sabrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sabrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2025 Cuma

Asr Suresi ve Hakkı ve Sabrı Tavsiye Etme Görevimiz

Asr suresini okuduğumuz zaman, insanın hakkı ve sabrı birbirine tavsiye ederek zarardan kurtulabileceğinin bizlere beyan edildiğini görmekteyiz.

Peki bir inanan olarak bu surenin beyanını bugün hayata nasıl yansıtabiliriz?

Bu sorunun cevabını bu yazının yazıldığı günlerde Konya'da bir doktorun bir hastasını açık giyiminden dolayı "Teşhirci" olduğu gerekçesi ile muayene etmemesi üzerinden yürüyen tartışmaları merkeze alarak vermeye çalışacağız.

Bu olayın karşı mahalle çocukları tarafından nasıl görüldüğü bu yazının konusu değildir. Çünkü karşı mahalleye göre o doktor gerici bir yobaz olduğu için böyle bir tepki vermiştir. 

Biz bu olay üzerinden İslami hassasiyet gerektiren konularda bir inanan olarak nasıl bir bakış açısı sergilemek gerektiği üzerinde düşünmeye çalışacağız.

Konu hakkında yazılanlara baktığımızda İslami cenahın bu noktada farklı tutumlar sergilediğini görmekteyiz.

1- Doktorun hastasının muayene etmeyi ret etmesinin doğru olduğunu savunan taraf.

2- Doktorun hastasının muayene etmeyi ret etmesinin yanlış olduğunu savunan taraf.

3- "Size ne kardeşim nasıl giyinirse giyinsin alemin giyiminden size ne" diyen taraf.

Bizim bu konudaki kanaatimiz şu dur; Bir doktor her ne kadar hasta seçimi hakkı olduğunu iddia etse de, bir kişinin giyiminin uygun olmadığı gerekçesi ile onu muayene etmeyi ret etmesi doğru değildir.

Dün baş örtüsünden dolayı haksızlığa uğrayan insanların haklarını savunurken kullandığımız argümanları unutarak, bugün açık giyimli bir bayanın uğradığı durumu alkışlamamız hakkaniyete uygun değildir.

Sayın doktorun hassasiyetini bu noktada doğru görüyor, fakat hastasına karşı yaptığı muameleyi doğru bulmuyoruz.

Bunu söylerken 3. şıktaki tarafta olmadığımız bilinmelidir. Sayın doktor eğer kendisine gelen o hastanın giyim tarzının hoş olmadığını uygun bir dille söylemiş olsaydı, daha doğru bir iş yapmış olacağını düşünüyoruz.

"Hastanın giyiminden doktora ne" diyen olabilir. Fakat İslami hassasiyetii olan bir kişi inancı açısından yanlış bulduğu bir şeyi karşı tarafa uygun bir dille uyararak aktarmak durumundadır.

İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. İnsanların yaşam tarzına karışmak kimin haddinedir?

Bu olay bizlere göstermektedir ki, inanan insanlar olarak toplumun İslami değerlere olan saygısızlığı bizleri gerçekten rahatsız etmektedir ve bu rahatsızlığımızı nasıl dile getirmemiz gerektiği asıl konuşulması gereken noktadır.

Öncelikle şunu ifade etmek isteriz ki; Toplumda İslami değerlere uygun olmayan bir durum görüldüğü zaman bizim inanç değerlerimiz, bu duruma tepki verilmesi gerektiğini söyler. Bu tepkinin nasıl ve ne şekilde verilmesi gerektiği önemlidir. 

Bu tepki elbette incitici dil ve şiddet ile verilmeyecektir.

İnandığımızı iddia ettiğimiz kitap, her konuda olduğu gibi bizlere bu konuda da yol göstericidir.

Kimsenin inandığı değerlere küfür ve hakaret etmeyeceğiz ki onlar da bizim inandığımız değerlere küfür ve hakaret etmesinler. (Enam s. 108. ayet)

Bir kimsenin inandığı değerlere hakaret ederek o kimsenin inancını terk ettiği görülmüş değildir, aksine o kişi inancına daha da sıkı sarılacaktır.

Bugün toplulumuzun büyük bir kesimi İslami değerleri baz alarak ona göre bir yaşam tarzı belirlemediği, hatta İslami değerlere aleni bir şekilde karşı olduğunu beyan ederek bu değerlere ters ne varsa yapıp inkarcılığını alenileştirme eğiliminde olduğu için, bizim inandığımız değerler üzerinden onları eleştirmemiz toplumda bir sıkıntıya neden olmaktadır. Bu sıkıntı bizim susmamızı ve yanlışlara karşı tepki vermememizi elbette gerektirmez.

Toplumdaki insanların yargı değerlerinin farklı olması bu durumu ortaya çıkarmaktadır. Bizim için yanlış olan bir yaşam tarzı onlar için gayet normal olup, buna müdahele edilmesi onlar için yanlıştır.

Yaşadığımız toplumda durum maalesef bu şekildedir.

Bizler elbette "Ne halleri varsa görsünler" diyerek bir kenara çekilecek değiliz.

Herkesini inancını ve yaşamını ona göre belirlediği bir ideolojisi vardır ve yaşamını bu çizgide sürdürmektedir.

Bizim kimseye şirin görünmek için değerlerimizden taviz vermek gibi durumumuz asla söz konusu değildir. Fakat içimizde bu noktaya gelmiş insanların olması maalesef üzücü bir durumdur.

Bazı bayanların açıklık sınırlarını zorlar şekilde olan giyim(sizlik) tarzı, gerçekten rahatsızlık vericidir. Bu rahatsızlığı önlemek polisiye tedbirlerle de mümkün değildir.

Bizler Asr suresi gereği hakkı ve sabrı tavsiye etmeye her zaman devam edeceğiz. Araf suresi 161. 166. ayetler arasında anlatılan deniz kıyısında yaşayan bir toplumun helak edilişi bizler için bu noktada önemli bir beyandır.

O kıssaya baktığımızda toplumun 3 kısma ayrıldığı görülmektedir. 1- Yasağa riayet etmeyenler. 2- Yasağa riayet edenler ve etmeyenleri uyaranlar. 3- Neme lazımcı olanlar. 

1. ve 3. gurupta olanların helak edildiğinin bizlere beyan edilmiş olması yasağa riayet etmemenin ve neme lazımcılığın yanlış bir tutum olduğunun anlaşılmasıdır. İçimizde olan neme lazımcılar ve müdaheneciler bize bir ayak bağından başka birşey değildir.

Toplumdaki gidişatın yanlış olduğunu bu durumun insanlara açıkça söylenmesi bizim inancımızın bir gereği ve inananlar olarak vazifemizdir. İçimizden ve dışımızdan buna engel olmaya çalışanlar elbette olacaktır.

İnananlar olarak her konuda ayrışmayı başardağımız gibi toplumdaki yanlışlara tepki verilecek mi yoksa verilmeyecek mi noktasında da ayrışmayı başardığımız bu olay üzerinden anlaşılmaktadır.

Tekrar ediyoruz, biz inandığımız değerleri kitaba uygun bir yolla anlatmaya devam edeceğiz, başkaları da karşı çıkmaya devam edecek. İnsanlar karşı çıkıyor diye susacak veya aman onları kırmayalım incitmeyelim diye onların hoşuna gidecek tavırlar içinde asla olmayacağız. 

Neticede herkes inandığının ve yaşadığının hesabını verecektir. 


22 Eylül 2014 Pazartesi

Nuh(as)'ın 950 Yıllık Sabrı ve Yunus(as)'ın Sabırsızlığı


Kur'an kıssaları, taşıdıkları mesaj itibarı ile evrensellik taşıyan anlatımlar olup; yaşandığı zaman ve mekana hapsedilerek anlaşılmaya çalışıldığı takdirde, anlatımlardan alınması gereken ibretlerin alınamamış olacağını, kıssalar konusu ile ilgili yazılarımızda özellikle vurgulamaya çalışmıştık.

Kur'an'ın, Muhammed(as)'a vahyedilmesine başlanır başlanmaz, ona tebliğ sürecinde zorluklarla karşılacağı haberi verilerek "Balık sahibi gibi olma" (KALEM 48) buyurulmaktadır. Yunus(as)'ın örnekliğinde, tebliğ sürecinde başına gelen ezâlara katlanamayarak kavmini terketmesi ve bunun sonucunda balık tarafından yutulması ve pişmanlık göstererek tevbe etmesinin ardından yeniden elçi olarak kavmine geri döndürülmesi ve o kavmin ona iman etmesi, ENBİYA ve SAFFAT Sureleri'nde  anlatılmaktadır.

Nuh(as) da; kıssası bir çok surede anlatılan bir elçi olması nedeniyle, onun kıssası da ibret vesikaları ile doludur. Onu diğer elçilerden ayıran özelliği ANKEBUT 14 ayetinde "Andolsun ki; Biz, Nuh'u, kavmine gönderdik. Aralarında elli yılı müstesna olmak üzere bin yıl kaldı. Sonunda onlar, zulme devam edip dururken kendilerini tufan yakalayıverdi." şeklinde buyurulmasıdır. Bu ayet içinde Nuh(as)'ın 950 sene kavmi içinde kaldığı beyan edilmektedir.

Bu kadar sene kalmasını "olmaz öyle şey, yıl değil olsa olsa aydır" olarak mı, yoksa bu kadar kalmış olmasının bizlere anlatılmasının sebebini sabır olgusu açısındanmı okumak lazımdır? Öncelikle birinci iddia üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

Kıssaları mesaj içerikli okuma yöntemini tercih etmeyerek, yaşandığı zaman ve mekana hapsetmek ve sıradışı olan bazı durumları akla uydurarak okuma yöntemi içinde okunan Yunus(as) kıssasında, "balık Yunus'u değil, Yunus balığı yutmuş olabilir" veya "böyle bir olay hakiki; olarak değil, olsa olsa mecazdır mecaz" denilerek geçiştirilmeye çalışılmıştır. Bu konuyu daha önceki yazılarımızda anlamaya çalıştığımız için daha fazla uzatmak istemiyoruz.

Kıssaları mesaj içerikli okuma yöntemini tercih etmeyerek, yaşandığı zaman ve mekana hapsetmek ve sıradışı olan bazı durumları akla uydurarak okuma yöntemi içinde okunan Nuh(as) kıssasında; onun kavmi içinde 950 yıl kalmış olması bir insan ömrünün bu kadar uzun olamayacağından hareketle yıl yerine ay olarak anlaşılması gerektiğini ileri sürenlere rastlamaktayız.

Sümerler'in kullandıkları takvimde yıl olmadığı, 29-30 günlük sürenin "yıl" olarak adlandırıldığından hareketle Nuh(as)'ın yaşadığı sürenin, 1000 aya tekabül eden yıl kadar yaşamış olması gerektiği dile getirilmektedir.

Bu düşünceleri sahiplenen kişilerin özellikle Kur'an dışı bilgiler olan Hadis ve Sünnet'e olan karşı tutumları "sadece Kur'an" söylemini dillerinden düşürmediklerini görmekle birlikte, Sümerler'in kullandıkları takvim üzerinden Kur'an'da geçen "a men" (yıl) kelimesini rivayetlere vurarak anlama gayretinde olmaları kendileri için ne yaman bir çelişkidir.

Nuh(as); 950 sene değil de çok uzun yıllar kalmış olsaydı, Kur'an bunu o şekilde söylerdi. Ama net olarak yıl adedi vermesi; onun ne kadar sabır gerektiren bir sürece katlanmış olduğunun görülmesi içindir.

"Sadece Kur'an" demenin içini doğru olarak doldurmak istiyorsak, bu kelimenin geçtiği şu ayetler bizlere gerekli bilgiyi verecek ve Sümerler'in kullandığı iddia edilen takvim rivayetlerine itibar etmenin ne kadar yanlış olduğu görülecektir (2.259- 9.126-12.49-9.37.28-31.14).

"Essabru" kelimesi "nefsi; aklın ve şeriatın gerektirdiği şekilde bazı şeylerden hapsedip alıkoymak" anlamındadır. Muhammed(as)'a tebliğ sürecinde karşılaştığı sıkıntıları dışa vurmadan içinde saklaması "sabır" kelimesi ile ifade edilen ayetlerde görülmektedir.

[Ahkaf s. 035] Artık sabret, resûllerden azim sahiplerinin sabrettiği gibi ve onlar için acele etme. Sanki onlar vaadolunduklarını görecekleri gün, gündüzden bir saatten başka durmamışlar gibi olacaklardır. (Bu) Bir tebliğdir, fâsıklar olan kavimden başkası, helâke uğratılacak mıdır?

[Yunus s.109] Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.

[Hud s. 049] İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.

[Hud s.115] Sabret, Allah iyi davrananların ecrini elbette zayi etmez.

[Nahl s.127] Sabret, senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır; onlara üzülme, kurdukları düzenlerden de endişe etme.

[Kehf s.28] Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.

[Taha s.130] Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et; gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbih et ki Rabbinin rızasına eresin.

[Rum s.60] Sabret ki, Allah'ın sözü şüphesiz gerçektir. Kesin olarak inanmayanlar seni hafife almasınlar.

[İnsan s.24] Rabbinin hükmüne kadar sabret; onların günah işleyen ve inkarcı olanlarına uyma.

[Müzzemmil s.10] Başkalarının sözlerine sabret ve onları güzel bir terkedişle terket

Muhammed(as)'ın tebliğ sürecince karşılaştığı sıkıntılara sabretmesini öğütleyen ayetler Kur'an'ın bir çok suresinde mevcuttur. Bu öğüt ile birlikte Muhammed(as)'a; kendinden önce geçen elçilerden olan Yunus(as)'ın bu öğüdü yerine getirmediği için başına gelenler anlatılarak, bir çeşit tehdit verilmektedir. Nuh(as)'ın yaşadığı hayat süresinden örnek verilerek ne kadar sabırlı olduğu ve bu uzun zaman içinde ona ne kadar az kişinin iman ettiği anlatılarak ümitsizliğe düşmemesi öğütlenmektedir.

Aynı öğüt ve tehditler bizler için de geçerli olup, Allah(cc)'nin dinini yaşama noktasında karşımıza çıkacak olan zorluklara katlanmak gibi bir mecburiyetimiz olduğu vurgulanarak, bunun tersi bir eylemin Yunus(as)'a verilen ceza gibi karşılık bulacağı bizlere anlatılmaktadır.

Sabır kelimesinin içeriğinde; başa gelene ses etmemek veya taviz vererek kendisini bazı zararlardan korumak şeklinde bir durum asla yoktur. Mekke sürecinde yapılan sabır örneği; başa gelen ezalara sabretmei emretmekle birlikte, süreç içinde din konusunda kimse ile taviz pazarlığı yapılmaması, onlardan küçük bir adım için herhangi bir şekilde asla taviz verilmemesi, onlardan da hiç bir şekilde taviz kabul edilmemesi emredilmektedir.

Günümüzde Türkiye Müslümanlarının bir kısmının mevcut iktidar tarafından bir takım tavizler ile susturulmuş olması, din konusunda yapılan en büyük stratejik hatalardandır. Dün "İslam devleti" sloganları ile ortalığı çınlatan bir kısım Müslüman, bugün "yoksa siz hala ordamısınız?" diyerek, eski söylemlerin artık değerini kaybettiği ve bugün mevcut iktidarın verdiği tavizlerin yeterli olduğu düşüncesini taşıyor olması, bu yolda sabredilmemiş olması ve Yunus(as) gibi tebliği terkedip kaçmak anlamına gelmektedir. Tabi ki hiçbir şey bitmiş değildir; Muhammed(as)'a tebliğ sürecinde inen ayetler doğrultusunda yeniden bir düşünce ihtilali yaparak, bu yanlıştan kurtulmak ve Yunus(as) kavminin misali hedefe ulaşmak mümkündür.

Sonuç olarak; kıssalardaki yaşanmışlıklar vasıtası ile bizlere örnek olarak gösterilen Elçilerin yaşantıları, Nuh(as)'ın sabır örneği, Yunus(as)'ın sabırsızlık örneği olarak karşımızdadır. "Parmak ayı gösterirken, aya değil parmağa bakmak" misali, okunan kıssalarda bu Elçilerin başlarından geçenlerin bizler için örnek teşkil edip etmediği sorusunun cevabı aranmadan, sadece yaşanmışlık içindeki bazı sıra dışı olayların akla uydurulmaya çalışılması ve bunun için dışardan alınan rivayetlerin delil gösterilmesi traji-komik bir durumdur. Kıssaları mesaj içerikli olarak yapılan bir okumada, Yunus(as)'ın balık tarafından yutulması, Nuh(as)'ın 950 sene tebliğ de bulunması; "sadece Kur'an" söylemine uygun olarak Kur'an dışı bilgiler ile değil, Kur'an içi bilgiler ile okunduğunda ibret ve örneklik olarak bizlere, yürüdüğümüz yolda karşımıza çıkacak olan engelleri nasıl aşmamız gerektiğinin püf noktalarını vermiş olduğu görülecektir.

Nuh (a.s) kaç yıl yaşadığının anlatılma sebebini onun inkarcı kavminin karşısında gösterdiği sabır örneğini önce Muhammed (a.s) ve onunlar birlikte olan ashabının bu örneği dikkate alması, sonra bu örneği kıyamete kadar gelecek olan Müslümanların dikkate alarak sabır konusuna dikkat çekilmesi açısından okuduğumuz zaman, gereksiz tartışmaların da önü alınmış olacaktır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.