bir davetçiyi işittik. Onun çağrısı üzerine inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, yaptığımız kötülükleri bizden ört, bizim canımızı iyi ve erdemliler ile birlikte al.Rabbimiz, resullerin ile bize vaat ettiğin(cennet)i ver. Kıyamet gününde bizi üzme. Şüphesiz ki sen vaadinden dönmezsin".

195- Rableri de onların dualarına şöyle karşılık verdi: Şüphesiz ki ben, sizden erkek veya kadın olsun, çalışanın çalışmasını boşa çıkarmam. Çalışanın karşılığını almakta bazınızın bazınıza göre bir farklılığı yoktur. Göç edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğrayanların, savaşanların, öldürülenlerin, yaptıkları kötülükleri onlardan örtecek, Allah katından yapılan çalışmaların karşılığı olarak, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.
Yapılan çalışmaların karşılığının güzeli Allah katındadır.

196- 197- O inkarcıların (refahtan şımarmış bir halde hayat sürerek) şehirlerde dolaşması seni aldatmasın. (Böyle bir yaşam sürmeleri) Az bir faydalanmadır, sonrasında ise varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir yataktır.

198- Ancak Rablerinden sakınanlar için, Allah katından bir ikram olarak altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah katında olanlar, iyi ve erdemliler için hayırlıdır.

199- Kitabın (Tevrat ve İncil) bir araya getirdiklerinden öylesi vardır ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene inanırlar, Allah'a karşı itaatkardırlar, Allah'ın ayetlerini maddi çıkar karşılığı satmazlar. İşte onların mükafatları Rableri katındadır. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.

200- Ey inananlar, arzuladıklarınıza kavuşabilmeniz için, zorluklara dayanın ve mücadele edin, zorluklara dayanmak ve mücadele etmekte (düşmanlarınızı) geçin, (düşmana karşı) her an hazır vaziyette olun, Allah'tan sakının.