24 Nisan 2026 Cuma

Maide s. 38. Ayetinin Bir Meali Örneğinde Kitabın Tahrifi

Herhangi bir eseri yabancı bir dilden kendi dilimize çevirirken uyulması gereken bazı etik kurallar olması gerektiği malumdur. Yazılan eseri hiçbir çevirmen "Ben bundan böyle anlıyorum veya böyle anlamak istiyorum" diyerek, çevirme hakkına sahip değildir. O dilin kendi dilimizdeki karşılıklarını ve gramer kaidelerini bilmek çeviri işini yaparken dikkat edilmesi gereken en önemli husustur.

Bu durumu Kur'an ile ilişiklendirirsek şunları söyleyebiliriz.

Kur'an dilinin konuştuğumuz dil olmaması nedeniyle onun anlaşılma yolu mealler veya çeviriler ile olmaktadır. Kur'an meali veya çevirisi yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, metnin izin vermediği bir anlamın meal içine parantez koymadan yansıtılmasıdır. Hiç kimse "Ben bundan bunu anladım veya ben böyle anlamak istiyorum" şeklinde bir yaklaşımla Kur'an'ı çevirmeye kalkamaz, kalkarsa ve çeviriye de metin izn vermezse bunun adı TAHRİF olur. 

Son yıllarda ortaya çıkan "Anlam yorum" tarzı mealler dahi, metnin izin vermediği anlamlar yükleyerek "Ben bu ayeti böyle anladım" denilerek yazılma hakkına sahip değildir. Eğer metin ayetin yorumunu genişletmeye izin verirse buna sözümüz olmaz.

Sözü fazla uzatmadan ne demek istediğimizi Maide s. 38. ayetinin yapılmış bir mealine örnek vererek izah etmeye çalışacağız.

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Bu ayetin metne uygun olarak yapılmış çevirisi şu şekildedir.

---- Ve o hırsızlık yapan erkeğin ve o hırsızlık yapan kadının kazandıklarına bir karşılık Allah'tan bir caydırıcılık olarak, hemen ikisinin ellerini kesin. Ve Allah, çok güçlüdür, en bilgedir.

Son yıllarda bazı değişik Kur'an anlayışları nedeniyle bu veya benzeri ayetlerin farklı biçimde yorumlandığı herkesin malumudur. Bu durumu bu ayet hakkında söyleyecek olursak ayetteki el kesme emrinin hakiki anlamda bir el kesme değil, mecazi anlamda bir el kesme olduğu iddia edilmektedir.

Şunun özellikle altını çizerek söylüyoruz ki; Kur'an ayetleri ile ilgili olarak konuşan bir kimsenin elbette ayetler üzerinde yorum ve söyleme hakkı bulunmaktadır. Yalnız bu konuşma hakkı, metnin doğru bir şekilde okuyup meallendirilmesinden sonra olmalıdır. Doğru bir meal üzerinden yapılan yorumlar doğru veya yanlış olabilir, ve kişinin kendisini bağlar.

Bizim burada ısrarla üzerinde durduğumuz ve itiraz ettiğimiz konu metni kişinin kendi istediği anlam doğrultusunda çevirmeye kalkmasıdır.

Bu duruma kur'anmeali.org sitesinde bulunan bir meal üzerinden örnek vermek istiyoruz. Meal yapan kişinin adını kişi merkezli bir eleştiri yapmıyor olmamız nedeniyle vermiyoruz. Biz burada zihniyete ve hataya dikkat çekmeyi amaçlıyoruz.

---- Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarına karşılık, ibretlik ceza olması için ellerini hırsızlıktan kesin. Allah güçlüdür, doğru karar verendir.

Dikkat edilirse bu meal "ellerini hırsızlıktan kesin" şeklindedir. Kanaatimizce meal sahibi kişi, hırsızlık cezasının hakiki anlamda bir el kesme olmadığı yönündeki ön yargısına istinaden böyle bir anlamı tercih etmiştir. Yani, "Kur'an'da hırsızlık cezası el kesme şeklinde olmamalıdır, o zaman ilgili ayetin anlamı da o şekilde verilmemelidir" şeklinde bir yaklaşım sergilemektedir.

Peki böyle bir anlam metne uygun bir anlam mıdır?

Yine altını çizerek söylüyoruz ki; Amacımız el kesme cezasının mahiyetini tartışmak değildir. Bizim amacımız önce metnin doğru bir anlamının yapılıp yapılmadığının tesbitidir.

Meal yapıcısının ellerini hırsızlıktan kesin şeklinde yaptığı mealin Kur'an metindeki karşılığı fektau eydiyehuma şeklindedir. Dikkat edilirse mealde yer alan hırsızlıktan kelimesi metinde bulunmamaktadır. Metinde yer alan vessariku vessarikatu kelimelerinin karşılığı ise erkek hırsız ve kadın hırsız olarak mealde yer almaktadır.

Şimdi meal yapıcısına sorarız; Siz, metinde olmayan hırsızlıktan ilavesini herhangi bir parantez koyma ihtiyacı hissetmeden neden meale koydunuz? 

Aynı sitede bulunan bir başka kişinin mealinde aynı meal, "ellerini (hırsızlıktan) kesin" şeklinde yapılmıştır. Bu mealin sahibi, hırısızlıktan kelimesinin karşılığının metinde olmadığını bilerek parantez açmış ve bu ilaveyi koymuş, fakat bahsettiğimiz meal sahibi ise, böyle yapma ihtiyacı hissetmeden metne direk ilave yapmıştır.

Anlamın meal yapıcısının verdiği şekilde olması için Kur'an metninin Fektau eydiyehuma minessirkati şeklinde olması gerekmektedir. Yani ilave ettiği hırsızlıktan kelimesinin karşılığı olan minnessirkati kelimesinin metinde olması gerekmektedir ki böyle bir kelime metinde yoktur.

Öyleyse meal yapıcısı neden böyle bir ilaveye ihtiyaç duymuştur?

Meal yapıcısı önce, Kur'an'da hırsızlığın cezası el kesme değildir veya olmamalıdır" şeklinde bir önyargı ile kitaba yaklaşmakta, sonra bu ön yargısını Kur'an'an'a söyletmek amacıyla bir kelime ilavesinde bulunmaktadır.

Burada bir başkası, "Acaba sizin "Kur'an'da hırsızlığın cezası el kesmedir" şeklinde bir önyargınız var da bu kişi sizin önyargınıza göre meal yapmadığı için onu suçluyor olabilir misiniz?" derse cevabımız şu olur.

Hayır, kişiyi suçlama nedenimiz bu değildir. Bizim kitaba yaklaşımımız bir şey Kur'an'da vardır veya yoktur şeklinde değildir. Bizim yaklaşımımız önce metnin doğru bir çeviri üzerinden anlaşılması, sonra da ayetler hakkında yorum yapılması yönündedir. Bu yorumlara katılırız veya katılmayız o ayrı.

Bu kişi eğer metni ilavesiz çevirip, "Bizim bu konudaki görüşümüz el kesme cezasının mecazi olduğu yönündedir" demiş olsaydı, bu  da kendi görüşü der, katılmasak ta onu suçlamazdık. Fakat kişi böyle yapmamış, metni tahrif ederek görüşünü Kur'an'a söyletmeye kalkmıştır.

Kur'an metni kendi içinde öyle bir anlam örgüsüne sahiptir ki, eğer bir kimse bu metin üzerinde bir tahrifata kalkışşsa bu kişi mutlaka bir yerde çelişkiye düşer ve kitap onun görüşünü yalanlar. Bu ayet mealinde de aynı şey söz konusudur.

Kişi, yaptığı mealde ayetin metninde bulunan nekalen minallahi ibaresinde bulunan minallahi ibaresini meale koymamış (olmayan kelimeyi koymak olan kelimeyi koymamak nasıl bir çeviri tekniği ise), nekalen kelimesine ibretlik ceza olması için anlamı vermiştir. Verdiği anlamda herhangi bir sıkıntı yoktur, fakat bu ibretlik cezanın ellerini hırsızlıktan kesmek anlamı ile nasıl uyuşabileceğini hiç düşünmemiştir.

Çünkü ibretlik ceza ile eli hırsızlıktan kesmek birbiri ile uygun bir karşılık değildir. İbretlik ceza caydırıcı sert bir tedbir, eli hırsızlıktan kesmek ise önleyici bir tedbirdir. Nekalen kelimesinin yerine "Önleyici bir tedbir olması için" şeklinde anlam verilebilecek bir kelime olsaydı, meal yapıcısı kişinin verdiği anlam kabul edilebilir bir anlam olurdu, fakat öyle bir kelime metinde yoktur.

Hasılı kelam; Kur'an, kimsenin keyfi olarak çevirebileceği veya yorumlayabileceği bir kitap değildir. Bu işi yapmanın metnin izin verdiği sınırlar ile yakından alakası vardır. Bu sınırı önceden aşan Yahudiler bizlere boşuna anlatılmamaktadır. Kimse bu kitabın ayetlerine "Ben yaptım oldu, ben dedim oldu" şeklinde bir yaklaşımla babasının kitabı muamelesi yapamaz.

                                 EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

9 Nisan 2026 Perşembe

Al-i İmran s. 81. Ayetinin Anlatım üslubu Üzerinde Bir Değerlendirme

İnsanlar için doğru yol rehberi olan Kur'an, biz muhataplarına vermek istediği mesajlarını birçok edebi üslubu kullanarak vermektedir. Bu üsluplardan birisi de kıssa yollu anlatım üslubudur. Fakat kıssa yollu anlatım üslubunda  o kıssanın yaşanıp yaşanmadığı yani temsili bir kıssa mı yoksa yaşanmış bir kıssa mı olup olmadığının tesbiti, mesajın doğru anlaşılmasında önemli bir yere sahiptir.

Tabi ki biz bunu söylerken bazı kimselerde bir tereddüt oluşacak ve bizim kıssalar konusunda uçuk kaçık bir düşüncelere kapılmaya başladığımız düşünülebilecektir. Hayır, kıssalar konusunda ilk günden beri nasıl düşünüyorsak öyle düşünüyor, kıssaların vermek istediği mesajı okuyup anlamanın esas olması gerektiğini savunuyoruz.

Elbette Kur'an kıssaları içinde, birebir yaşanmışlar olduğu gibi, temsili olarak okunabilecek yani birebir yaşanmamış kıssalar olduğu da bir gerçektir. Bu ayrımı yapmak ilgili kıssanın doğru anlaşılmasının bir yoludur. Bununla beraber yaşanmış kıssaların daha çoğunlukta olduğunu da hatırlatmak isteriz. Biz bu düşüncemizi önce Araf s. 172. ve 173. ayetler üzerinden örnekleyerek izah etmeye gayret edersek, meramımızın yanlış anlaşılmaya mahal bırakmayacağını düşünmekteyiz. Çünkü yazımızın başlığındaki ayet ile aşağı yukarı aynı paralelde bir ayettir.

---- Araf s. 172-Ve o kalkışın günü siz: "Şüphesiz ki biz bundan duyarsız kalanlardık" dersiniz diye, bir zaman senin Efendin, Adem'in oğullarından onların sırtlarından soylarını almış ve onları kendi benliklerine tanık yaparak: "Ben sizin Efendiniz değil miyim?" (demişti). Onlar da: "Evet biz tanığız" demişlerdi. 

---- Araf s. 173- Veya siz: "Bizim atalarımız önceden ortak koşmuşlar ve biz onlardan sonra gelen bir soy idik. O geçersizcilerin yaptığı nedeniyle bizi yok mu edeceksin?" dersiniz diye.

Şimdi bu ayeti düz bir okuyuşla okuduğumuz zaman ortaya çıkan tablo şu dur; Allah (c.c) bizler yaratılmadan evvel gelmiş gelecek bütün insanları bir araya toplamış ve aralarında yukarıdaki ayetlerdeki konuşmalar geçmiştir.

Acaba bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır bu olay birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse Allah (c.c.) bize yalan mı söylüyor?

Cevap= Hayır Allah c.c kullarına asla yalan söylemez.

Öyleyse bu olayı biz nasıl anlayacağız ki bazı kimseler bu olayın birebir yaşanmışlık durumunu istismar ederek: "Biz böyle bir söz verdiğimiz hatırlamıyoruz" şeklinde sözler sarfedilmektedir.

Biz bu kıssayı birebir yaşanıp yaşanmadığı üzerinde dönüp dolaşarak değil, bize dair ne gibi mesaj vermiş olabileceği yönünde bir anlama çalışması yaptığımızda, Allah c.c nin gelmiş gelecek bütün kullarının fıtratlarına Onu İlah ve Rab olarak bilmeyi yerleştirmiş olduğunu anlayabiliriz. Allah c.c. bu durumu bize böyle bir anlatım üslubu ile görselleştirerek anlatmaktadır. İnsanların fıtratlarında mevcut olan bu bilginin yerini zaman içinde farklı ilah ve rab tanımaları yani şirk koşmanın almış olduğu da malumdur.

Şimdi konumuz olan ayete geçebiliriz.

---- Al-i İmran s. 81- Ve bir zaman Allah o habercilerin yeminle bağlanmış sözünü almış: "Ant olsun ki ben size kitaptan ve bilgelikten verdim, sonra beraberinizdeki şeyi doğrulayıcı olan bir elçi size geldiğinde, kesinlikle ona inanacaksınız ve kesinlikle ona yardım edeceksiniz. Siz (bunları) kabullendiniz ve sizin üzerinize olan bu ağır görevimi sahiplendiniz mi?" demiş, onlar: "(Evet) biz kabullendik" demişler, O da: "Tanık olun ve ben de sizin beraberinizde o tanık olanlardanım" demişti.

---- Al-i İmran s. 82- Artık kim bundan sonra (başka tarafa) yakınlaşırsa, artık onlar o itaatten çıkanların ta kendileridir.

Bu ayette de Araf s. 172. de geçen olayın bir benzeri görülmektedir. Allah c.c. bu ayette bütün Nebileri bir araya toplamış ve onlarla yukarıda geçen konuşmayı yapmaktadır.

Soru= Şimdi bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse bu ayeti biz nasıl anlayacağız?

Önce, Medine'de nazil olan surelerdeki Yahudi ve Hristiyanlar tarafından Muhammed a.s. karşı olan tavırlar ile ilgili ayetleri okuyacağız. Bu ayetlerdeki genel manzaranın Yahudi ve Hristiyanların sadece kendi elçilerine inandıkları son elçiye inanmakta ayak direttikleri ve elçiler arasında bir ayrım yaptıkları olduğu açıkça görülecektir.

Bu arka planı dikkate alarak ilgili ayeti okuduğumuzda, Allah c.c. nin gönderdiği bütün elçilerin bir bayrak yarışı içinde oldukları bir önceki elçinin elindeki bayrağı diğer elçiye devrettiği yani bütün elçilerin taşıdğı bayrağın aynı bayrak olduğu görülecektir.

Musa a.s. ın taşıdığı bayrak, arada geçen bir çok elçilerden sonra İsa a.s. a devredilmiş, onun taşıdığı bayrak ise son nebi resul Muhammed a.s. a devredilmiştir. Dolayısı ile Musa ve İsa a.s. a inandıklarını iddia edenlerin Muhammed a.s. a da inanmaları gerektiği hatırlatması bu ayette yapılmaktadır. Elçiler arası ayrım yapmanın ne kadar anlamsız olduğu bu ayette bizlere bir kıssa dahilinde anlatılmaktadır.

Bu kıssayı eğer ki adlandırmak gerekiyorsa buna Temsili Kıssa demek, daha uygun olacaktır. Eğer ki bu kıssayı birebir yaşanmıştır diyerek okumaya kalktığımızda, ortaya çıkacak soruların cevabı verilemeyecek, eğer verilmeye çalışılırsa bu cevapları başka sorular izleyecektir. Bu nedenle kıssayı mesaj çeriğini öne çıkararak okuyup anlamaya çalışmak daha sağlıklı sonuçlar çıkaracaktır. Temsili kıssaların birebir yaşanmadığı sadece ilgili konunun anlaşılabilmesinin bu anlatım üslubu ile seçilmiş olduğu bilinmelidir.

Temsili kıssaların birebir yaşanmamış kıssalar olduğunu söylemek, Allah c.c. yi yalancılıkla itham etmek anlamına gelmez. 

                                       EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

31 Mart 2026 Salı

Bakara s. 146. Ayeti. Kitap Ehlinin Oğulları Gibi Tanıdıkları kimdir?

Yazının başlığındaki sorunun cevabı, bu ayetin bir çok çevirisinde (istisnalar hariç), Muhammed a.s. olarak verilmiştir. Bunun nedeni ayet içinde "Oğulları" kelimesinin geçmiş olması, bunun da bir insanı göstermesinden yola çıkılarak, tanınan şeyin bir insan yani elçi Muhammed a.s. olabileceği görüşünü pekiştirmiştir. Bu görüş yorumlardan bir yorum olarak düşünülebilir, fakat konuyu ilgili ayetlerin bütünlüğünde düşünmeye çalıştığımız zaman, bu yorumun pek isabetli olduğunu söylemek mümkün görülmemektedir.

Yazımızda يَعْرِفُونَهُ kelimesindeki hu zamirinin neye delalet edebileceği yönündeki düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız. Malum olduğu üzere Arapça da zamir en yakın isme döner, bunun Kur'an'da istisnai durumları görülmesine rağmen genel kaide bu şekildedir. Bu kelimedeki hu zamirini elçiye döndürmeyi gerektirecek bir karinesi yoktur, fakat Mescidi Haram'a döndürülecek karineleri bulunmaktadır.

Önce Bakara s. 144. ayetine bir bakalım.

قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

 ----Biz, senin yüzünü o göğe çevrilip durduğunu kesinlikle görüyoruz. Şimdi biz seni bir yöne yakınlaştıracağız ki sen ona hoşnut olacaksın. Artık sen yüzünü Mescidi Haram tarafına yakınlaştır. Ve siz nerede olursanız, artık yüzlerinizi onun tarafına yakınlaştırın. Ve şüphesiz ki o kitap verilmiş olan kimseler, bunun Efendilerinden  bir gerçek olduğunu kesinlikle biliyorlar. Ve Allah onların işlemekte olduğu şeylerden duyarsız değildir.

Bu ayetteki anahtar kelime Mescidi Haram'dır. Devam eden cümle olan Fevellu vücuheküm şatrahu daki hu zamirinin mercii Mescidi Haram'dır. Devam eden "Ve şüphesiz ki o kitap verilmiş olan kimseler, bunun Efendilerinden  bir gerçek olduğunu kesinlikle biliyorlar" cümlesi 146. ayeti anlamakta bize önemli bir ipucu vermektedir.

Şimdi gelelim 146. ayete.

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

----Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu oğullarını tanımakta oldukları gibi tanıyorlar. Ve şüphesiz ki onlardan bir bölük de gerçeği bilmekte oldukları halde kesinlikle gizliyorlar. 

Eğer bu ayeti tek bir ayetmiş gibi okursak, Ebneehum kelimesinden çıkarılabilecek anlam Muhammed a.s. olabilir, fakat öyle değildir. 144. ayete baktığımızda Mescidi Haram kelimesi ve ona işaret eden bir hu zamiri bulunmakta ve Mescidi Haram'ın kıble olmasının kesin bir gerçek olduğunu bilen Kitap verilmiş kimselere dikkat çekilmektedir.

Bu noktaları dikkate alarak 146. ayeti okuduğumuzda karşımıza şu durum çıkmaktadır.

Kendilerine kitap verilmiş olan kimseler onu yani Mescidi Haramın kıble olduğunu çok iyi biliyorlar, fakat işlerine gelmediği için bunu gizliyorlar.

Ayette geçen Ya'rifune ebneehum ifadesi, bunun kitap ehli tarafından çok iyi bilindiğini ifade etmesi bakımından kullanılmış bir deyimdir. 144. ayette geçen Elhak kelimesinin 146. ayette yine geçmesi, kitap ehlinin oğulları gibi tanıdıkları şeyin Muhammed a.s. değil Mescid Haram ve onun kıble olması olduğu anlaşılmatadır.

Dolayısıyla Bakara s. 146. ayetinde kitap ehlinin tanıdıkları haber verilen şeyin Muhammed a.s. olduğu yönünde açılan parantezlerin isabetli olduğunu söylememiz güçtür. İsabetli olan görüşün 144. ayeti dikkate alarak yapılan bir okuma neticesinde ortaya çıkan, kitap ehlinin oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları şeyin Mescid Haram ve onun kıble olduğu gerçeğidir. Eğer ayete bir parantez açılacaksa, bunu (Elçi, Muhammed, Peygamber, Kur'an) olarak değil, (Mescidi Haram'ın kıble olduğunu) açmak daha isabetli olacaktır.

                                 EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

16 Mart 2026 Pazartesi

NAS SURESİ ÇEVİRİSİ

 1- 2- 3- 4- 5- 6- Sen de ki: "Ben, o işkillendirici sinsinin şerrinden -ki o, o insandan ve o cindendir insanların göğüslerini işkillendirir- o insanların Efendisine, o insanların hükümdarına, o insanların tanrısına sığınırım.

FELAK SURESİ ÇEVİRİSİ

1- 2- 3- 4- 5- Sen de ki: "Ben, yarattığı şeylerin şerrinden ve (karanlığı) çöktüğü zaman kararanın şerrinden ve o düğümlere üfleyen kadınların şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden, (onu karanlıktan yarıp çıkaran) o sabahın Efendisine sığınırım.

İHLAS SURESİ ÇEVİRİSİ

1- 2- 3- 4- Sen de ki: "O, Allah'tır, tektir. Allah, her ihtiyacı gideren, kendisi ihtiyaçsız olandır. O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'na denk olmamıştır."

 

TEBBET SURESİ ÇEVİRİSİ

1-  Ebu Leheb'in (kızıl alevin babası) iki eli kurusun, kurudu da.

2- Onun malı ve kazandığı şeyler, ondan bir ihtiyacı gidermedi.

3- 4- 5- O ve onun karısı da kendisinin gerdanında hurma lifinden bir iple o odunun taşıyıcısı olarak yakında kızıl alevin sahibi bir ateşe yaslanacak.


NASR SURESİ ÇEVİRİSİ

1- 2- 3- Allah'ın yardımı ve o fetih geldiği ve sen o insanları bölük bölük Allah'ın yükümlülüğüne girmekte olduklarını gördüğün zaman, artık Efendini övgü ile tesbih et ve O'ndan bağışlama iste. Şüphesiz ki O, lütufla çokça dönücüdür.

KAFİRUN SURESİ ÇEVİRİSİ

1- 2- 3- 4- 5- 6- Sen de ki: "Ey o gerçeği örtücüler! Ben kulluk etmiyorum, sizin kulluk etmekte olduğunuz şeylere. Ve sizde kulluk ediciler değilsiniz benim kulluk etmekte olduğum şeye. Ve ben kulluk edici değilim sizin kulluk ettiğiniz şeylere. Ve sizde kulluk ediciler değilsiniz benim kulluk etmekte olduğum şeye. Sizin yükümlülüğünüz sizedir ve benim yükümlülüğüm de banadır."

KEVSER SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Şüphesiz ki biz sana o çokça hayır nimeti verdik.

2- O halde sen kulluk görevini Efendine karşı yerine getir ve boğazla*.

3- Şüphesiz ki sana kin besleyen var ya, o soyu kesik olanın ta kendisidir.

Venhar kelimesine boğazla anlamı verme gerekçemiz, kelimenin kök anlamının deveyi boğazlamak anlamına gelmesindendir. Bugün dilimizde halen kullanılan intihar kelimesi de bu kökten gelmektedir. Bazı meallerde farklı bir karşılık verilmiş olmasına karşın bizim tercihimiz bu yöndedir. İbrahim a.s. sonrası zaman içinde bozulan inanç yapısı, kulluğun özü olan ve salat kelimesi ile ifade edilen bizim namaz olarak bildiğimiz kıyam- rüku- secde formalarının birleştiği ritüelin putlara hasrediliyor olması aynı zamanda kurban olarak bildiğimiz hayvan boğazlama ibadetinin de putlara hasrediliyor olması arkaplanını dikkate aldığımızda namazın ve kurbanın sadece Allah'a has kılınması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

15 Mart 2026 Pazar

MAUN SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Sen o yükümlülüğü yalanlamakta olan kimseyi gördün mü?

2- İşte o, o yetimi itip kakmakta olan kimsedir.

3- Ve o, o iş göremezin doyumu üzerine bir teşvikte bulunmaz.

4- Vay o kulluk görevini yerine getir(diğini iddia ed)enlerin haline.

5- Onlar, kulluk görevlerinden yanılan kimselerdir.

6- Onlar, gösteriş yapmakta ve o en küçük bir yardımı bile alıkoymakta olan kimselerdir.


KUREYŞ SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Kureyş'i (birbirine) kaynaştırıcılığı için.

2- Onları o kış ve o yaz yolculuğunda (başkalarıyla) kaynaştırıcılığı için.

3- O halde onlar şu evin Efendisine kulluk etsinler.

4- O ki, onları açlıktan doyurdu ve onları kaygıdan güvene kavuşturdu.

FİL SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Sen görmedin mi senin Efendin o filin arkadaşlarını nasıl yaptı?

2- O, onların planlarını bir kayıp içinde bırakmadı mı?

3- Ve O, onların üzerine sürü sürü kuş gönderdi.

4 O (sürü sürü kuş), onlara pişirilmiş çamurdan taşlar atıyordu.

5- Böylece O, onları bir yenilmiş ekin sapı gibi yaptı.

HÜMEZE SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Vay her bir çekiştirip duran, kusur arayanın haline.

2- O ki malı topladı ve onu sayıp durdu.

3- O, kendisinin malının onu (bu yaşamda) sürekli kalıcı bırakacağını hesap ediyor.

4- Hayır o kesinlikle ve kesinlikle o hutameye fırlatılıp atılacaktır.

5- Ve o hutamenin ne olduğunu sana ne sezdirdi?

6- 7- (O), Allah'ın o tutuşturulmuş ateşidir ki o, o gönüllerin üzerine yükselir.

8- 9- Şüphesiz ki o, (ateşin kapıları) onların üzerine bir uzatılmış direkle kapatılmıştır.





ASR SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Ant olsun o ikindi vaktine.*

2- Şüphesiz ki o insan, kesinlikle bir ziyan içindedir.

3- İnanmış ve o düzgün işleri işlemiş ve o gerçeği birbirine tembihlemiş ve o direnç göstermeyi birbirine tembihlemiş kimseler başka.

* Bu kelime ile ilgili olarak tefsirlerde farklı görüşler bulunmaktadır. Bizim ikindi vakti anlamını tercih etme nedenimiz, kelimenin kök anlamı olan sıkmak, sıkıştırmaktan yola çıkarak gündüz vaktinin sıkışması, dolayısı ile bunun ikindi vaktine tekabül etmesi bu anlamın da görüşler arasında bulunmasındandır. Allahu a'lem.