yıllık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yıllık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2016 Pazartesi

UYDURMA HADİSLER : Müslümanların 1400 Yıllık Ahlaki Sorunu

Hadis literatüründe , Muhammed (a.s) a ait olmayan ve ona atfen söylenmiş olan sözlere "Uydurma Hadis" denilmektedir. Bu tür hadisler, maalesef rivayet kitaplarında bolca bulunarak , şu anda yerleşik olan din algısının temelini oluşturmaktadır.Yazımızın konusu, bu hadislerin hangileri veya hangi yolla bilinebileceğine dair bir usul teklifi çerçevesinde değil,  bu hadislerin aynı zamanda büyük bir gayri ahlaki sorunun sonucunda ortaya çıktığı düşüncesinden  bakılarak, bu hadislerin sebep olduğu dini çöküntüyü ele almaya çalışmak olacaktır.

Kendisini Allah (c.c) nin dini olan İslam'a nispet ederek , "Ben Müslümanlardanım" diyen bir kimse , bu dinin kurallarını da kabul ederek, o kurallar ile kendisini bağlamış sayılmaktadır. Bilindiği üzere , İslam dininin en önemli özelliği, kişileri ahlak yönünden mükemmel bir insan haline getirmek olup, bu yönde bazı kurallar vaz eder. Bir toplumu oluşturan bireylerin ahlak yönünden mükemmel olmaları hem kendileri , hem de gelecek nesiller için dünya ve ahiretin garantisidir. Ahlaki yönden güvenilir olan insanların oluşturduğu bir topluluk , diğer insanlar için rol model teşkil ederek , örnek bir toplum oluşturma yönünde teşvik edicilik unsurudur.

[011.018]  Üstelik bir yalanı Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzuruna arzolunacaklar, şahitler de şöyle diyecekler: «İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir». İyi bilin ki: Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir.

Hud s. 18. ve bir çok ayet, Allah'a karşı yalan ve iftira uyduranları "Zalim" olarak niteleyerek , bunların akıbetlerini bir çok ayette bizlere bildirmektedir.

"Yalan ve İftira"nın ,  Allah (c.c) tarafından büyük bir cürüm ve cezasının ne olduğu bir çok ayette beyan edilmiş olmasına rağmen , "Ben Müslümanlardanım" diyenlerin bir kısmı tarafından görmezden gelinerek , yalan ve iftira atmak sanki emir gibi algılanmış,  bunun sonucunda yalan ve iftiralar ile dolu bir rivayet müktesebatı İslam toplumuna kazandırılmıştır.

Muhammed (a.s) ın vefatı sonrasında kabilecilik asabiyetinin körüklediği  bir takım olaylar , Müslümanların fırkalara ayrılmak suretiyle bölünmelerine sebep olmuştur. Ortaya çıkan bu fırkaların tamamı kendisini haklı ve doğru yolda , karşı fırkayı haksız ve yanlış olarak görmekte idi. Bu fırkalar kendi haklılıklarını dini bir temele oturtmak için ayet ve hadisleri , insanlara baskı amacı olarak kullanarak, onları istismar aracı haline getirmişlerdir.

Bu fırkalar kendi haklılıklarını veya karşı fırkanın haksızlığını, bazı Kur'an ayetlerini kendilerini tasdikler veya karşılarındakini kötüler mahiyette yorumlamaya giderek , Allah (c.c) nin kitabını kirli emellerine alet etmekten çekinmemişlerdir.

Olay sadece Kur'an ayetlerinin yorumlanması ile bırakılmayarak , işin ucu Muhammed (a.s) a da dokundurulmuş , ve bu konuda ondan da yardım istenmiştir!!. Bir çok ayette "Ben gaybı bilmem" diyen bir elçinin , "Sen bilmezsen biz sana bildiririz" diyen ümmetleri sahneye çıkarak, "Ben gaybı bilirim!!" diyen bir peygamber portresi yaratılmıştır

Hal böyle olunca , artık "Ben gaybı bilirim!!" diyen Muhammed (a.s) , Hanefi mezhebi taraftarlarının elinde Ebu Hanife nin çıkacağını ve güneş gibi doğacağını , İmam Şafii nin kötü biri!! olduğunu, Şafii mezhebi taraftarlarının elinde , İmam Şafii nin güneş gibi , Ebu Hanife nin kötü biri !! olarak çıkacağını önceden haber veren , peygamber tapıcılarının elinde kainatın yüzü suyu hürmetine yaratılan biri , Haricilerin düşmanlarının elinde onların "Cehennem köpekleri" olacağını haber veren bir peygamber haline getirilmiştir.

Ortaya çıkan fırkaların itikadi meselelerdeki tartışmalarını destekleyen veya o fırkaların yanlış olduğunu söyleyen !! Muhammed (a.s) , örneğin ; Haricilerin "Büyük günah işleyen kafirdir" iddialarını ret eden Mürcie fırkasının elinde ,"Şefaatim ümmetinden büyük günah işleyenler içindir" diyerek !! , Mürcie fırkasını destekleyen , Harici fırkasını köstekleyen bir peygamber haline getirilmiştir. 

Şianın bazı sahabelere karşı olan tutumuna karşı Sünni cenah tarafından "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız hidayete erersiniz" , Şii cenah tarafından Ali nin faziletlerine dair sözler söyletilerek , fırkaların düşüncelerine uygun bir peygamber ortaya çıkarılmıştır.

Uydurma hadisler ile ilgili kitaplarda, bu konularda bolca örnekler bulunabileceğini hatırlatarak , esas konumuz olan bu meselenin ahlaki boyutuna gelelim;

Adından anlaşılacağı üzere "Uydurma Hadis" denilince , Muhammed (a.s) adına yalan ve iftira olarak söylenen sözler akla gelmektedir. "Yalan ve İftira" kelimelerinin bizlerin  hayatında asla yer almaması gerektiğine rağmen , bu kelimeler geçmişte bir kısım Müslümanın hayatında olmazsa olmaz biçimde yer almış , ve Muhammed (a.s) ın söylemediği ve asla söyleyemeyeceği sözleri , onun söylediği iddia edilerek o elçiye karşı yalan ve iftira isnat etmekten geri durmamışlardır.

Hadis literatüründe , "Uydurma Hadisler" adlı bir kategorinin olması bile , biz Müslümanlar açısından ahlaki bir zaafın göstergesi olup , bizlerin güvenilirlilik derecesi konusunda soru işaretlerin oluşmasına sebebiyet veren bir durumdur. Geçmişimizde böyle karalar karası bir sayfanın olması , bize karşı olanların elinde koz olarak yeri geldikçe kullanılmaktadır.

Bu durum , bizim dışımızdaki bazı insanların haklı olarak , "Siz kendi peygamberinize bile yalan isnat etmekten geri durmayan bir topluluksunuz , bize nasıl yalan ve iftiranın yanlış olduğunu söyleyebilirsiniz?" şeklinde sözleri ile bizi karşı karşıya bırakmaktadır.

Bazı insanların geçmişte yaptıkları hatalar yüzünden, bütün Müslümanların töhmet altında bırakılamayacağını hatırlatarak , geçmişimizdeki yapılan bu hataların, özellikle "Hadis" adı altında gelen rivayetlerin daha titiz ve daha dikkatli bir biçimde okunmasını ve ele alınmasını gerekli kıldığını bizlere göstermektedir. Üstüne üstlük , "Hadis" adı altında gelen rivayetlerin ,Kur'andan önde tutulmasına dayanan bir din algısının hakim olması , bizleri bu konuda daha daha dikkatli olmamızı gerekli kılmaktadır.


Geçmişteki gayri ahlaki davranışlar neticesinde rivayet kitaplarına girmiş olan Muhammed (a.s) a atılan yalan ve iftira sözlerin büyük bir kısmı , bugünkü yerleşik din algısının temelini oluşturmuş olması , geçmişte yapılan ahlaksızlığın bizleri nerelere getirdiğinin görülmesi açısından acı bir tablodur. 

Son yıllarda Kur'anın daha fazla gündem olmaya başlaması Kur'an - Hadis savaşı şeklinde bir mücadelenin başlatılmasına sebep olmuştur. Muhammed (a.s) ın Kur'ana aykırı bir söz söylemesinin mümkün olmadığından hareketle , ona atfedilen ve Kur'an ile herhangi bir çelişkisi olmayan sözlerin problem teşkil etmediğini hatırlatarak , asıl problemin ona atfedilen fakat Kur'an ile çelişen sözlerde olduğu muhakkaktır. 

Çeşitli saikler sebebi sonucu, üzerinde karizmatik bir yapı oluşturulmuş olan Buhari ve Müslim gibi rivayet kitaplarında yer alan bir çok rivayetin, Kur'an ile çeliştiği bir gerçektir. Ancak bu rivayet kitapları öyle bir korunma altına alınmıştır ki neredeyse "Kur'anda şüphe olur onlarda olmaz" kabilinden bir tutum içinde, bu kitaplardaki rivayetler savunulmakta ve bu rivayetlerin elden gitmesinin dini çökmesi anlamına geldiği iddia edilerek, bu kitaplar elde tutulmaya çalışılmaktadır. 

Hatta bu kitaplara iman etmenin Allah (c.c) emri olduğu yalan ve iftirası atılarak , insanların bu kitapların oluşturduğu din algısı üzerinde kalmaları için, geçmişte dedelerinin yaptıkları ahlaksızlıkların bir benzerini , bugün onların torunları yapmaktadır.

Geçmişte Muhammed (a.s) a atfen uydurulan sözler üzerine bina edilmiş din anlayışının , bugün bazı kesimler tarafından hararetli bir şekilde savunulmaya çalışılması, bir başka ahlaki sorunu doğurmaktadır. Geçmişle yüzleşerek, Muhammed (a.s) adına uydurulan yalan ve iftiraları temizlemeye çalışmayı görev edinmesi gereken  insanların , yalan ve iftirayı savunmak şeklinde bir göreve soyunarak , bu yalanları temizleme düşüncesinde olanlara karşı amansız bir savaşa girişmiş olmaları da geçmişte yapılan gayri ahlakiliğin, bugünde sürmesine sebep olmaktadır. 

Ahlak yönünden dünyaya örnek olmamız gereken biz Müslümanların , geçmişte yapılan hataları savunarak , o hatalar üzerine kurulu binayı var gücümüzle savunmaya çalışmak , bizleri yalan ve iftiraları savunan bir topluluk haline getirmekle birlikte , İslam dininin yaşanan dünya ile bağı olmayan bir din olarak görülmesine sebep olmaktadır. Hala uydurma rivayetler aracılığı ile İslam düşüncesi içine sokulan "Mehdi" adında bir kişinin gelerek , bizleri ve dünyayı refaha çıkaracağı düşüncesi ile avunan biz Müslümanların , bu kafa ile dünyaya ne gibi bir sözü olabilir?.

Şefaat ve kabir azabının olup olmadığı , İsa nın gelip gelmeyeceği , hadis ve sünnetin vahiy olup olmadığı , peygamberin haram helal koyma yetkisinin olup olmadığı gibi tartışmalar içinde boğulup giden biz Müslümanların, yüzlerce yıldır bitmeyen bu tür tartışmalar yerine insanlığı kucaklayan bir çağrı üreterek , tüm dünya mazlumlarının umudu olma zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. 

Şurası hatırdan çıkarılmamalıdır ki ; Geçmişte yalan ve iftiralar üzerine kurulu bir din algısının savunmasını yapmanın , ne bizlere ne de "Müslüman" olmanın getirdiği diğer insanlara karşı olan bazı sorumluluklarımızı yerine getirmeye faydası olacaktır. Bu tür kavgalar ancak bizleri birbirleri ile kavga ederek güçsüz duruma düşmemizden haz alacak kimselere fayda sağlayacak, ve onların dünyada istedikleri gibi at oynatmalarına meydan verecektir.

Sonuç olarak ; İnsanlara her türlü yönden güzel örnek olması gereken biz Müslümanlar , ahlak yönünden dünyada yaşayan bütün topluluklara örnek olmamız gerekirken, bunun tersi bir durum ile, bir insanın yapabileceği ahlaksızlığın en büyüğü olan Allah ve elçisine yalan ve iftiralar düzerek bir insanın yapabileceği en büyük zulmü işleyen örnek topluluklardan biri olarak dünya sahnesinden yer almaktayız.

"Uydurma Hadisler" adlı bir kategorinin açılarak, yalan hadislerin ayıklanması metodunu ihdas eden hadis usulünün böyle bir yola başvurması bile, biz Müslümanların ahlaki bir sorun içinde olduğunun en büyük bir göstergesidir. Bir kısım Müslüman, sadece kendi çıkarlarına hizmet ettirmek için Muhammed (a.s) ı oyuncak gibi kullanarak, istedikleri sözü ona söyletmeyi dini bir görev bilmişlerdir. 

Geçmişte yapılan bu ahlaksızlığın bugün izlerinin silinmesi için yapılan çalışma ve tartışmaları , baltalamak ve bu tartışma içinde olanları "Peygamber Düşmanı" olmakla suçlamak , yavuz hırsız misali ev sahibini hırsızlıkla suçlamak anlamına gelmektedir.

Eğer ortada bir düşmanlık varsa , bu düşmanlık geçmişte Muhammed (a.s) adına uydurulan yalan ve iftiralar üzerine kurulu din algısının yıkılmaması için var gücü ile mücadele edenlere atfedilerek "Peygamber Düşmanı" etiketinin bu kişilere takılması daha doğru olacaktır. 

RABBİMİZ BİZLERİ, PEYGAMBERE DOSTLUK ADI ALTINDA, ONA UYDURULAN YALANLARI SAVUNMAK SURETİ İLE , ONA DÜŞMANLIK YAPANLARIN ŞERRİNDEN MUHAFAZA ETSİN. 

22 Eylül 2014 Pazartesi

Nuh(as)'ın 950 Yıllık Sabrı ve Yunus(as)'ın Sabırsızlığı


Kur'an kıssaları, taşıdıkları mesaj itibarı ile evrensellik taşıyan anlatımlar olup; yaşandığı zaman ve mekana hapsedilerek anlaşılmaya çalışıldığı takdirde, anlatımlardan alınması gereken ibretlerin alınamamış olacağını, kıssalar konusu ile ilgili yazılarımızda özellikle vurgulamaya çalışmıştık.

Kur'an'ın, Muhammed(as)'a vahyedilmesine başlanır başlanmaz, ona tebliğ sürecinde zorluklarla karşılacağı haberi verilerek "Balık sahibi gibi olma" (KALEM 48) buyurulmaktadır. Yunus(as)'ın örnekliğinde, tebliğ sürecinde başına gelen ezâlara katlanamayarak kavmini terketmesi ve bunun sonucunda balık tarafından yutulması ve pişmanlık göstererek tevbe etmesinin ardından yeniden elçi olarak kavmine geri döndürülmesi ve o kavmin ona iman etmesi, ENBİYA ve SAFFAT Sureleri'nde  anlatılmaktadır.

Nuh(as) da; kıssası bir çok surede anlatılan bir elçi olması nedeniyle, onun kıssası da ibret vesikaları ile doludur. Onu diğer elçilerden ayıran özelliği ANKEBUT 14 ayetinde "Andolsun ki; Biz, Nuh'u, kavmine gönderdik. Aralarında elli yılı müstesna olmak üzere bin yıl kaldı. Sonunda onlar, zulme devam edip dururken kendilerini tufan yakalayıverdi." şeklinde buyurulmasıdır. Bu ayet içinde Nuh(as)'ın 950 sene kavmi içinde kaldığı beyan edilmektedir.

Bu kadar sene kalmasını "olmaz öyle şey, yıl değil olsa olsa aydır" olarak mı, yoksa bu kadar kalmış olmasının bizlere anlatılmasının sebebini sabır olgusu açısındanmı okumak lazımdır? Öncelikle birinci iddia üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

Kıssaları mesaj içerikli okuma yöntemini tercih etmeyerek, yaşandığı zaman ve mekana hapsetmek ve sıradışı olan bazı durumları akla uydurarak okuma yöntemi içinde okunan Yunus(as) kıssasında, "balık Yunus'u değil, Yunus balığı yutmuş olabilir" veya "böyle bir olay hakiki; olarak değil, olsa olsa mecazdır mecaz" denilerek geçiştirilmeye çalışılmıştır. Bu konuyu daha önceki yazılarımızda anlamaya çalıştığımız için daha fazla uzatmak istemiyoruz.

Kıssaları mesaj içerikli okuma yöntemini tercih etmeyerek, yaşandığı zaman ve mekana hapsetmek ve sıradışı olan bazı durumları akla uydurarak okuma yöntemi içinde okunan Nuh(as) kıssasında; onun kavmi içinde 950 yıl kalmış olması bir insan ömrünün bu kadar uzun olamayacağından hareketle yıl yerine ay olarak anlaşılması gerektiğini ileri sürenlere rastlamaktayız.

Sümerler'in kullandıkları takvimde yıl olmadığı, 29-30 günlük sürenin "yıl" olarak adlandırıldığından hareketle Nuh(as)'ın yaşadığı sürenin, 1000 aya tekabül eden yıl kadar yaşamış olması gerektiği dile getirilmektedir.

Bu düşünceleri sahiplenen kişilerin özellikle Kur'an dışı bilgiler olan Hadis ve Sünnet'e olan karşı tutumları "sadece Kur'an" söylemini dillerinden düşürmediklerini görmekle birlikte, Sümerler'in kullandıkları takvim üzerinden Kur'an'da geçen "a men" (yıl) kelimesini rivayetlere vurarak anlama gayretinde olmaları kendileri için ne yaman bir çelişkidir.

Nuh(as); 950 sene değil de çok uzun yıllar kalmış olsaydı, Kur'an bunu o şekilde söylerdi. Ama net olarak yıl adedi vermesi; onun ne kadar sabır gerektiren bir sürece katlanmış olduğunun görülmesi içindir.

"Sadece Kur'an" demenin içini doğru olarak doldurmak istiyorsak, bu kelimenin geçtiği şu ayetler bizlere gerekli bilgiyi verecek ve Sümerler'in kullandığı iddia edilen takvim rivayetlerine itibar etmenin ne kadar yanlış olduğu görülecektir (2.259- 9.126-12.49-9.37.28-31.14).

"Essabru" kelimesi "nefsi; aklın ve şeriatın gerektirdiği şekilde bazı şeylerden hapsedip alıkoymak" anlamındadır. Muhammed(as)'a tebliğ sürecinde karşılaştığı sıkıntıları dışa vurmadan içinde saklaması "sabır" kelimesi ile ifade edilen ayetlerde görülmektedir.

[Ahkaf s. 035] Artık sabret, resûllerden azim sahiplerinin sabrettiği gibi ve onlar için acele etme. Sanki onlar vaadolunduklarını görecekleri gün, gündüzden bir saatten başka durmamışlar gibi olacaklardır. (Bu) Bir tebliğdir, fâsıklar olan kavimden başkası, helâke uğratılacak mıdır?

[Yunus s.109] Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.

[Hud s. 049] İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.

[Hud s.115] Sabret, Allah iyi davrananların ecrini elbette zayi etmez.

[Nahl s.127] Sabret, senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır; onlara üzülme, kurdukları düzenlerden de endişe etme.

[Kehf s.28] Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.

[Taha s.130] Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et; gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbih et ki Rabbinin rızasına eresin.

[Rum s.60] Sabret ki, Allah'ın sözü şüphesiz gerçektir. Kesin olarak inanmayanlar seni hafife almasınlar.

[İnsan s.24] Rabbinin hükmüne kadar sabret; onların günah işleyen ve inkarcı olanlarına uyma.

[Müzzemmil s.10] Başkalarının sözlerine sabret ve onları güzel bir terkedişle terket

Muhammed(as)'ın tebliğ sürecince karşılaştığı sıkıntılara sabretmesini öğütleyen ayetler Kur'an'ın bir çok suresinde mevcuttur. Bu öğüt ile birlikte Muhammed(as)'a; kendinden önce geçen elçilerden olan Yunus(as)'ın bu öğüdü yerine getirmediği için başına gelenler anlatılarak, bir çeşit tehdit verilmektedir. Nuh(as)'ın yaşadığı hayat süresinden örnek verilerek ne kadar sabırlı olduğu ve bu uzun zaman içinde ona ne kadar az kişinin iman ettiği anlatılarak ümitsizliğe düşmemesi öğütlenmektedir.

Aynı öğüt ve tehditler bizler için de geçerli olup, Allah(cc)'nin dinini yaşama noktasında karşımıza çıkacak olan zorluklara katlanmak gibi bir mecburiyetimiz olduğu vurgulanarak, bunun tersi bir eylemin Yunus(as)'a verilen ceza gibi karşılık bulacağı bizlere anlatılmaktadır.

Sabır kelimesinin içeriğinde; başa gelene ses etmemek veya taviz vererek kendisini bazı zararlardan korumak şeklinde bir durum asla yoktur. Mekke sürecinde yapılan sabır örneği; başa gelen ezalara sabretmei emretmekle birlikte, süreç içinde din konusunda kimse ile taviz pazarlığı yapılmaması, onlardan küçük bir adım için herhangi bir şekilde asla taviz verilmemesi, onlardan da hiç bir şekilde taviz kabul edilmemesi emredilmektedir.

Günümüzde Türkiye Müslümanlarının bir kısmının mevcut iktidar tarafından bir takım tavizler ile susturulmuş olması, din konusunda yapılan en büyük stratejik hatalardandır. Dün "İslam devleti" sloganları ile ortalığı çınlatan bir kısım Müslüman, bugün "yoksa siz hala ordamısınız?" diyerek, eski söylemlerin artık değerini kaybettiği ve bugün mevcut iktidarın verdiği tavizlerin yeterli olduğu düşüncesini taşıyor olması, bu yolda sabredilmemiş olması ve Yunus(as) gibi tebliği terkedip kaçmak anlamına gelmektedir. Tabi ki hiçbir şey bitmiş değildir; Muhammed(as)'a tebliğ sürecinde inen ayetler doğrultusunda yeniden bir düşünce ihtilali yaparak, bu yanlıştan kurtulmak ve Yunus(as) kavminin misali hedefe ulaşmak mümkündür.

Sonuç olarak; kıssalardaki yaşanmışlıklar vasıtası ile bizlere örnek olarak gösterilen Elçilerin yaşantıları, Nuh(as)'ın sabır örneği, Yunus(as)'ın sabırsızlık örneği olarak karşımızdadır. "Parmak ayı gösterirken, aya değil parmağa bakmak" misali, okunan kıssalarda bu Elçilerin başlarından geçenlerin bizler için örnek teşkil edip etmediği sorusunun cevabı aranmadan, sadece yaşanmışlık içindeki bazı sıra dışı olayların akla uydurulmaya çalışılması ve bunun için dışardan alınan rivayetlerin delil gösterilmesi traji-komik bir durumdur. Kıssaları mesaj içerikli olarak yapılan bir okumada, Yunus(as)'ın balık tarafından yutulması, Nuh(as)'ın 950 sene tebliğ de bulunması; "sadece Kur'an" söylemine uygun olarak Kur'an dışı bilgiler ile değil, Kur'an içi bilgiler ile okunduğunda ibret ve örneklik olarak bizlere, yürüdüğümüz yolda karşımıza çıkacak olan engelleri nasıl aşmamız gerektiğinin püf noktalarını vermiş olduğu görülecektir.

Nuh (a.s) kaç yıl yaşadığının anlatılma sebebini onun inkarcı kavminin karşısında gösterdiği sabır örneğini önce Muhammed (a.s) ve onunlar birlikte olan ashabının bu örneği dikkate alması, sonra bu örneği kıyamete kadar gelecek olan Müslümanların dikkate alarak sabır konusuna dikkat çekilmesi açısından okuduğumuz zaman, gereksiz tartışmaların da önü alınmış olacaktır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.