Yapılan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yapılan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2015 Pazar

Hacc: Sembollerle Yapılan Bir Kulluk Gösterisi (Şeytan Taşlamak)

Allah (c.c)  yaratmış olduğu kullarınına, yaşadıkları dünya hayatında sadece onun belirlediği bir sistemin hakim olduğu inanç ve kurallar çerçevesinde yaşamalarını emretmiştir. Bu sistemin Kur'andaki adı , "İslam Dini" olup bu isim altında bir takım kurallar manzumesi, tarih boyunca gelen elçiler vasıtası ile beyan edilmiştir. 

Sembol ; Ortak bir gayeyi ve fikri ifade etmek için kullanılan şeylerin tamamına verilen bir isimdir. Mesela "Bayrak" adı ile anılan bir parça bez, o bayrak tarafından sembolize edilen inanç, veya topluluğun kutsal bir objesi olmuştur

Din alanında da semboller önemli bir yer tutmaktadır. Aynı dinin müntesipleri, belirli gün ve zamanlarda bir araya geldiklerinde, o din için kutsal olan bir takım ritüelleri yerine getirerek , aynı inancı paylaştıklarına dair bir gösteride bulunurlar. Bu ritüeller her dinde olduğu gibi İslam dininde de mevcut olup , "Hac" adı ile bildiğimiz ibadet türü, sembolik hareketler ile icra edilen kulluk gösterileridir. Hac ibadetinde yapılan ritüelleri ayrı ayrı ele almak tek bir yazının hacmini büyülteceği için, bu yazımızın konusunu, bu sene şeytan taşlama sırasında meydana gelen izdihamda yüzlerce kişinin vefat etmesi üzerine gündeme gelen , şeytan taşlamanın Kur'anda olmadığı, dolayısı ile böyle bir ritüelin yapılmasına gerek olmadığı gibi ileri sürülen bazı görüşleri ele almaya çalışacağız. 

Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki , böyle bir ibadet sırasında meydana gelen  ölümlü vakalar, yapılan organizasyondaki aksaklıkların sonucu olup , hala Müslümanlar olarak büyük kalabalıkları organize etmekteki beceriksizliğimizin ve bu konularda nasıl içler acısı durumda olduğumuzun bir göstergesidir. "Şeytan taşlamak" adı ile bilinen bir ritüeli dahi elimize yüzümüze bulaştırarak yapmış olmamız, gerçek hayatta taşlamamız gereken şeytanların bizlere, "Bu Müslümanlar daha bu işin sembolik halini bile yapmayı beceremiyorlar gerçek halini nasıl yapsınlar" diyerek, bizlere bir tarafları ile gülmelerine sebep olmaktadır. Konumuz bu organizasyonun yapılmasındaki aksaklıklar değil, bu ritüelin sembolik olarak ifade ettiği anlam üzerinde olacaktır. 

İslam dininin en temel çağrısı şeytanları taşlamaktır.
 
"Şeytan Taşlamak" deyiminin anlaşılması için, bu deyimi oluşturan kelimelerin anlamlarını bilmek gerekmektedir.

 "Şeytan" kelimesi, Kur'anda kötülüğün somut bir ismi ve kişiyi cehenneme götüren her türlü olgunun adı olarak yerini bulmuştur. Bu konuyu daha önce , "Şeytan kavramı ve Kur'anda geçtiği ayetler" başlıklı bir yazıda ele almaya çalışmıştık.

"Taşlamak" şeklinde yapılan eylem, insanlığın kadim bir geleneği olup, fikrine, inancına, düşüncesine karşı çıkılan bir kimseye karşı yapılan bir protesto şeklidir. Kur'anda bu eylemin elçilere yapılması, o kavmin elçiye karşı oluşlarının topluluk halinde gösterilerek birlikte bir karşı oluşun dışa vurumudur. Şeytanın ,"Raciym" (taşlanmış) olarak huzurdan kovulması, insanlar tarafından bilinen bir eyleminAllah (c.c) tarafından yapılmış teşbihi bir anlatımıdır. 

Muhammed (a.s) ın Taif şehrine gittiği zaman o şehrin çocuklarına onun taşlatılarak kovalanması ona şu mesajı vermek içindir , "Sana karşı öyle bir nefretimiz var ki, seni kovalamak için elimize taş alıp atmaya dahi tenezzül etmiyoruz, ve bu işi çocuklara yaptırıyoruz". Muhammed (a.s) a karşı yapılan taşlayarak bir topluluktan ve beldeden çıkarma eylemi bizlere,  bu eylem türünün o dönemin insanlarının hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu göstermektedir.

[Hud s. 91] «Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyor ve doğrusu seni aramızda güçsüz görüyoruz. Eğer taraftarların olmasaydı seni taşlardık. Esasen bizim gözümüzde pek itibarın da yoktur» dediler.
[Meryem s. 46]  Babası: «Sen benim ilahlarımdan geçmek mi istiyorsun ey İbrahim? Yemin ederim ki, eğer vazgeçmezsen, seni muhakkak taşlarım; beni sen uzun bir süre bırak git!» dedi.
[Duhan s. 20]  (Musa)«Beni taşlamanızdan ötürü, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım.»
[Şuara s. 116] «Ey Nuh! Eğer bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlanacaklardan olacaksın» dediler.
[Yasin s. 18]  «Doğrusu sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık; vazgeçmezseniz and olsun ki sizi taşlayacağız ve bizden size can yakıcı bir azap dokunacaktır» dediler.
[Kehf s. 20]  «Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız.»
[Mülk s. 5]  And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onları şeytanlar için taşlamalar yaptık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.
[Al-i İmran s. 36]  Onu doğurduğu zaman: «Ya Rab, onu kız doğurdum» dedi. Oysa ne doğurduğunu Allah daha iyi biliyordu. Halbuki erkek, kız gibi değildi; ben onun adını Meryem koydum ve işte onu ve soyunu taşlanmış şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum.
[Hicr s. 16-8]  Gerçekten Biz, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için yıldızlarla süsledik. Hem onu kovulmuş (racim) her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı edenler olursa, onu da parlak bir ışık kovalar.
[Hicr s. 34]  Allah şöyle buyurdu: Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun!(racim)
[Nahl s. 98]  Kuran okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.
[Sad s. 77-8]  Allah: «Defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Lânetim de, hesap gününe kadar senin üstündedir.» dedi.
[Tekvir s. 25]  Bu Kuran, kovulmuş şeytanın sözü olamaz.

"Şeytan taşlamak" deyiminin anlaşılması için , Maide s. 90 ayetinde "Şeytan amelinden" olduğu ifade edilen "Ensab" kelimesinin anlam alanı üzerinde durmak gerekmektedir.

Bu kelime , müşriklerin ibadet kastı ile diktikleri , veya üzerinde putları için kurban kestikleri taşlara verilen isimdir. Bu taşlar üzerinden yapılan şirk, Arap cahiliyesinde önemli bir inanç şeklidir. Bu inanç anlaşıldığı zaman, şeytan taşlama konusu daha kolay anlaşılacaktır. 

[Mearic s. 43-4]  Kabirlerden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, onlara söz verilmiş olan gündür.

Mearic suresindeki bu ayetler , Arap müşriklerinin bu taşlara olan aşırı ilgisine dikkat çekerek,  kıyamet günü yeniden dirilerek hesap yerine gitme sahnesinin anlatımı, onların bu taşlara olan tazimlerinin ne boyutta olduğunu veciz olarak anlatmaktadır.

Buraya kadar anlattıklarımızı toplamaya çalışarak "Şeytan taşlama" eyleminin bir müminin hayatındaki yerini anlamaya çalışalım.

"ŞEYTAN" kavramı etrafında, Kur'an genelinde bizlere bu vasfa sahip olanların bizleri "ŞİRK" e düşürerek ayağımızı cennetten kaydırmak için her türlü hileli yola başvuracakları haber verilmektedir. Bizlere düşen görev ise bizlere düşman olan ve adına "Şeytan" denen her türlü unsuru hayatımızdan taşlamak sureti ile cennete ulaşmaktır. 

"Hac" ibadeti , her ne kadar bu gün olması gereken asli şeklinden çıkarılmış içi boş ritüellerin yapıldığı ruhsuz bir ibadet halinde getirilmiş olsa da, bizler bu ibadetini gerçek ve olması gereken hali üzerinden bu ibadeti anlamaya çalışacağız. 

Allah (c.c) yi tek ilah ve rab olarak tanıyan bir hayat tarzı üzerinde olmanın toplu bir gösterisi olan hac ibadeti içinde yapılan ritüeller, dünyanın her tarafından gelen Müslümanlar tarafından yapılarak tevhidi şuurun ayakta olduğu dost , düşman herkese ilan edilir.  "Şeytan Taşlamak" adı altında yapılan ritüelin anlamının, bu düşünce etrafında değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. 

Mekke deki Şeytan taşlamasının yapıldığı dikili taşlar , kendisini "Kur'an ehli" olarak tanımlayarak, bu ritüelin Kur'anda olmadığı iddiasında olanlar için yanlış olarak değerlendirilmektedir. Bu yanlışlığın sebebinin, taşlama ritüelinin tarihi arka planını doğru olarak okuyamamaktan kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Bu taşların oraya dikilmesinin sebebi o taşlara karşı bir ta'zim değil, aksine cahiliye Araplarının bu tür taşları kutsayarak o taşlara ibadet etmeleri ve üzerinde ilahlarına kurban keserek "ŞİRK" lerini açığa çıkarmalarının hatırlanarak, "Nusb" adı verilen o taşların "ŞEYTAN" ameli pislik olduğu ve kadim bir gelenek olan "TAŞLAMAK" sureti ile ŞİRK'İN HER TÜRLÜSÜNÜN HAYATTAN KOVULDUĞUNUN, TEVHİDİ BİR HAYAT SÜRÜLDÜĞÜNÜN, DOST DÜŞMAN HERKESE İLAN EDİLMESİDİR.   

Bu gün Müslümanlar tarafından Hac, Namaz, Oruç, Kurban gibi ibadetlerin içinin boşaltılarak maksadının dışına çıkarılmış bir düşünce etrafında yapılır olması, bizleri bu tür ibadetlerin yapılmasının yanlış olduğu düşüncesine kaptırmamalıdır. Başkalarının yaptığı yanlışları baz alarak bazı doğruları ret etmek , kendisini "Kur'an Müslümanı" olarak tanımlayanların yapabileceği en büyük yanlıştır. 

Bu çizgide olan bazı kimselerin düştüğü hatanın temelinde, bakış açılarını Kur'an tarafından değil, bazı Müslümanlar tarafından yapılan yanlışlar belirlemekte, yine bir kısım kişiler bu ifrata karşı tefrit düşüncesi içine girerek başka yanlışa sapmaktadırlar.

Sonuç olarak ;  "Şeytan taşlamak" olarak bilinen Hac ibadeti içinde yapılanların yanlış hatta Kur'ana aykırı olduğunu söylemek, ya Kur'an'dan haberi olmamak, ya da şeytan iğvasına kapılmış bir kişinin söyleyeceği sözlerdir. Kur'an'ı bütüncül bir okumaya tabi tuttuğumuz zaman göreceğimiz en temel nokta, bütün ayetlerin bizlerin ayağını cennetten kaydırmak olan "Şeytan" vasfına sahip olan her duygu , düşünce, kişi, kuruluş v.s nin "Taşlamak" yolu ile hayattan kovulması olduğu görülecektir. Hac ibadeti içinde böyle bir ritüelin yapılmış olması yanlış değil, aksine hac ibadetinin olmazsa olmaz ritüellerindendir. 

                                    EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Ehli Sünnet Akidesi Adı Altında Müslümanlara Yapılan Mahalle Baskısı

Tarih içinde gelişen siyasi olaylar neticesinde "Ehli sünnet" ve "Şia" olarak iki guruba ayrılan Müslümanlar, bu ayrışımı itikadi noktada da göstererek araya aşılmaz duvarlar örmüşlerdir. Bu iki gurubun tek ortak noktası Kur'an ile olan bağlarının sadece sözde kalmış olması ve itikatlarını Kur'an ın değil rivayetlerin belirlemiş olmalarıdır. 

Türkiye Müslümanlarının bir çoğunun bağlı bulunduğu "Ehli sünnet akidesi" adı altındaki yapılanma son yıllarda ortaya çıkan "Kur'ana dönüş" hareketine alternatif bir hareket olarak yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bu yapılanma asla, yanlış düşünceleri Kur'an merkezli bir zemine oturtma amaçlı değil, aksine Kur'an merkezli düşüncelere alternatif olarak yeniden sunulma gayretidir.

Her hareketin içinde olabilecek olumsuzluklar çerçevesinde, Kur'an dönüş hareketinin içinde de olumsuz düşünceler olduğu bir gerçektir. Bu olumsuzluklar gerekçe gösterilerek hareketin bütününü mahkum etmeye kalkmak doğru bir davranış değildir. Ehli sünnet düşüncesinin savunucuları olumlu- olumsuz ayrımı yapmadan hareketin bütününü mahkum etmeye kalkarak herkesi kendi düşüncelerine davet etmeye çalışmaktadırlar. 

Peki bu davetlerinin temeli nedir ve davet hakları varmıdır?. 

Ehli sünnet akidesi adı altındaki yapılanma temelinin "Ehli Hadis" düşüncesinden almış olup , bilindiği üzere bu düşüncenin ana temeli, rivayetlerin baz alınarak din oluşturulması esasına dayanmaktadır. Rivayet ile Kitap çeliştiği anda Kitabın değil rivayetin alınması gerektiği bu akidenin temel inancı olarak bu düşüncenin savunucuları tarafından her fırsatta dile getirilmektedir. 

Kur'an her yanlış düşünceyi mahkum eden bir Kitap olarak , Ehli sünnet düşüncesinin bu tür yanlışlarını da mahkum etmektedir. Kur'ana dönüş hareketi ile bu yanlışlar ile yüzyüze gelenler ,salim akıl ile düşündükleri zaman gerçeği görmekte ve Ehli sünnet düşüncesine karşı cephe almaya başlamaktadırlar.

Son zamanlarda bu düşünceye mensup "akademisyen" etiketli bazı insanların biraz daha fazla günyüzüne çıkmaya çalışarak, Kur'ani düşüncelere ve bu düşünceler etrafındaki bazı insanlara karşı bir yıpratma kampanyası başlatarak kendi akidelerini savunmaktadırlar.  Özellikle akademisyen kimliklerine sığınarak söylemlerini haklı çıkarma gayretleri gözden kaçmamaktadır.

"O dediyse doğrudur" düşüncesini empoze ederek , bazı insanların empoze ettiği dini "Hak Din" olarak sunma gayretinde olan bu zevat özellikle Kur'ana karşı aşırı bir kutsiyet atfederek onu herkesin eline bile almaya cesaret edemeyeceği bir Kitap olduğu fikrini yaymaya çalışarak kendi söylemlerini oturtmaya çalışmaktadırlar. 

Herkesin anlayamayacağı bir Kitap nasıl olurda avamın eline geçer ve bu avam geleneği sorgulayabilir? , bu bazıları için akıl almaz bir olaydır  halbuki olması gereken şuydu ; Biz din adına ne anlatırsak o kabul edilmeli Kur'ana uyup uymadığı gibi sapıkça! sözlere asla yer verilmemeliydi, ama olanlar oldu ve bazı sapıklar ! zincirlerini şakırdatan köleler misali bazı şeylerin iyi gitmediğini , bazı düşüncelerin yanlış olduğunu söylemeye başladılar hemde bunu avamın anlamayamacağı! bir Kitap olan Kur'an üzerinden yapmaya başladılar.   

Bu sapıklara karşı Ehli sünnet ulemasının ! öne çıkan söylemleri, bütün Müslümanların "Ehli sünnet akidesi" ne uymaları gerektiği ve kendilerinin bu akideye çağırdıkları , bu akidenin dışında kalanların Cehennem azabına hak kazanacakları şeklinde söylemler olup bir tür "Mahalle baskısı" yöntemini kullanmalarıdır. 

Peki Allah (c.c) bizlerin Cennet veya Cehennem ile karşılık bulacağımız ameller yapmayı bu akideye mensup olma veya olmama şartına mı bağlamıştır?.

Allah (c.c) bizleri, Cennet veya Cehennem ile karşılık görmek için Dünya hayatında onun Kitabına uymak veya uymamak şeklinde ortaya çıkan amellerimize bağlamıştır , "Ehli sünnet düşüncesine mensup bir hayat sürerek o düşüncenin söylemlerini savunmak bizleri nereye götürür?" sorusunun cevabını, bu düşüncenin  esaslarından bir kaçını görerek cevaplamaya çalışalım. 

1- Mütevatir Sünnet veya Hadis Kur'an ayetini nesheder. 

Bu teori özellikle zina cezası bağlamında evli bekar ayrımı yapılarak , evli iken zina edenin recm edilerek öldürülmesini meşru bir zemine oturtmak için üretilmiştir. Kur'anın zina eden kişiye evli-bekar ayrımı yapmadan aynı cezayı vermiş olmasına rağmen , evli kişinin recm edilmesini rivayetlerden alınan bilgiler ışığında öngören bu düşünce , evli kişinin recm edilmesine dair bir ayetin aslında indiğini fakat o ayeti keçi yediği için mushafa alınmadığını "Metni mensuh hükmü baki ayetler" adı altında bir kategori oluştururarak Dinin aslı gibi göstermektedirler. 

Kendisine vahy olunandan başkasına uymayan , ve uymamakla yükümlü bulunan bir elçi nasıl böyle bir cürüm işleyebilir sorusunun cevabı , "hadislerde ayet gibidir" şeklinde olup büyük bir iftira ile cevablandırılmaktadır. Şimdi sorarız  , recm cezasının kabul edilmesimi yoksa kabul edilmemesi küfürdür.

2- Muhammed (a.s) ölmediği kabrinde diri olduğu ve amellerimizin ona arz olunduğu. 

Bu düşünce bu akidenin temel düşüncelerinden birisi olup işi daha azıtanlar , Muhammed (a.s) ın eşlerinin bile ölmediğini hatta onlarla cinsel ilşki dahi kurduğunu söyleme cüretine kadar işi götürebilmektedirler. Kur'an da bu şekil bir düşüncenin asla karşılığı olmamasına rağmen üretilen Din esası haline getirilmiş " Sen de öleceksin onlar da ölecekler" , "Her nefis ölümü tadacaktır" gibi ayetler göz ardı edilmiştir. Şimdi sorarız , ayete rağman hale Muhammed (a.s) "ölmedi" demek mi yoksa "öldü" demek mi küfürdür*.

3- İsa (a.s) ın yeniden yer yüzüne ineceği düşüncesi. 

Bu düşünce diğer düşünceler gibi Ehli sünnet in temel düşüncelerinden biri olup , temelini Kur'an dan değil Hıristiyan düşüncesinden almış ve Kur'an ayetlerini tahrif etme pahasına Kitaptanmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

4- Allah (c.c) nin dışında şefaatçiler olduğu düşüncesi. 

Şefaat düşüncesi Ehli sünnetin rivayetler kanalıyla oluşturduğu dinin olmazsa olmazlarından olup , Kur'anda Allah (c.c) dışında kimsenin şefaatçi olamayacağına dair ayetlere karşılık bu ayetler rivayetler ışığında okunarak , Allahın dışında şefaatçiler olduğu düşüncesi ayetler tahrif edilerek oturtulmuştur. 

Kur'an aykırı tüm düşünceleri ele almak yazının hacmini büyülteceği için sadee örnek olarak vermeye çalıştığımız bu ve benzeri Ehli sünnet akidesi düşüncelerinin bir çoğu Kur'andan onay almamakta olup aksine Kur'an ın red ettiği düşüncelerdir. 

Bu ve benzeri Kur'an dışındaki düşüncelerin önünde en büyük engel Kur'an olup bu Kitabın öne çıkmaması için elinden gelen gayreti gösteren Ehli sünnet savunucuları , Kur'an dönüş hareketi içindeki bir takım olumsuz düşünceleri delil göstererek bu hareketi mahkum etmek yoluna gitmektedirler. 

Hiç bir düşünce kendi içindeki yanlışlar örnek gösterilerek mahkum edilemez , bu tür davranışları etik olarak değerlendirmek mümkün değildir. Eğer bir hareket veya bir düşünce eleştirilecek ise o düşünceyi savunan kişiler üzerinden değil o düşüncenin argümanları üzerinden yapılmalıdır etik olan budur.  

Ehli sünnet düşüncesi mensupları , kendi düşüncelerini insanlara kabul ettirmek için bu düşüncelerin Kur'an ile uyumlu olup olmadığı gibi bir test edilme düşüncesini dini argümanları kullanarak mahkum etmeye kalkmaları en hafif deyim ile cambazlıktan başka bir şey değildir. 

"Atalar dini" mantığına uygun olarak , "bizden öncekilerin dedikleri mutlaka doğrudur ve kabul edilmelidir" , "biz hocalarımızın dediğini kabul ederiz" , " sizden önce bunları kimse dememiş" gibi belden aşağı vurucu argümanlar ile cahil halk kesimi uyuşturularak bu düşüncenin dışındaki söylemler batılmış inancı yaygınlaştırılmak istenmektedir. 

Akıldan asla çıkarılmaması gereken şudur ki; Din sadece Allahın Kitabında delili bulunan meseleler olup bunun dışında , delilini Kitap tan almayan her düşünce, adı insanları korkutmak için karizmatik bir yapıya büründürülmüş olsa bile  mahkum edilmelidir. 

 Rabbimiz bizlere hesap günü Ehli sünnet akidesine uyup uymadığımızı değil onun Kitabına  uyup uymadığımızı soracak ve ona göre bir değerlendirmeye tabi tutacaktır. Ehli sünnet savunucularının Kur'an dışındaki rivayet kitaplarını Kur'an ile eşdeğer kılmaları bizleri aldatmamalıdır. Rivayet kitaplarında geçen herhangi bir meselenin doğruluğu veya yanlışlığı Kur'ana arz edilerek ölçülmelidir. 

İşte bu noktada Ehli sünnet savunucuları bu kapıyı kapatmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Kur'ana arz denilen metodun doğru olmadığını! hararetle savunarak Kur'an dışı kaynakların esas alınması gerektiğini yaymaya çalışmakta ve Kur'anı rivayetlere arz ederek okumaktadırlar. 

Rivayetlerin Kur'ana arz edilmesi karşısında hop oturup hop kalkanlar , Kur'anı rivayetlere arz ederek oluşturulmuş dinin verdiği inanç konularının sorgulanmasına asla müsamaha göstermemektedirler. Şayet oluşturulmuş olan düşünceden yana bir sıkıntıları yoksa ve Kur'ana uygun ise neden böyle bir ameliyeden rahatsız olmaktadırlar, malından emin olanın o malın kontrol edilmesinden hiç bir surette kaygı duymaması gerekmektedir,eğer böyle bir kaygısı varsa malından emin değil demektir.

Sonuç olarak; "Aklı birilerine kiraya verme" esasına dayalı din anlayışı olan "Ehli sünnet akidesi" adı altındaki yapılanma , insanlar üzerinde "Mahalle baskısı" oluştururak , "bizden çıkan Cehenneme gider" şeklinde bir dayatma içine girmişlerdir. Yukarıda bir kaçını örnek verdiğimiz Ehli sünnet düşüncesine baktığımız zaman esas o düşünceleri savunanların yerinin Cehennem olduğu açık seçik ortadadır. Kur'an bu tür aykırı düşüncelerin karşısında en büyük engel olup , Kur'anın etkinliğini ortadan kaldırarak rivayetlerin etkinliğini empoze etmeye çalışmak Ehli sünnet düşüncesinin en büyük silahıdır. Bize Kitab'ta "Müslüman" ismi verilmesine rağmen bu ismin önüne veya arkasına eklenecek olan her türlü ilave doğru bir düşüncenin eseri olamaz. Müslümanlar kendi üzerilerinde oluşturulmak istenen bu tür baskı faaliyetlerine karşı Kur'an temelli bir düşünce üzerinde bulunarak , oluşturulmuş her türlü karizmatik ismi ve düşünceyi Kur'ana arz etmek zorundadırlar. 

Ehli sünnet akidesi adı altındaki düşüncelerin ve bu düşünceleri ortaya atanların, sorgulanamaz olduğu gibi bir düşünce asla doğru olmadığı gibi böyle bir düşünceyi yayarak cahil kesimi baskı altında tutmak isteyenler bu fiilerinin karşılığını hesap günü acı bir biçimde ödeyeceklerdir.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

20 Nisan 2014 Pazar

"Temiz Fikir" Adı Altında Yapılan Meal Üzerine Birkaç Söz

Alemlerin rabbi Allah cc nin, kulu Muhammed as a indirmiş olduğu kitab'ın dili  arapça olarak inzal edilmiştir. Arap dilini bilmeyen diğer insanların bu kitabı anlamaları için konuştukları dile çevrilmesi doğal hatta gereklidir diyebiliriz. Kur'anın konuştuğumuz dil olan türkçeye çevrilmiş olan bir çok kur'an meali piyasada satılmakta olup bazı ayetler üzerinde çeviri hatalarının olduğu bir gerçektir.

Yazımızın başlığı olan "temiz fikir" adlı meal çalışması internet sitesi üzerinden yapılan bir meal çalışması olup henüz devam etmekte olan tamamlanmamış bir çalışmadır. Bu mealde gözümüze çarpan nokta meal hatalarından daha ziyade kur'anın bazı ayetlerinde yanlış yazımlar olduğu şeklindeki iddialar olup yazımızda, meal yazarının bu iddialarını konu etmeye çalışacağız.

                                               1- MERYEM S. 24. AYETİ

Fe nâdâhâ min tahtihâ ellâ tahzenî kad ceale rabbuki tahteki seriyyâ(seriyyen).

Bu ayetin temiz fikire göre meali şöyledir.

"Doğurduktan hemen sonra ona seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin senin doğuruşunu meşru kılmıştır."

Bu şekilde meal yapma gerekçesi şu şekilde not olarak düşülmüştür.   

 "Not:  Nuhhata, nahtuta, aramice de terk, teslim, çıkış, veriş, doğurma anlamlarına gelir.    Min edatı aramice de ve arapça da -den, -dan olarak genel kullanımının yanında “that point in time” “yani o olayın olduğu an, o anda” manalarında da kullanılır.” İza nudiye li el-salati MİN yevm el cumuati” Cuma/9 bu kullanımdır. Benzeri bu surenin 37. Ayetinde “MİN meşhedi yevmin azim” HAALE Hud/43
“Min nahtiha” şeklinde okunursa anlamı “doğurduktan hemen sonra, doğruduğu anda” olur.   Arapçada Nahte ( nun-ha-te ) yontmak, yonga, yontulan nesneden düşen şey, insanın üzerine yontulduğu tabiatı ( nuhita aleyha – Müfredat ), Kuran mushafı harfleri çok sonradan noktalanırken büyük ihtimalle yazıcı bir nokta yerine iki nokta koyarak NUN olması gereken harfi TE yapmıştır ve kritik kelime NUHİTAHA dan TAHTİHA ya dönüşmüş olmuştur, Allahu alem.    
Sin-ra-elif ( Lisan ) Asil, şerefli, soylu, yiğit, mert, Reculün seriyyun ( Müfredat ) yüce ve yüksek asil saygın onurlu cömert adam
Seriya nın arami köklü bir kelime olduğu çok açıktır. Aramice’de (SARYA), yasal doğum,asil, yüce şerefli adam manalarındadır.    Kelimenin direkt anlamı özgürlük (hür) kökünden gelir.    Kehf suresi 61.Ayetin sonundaki seraba okunan kelime de buradaki seriya olabilir. "

Bu ayetin mealini " Onun altından bir ses kendisine şöyle seslendi: «Sakın üzülme, Rabbin içinde bulunanı şerefli kılmıştır. Hurma ağacını kendine doğru silkele, üstüne taze hurma dökülsün." şeklinde yapanlar olmasına rağmen, bu şekil bir meal yapanlar yaptıkları meali orjinal metin ile ilgili olarak herhangi bir yanlış yazım gerekçesi göstermeden o şekilde bir tercihte bulunmuşlardır , halbuki sadece mu'minun s. 50. de " İbni Meryemi de anasiyle bir âyet kıldık ve ikisini bir oturaklı ve temiz sulu bir tepeye barındırdık" buyurulmasından hareketle meryem s. 24. ayetinin mealini " Derken ona altından nida etti: sakın mahzun olma, rabbın senin altında bir su arkı vücûde getirdi" şeklinde yapılsaydı kur'an bütünlüğü gözetilmiş ve daha isabetli olurdu. 

Temiz fikire göre yapıldığı iddia edilen mealdeki gerekçe olarak öne sürülen " Kuran mushafı harfleri çok sonradan noktalanırken büyük ihtimalle yazıcı bir nokta yerine iki nokta koyarak NUN olması gereken harfi TE yapmıştır ve kritik kelime NUHİTAHA dan TAHTİHA ya dönüşmüş olmuştur, Allahu alem. "şeklindeki gerekçeye gelince sayın meal yapıcısı noktalama işaretleri yapılırken sanki bu mushafı noktalama yapan kişiden başka kimse bilmiyormuşcasına bir algı oluşturmaktadır, varsayalım böyle oldu yanlışı farkedecek kadar kur'anı bilmeyen hiç bir kişi yokmuydu acaba , yanlış yazan kişiye yanlış yazdın diye ikaz edebilecek hiç kimse yokmuydu? 

Meryem s. ile ilgili olarak alman oryantalistlerinden Christoph Luxenberg takma isimli kişinin buna benzer bir düşüncesi olması dikkat çekicidir. Luxenberg , kur'anın doğru anlaşılması için aramice okunmasının gerekli olduğu şeklinde bir iddia içinde olup o da meryem s. 24. ayetini aynı şekilde çevirmektedir. Bu kişinin bir oryantalist olması ve böyle bir düşünce olması yadırganacak bir durum olmayıp, esas yadırganacak olan şeyin "temiz fikir" adı altında dile getirilen bu tür düşüncelerin kimlerle ortak bir paydada buluşulduğudur.

                                                     2- KEHF S. 9. AYETİ

Em hasibte enne ashâbel kehfi ver rakîmi kânû min âyâtinâ acabâ(acaben).

Bu ayetin temiz fkire göre meali şöyledir.

"Yoksa sen, Mağara Arkadaşlarını yani Uyuyanları bizim için şaşılacak bir mucize mi zannettin"

Ayet içinde geçen " verraqım"  kelimesini , "uyuyanlar" şeklinde çevirme gerekçesi ise şöyledir. 

"Not: Mushafta orijinal yazım ” Ashab-ı Kehf ve el-Raqîm” şeklinde olup ilk tamlama Mağara Arkadaşları olarak çevrilmekte ve net bilinerek anlaşılmaktadır.    Fakat devamında gelen el-Raqîm kavramı tarih boyunca birçok yoruma neden olmuş ve ne olduğu üzerinde net anlaşılamamıştır.    Kavram, Arapça RA-QAF-MİM harfleri ile yazılmıştır.    Arapça’da “uyku” anlamına gelen RA-QAF-DAL kelimesi aşağıda 18.    Ayette bu kişiler için “uyuyanlar – RuQûD- RA-QAF-vav-DAL” anlamı ile de kullanılmıştır.    Ayrıca Yasin Suresi “uyunan yer – MeRQaD – MİM-RA-QAF-DAL ” olarak da kullanılmıştır.    Tüm bunların ışığında, kavram orijinal okuyuşta “Ashab-ı Kehf ve el-RuQûD ( RA-QAF-vav-DAL)” iken Yani anlamı ” Mağara Arkadaşları yani O-UYUYANLAR” iken, Not: Mushafta orijinal yazım ” Ashab-ı Kehf ve el-Raqîm” şeklinde olup ilk tamlama Mağara Arkadaşları olarak çevrilmekte ve net bilinerek anlaşılmaktadır.    Fakat devamında gelen el-Raqîm kavramı tarih boyunca birçok yoruma neden olmuş ve ne olduğu üzerinde net anlaşılamamıştır.    Kavram, Arapça RA-QAF-MİM harfleri ile yazılmıştır.    Arapça’da “uyku” anlamına gelen RA-QAF-DAL kelimesi aşağıda 18.    Ayette bu kişiler için “uyuyanlar – RuQûD- RA-QAF-vav-DAL” anlamı ile de kullanılmıştır.    Ayrıca Yasin Suresi “uyunan yer – MeRQaD – MİM-RA-QAF-DAL ” olarak da kullanılmıştır.    Tüm bunların ışığında, kavram orijinal okuyuşta “Ashab-ı Kehf ve el-RuQûD ( RA-QAF-vav-DAL)” iken Yani anlamı ” Mağara Arkadaşları yani O-UYUYANLAR” iken, Mushafa yazılırken yazıcının sehven hatası ya da mürekkep damlaması gibi nedenler ile “Ashabı-Kehf ve el-RaQîM” şeklinde harf hatası ile yazılmış olabilir.    Eğer orijinal okumada kavram el-RuQûD ise tamlama çok net bir şekilde ve müfessir VAV’ın eşliğinde ” Mağara Arkadaşları yani o-UYUYANLAR” olarak anlaşılabilir.    Allahu alem.     Eğer orijinal okumada kavram el-RuQûD ise tamlama çok net bir şekilde ve müfessir VAV’ın eşliğinde ” Mağara Arkadaşları yani o-UYUYANLAR” olarak anlaşılabilir.    Allahu alem." 

Gerekçe olarak öne sürülen "Mushafa yazılırken yazıcının sehven hatası ya da mürekkep damlaması gibi nedenler ile “Ashabı-Kehf ve el-RaQîM” şeklinde harf hatası ile yazılmış olabilir." şeklindeki sözleri, bu mushafı yazan kişinin, yazmış olduğu kitabın Allah cc nin kitabı değilde sanki herhangi bir şahsın kitabı gibi imiş muamele edip dikkatsizlik ve mürekkebi bol bularak damlatmaktan sakınmayan birisi gibi gösterilmesi komik bir gerekçedir, acaba bu mushaf yazılırken bunu bilen birisi yoktu veya yanlışı ikaz edecek kimseler yoktuda yazan kişi , " ne yazarsak yerler" deyip üstünkörü yazdı geçtimi?

                                                3- ZUHRUF S. 23. AYETİ 

Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).

Bu ayetin temiz fikire göre meali şöyledir.

"İşte hep böyle olmuştur; senden önce de nereye bir Peygamber gönderdiysek oranın  haddi aşmış azgınları: ” Biz atalarımızdan bir din öğrendik ve biz de onların dinine   tabi olduk ve kesinlikle doğru yolda olanlarız ” derlerdi. " 

Ayetin mealini bu şekilde yapma gerekçeside şöyledir. "

 "Not: 22. ve 23.Ayetlerin son cümlesi birebir aynıdır ve zaten anlam olarak da öyle   olmalıdır.    Fakat orijinal Mushaf yazılımında sondaki kelime de SADECE BİR   HARF FARKLI YAZILMIŞTIR:
-22. Ayet: “innâ vecednâ   âbâenâ alâ ummetiv ve innâ alâ âsârihim MuHTeDûN.   ”
-23. Ayet: “innâ vecednâ   âbâenâ alâ ummetiv ve innâ alâ âsârihim MuQTeDûN.   ”
22.ayette “doğru   yolda olanlarız” anlamındaki MuHtedûn kelimesi varken, tamamı aynı kelimelerden   oluşan ve sadece tek bir harf farklı olarak 23. ayette son kelime MuQtedûn   şeklinde yazılmıştır.    Bu tip bir kelime Kuran Mushafında başka hiç bir yerde   de geçmemektedir ve bu cümlede bir anlam da ifade etmemektedir.    Kuran Mushafı   yazımı esnasında yazıcı tarafından sehven yapılan bir hataya, ya da mürekkep   damlaması ve nüsha çoğaltırken yanlış kopyalama yapılması gibi yazım   hatalarına net bir örnektir.    
İşin çok ilginç   yanı, bizim yaptığımız araştırmada incelediğimiz hiç bir Meal müellifi bu   farkı belirtmemiş, bir çoğu sanki birebir aynı yazımmış gibi ya da o kelime   “orada yokmuş gibi” çevirip geçmişlerdir.    Bu, yapılan işe ihanettir.    Değilse,   yazdığı Meali bir yerlerden kopyaladığının açık delilidir.    O da değilse “iman   ettiği” bir şeyin ( “Kuran Mushafı harfi harfine korunmuştur” iddiasının ) Batıl   olduğunu saklamak yani ikiyüzlülüktür.

    
Gerekçe notunda "  Bu tip bir kelime Kuran Mushafında başka hiç bir yerde   de geçmemektedir" dediği kelime "muktedun" kelimesi olup, bu kelime enam s. 90. ayetinde " Ulâikellezîne hedallâhu, fe bi hudâyuhumuktedih, kul lâ es’elukum aleyhi ecrâ(ecren), in huve illâ zikrâ lil âlemîn(âlemîne)." şeklinde geçmekte olup , "bu tip bir kelime geçmiyor" dediği kelimenin "iqtedih" formunda geçen enam s. 90 ayetini kendi mealinde şu şekildedir.      " İşte Allah’ın o-Dosdoğru Yola ilettikleri bunlardır; sen de onların bu dosdoğru   YOLUNA UY.    De ki: “Ben sizden bu Dosdoğru Yola çağırmam karşılığında hiç   bir karşılık istemiyorum.    Hiç şüphesiz ki o-Dosdoğru Yol/el-KitabVahyi/ed-Din tüm insan kuşakları için tek Hak olan düşünce ve yaşam tarzıdır."      Bu tip bir kelime demek enam s 90 da varmış ve kendisi onu doğru olarak meallendirmiş.  

 Meal yazarı diğer ayetlerde öne sürdüğü gerekçeyi bu ayettede öne sürerek " Kuran Mushafı   yazımı esnasında yazıcı tarafından sehven yapılan bir hataya, ya da mürekkep   damlaması ve nüsha çoğaltırken yanlış kopyalama yapılması gibi yazım   hatalarına net bir örnektir." demektedir. Yine soruyoruz, yazıcı yazdığı kitabın herhangi bir şahsın kitabıymış gibi mürekkebi bol bularak oraya buraya saçarak yazmış ve kendinden başka bu yanlışı farkedecek kimsede mevcut değilmiydi ? yüzyıllar sonra "temiz fikir" adı altında meal yazan bir şövalye orjinal mushafa vakıf oldu ve bunu farketti öylemi?.  Bu hatayı!! kendisinin görüpte ve başkalarının görmediği için hain ve iki yüzlü olarak vasıflayan temiz fikir meali yazarı bu başarısı !! takdire şayandır. 

                                                      4- ZÜMER S. 10. AYETİ

 Kul yâ ıbâdıllezîne âmenûttekû rabbekum, lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh(hasenetun), ve ardullâhi vâsiah(vâsiatun) innemâ yuveffas sâbirûne ecrehum bi gayri hisâb(hisâbin).

 Bu ayetin temiz fikire göre meali şöyledir.

 " İman eden kullarıma de ki: “Rabbinize karşı günahsız   tertemiz yaşayın.  Bu dünyada en güzel şekilde yaşayanlar en güzeli ile   karşılık bulacaktır.    Allah’ın arz’ı geniştir, ki zaten sabredenlere ödülleri   sınırsız olarak verilecektir.  "

Bu ayete bu şekilde bir meal verilme gerekçesi şöyledir.  

"Not:   Bu ayette ve bu surenin 53.    Ayetinde geçen “İbaad” (AYN-BE-ELİF-DAL) kelimesi   ABD ( AYN-BE-DAL) = Köle kelimesinin, İnsan-Tanrı ilişkisinde ABD-RAB yani   KUL-TERBİYE EDEN, TEAKMÜL ETTİREN kullanımındaki çoğul kullanım olan “KULLAR”   demektir.    İki ayette de “ KullarIM” şeklinde çevrildiği halde orijinal   yazımda bu ayette AYN-BA-elif-DAL şeklinde yazılmış ve harekelenmiş fakat aynı   anlamı verdikleri 53.    Ayet orijinal yazımında AYN-BA-elif-DAL-YE olarak (   İbaaDiYe) olarak yazılmıştır.    İki ayetin başında bulunan “DE Kİ” ifadesi ile   beraber okunduğunda Vahyi okuyan Muhammed Peygamberin ağzından sanki onun   insanlara karşı “ Ey Kullarım” şeklinde bir hitab oluştuğu zannedilmektedir.      İnsanlığı kullara kulluk etmekten alıkoymak birinci şartı olan ed-Din’de   tabii ki böyle bir ifade olması düşünülemez, kaldı ki onlarca diğer ayette   Muhammed Peygamberin ve tüm diğer Peygamberlerin hatta Meleklerin dahi sadece   ve sadece Allah’ın KULLARI oldukları zaten vurgulanmaktadır ve aslında temiz   bir akılla düşünüldüğünde bunun dışında bir ihtimal olması dahi imkansızdır.    Bu   iki ayette mushaf yazıcısı ya da kopya yazıcıları yazarken sehven hata yapmışlardır.      10.    Ayet ile 53.    Ayette kelimenin sonuna bir YE harfi eklenerek yazılması da   bunu açıkça göstermektedir.    Ayetin doğru yazımı el-Kuran Mushafındaki İsrâ   Suresi  53.    Ayet ve İbrahim Suresi 31.      Ayette olduğu gibi “ kul: Lİ-İbaaDiYe = KULLARIMA DE Kİ:….   ” şeklindedir.      Muhtemelen farklı bir Yazıcı bu sureyi yazmış ve Zümer Suresinin bu iki   ayetinde LAM harfi yerine YAA harfini yazmıştır ya da kopyalanırken LAM   harfi  YAA şeklinde yazılmıştır ki bu   hata da muhtemelen 16.    Ayette geçen “YAA İBADİ” okuması ile karıştırılarak   yapılmıştır. "   

Sayın meal yazıcısı zümer s. 10 ve 53. ayetleri ile ilgili olarak "Bu   iki ayette mushaf yazıcısı ya da kopya yazıcıları yazarken sehven hata yapmışlardır" şeklinde bir iddiada bulunmuş gerekçe olarak, ""Peygamberin ağzından sanki onun   insanlara karşı “ Ey Kullarım” şeklinde bir hitab oluştuğu zannedilmektedir. "" demektedir. Doğru olduğu iddia ettiği yazımın ibrahim s. 31 ve isra s. 53. ayetinde olduğu gibi " li ibadiye" şeklinde olması gerektiğini söylemektedir. Ancak gerekçe olarak ileri sürdüğü "peygamberin ağzından çıktığı zannedilme" iddiası doğru olmayıp kendiside dahil Muhammed as ın ELÇİ olma sıfatı gereği elçiliğini yaptığı Allah cc nin sözlerini aktarmak durumunda olduğunu herkesin bildiği bir durumdur.


Sayın meal yazıcısı , kur'anın Muhammed as ın sözü olduğu zannedilir korkusu ile !! zuhruf s. 68. ayetine metinde olmadığı halde ilavede bulunarak şu şekilde bir meal vermekte olup bu ilave gerekçesini, "mushaf yazıcılarının konuşmaya dalarak unutmuş!!!" bir gerekçe yazmayı herhalde bu sefer kendisi unutmuştur. 

Zuhruf s. 68. ayetinin orjinal metni şu şekildedir. 
" Yâ ibâdi lâ havfun aleykumul yevme ve lâ entum tahzenûn(tahzenûne).

Zuhruf s. 68. ayetinin temiz fikire göre şöyledir. 
 " Ve Allah onlara: “Ey kullarım, artık siz hiç korkmayacak ve hiç hüzünlenmeyeceksiniz”   diyecek. "

Ayetin metninde "ve Allah onlara diyecek" şeklinde bir meal vermeyi gerektirecek " ve yekulullahe" şeklinde bir ibare mevcut olmayıp sayın meal yazarı herhalde kur'anın Muhammed as ın sözü olduğu zannedilir diye Allah cc nin unuttuğu !! bir ibareyi durumdan vazife çıkartarak ayete koyma başarısını göstermiştir.

Sonuç olarak; temiz fikir adı altında yapılan kur'an mealinde , kur'an mushafının korunmamış olduğu ve yazıcı hatalarının olduğu iddialarının dile getirildiği 4 ayet hakkındaki görüşleri paylaştık. Kur'an mushafında yazıcı hatasının olduğu iddialarının gerçek olduğu şahsi düşünceler ile değil doğru olduğu iddia edilen bir mushafın delil getirilerek dile getirilmesi gerekir. Bu iddiaları doğrulayacak bir mushaf yeryüzünde yoktur. Allah cc kitabında "Allah hakkında konuşmak için aydınlatıcı bir kitap gerektiğini" bu konuşmaların bu kitap tarafından desteklenmesi gerektiğini bildirmiştir. Eğer birisi Allah cc nin bizlere indirmiş olduğu kitabın yazıcı hatası veya mürekkep damlaması  gibi sudan bahanelerle yanlış yazıldığı , ve doğru olarak sunduğu delilin kaynağı kendisi olursa buna ancak kendisi inanır. 

Bu mushafın yazıldığı zaman, bunu sadece yazan kişimi biliyordu ? , bu mushaf yazıldığı zaman, yazıcı hatasını farkedebilecek bir babayiğit yokmuydu? , bu mushaf yazıldığı zaman, yazan adam ne yazdığının şuurunda olmadan  kahvede tavla atıp çay içerkenmi bunları yazdı?  hiç bir sorumluluk hissetmeden başı bozuk adamlarmı bu mushafı yazdı, veya senin yanında okuduğun bir kitabın varda yanlışı o kitabtaki doğruya göremi gördün diye sormazlarmı temiz fikir adı altında meal yazıpta doğruyu kendi dediğinin olduğunu iddia eden adama? .

Temiz fikir adı altında yazılmaya çalışılan mealin pek de temiz bir fikirle yazılmadığı mushafın yanlış yazıldığı iddialarının dile getirilmesi ile ortadadır, şayet ortada yanlış yazım varsa  kur'anın tevrattaki bazı ayetlerin israiloğulları tarafından örtüldüğü iddiasını dile getirmesi gibi yeni bir mushaf ile bu iddianın doğruluğu ispatlanabilir aksi takdirde sadece kuru bir iddia ve iftiradan başka bir şey olmaz.

Müslümanlar için kur'an tuz mesabesinde olup, bunun böyle olduğunu bilen islam düşmanları tuzu kokutmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar, temiz fikir gibi isimler alıp tuzu kokutmak için çalışan insanların kimin ordusuna su taşıdıklarını o meali okuyacak olanların takdirine bırakıyoruz. Biz kimsenin kalbini yarıp onun ne kadar samimi olduğunu bakmak gibi bir durumuz olmadığına göre yazdıkları ve o yazdıklarından kimlerin çıkar sağladığı ve memnun olduğuna bakarak kişilerin Allahamı yoksa onun düşmanlarınamı hizmet ettiği kararına varırız.

                              EN DOĞRUSUNU ALLAH CC BİLİR.


14 Kasım 2013 Perşembe

Kasas s. 68. Ayeti Üzerinde Yapılan İki Farklı Meal Üzerine Bir Mülahaza

Alemlerin rabbi olan Allah cc hidayet ve rahmet olan kitabı'nın kasas s. 68. ayetinde bizlere şöyle buyurmaktadır.  

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاء وَيَخْتَارُ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

  Diyanet Vakfi
Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şânı yücedir.

Tetkik ettiğimiz meallerin biri hariç hepsi yukarda vermiş olduğumuz meal doğrultusundadır. Sayın ahmet tekin hoca bu ayete farklı bir meal vermiş olup meali şu şekildedir.

   Ahmet Tekin :
Rabbin, sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olanları yaratır. Kâinatta mevcut akıllı ve sorumlu varlıkları, mahlûkatı, cemâdâtı, imkânları, kurulmuş düzenleri ve tedbirleri O seçer. İnsanların da seçme ve tercih hakları vardır. Yüceler yücesi olan Allah ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında onların kendisine koştukları şirkten münezzehtir.

Sayın Ahmet Tekin hocanın meali ile diğer mealler arasındaki fark "Onların seçim hakkı yoktur." ,"İnsanların da seçme ve tercih hakları vardır." şeklindedir. Diğer mealler ayetin metnindeki " ma kane lehümülhıyaratü" ibaresini "onların seçim hakları yoktur " şeklinde çevirirken ,Ahmet Tekin hoca " insanların da seçme hakları vardır" şeklinde çevirmiştir.  

İki farklı çevirinin sebebi ayetteki "ma" edatının kullanılış tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Arap gramerinde "ma" edatı ismi mevsul ve olumsuzluk anlamında kullanılır. Kur'anda bu edatın kullanımı ile ilgili olarak Ahmet Tekin hoca nın daha yapmış olduğu bazı ayet meallerinde "ma" edatı ile ilgili olarak yapmış olduğu tercihlerin kur'an bütünlüğü ile uyuşmadığına şahid olmuştuk (bu konuyu "kur'an meali yapmak için sadece arapça bilmek yeterlimidir" adlı yazımızda ele almıştık) . Sayın hocanın "ma" edatını kullanım hatasına kasas s. 68. ayetine verdiği mealde şahid olmaktayız.  

Sayın hoca nın bu ayeti okurken kader konusu ile ilgili olarak  mesajı olduğunu düşünerek bu şekilde bir meal verdiğini düşünmekteyiz. Kader konusu ile ilgili olarak Allah cc yarattığı insanlara tabiki seçme hakkı vermiştir ona kimsenin itiraz etme hakkı yoktur, ancak bu ayette verilmek istenen mesajın kader konusu ile ilgili olarak değilde, Allah cc nin insanlar içinden seçmiş olduğu elçiler ile ilgili kanununun nasıl olduğu doğrultusunda olduğunu düşünmekteyiz.    

Kur'an meali yapmak için arapça bilgisinden önce kur'an bütünlüğüne sahip olmak gerektiğini konu ile ilgili yazılarımızda vurgulamaya çalışmıştık. Kasas s. 68. ayetinde rabbimiz " rabbin dilediğini yaratır ve seçer" cümlesindeki "seçer" kelimesi bu ayetin anahtarı durumunda olup rabbimizin insanlar içinde seçtiklerinin kimler olabileceği bilgisi diğer ayetlerinin yardımı ile açığa çıkabilir. Ayeti dikkatli okuyacak olursak yaratılmış insanlar içinden seçilmişler olduğu bilgisi vardır.  

Kasas s. 86. ayetinde, "Sen; sana bu Kitab'ın verileceğini ummazdın. Bu; ancak Rabbının bir rahmetidir. Öyle ise, sakın kafirlere yardımcı olma." buyurularak seçilmenin kişisel bir beklenti sonucu olmadığı sadece Allah cc nin takdiri üzere olduğu beyan edilmektedir.

[020.013]  «Ben seni seçtim; (ahtartüke) artık vahyolunanları dinle.»
Taha 13. ayetinde musa as ın seçilmiş olduğu bilgisi verilmektedir. Bu seçilme onun isteği ve iradesi üzerine değil sadece Allah cc nin onu seçmiş olmasından ötürüdür. Yine aynı surenin 41. ayetinde " vestana'tüke li nefsi" ( seni kendim için yetiştirdim) buyurularak onun seçilmişliği vurgulanmaktadır.

Al- imran s. 179. ayetinde " Allah mü'minleri bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir, nihayet murdarı temizden ayıracak, Allah sizleri gaybe muttalı' kılacak da değil ve lâkin Allah ona Resullerinden dilediğini seçer, onun için Allaha ve Resullerine iman edin ve eğer iman eder ve korunursanız size de azîm bir ecir var" buyurularak elçi seçiminin Allah cc nin dilemesine bağlı olduğu hatırlatılmaktadır. 

Şura s. 13. ayetinde "Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: «Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.» Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir." buyurularak elçi seçiminin dilemeye bağlı olduğu aynı şekilde hatırlatılmaktadır.  

Zuhruf s. 31. ayetinde " Ve «ne olurdu şu Kur'an iki memleketten bir büyük adama indirilse idi» dediler" şeklindeki itirazlara 32. ayette "Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir." buyurularak elçi seçiminin kimsenin keyfine göre olmayacağı bildirlmektedir. 

 [019.058]  İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden Adem, soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan İbrahim ile İsmail'in soyundan hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendirler. Kendilerine Rahmanın ayetleri okunduğu zaman, ağlayarak secdeye kapanırlardı.
[012.006]  «Rabbin seni böylece rüyandaki gibi seçecek, sana rüyaları yorumlamayı öğretecek; daha önce, ataların İbrahim ve İshak'a nimetlerini tamamladığı gibi, sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Doğrusu Rabbin bilir, hakimdir.»
003.033]  Gerçekten Allah, Adem'i, Nuh'u ve İbrahim ailesiyle İmran hanedanını süzüp alemler üzerine seçti.
[002.247]  Peygamberleri onlara «Allah size şüphesiz, Talut'u hükümdar olarak gönderdi» dedi. «Biz hükümdarlığa ondan layık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken bize hükümdar olmağa o nasıl layık olabilir?» dediler, «Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı» dedi. Allah mülkü dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.
[007.144]  «Ey Musa! Verdiklerimle ve seninle konuşmamla seni insanlar arasından seçtim; sana verdiğimi al ve şükret» dedi.
[002.130]  Kendini bilmezden başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir.
[022.075]  Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.
[038.047]  Çünkü onlar, gerecekten nezdimizde süzülüp seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
[042.013] Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: «Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.» Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.

Sonuç olarak; vermiş olduğumuz örnek ayet mealleri doğrultusunda, kasas s. 68. ayetindeki "ma " edatının isimi mevsul olarak anlaşılması ayetin tercümesine Ahmet Tekin hoca tarafından "İnsanların da seçme ve tercih hakları vardır." şeklinde yansıtılmış olması bu ayetin bu şekildeki çevirisinin kur'an bütünlüğünün gözetilmemesi sonucunda bu şekilde yapıldığı düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Diğer bütün meallerde " Onların seçim hakkı yoktur" şeklinde yapılan çeviriler kur'an bütünlüğüne uygun bir çeviri olup bazı yerde gereksiz parantez açan meal yapıcıları bu ayette gerekli olan parantezi açmayarak ayeti bazı yanlış anlamaya sebeb olacak bir meallendirme yoluna gitmişlerdir , şayet altta önerdiğimiz meal şeklindeki parantezler açılsaydı yanlış anlamanın önü kesilmiş olurdu diye düşünmekteyiz.

Rabbin, dilediğini yaratır ve(elçilerden dilediğini) seçer. Onların (seçilen elçilerin) seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şânı yücedir.

Ayetin mesajının  bazı kader tartışmalarına mesned olması açısından değil de , Allah cc nin seçmiş olduğu elçilerin bu seçimde herhangi bir dahli olmadığı ,sadece Allah cc nin dilemesi ve seçimi sonucunda elçi olarak seçildikleri şeklinde bir mesaj içerdiği düşüncesi kur'an bütünlüğüne düşeceğini düşünmekteyiz.    

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH CC BİLİR.