meali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2026 Cuma

Maide s. 38. Ayetinin Bir Meali Örneğinde Kitabın Tahrifi

Herhangi bir eseri yabancı bir dilden kendi dilimize çevirirken uyulması gereken bazı etik kurallar olması gerektiği malumdur. Yazılan eseri hiçbir çevirmen "Ben bundan böyle anlıyorum veya böyle anlamak istiyorum" diyerek, çevirme hakkına sahip değildir. O dilin kendi dilimizdeki karşılıklarını ve gramer kaidelerini bilmek çeviri işini yaparken dikkat edilmesi gereken en önemli husustur.

Bu durumu Kur'an ile ilişiklendirirsek şunları söyleyebiliriz.

Kur'an dilinin konuştuğumuz dil olmaması nedeniyle onun anlaşılma yolu mealler veya çeviriler ile olmaktadır. Kur'an meali veya çevirisi yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, metnin izin vermediği bir anlamın meal içine parantez koymadan yansıtılmasıdır. Hiç kimse "Ben bundan bunu anladım veya ben böyle anlamak istiyorum" şeklinde bir yaklaşımla Kur'an'ı çevirmeye kalkamaz, kalkarsa ve çeviriye de metin izn vermezse bunun adı TAHRİF olur. 

Son yıllarda ortaya çıkan "Anlam yorum" tarzı mealler dahi, metnin izin vermediği anlamlar yükleyerek "Ben bu ayeti böyle anladım" denilerek yazılma hakkına sahip değildir. Eğer metin ayetin yorumunu genişletmeye izin verirse buna sözümüz olmaz.

Sözü fazla uzatmadan ne demek istediğimizi Maide s. 38. ayetinin yapılmış bir mealine örnek vererek izah etmeye çalışacağız.

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Bu ayetin metne uygun olarak yapılmış çevirisi şu şekildedir.

---- Ve o hırsızlık yapan erkeğin ve o hırsızlık yapan kadının kazandıklarına bir karşılık Allah'tan bir caydırıcılık olarak, hemen ikisinin ellerini kesin. Ve Allah, çok güçlüdür, en bilgedir.

Son yıllarda bazı değişik Kur'an anlayışları nedeniyle bu veya benzeri ayetlerin farklı biçimde yorumlandığı herkesin malumudur. Bu durumu bu ayet hakkında söyleyecek olursak ayetteki el kesme emrinin hakiki anlamda bir el kesme değil, mecazi anlamda bir el kesme olduğu iddia edilmektedir.

Şunun özellikle altını çizerek söylüyoruz ki; Kur'an ayetleri ile ilgili olarak konuşan bir kimsenin elbette ayetler üzerinde yorum ve söyleme hakkı bulunmaktadır. Yalnız bu konuşma hakkı, metnin doğru bir şekilde okuyup meallendirilmesinden sonra olmalıdır. Doğru bir meal üzerinden yapılan yorumlar doğru veya yanlış olabilir, ve kişinin kendisini bağlar.

Bizim burada ısrarla üzerinde durduğumuz ve itiraz ettiğimiz konu metni kişinin kendi istediği anlam doğrultusunda çevirmeye kalkmasıdır.

Bu duruma kur'anmeali.org sitesinde bulunan bir meal üzerinden örnek vermek istiyoruz. Meal yapan kişinin adını kişi merkezli bir eleştiri yapmıyor olmamız nedeniyle vermiyoruz. Biz burada zihniyete ve hataya dikkat çekmeyi amaçlıyoruz.

---- Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarına karşılık, ibretlik ceza olması için ellerini hırsızlıktan kesin. Allah güçlüdür, doğru karar verendir.

Dikkat edilirse bu meal "ellerini hırsızlıktan kesin" şeklindedir. Kanaatimizce meal sahibi kişi, hırsızlık cezasının hakiki anlamda bir el kesme olmadığı yönündeki ön yargısına istinaden böyle bir anlamı tercih etmiştir. Yani, "Kur'an'da hırsızlık cezası el kesme şeklinde olmamalıdır, o zaman ilgili ayetin anlamı da o şekilde verilmemelidir" şeklinde bir yaklaşım sergilemektedir.

Peki böyle bir anlam metne uygun bir anlam mıdır?

Yine altını çizerek söylüyoruz ki; Amacımız el kesme cezasının mahiyetini tartışmak değildir. Bizim amacımız önce metnin doğru bir anlamının yapılıp yapılmadığının tesbitidir.

Meal yapıcısının ellerini hırsızlıktan kesin şeklinde yaptığı mealin Kur'an metindeki karşılığı fektau eydiyehuma şeklindedir. Dikkat edilirse mealde yer alan hırsızlıktan kelimesi metinde bulunmamaktadır. Metinde yer alan vessariku vessarikatu kelimelerinin karşılığı ise erkek hırsız ve kadın hırsız olarak mealde yer almaktadır.

Şimdi meal yapıcısına sorarız; Siz, metinde olmayan hırsızlıktan ilavesini herhangi bir parantez koyma ihtiyacı hissetmeden neden meale koydunuz? 

Aynı sitede bulunan bir başka kişinin mealinde aynı meal, "ellerini (hırsızlıktan) kesin" şeklinde yapılmıştır. Bu mealin sahibi, hırısızlıktan kelimesinin karşılığının metinde olmadığını bilerek parantez açmış ve bu ilaveyi koymuş, fakat bahsettiğimiz meal sahibi ise, böyle yapma ihtiyacı hissetmeden metne direk ilave yapmıştır.

Anlamın meal yapıcısının verdiği şekilde olması için Kur'an metninin Fektau eydiyehuma minessirkati şeklinde olması gerekmektedir. Yani ilave ettiği hırsızlıktan kelimesinin karşılığı olan minnessirkati kelimesinin metinde olması gerekmektedir ki böyle bir kelime metinde yoktur.

Öyleyse meal yapıcısı neden böyle bir ilaveye ihtiyaç duymuştur?

Meal yapıcısı önce, Kur'an'da hırsızlığın cezası el kesme değildir veya olmamalıdır" şeklinde bir önyargı ile kitaba yaklaşmakta, sonra bu ön yargısını Kur'an'an'a söyletmek amacıyla bir kelime ilavesinde bulunmaktadır.

Burada bir başkası, "Acaba sizin "Kur'an'da hırsızlığın cezası el kesmedir" şeklinde bir önyargınız var da bu kişi sizin önyargınıza göre meal yapmadığı için onu suçluyor olabilir misiniz?" derse cevabımız şu olur.

Hayır, kişiyi suçlama nedenimiz bu değildir. Bizim kitaba yaklaşımımız bir şey Kur'an'da vardır veya yoktur şeklinde değildir. Bizim yaklaşımımız önce metnin doğru bir çeviri üzerinden anlaşılması, sonra da ayetler hakkında yorum yapılması yönündedir. Bu yorumlara katılırız veya katılmayız o ayrı.

Bu kişi eğer metni ilavesiz çevirip, "Bizim bu konudaki görüşümüz el kesme cezasının mecazi olduğu yönündedir" demiş olsaydı, bu  da kendi görüşü der, katılmasak ta onu suçlamazdık. Fakat kişi böyle yapmamış, metni tahrif ederek görüşünü Kur'an'a söyletmeye kalkmıştır.

Kur'an metni kendi içinde öyle bir anlam örgüsüne sahiptir ki, eğer bir kimse bu metin üzerinde bir tahrifata kalkışşsa bu kişi mutlaka bir yerde çelişkiye düşer ve kitap onun görüşünü yalanlar. Bu ayet mealinde de aynı şey söz konusudur.

Kişi, yaptığı mealde ayetin metninde bulunan nekalen minallahi ibaresinde bulunan minallahi ibaresini meale koymamış (olmayan kelimeyi koymak olan kelimeyi koymamak nasıl bir çeviri tekniği ise), nekalen kelimesine ibretlik ceza olması için anlamı vermiştir. Verdiği anlamda herhangi bir sıkıntı yoktur, fakat bu ibretlik cezanın ellerini hırsızlıktan kesmek anlamı ile nasıl uyuşabileceğini hiç düşünmemiştir.

Çünkü ibretlik ceza ile eli hırsızlıktan kesmek birbiri ile uygun bir karşılık değildir. İbretlik ceza caydırıcı sert bir tedbir, eli hırsızlıktan kesmek ise önleyici bir tedbirdir. Nekalen kelimesinin yerine "Önleyici bir tedbir olması için" şeklinde anlam verilebilecek bir kelime olsaydı, meal yapıcısı kişinin verdiği anlam kabul edilebilir bir anlam olurdu, fakat öyle bir kelime metinde yoktur.

Hasılı kelam; Kur'an, kimsenin keyfi olarak çevirebileceği veya yorumlayabileceği bir kitap değildir. Bu işi yapmanın metnin izin verdiği sınırlar ile yakından alakası vardır. Bu sınırı önceden aşan Yahudiler bizlere boşuna anlatılmamaktadır. Kimse bu kitabın ayetlerine "Ben yaptım oldu, ben dedim oldu" şeklinde bir yaklaşımla babasının kitabı muamelesi yapamaz.

                                 EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

24 Aralık 2025 Çarşamba

Ezber Bozan Kur'an Meali adlı eserin Harre Kelimesinin Çevirileri Üzerinden Bir Değerlendirmesi

 Bundan önceki yazımızda Harre kelimesinin Kur'an'da geçişleri üzerinde bir okuma anlama çalışması yapmaya çalışmış ve bu arada da sayın Ali Aydın hocanın "Ezber Bozan Kur'an Meali" adlı eserinden ilgili ayete verilen anlam ve yorumları aktarmış, ilgili ayet hakkında bu eserde yer alan çeviri ve yorumlar hakkındaki düşüncelerimizi daha sonraki bir yazımızda ele almaya çalışacağımızı söylemiştik. Bu yazımızda, sayın hocanın eserindeki ilgili ayet mealleri ve yorumlar hakkındaki düşüncelerimizi daha detaylı olarak paylaşacağız.

Kısaca ifade etmek gerekirse Harre kelimesi yukarıdan aşağıya doğru olan bir düşüşü, yere kapaklanmayı, kapanmayı ifade eden bir kelimedir. Hangi sözlüğe bakarsanız karşınıza ilk anlam olarak çıkacak izah bu şekildedir. Kur'an'daki geçişleri de bu anlamın dışında başka bir anlam taşımamaktadır. Burada sözlüklere dikkat çekmemizin amacı onları dini kaynak olarak görmemiz değildir. Yabancı dildeki bir metnin kelimelerinin karşılığını öğrenme yolunun sözlükler vasıtası ile olduğu içindir.

Biz önce ayetin Arapça metnini sonra da Ali aydın hoca tarafından yapılan mealini paylaşacağız.

1- Araf s. 143. ayeti.

وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٤٣

---- Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi onu konuşturunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın olarak yığıldı kaldı. Ayılınca dedi ki: Sen sübhansın, (seni noksan sıfatlardan tenzih ederim), ben sana tevbe ettim. Ben müminlerin ilkiyim.

Sayın hoca bu ayette geçen Ve harre kelimesine "Yığılıp kalmak" şeklinde bir anlam vererek, kelimenin sözlük anlamı olan yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bir düşüş anlamını meale yansıtmıştır.

Konuyla alakası olmasa da hatalı bir anlam olduğunuz düşündüğümüz ayette içindeki Ve kellemehu kelimesine sayın hoca Konuşturdu anlamı vermiştir. İlgili kelimenin sahip olduğu kalıbın böyle bir anlama gelebilmesi her ne kadar mümkün olsa da, kelimenin sahip olduğu kalıp burada Konuşturdu anlamı değil, Konuştu anlamına gelmektedir. Biz sayın hocaya bu kelimenin sahip olduğu kalıbın Kur'an'daki diğer geçişlerine verdiği anlamı özellikle Yusuf s. 54. ayetinde verdiği anlama dikkat ederek burada da vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

2- Yusuf s. 100. ayeti.

وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿١٠٠﴾

---- Ana ve babasını tahtın üzerine çıkardı ve hepsi ona secde ettiler. (Yusuf) dedi ki: “Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın te’vilidir. Rabbim onu hak kıldı. Rabbim bana çok güzellik etti. Çünkü beni zindandan çıkardı, şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dileyene lütfedicidir. Kuşkusuz O her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Sayın hoca bu ayet mealinde ilgili kelimeyi, Araf s. 143. ayetinde çeviriye katmasına rağmen burada çeviriye katmamıştır. Eğer bu kelimeyi kendisinin diğer ayetlerde geçişlerine verdiği "Yere yığılmak" şeklindeki anlamı vermiş olsa bile bu ayetteki "Ve harru lehu sücceden" ibaresini,  "Onlara yere yığılarak secde ettiler" anlamını vermesi gerekecekti.

Sayın hoca bu kitabı çevirmeye başlarken sahip olduğu "Kur'an'da yere kapanarak yapılan secde eylemi diye birşey yoktur" şeklindeki önyargısını ayete onaylatmak için böyle bir girişimde bulunduğunu düşünmekteyiz. Sayın hoca ayrıca secde ile ilgili olarak şu yorumda bulunmuştur.

                          Kardeşlerin Yusuf’a Secdeleri ve Secdenin Anlamı:

Yusuf (a.s) daha çocuk iken, “on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini” görmüştü. Yusuf (a.s)ın kardeşleri, babalarının ona karşı olan sevgisinden dolayı onu hiçbir zaman benimsemediler. Kıskançlıklarından dolayı onu yok etmeyi bile düşündüler. Fakat bir gün geldi ki, onun mükemmel ahlak, edep ve erdemi karşısında kardeşleri, kendisine yapmış oldukları kötülüklerden pişman olarak aynen şunu itiraf ۪ي ََن” .ettiler ۪ٔـ َ ََخا ِِط ِ ْْن ُُكَّنَا َل َ ْْيَنَا ََوِا ُٰهُ ََعَل َ ََر ََك الّٰل َٰث َ ْْد ٰا ََق ٰ ِِه َل ُوا َتَالّٰل َاُل قَ - Tallâhi (Allah’a andolsun ki) Allah seni bize üstün kıldı, doğrusu biz (sana karşı) hatalı idik” (Yusuf-91) İşte Yusuf (a.s) ın gördüğü “on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettikleri rüyası” yukarıdaki âyette gerçek oluyor. Yani kardeşlerin ona secde etmesi onu kabullenmeleri, kendilerinden üstün olduğunu kayıtsız şartsız tasdik etmeleri ve suçlarını itiraf etmeleridir” Yani hiçbir zaman onu sevmeyen, kıskançlık krizine tutulan hatta kuyuya atan kardeşlerinin, daha sonraki yıllarda onun ihlas, fazilet ve üstünlüğünü kabul etmelerini Kur’an ona yapılmış bir secde olarak niteliyor. Yani ayette bulunan kardeşlerin Yusuf’a secdesi geleneksel anlamda kabul edilen secde değil, üstünlüğünü ve güzel ahlak sahibi olduğunu kayıtsız şartsız kabul etmeleridir.

Sayın hoca yorumdaki son cümlesindeki sözlerini eğer Harre kelimesini çevirisine katarak ve kelimenin anlamını ters çevirmeyerek söylemiş olsaydı, kendisini nakzeden bir durum ortaya çıkacaktı. Kanaatimizce bu durumun farkında olarak, ilgili kelimeyi çeviriye katmamış ve böyle bir çıkış yolu bulmuştur. Kelimenin meale sehven yansıtılmamış olması mümkün değildir, bilerek yapılan bir kapatmadır.

3- Nahl s. 26. ayeti. 

قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ 

---- Onlardan öncekiler de plan yapmışlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü yani azap onlara, fark edemedikleri bir yerden gelmişti.

Sayın hoca bu ayette geçen Feharre kelmesinin anlamını mealine yansıtarak kelimenin yukarıdan aşağıya bir düşüşü ifade eden Çökme anlamı vermiştir.

Burada sayın hocaya neden Yusuf s. 100. ayette geçen "Ve harra lehu sücceden" ibaresini "Hepsi ona çökerek / yere yığılarak secde ettiler" olarak çevirmek yerine Harre kelimesini meale katmayarak sadece "Hepsi ona secde ettiler" şeklinde çevirmiş diye sorarız.

Biz her ne kadar ritüel secdenin olduğunu savunuyor olsak da, sayın hocayı bizim savunduğumuz doğrultuda düşünmediği için eleştirmiyoruz. Biz etik gereği bir metni çevirirken önyargılardan kurtulup objektif bir çeviri yapmanın gereğini savunuyor ve hocayı da bu etik kurala sadık kalmadığı için eleştiriyoruz.

4- İsra s. 107. ayeti.

قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًاۙ

---- De ki: Siz ona ister iman edin, ister iman etmeyin; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal secde ederlerdi. 

Sayın hoca bu ayette geçen "Yehirrune lil ezkani sücceden" ibaresinin anlamını çeneler anlamına gelen Ezkani kelimesinin anlamını da meale katmayarak "Derhal secde ederlerdi" şeklinde vermiş ve şöyle bir yorumda bulunmuştur.

“Daha önce kendilerine ilim verilenler o (Kur’an) onlara okunduğunda, çenelerine doğru secde ederek (ona) eğilirler. (üstüne düşerler-ona kör ve sağır davranmazlar)...” Ayrıca bu âyetlerde salât kelimesinin geçmemesi çok önemlidir. Yani bu iki âyette geçen “harr” ve “sücceden” salâttan ayrı olarak “Kur’an’a eğilmek ve onun emir ve yasaklarını kayıtsız şartsız kabul etmek” anlamına gelmektedir. O halde salât sırasında çenelerimize doğru kapanmamız veya yığılmamız gerektiği düşüncesini buradan çıkaramayız. Ek olarak, şu kullanıma bir bakın: “Çenelerine doğru kapanırlar...” Arapçası “ً ان ُ س َّجدا ِ َ ْق َذ َ ِخ ُّر َون ِ ل ْاْل ي) yahirrûne lil ezkâni succeden)” Bu kısımla ilgili bir kaç gözlemimiz bulunmaktadır. Öncelikle burada “çenelerine doğru” diyor. Çenelerin “üstüne” değil, Ayrıca burada çenelerine doğru “eğilirler-önemserler” diyor. Çenelerine doğru secde ederler değil, Furkan 73.âyet “harra” kelimesinin hangi anlama geldiğini bize gösteriyor. “ً َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي ِّه ِِّهْْم َل � َا ِِت ََرِّب َٰي ِٰا ُ �ِّكِ ُُروا ِب ِ ََذا ُذ ٖٖذي ََن ِا ً ََواَّلَ َـانًا يَمْْ عُُ وََ)) Onlara Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır dav ranmazlar.)” Kelime metin olarak şöyledir. “ً َـانًا ً ََو ُُع ْْمَي َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي لَ) lem yehirru aleyhe summen ve umyenen) (Âyetlere kör ve sağır davranmazlar.)” Demek oluyor ki, “harra” kelimesi, bu âyette bulunan “yehirrune” kelimesi, Kur’an’a karşı kayıtsız kalmamak, ona eğilmek, onu önemsemek veya akla yatmak, zihne yerleşmek, emin olmak, şüphesi kalmamak anlamına gelirken secde ise üstünlüğünü kabul etme kayıtsız şartsız itaat etme anlamına gelmektedir. “yehirrune lilezkani sücceden” “çenelerine doğru secde etmek” demek, “Rabbimizi tespih ve tenzih ederiz, Rabbimizin vadettiği yerine gelecektir, çenelere harr yaparlar yani onun gerçeklerine karşı ağlayarak huşuları (saygıları) artar” demektir. Yani burada çenelerin var olması, göz, gönül ve kulaklarının kabul ettiği şeyin dillerinde yani çenelerinde dışa yansıması olarak görülebilir. Dolayısıyla Kur’an’a karşı kör ve sağır davranmazlar onun hak olduğu dil ve çenelerinde, ahlak ve karakterlerinde ortaya çıkıyor. Vahye baktığımız zaman onun görünen ve bilinen maddi organlara değil, duygusal organlara seslendiğini görüyoruz. Yani Kur’an’da var olan kalp, gönül, göz, kulak görülen ve bilinenler değil, zihinsel ve fikirsel imanla ilgili şeylerdir.

Sayın hoca mealine koymadığı kelimeler hakkında bu kadar yorum yaparken, hangi sebeple bu kelimeleri meale koymadığı hakkında herhangi bir söz söylemektedir. Madem bunlar yorum yapmayı gerektirecek kadar önemli bir kelime ise neden çeviride bulunmamaktadır?

Sayın hoca burada laf kalabalığı ile ayeti örtbas etmeye çalışmaktadır. Nasıl mı?

Kendisi Lil ezkani kelimesinin Çenelerine doğru anlamına geldiğini söylemektedir ki doğrudur, o zaman sayın hocaya, bu ibareyi neden meale ilave etmediğini ve "Yehirrune lil ezkani sücceden" ibaresini Harre kelimesine kendisinin başka ayetlerde verdiği anlamları da biz burada vererek "çenelerine doğru yere yığılarak/ yere kapanarak/ yığılıp düşerek secde ederlerdi" şeklinde neden meal vermediğini sorarız.

5- İsra s. 109. ayeti. 

وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعًا 

 ---- (Kur’an okumak) onların haşyetlerini arttırmış bir şekilde (gönülden) ağlayarak yığılıp düşerlerdi

Sayın hocanın İsra s. 107. ve 109. ayetlerine verdiği mealler birbiriyle tutarsızlık göstermektedir. 107. ayette vermediği Harre kelimesinin anlamını bu ayette vermiş fakat Lil ezkani kelimesinin anlamını yine bu ayette de vermemiştir.

Bunun sebebinin bu ayet içinde Sücceden kelimesinin geçmemiş olmamasıdır. Sayın hocanın önyargılı okuma isteği kendi tutarsızlığını görmesine engel olmuştur. Sayın hocaya burada, "Çenelerine doğru ağlayarak yığılıp düşerlerdi" şeklinde meal yapmasına engel olan saik nedir diye sorarız.

Burada şunu açıklama gereği duymaktayız. Kur'an kendi bütünlüğü için bir anlam örgüsüne sahiptir ve bu örgü kelimelerle kurulmuştur. Ezkan kelimesi Kur'an içinde 3 yerde bu ayetlerin harici Yasin s. 8. ayette geçmektedir. O ayetteki geçişi bu iki ayetin anlama anahtarıdır.

Yasin s. 8. ayetinde müşriklerin vahye karşı kibirli duruşları onların çenelerinin yukarıya kalkık olarak resmedilmektedir. İşte bu noktada İsra 107. ve 109. ayetleri inananların vahye karşı duruşlarını sergilemektedir. Sayın hoca böyle bir bütünlük içinde konuyu düşünmüş olsaydı, lil ezkani kelimesini meallerden çıkarmak gafletine düşmezdi.

6- Meryem s. 58. ayeti. 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا 

 ---- İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği Nebilerden, Âdem’in zürriyetinden yani Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in zürriyetinden, hidayete ulaştırdığımız yani seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, Rahmanın âyetleri tilavet edildiği zaman secde ederlerdi yani ağlayarak vahyi kabullenirlerdi.

Sayın hoca bu ayette de Harru kelimesinin anlamını vermemiştir. Ayrıca sayın hocanın ayetteki Ve bağlacının bazısına ve bazısına ise yani anlamı vermiş olması dikkat çekicidir. Biz sadece sayın hocanın mealindeki bu ayeti okuyan bir kimsenin Arapça ve Kur'an bilgisine güvendiği bir kimseye hocanın "Harru sücceden ve bukiyyen" ibaresine verdiği anlamın doğru olup olmadığını sormalarını tavsiye ederiz.

7- Meryem s. 90. ayeti 

تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّاۙ

 Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak yani dağlar yıkılıp düşecekti!

Sayın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye "Yıkılıp düşmek" şeklinde bir anlam vermiş ve bu verdiği anlam kelimenin sözlük anlamına uygundur. Sayın hoca her nedense Harre kelimesinin Sücceden ile birlikte geçtiği yerlere kelimenin anlamını koymamakta gayet dikkatli davranmakta, fakat sücceden kelimesinin geçmediği yerlere kelimenin anlamını koymaktadır.

8- Hac s. 31. ayeti. 

حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي مَكَانٍ سَح۪يقٍ

---- Kendisine şirk koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nu birleyen) olun. Her kim Allah’a şirk koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini (vahşi) kuşlar kapışmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.

Sayın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye, ayet içinde secde kelimesi geçmediği için sözlük anlamına uygun olarak Düşmek anlamını vermiştir.

9- Furkan s. 73. ayeti.

وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

---- Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar;

Sayın hoca bu ayette geçen Lem yehirru kelimesine Davranmazlar anlamı vermiş ve aşağıya şöyle bir not düşmüştür.

Bütün kötülüklerin anası Kur’an’dan yüz çevirmektir. Kur’an’dan yüz çevirmek kadar büyük bir bela ve musibet, perişanlık ve dağılmışlık yoktur. Harr, kavramının yere yığılıp yani secde anlamında olmadığını bu ayet açık olarak göstermektedir. Yani birçok ayette bulunan رََّ خََ) harra) kavramı ayetlere karşı sağır ve kör olmama, ayetlere karşı ilgisiz ve duyarsız kalmama anlamına gelmektedir. رََّ خََ) harra) yere kapanma anlamında değildir. “Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. Bu âyette geçen “lem yahirru” “harr yapmazlar” ifadesi, ona karşı kör ve sağır davranmama, ilgisiz kalmama, üzerine düşme” demektir. “Harra” yere kapanma değildir. 

Sayın hocanın bu notunun değerlendirmesini bütün ayetlerin mealleri bittikten sonra yapacağız.

Burada lem yehirru kelimesine verdiği anlam, “Harra” yere kapanma değildir şeklindeki önyargısının bir sonucu olarak verdiği anlamdır.

10- Secde s. 15. ayeti.

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ 

---- Bizim âyetlerimize ancak o kimseler iman ederler ki, bunlar kendilerine hatırlatıldığında büyüklük taslamadan secde ederler. Yani Rablerini hamd ile tespih ederler. 

Sayın hoca bu ayette de Harru kelimesinin mealini ayet içinde Sücceden kelimesi geçtiği için vermemiştir.

11- Sebe s. 14. ayeti. 

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ

---- Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü, ancak değneğini yiyen bir yer dâbbesi gösterdi. (Sonunda yere) yığılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o alçaltıcı azabın içinde kalmazlardı.

Sayın hoca bu ayetin mealinde de ilgili kelimeye sözlük anlamına uygun olarak içinde secde kelimesi geçmediği için yere yığılmak şeklinde anlam vererek meale koymuştur.

12- Sad s. 24. ayeti. 

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ

---- Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu ortakların çoğu, birbirlerine haksızlık ederler. Yalnız iman edip yani salih amel işleyenler başkadır. Bunlar da azdır! dedi. Davud, kendisini sınadığımızı zannetti ve Rabbinden bağışlanma dileyerek rüku etti yani boyun eğerek (Allah’a) yöneldi. 

Sayın hoca bu ayette de Harre kelimesinin anlamını, rüku etmenin yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bir eylem olduğunu çağrıştırmamak için meale koymamıştır.

Şimdi gelelim sayın hocanın Furkan s. 73. ayetinde yaptığı açıklamanın değerlendirilmesine.

Sayın hoca o açıklamada "“Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. " demektedir.

Kendisinin bu açıklamasından yol çıkarak ona şunları sorarız.

1- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında ayrı, nesneler bağlamında ayrı geçiyorsa (ki bu sizin iddianız), Araf s. 143. ayetinde insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyip de neden nesne bağlamında geçen yığılıp kaldı anlamını verdiniz?

2- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Yusuf s. 100. ayetinin mealine insan bağlamında geçtiği anlamı neden yansıtmadınız?

3- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, İsra s. 107. ayetinin mealine insan bağlamında geçtiği anlamı Lil ezkani kelimesinin de üzerini örterek neden vermediniz?

4- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, İsra s. 109. ayetinde geçen Yehirrune kelimesine insan bağlamında geçtiği anlam yerine nesne bağlamında geçtiği anlamı, yine burada da Lil ezkani kelimesinin üzerini örterek tercih ettiniz?

5- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Meryem s. 58. ayetinde geçen Harru kelimesine neden insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimeyi görmezden geldiniz?

6- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında sizin söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Hac s. 31. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek nesne bağlamında geçen anlamı verdiniz?

7- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Secde s. 15. ayetinde geçen Harru kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimenin üzerini neden örttünüz?

8- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, neden Sebe s. 14. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek nesne bağlamında geçen yere yığılmak anlamı verdiniz?

9- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Sad s. 24. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimenin üzerine neden örttünüz?

Görüldüğü üzere sayın hoca Harre kelimesinin insan ve nesne bağlamında ayrı anlamlara sahip olduğunu karşılığı kendinden menkul olarak iddia etmekte, yine de bu iddialarının altını ilgili kelimenin mealinin karşılığı ile doldurmamaktadır. 

Bizim sayın hocanın mealinin Harre kelimesinin geçtiği ayetler bağlamındaki çevirileri hakkındaki gözlemlerimiz bu şekildedir.

Kur'an selim bir akılla okunmak yerine önyargılı bir akılla okunduğu zaman, ortaya çıkan durum maalesef bu dur. Bir kelimeye siz türedi bir anlam vererek geçtiği ayetleri o türedi anlamla çevirmeye kalkarsanız bu kitap size "Dur" diyecektir. Siz durmak yerine illaki devam edeceğim derseniz, ya kelimeyi türedi anlam üzerinden ya da üzerine örtmek suretiyle bir çıkış bulacaksınız. Sayın Ali Aydın hocanın bulduğu çıkış, ilgili kelimenin üzerine örtmek suretiyle olmuştur.

Bizim Harre kelimesinin geçtiği ayetler bağlamında inceleme imkanı bulduğumuz sayın hocanın bu eserinin bizce ismi "Ezber Bozan Kur'an Meali"  yerine "İnanç Bozan Kur'an Meali" olmaya daha layıktır.

                              EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


2 Haziran 2025 Pazartesi

Kur'an Meali Yasağı Üzerinde Bir Düşünce

Bu yazının yazıldığı tarihin en önemli gündemi olmasa da (çünkü Gazze katliamı gibi daha önemli bir gündem halen yaşanmaktadır) Kur'an'la iştigal edenler arasında DİB e verilen bazı Kur'an meallerini yasaklama yetkisi bu günlerin gündemini oluşturmaktadır. DİB tarafından oluşturulacak bir konsülün herhangi bir mealin yasaklanıp yasaklanmaması üzerinde karar verme yetkisine sahip olması, öncelikle kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü bu konsülün bir mealin doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde karar vereceği kriterlere göre kendilerinin yaptırdığı mealler bile mebzul miktarda hataları barındırmaktadır. 

DİB bu yetkisini kullanırken ortaya koyacağı kriterler, Kur'an'ın temel ilkelerini baz alan kriterler değil, adına "Ehli sünnet vel cemaat" denilen ve bu isim altında ortaya konulan birçok inanç  esasının Kur'an ile taban tabana zıt olduğu kriterler üzerinden yapılacağı da herkesçe malumdur. Bu kriterler üzerinden değerlendirilen bazı Kur'an meallerinin haliyle bu inanca zıt olduğu ortadadır. Bu inancın esaslarına uymayan meallerin yasaklanması ve toplatılması gerektiği bu kuruluşun kuracağı konsül tarafından uygulamaya konulacaktır.

Kur'an mealleri üzerinde konuşmak yetkisine sahip olan bir kuruluşun önce bu inancı terk ederek salt Kur'an merkezli bir inanç üzerinden bu işi yapması gerekir ki, bu da balığın kavağa çıkması gibi imkansız bir durumdur. Bu da demektir ki DİB yapacağı bir Kur'an meali tetkikinde yanlı bir durum sergileyecek ve birçok Kur'an meali bundan etkilecektir.

Yasaklanacak mealler içinde Kur'an esaslarına aykırı meallerin olacağı bir realitedir. Biz böyle meallere sonuna kadar karşı olmakla birlikte, bunların despot bir zihniyet tarafından kanun ile yasaklanmasını da kabul edemeyiz. Çünkü yasağı DİB değil okuyucuların kendileri hür iradeleri koymalıdır.

Şurası bir gerçektir ki, ülkemizde son 50 senedir Kur'an'a olan yönelmenin bir etkisi olarak herkes Kur'an meali yapmakta neredeyse bir yarışa girmiştir. Bu durumun ülkede bir meal enflasyonunu meydana getirdiği de malumdur. 

               Bana okuduğun meali söyle, sana hangi cemaatten olduğunu söyleyeyim. 

Her cemaatin okunmasını veya okunmamasını tavsiye ettiği mebzul miktarda meal bulunan bir ülkede yasakçı zihniyet zaten her an çalışmaktadır. DİB de halen mevcut olan yasakçı zihniyete TBMM nin çıkardığı bir kanun ile yasal olarak dahil edilmiştir. Mümeyyiz akla sahip olmayan okuyucu, hangi mealin okunup okunmaması gerektiği kendisi değil, mensup olduğu tayfanın reislerinin karar vererek ona göre hareket etmeyi beklemektedir.

Bir mealin doğruluğu ve yanlışlığı üzerinde fikir yürütmeye sahip olacak kişi ve kurum üzerinde bile bir fikir sağlanmasının mümkün olamayacağı aşikardır. Bu ülkenin okuduğu mealin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında fikir verebilecek insanın yine kendi dini inancı doğrultusunda olması gerektiğini düşünen insanların ülkesi olduğu unutulmamalıdır.

Netice itibari ile bu yasak kararı neresinden baksanız elinizde kalan ve desteklemesi mümkün olmayan bir karardır.

Hal böyleyken Kur'an mealleri üzerinde de karınca kararınca iki laf etmeye çalışalım. Çünkü ne dersek diyelim ortada bir sıkıntı vardır ve bu sıkıntılar halen gündemdeki yerini korumaktadır.

Bugün ülkemizde mevcut bulunan Kur'an meallerini 2 kategoride toplamak mümkündür.

1- Lafzi meal. Yani Kur'an metninin aslının tercümesi üzerinden yapılan mealler. Aslında buna çeviri demek daha uygun düşmektedir.

2- Anlam yorum meal. Bu yöntem, lafza bağlı kalmayan, lafzın ne demek istediğini merkeze alan, kişinin Kur'an'dan anladığını yansıtması üzerine kurulu bir yöntemdir.

1. kategorideki mealleri kontrol etmek, Arapça metnin kelime karşılığı üzerinden yapılan değerlendirme ile mümkün olmaktadır. Bu yöntem, kontrol açısından daha kolaydır. Yapılan değerlendirme sonucunda eğer kelimenin aslına uygun olmayan bir karşılık verilmişse, hata anında ortaya çıkacaktır.

Lafzi meal, doğruluk ve yanlışlık açısından kontrolu en kolay meal yöntem olması açısından kanaatimizce daha güvenilirdir, meal okumak isteyenlere tavsiye edebileceğim meal bu kategoriye dahil olan meallerdir. Çünkü meal yapıcısının hatası veya tahrifi bu yöntemle yapılan meallerde anında ortaya çıkar.

2. kategoriye giren mealler, daha dikkatli okunması gereken meallerdir. Çünkü bu yöntemle yapılan meallerde kişisel görüşler daha bi ön plana çıkmakta, meal yapıcısı Kur'an ve İslam hakkındaki kişisel düşüncesini Kur'an'a söyletme imkanı bulabilmektedir.

Bütün anlam yorum tarzı mealleri bi kalemde silip atmamakla birlikte, hata ve tahrif barındırma açısından daha müsait bir yapısı olması açısından daha dikkatli okunması gereken mealler bu kategorideki meallerdir. Bu yöntemler meal yapan bir kimseye, herhangi bir hata uyarısı yapıldığında, sığınma noktası "Bu konuda ben böyle düşünüyorum" demesi olmakta, dolayısı ile kendisini eleştiriye kapatmaktadır.

Kur'an mealleri hakkında bu kısa düşünceden sonra, bir de bu mealleri yapanlar hakkındaki şahsi kanaatimizi paylaşmak isteriz.

Kimsenin kalbini açıp bakma imkanına sahip olmadığımız için, bir meal yapıcısının ne amaçla meal yaptığı üzerinde bir şey söylememiz yakışık almayacaktır. Ancak mealin neye ve kime hizmet ettiği üzerinde fikir yürütme imkanına sahip olabiliriz.

Bir mealin veya meal yapıcısının hakkında fikir sahibi olmak için önce doğru bir Kur'an anlayışına sahip olmak gerekmektedir. Bu anlayış ise, Kur'an'ın yüzyıllar boyunca elçiler üzerinden anlattığı bütün insanlar arasındaki ortak kelime olan ALLAH'A KİMSEYİ ORTAKLAŞTIRMAMAK esası üzerine kurulu bir din anlayışına sahip olmakla mümkün olacaktır.

Bir meal yapıcısı eğer böyle bir inanca sahip değilse, yapacağı meal insanları Allah'a kulluğa değil, başkalarına kulluğa davet etmek olacaktır. Olayın en kötü tarafı bunu yaparken Allah'ın kitabını kullanmış olmasıdır.

Bir mealin veya meal yapıcısının hakkında kanaate varabilmenin en sağlıklı yolunun bu olduğunu düşünmekteyiz. Tevhidi anlayışa sahip bir kişi olarak okuyacağımız mealler bize kimsenin veya hiçbir kurumun etkisi altında kalmadan o meal veya meal yapıcısı hakkında bir fikir sahibi olmamızı sağlayacaktır.

Son yıllarda bazı üniversitelerin yaptığı ve çok ta faydalı olduğunu düşündüğümüz meal sempozyumları, akademisyen camianın bu konuya daha objektif yaklaşımını beraberinde getirmiş, ve birçok mealdeki hata ve tahrifin akademik bir üslupla okuyuculara yansımasını sağlamıştır.

Kur'an mealleri hakkında makaleler kaleme alan akademisyenlerin, bu konuyu yasakçı zihniyet gözüyle bakmadan ele alması, Kur'an meallerinin gelecekte daha sağlıklı bir zemine oturmasını sağlaması açısından umut vericidir.


30 Temmuz 2024 Salı

YUSUF SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Ra. Bu, (harflerden oluşan kelimeler) o apaçık kitabın delilleridir.

2- Şüphesiz ki biz onu bir Arabi okuma (Kur'an) olarak indirdik ki siz bağlantı kurabilesiniz.

3- Biz, bu okunan (Kur'an)ı vahyetmemiz nedeniyle o anlatıların en iyisini sana anlatacağız. Ve şüphesiz ki sen onun öncesinden kesinlikle o duyarsızlardan idin.

4- Bir zaman Yusuf, kendi babasına: "Ey babacığım, şüphesiz ki ben on bir parlayan cismi ve o güneşi ve o ayı (rüyamda) gördüm. Ben onları bana boyun eğiciler olarak gördüm" demişti.

5- 6- O da: "Ey oğulcuğum, sen rüyanı kardeşlerine sakın anlatma, yoksa onlar sana bir plân kurarlar. Şüphesiz ki o şeytan, o insana bir apaçık düşmandır. Ve senin Efendin seni işte böyle derleyip toplayacak ve o sonradan olacak o haberlerin geri dönüşümünden bir kısmını öğretecek ve senin ve Yakub'un hanedanının üzerine olan kendi gönencini, önceden senin iki atan İbrahim'e ve İshak'a onu tamamladığı gibi tamamlayacak. Şüphesiz ki senin Efendin her şeyi bilicidir, mutlak bilgedir" demişti.

7- Ant olsun ki Yusuf'ta ve onun kardeşlerinde, talep ediciler için deliller vardır.

8- Bir zaman onlar: "Gerçekten Yusuf  ve onun kardeşi, bizim babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir çetin topluluğuz. Şüphesiz ki bizim babamız da, kesinlikle bir apaçık sapkınlık içindedir." demişlerdi.

9- (İçlerinden biri): "Siz, Yusuf'u öldürün veya onu bir yere atın ki, sizin babanızın yüzü (ilgisi) size kalsın. Ondan sonra bir düzgün topluluk olursunuz" (demişti).

10- İçlerinden bir sözcü ise: "Siz, Yusuf'u sakın öldürmeyin ve eğer yapanlarsanız, onu o kuyunun algılanamayanında (derinliklerinde) bırakın da, o bazı kervancılar onu bulup alsın" demişti.

11- 12- Onlar: "Ey babamız, sana ne oluyor ki sen Yusuf hakkında bize güvenmezsin? Ve şüphesiz ki biz ona kesinlikle içten öğüt vericileriz. Sen onu sabah bizim beraberimizde gönder ki, o yesin ve oynasın. Ve şüphesiz ki biz onu kesinlikle kollayıp gözeticileriz" demişlerdi.

13- O: "Sizin onu götürmeniz şüphesiz ki beni üzer ve ben, siz ondan duyarsız kalanlar iken onu o kurdun yemesinden kaygılanıyorum" demişti.

14- Onlar: "Ant olsun ki eğer biz bir çetin topluluk olduğumuz halde onu o kurt yerse, o takdirde şüphesiz ki biz kesinlikle ziyan edenleriz" demişlerdi.

15- Ne zaman ki onlar onu götürdüler ve o kuyunun algılanamayananında kılmak (kararın)da toplaştılar ve biz de ona: "Sen bu işlerini onlar farkında değillerken onlara kesinlikle ve kesinlikle haberlendireceksin" diye vahyettik.

16- 17- Ve onlar bir akşam karanlığı babalarına ağlayarak gelmişler: "Ey babamız, biz gitmiş yarışıyorduk ve Yusuf'u da eşyamızın yanında bırakmıştık, bu esnada o kurt onu yemiş. Ve eğer ki biz doğru söyleyenler olsak da, sen bize hiç inanan değilsin" demişlerdi.

18- Ve onlar, üzerinde yalancı kan olan onun gömleğini de getirmişlerdi. O: "Hayır, kendi benlikleriniz sizi bir işe hırslandırmış. Artık (bana düşen) bir güzel direnç göstermektir. Ve Allah, sizin nitelemekte olduğunuz şeylere karşı destek istenilmiş olandır" demişti.

19- Ve bir kervan geldi, onlar su arayıcılarını gönderdiler o da kendi kovasını (kuyudan) çekince: "Ey müjde bu bir oğlan çocuğu" dedi. Onlar onu ticaret malı olarak (satmak için) gizlediler. Ve Allah onların işlemekte olduğu şeyleri en iyi bilicidir.

20- Ve onlar onu düşük bir değere, sayılanmış dirhemlere sattılar. Ve onlar onun hakkında o isteksizlerden olmuşlardı.

21- Ve Mısır'dan onu satın almış olan kimse, kendi karısına: "Sen, onun barınacak yerini değerli yap, bize faydası olması veya bizim kendisini çocuk edinmemiz umulur" dedi. Ve biz Yusuf'a sonradan olacak o  haberlerin geri dönüşümünden bir kısmını kendisine öğretmemiz için o yerde işte böyle olanak sağladık. Ve Allah kendi buyruğunun üzerinde yenicidir. Fakat hakikat şu ki o insanların daha çoğu (bunu) bilmezler.

22- Ve o, kendisinin en çetinliğine ulaştığında biz kendisine bir karar yeteneği ve bir bilgi verdik. Ve biz o iyilik edenlere işte böyle karşılık veririz.

23- Ve onun (Yusuf'un), evinde olduğu kadın onun benliğinden (cinsel isteğini tatmin etmek) istedi ve o kapıları sıkıca kapattı ve: "Sana (söylüyorum) haydi gel" dedi. O: "Ben Allah'a sığınırım, şüphesiz ki o (kocan) benim efendimdir, beni en iyi bir şekilde barındırmıştır. Gerçek şu ki, o haksızlık yapanlar başarıya eriştirilmez" dedi.

24- Ve ant olsun ki kadın ona yeltenmişti. Eğer o, kendi Efendisinin doğru sonuca götüren delilini görmeseydi, ona yeltenecekti. Bizim o hayasızlığı ve o kötülüğü böylece ondan çevirmemiz için (böyle yaptık). Şüphesiz ki o, bizim o özgülenmiş kullarımızdandı.

25- Ve o ikisi kapıya doğru koşuştular ve kadın onun gömleğini arkadan yırttı ve ikisi o kapının yanında onun kocasını buldular. O (kadın): "Senin ailene bir kötülük istemiş olan kimsenin karşılığı, hapsedilmekten veya çok acı verici azaptan başka nedir?" dedi.

26- 27- O: "Benim benliğimden o (cinsel isteğini tatmin etmek) istedi" dedi. Ve kadının ailesinden bir tanık: "Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa, bu durumda kadın doğru söylemiştir ve o ise o yalancılardandır. Ve eğer onun gömleği arkadan yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve o ise o doğru söyleyenlerdendir" diye tanıklık etti.

28-29- Ne zaman ki o (koca), onun gömleğinin arkadan yırtıldığını gördü, (karısına): "Şüphesiz ki bu, sizin plânlarınızdandır. Şüphesiz ki sizin plânlarınız, çok büyüktür. Ey Yusuf, sen bundan ilgisiz kal ve sen de (ey kadın) senin peşine takılı suçun için bağışlanma iste. Şüphesiz ki sen o kusur işleyenlerden oldun" dedi.

30- Ve o şehirdeki kadınlar: "O Aziz'in karısı genç (uşağ)ının benliğinden (cinsel isteğini tatmin etmek) istiyormuş. (Yusuf'a olan) sevgi onun bağrını delmiş. Şüphesiz ki biz onu kesinlikle bir apaçık sapkınlık içinde görüyoruz" dedi.

31- Ne zaman ki o, o kadınların (Yusuf'u görmek için) kurdukları tuzaklarını işitti, onlara (elçi) gönderdi ve onlara kendileri için rahatça dayanacakları yer hazırladı ve (geldiklerinde) onlardan her tekine birer bıçak verdi ve (Yusuf'a): "Sen onların karşılarına çık" dedi. Ne zaman ki onlar, onu gördüler, onu büyüklediler ve (şaşkınlıktan) ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz, bu bir beşer değildir. Bu, bir değerli melekten başkası değil" dediler.

32- O: "İşte bu, sizin beni kendisi hakkında kınadığınız kimsedir. Ve ant olsun ki kendisinden (cinsel isteğimi tatmin etmeyi) ben istedim de o kendisini (bana karşı) sımsıkı sardı. Ve ant olsun ki eğer o benim kendisine buyurduğum şeyi yapmazsa, kesinlikle ve kesinlikle hapsedilecek ve kesinlikle o aşağılıklardan olacak" dedi.

33- O: "Ey Efendim, o hapishane bana, onların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Ve eğer sen onların plânlarını benden çevirmezsen, ben onlara kapılırım ve o düşüncesizlerden olurum" dedi.

34- Bunun üzerine kendisinin Efendisi onu cevaplandırdı da hemen onların plânlarını ondan çevirdi. Şüphesiz ki O, her şeyi işiticinin, her şeyi bilicinin ta kendisidir.

35- Sonra onların o delilleri görmelerinin ardından bir süreye kadar onu kesinlikle ve kesinlikle hapsetme (fikri) kendilerine belirginleşti.

36- Ve o hapishaneye onun beraberinde iki genç erkek daha girdi. O ikiden biri: "Şüphesiz ki ben kendimi (rüyamda) şarap sıkıyor görüyorum" dedi. Ve o diğeri ise: "Ben de kendimi (rüyamda) başımın üstünde bir ekmek taşıyor, o kuşları da ondan yiyor olarak görüyorum. Sen, bize bunun geri dönüşümünü haber ver. Şüphesiz ki biz seni o iyilik edenlerden görüyoruz" dedi.

37- 38- 39- 40- 41- O: "İkinize bir yiyecek gelmez ki onunla rızıklandırılacaksınız, o ikinize gelmeden önce ben onun (rüyanın) geri dönüşümünü ikinizi haberlendirmeyeyim. Bu, benim Efendimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ki ben Allah'a inanmaz bir topluluğun inanç çizgisini bıraktım ve onlar sonraki (yaşama) karşı gerçeği örtücülerin ta kendileridir. Ve ben, benim atalarım İbrahim'in ve İshak'ın ve Yakub'un inanç çizgisini izledim. Bizim için hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmamız olmaz. Bu, Allah'ın bizim üzerimize ve o insanların üzerine olan lütfundandır, fakat hakikat şu ki o insanların tamamı şükretmezler. Ey benim o hapishane arkadaşlarım, ayrı ayrı efendiler mi daha hayırlıdır, yoksa o tek, o ezici güç sahibi Allah'mı (daha hayırlıdır)? Siz, O'nun berisinden birtakım adlardan başka şeylere kulluk etmiyorsunuz ki onları siz ve sizin atalarınız adlandırmış, Allah ta onlar hakkında hiçbir yetki indirmemiştir. O karar, Allah'tan başkasına ait değildir. O, sizin kendisinden başkasına kulluk etmemenizi buyurdu. Bu, o dimdik duran yükümlülüktür, fakat hakikat şu ki o insanların tamamı bilmezler. Ey benim o hapishane arkadaşlarım, ikinizden birine gelince, o kendi efendisini şarapla suvaracak. Ve o diğerine gelince, o asılacak da o kuşlar onun başından yiyecek. Onun hakkında görüş istemekte olduğunuz o buyruk bu şekilde yerine getirilmiştir" dedi.

42- Ve o, iki kişiden kurtulanın o olacağı kanısına vardığı kimseye: "Sen, kendi Efendinin yanında beni hatırla" dedi. Ne var ki o şeytan ona kendi efendisine onu hatırlatmayı unutturdu, bu yüzden o da, birkaç sene daha o hapishanede kaldı.

43- Ve o hükümdar: "Şüphesiz ki ben (rüyamda) yedi besili sığır görüyorum, onları yedi cılız (sığır) yiyor ve (ayrıca) yedi yeşil başak ve diğer kuru(başak)ları (görüyorum). Ey o ileri gelenler, eğer siz o rüya yorumu yapanlar iseniz, benim rüyam hakkında da bir görüş bildirin" dedi.

44- Onlar: "(Bunlar), karmaşık hayâllerdir. Ve biz o hayâllerin geri dönüşümünün bilicileri hiç değiliz" dediler.

45- Ve o iki kişiden kurtulmuş olan kimse (zaman parçalarından oluşan) bir topluluktan sonra (Yusuf'u) hatırladı: "Ben, onun geri dönüşümünü size haberlendireceğim, siz hemen beni (hapishaneye) gönderin" dedi.

46- (Hapishaneye gelince) o: "Ey Yusuf, ey o çok doğru söyleyen, sen bize yedi besili sığır onları yedi cılız (sığır) yiyor ve (ayrıca) yedi yeşil başak ve diğer kuru(başak)lara görüş bildir. Umarım ki ben o insanlara (verdiğin bilgi ile) dönerim ki (rüyanın sonucunu) belki onlar da bilirler" dedi.

47- 48- 49- O: "Siz yedi sene, (önceki) gidişatınız üzere ekersiniz. Sonrasında biçtiğiniz o şeyi sizin yiyeceğiniz şeyden pek azı dışında kendi başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi çetinlik (kıtlık senesi) gelecek ki, onlar (kıtlık yılları) için öncelediğiniz şeylerin (tohumluk için) korumakta olduklarınızdan pek azı dışındakileri yiyecekler. Sonra bunun ardından bir yıl gelir ki onda o insanlar faydalı yağmura kavuşturulacak ve onda (meyveleri) sıkacaklar ve (hayvanların sütlerini) sağacaklar (bolluğa kavuşacaklar)" dedi.

50- 52- 53-Ve o hükümdar: "Siz, onu bana getirin" dedi. Ne zaman ki o elçi ona geldi, o (elçiye): "Sen efendine dön de ona (bilgi) talep et o kadınların derdi neymiş ki onlar ellerini kesmişlerdi. Şüphesiz ki benim Efendim onların plânlarını en iyi bilicidir. Bu (isteğimin amacı), şüphesiz ki benim o algılayamaz haldeyken ona hainlik etmediğimi ve Allah'ın o hainlik edenlerin plânını doğruya iletmez olduğunu kendisinin bilmesi içindir. Ve ben kendi benliğimi (hatadan) ayırıp uzaklaştırmam. Şüphesiz ki o benlik kesinlikle o kötülüğü buyurucudur, benim Efendimin sürekli şefkat ettiği başka. Şüphesiz ki benim Efendim, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir" dedi. *

* Bu ayetleri 50-52- 53 olarak sıralama gerekçemiz, bu üç ayetin içinde yapılan konuşmaların Yusuf'a ait olmasındandır. Araya 51. ayeti koyarak konuşma akıcılığının bozulmaması amacı ile bu şekilde bir sıralama yapılmıştır.

51- (Hükümdar kadınlara): "Yusuf'un benliğinden (cinsel isteğinizi tatmin etmek) istediğiniz zamanla ilgili söyleyecek sözünüz nedir?" dedi. (Kadınlar): "Allah'ı tenzih ederiz. Biz onda kötülükten hiçbir şey bilmedik" dediler. O Aziz'in karısı: "Şimdi o gerçek meydana çıktı. Onun benliğinden ben (cinsel isteğimi tatmin etmek) istedim ve şüphesiz ki o kesinlikle o doğru söyleyenlerdendir" dedi.

54- Ve o hükümdar: "Siz, onu bana getirin, ben onu kendi benliğime özgü (bir yardımcı) kılayım" dedi. Ne zaman onunla iletişim kurdu, o: "Şüphesiz ki sen bugün bizim yanımızda güvenilen mevki sahibisin" dedi.

55- O: "Sen beni bu yerin kaynaklarının üzerine (yönetici) yap. Şüphesiz ki ben (herkesin hakkını) kollayıp gözeticiyim, (kıtlık yönetimini) biliciyim" dedi.

56- Ve biz Yusuf'a o yerde işte böyle olanak sağladık. O, o yerden nerede dilerse yerleşiyordu (geniş bir yetkiye sahipti). Biz kendi şefkatimizi dilediğimize değdiririz ve biz o iyilik edenlerin ödülünü kayba uğratmayız.

57- Ve o sonraki (yaşamın) ödülü kimseler için kesinlikle daha hayırlıdır ki onlar inanmışlardır ve korunmakta olanlardır.

58- Ve Yusuf'un kardeşleri geldi de onun huzuruna girdiler. O onları hemen tanıdı, oysa onlar onu garipseyenlerdi.

59- 60- Ve o, onların donanımlarını hazırlattığında (kardeşlerine): "Siz, kendi babanızdan olan kardeşinizi (gelecek sefer) bana getirin. Siz görmez misiniz şüphesiz ki ben o ölçeği eksiksiz yapıyorum ve ben o ağırlayanların en hayırlısıyım. Yok eğer siz onu (gelecek sefer) bana getirmezseniz, artık benim yanımda size asla ölçek yok ve siz bana da sakın yaklaşmayın" dedi.

61- Onlar: "Biz, onu kendisinin babasından isteyeceğiz Ve şüphesiz ki biz bunu kesinlikle yapıcılarız" dediler.

62- Ve o genç (uşak)larına: "Siz, onların zahire bedellerini kendilerinin yükünün içine koyun ki onları tanıyalar, onlar kendilerinin ailesine çevrildikleri zaman, umulur ki (geri) dönerler " dedi. 

63- Ne zaman ki kendilerinin babasına döndüler, onlar: "Ey babamız, o ölçek bizden alıkonuldu, artık sen bizim kardeşimizi bizim beraberimizde gönder de, ölçek alabilelim ve şüphesiz ki biz onu kesinlikle kollayıp gözeticileriz" dediler.

64- O: "Önceden kendisinin kardeşi hakkında benim size inanmam dışında onun hakkında da size inanır mıyım? Fakat Allah kollayıp gözeticilik bakımından daha hayırlıdır. Ve O, şefkati süreklilerin en şefkati süreklisidir" dedi.  

65- Ve onlar yararlılıklarını açtıklarında zahire bedellerini kendilerine geri döndürülmüş olarak buldular. Onlar: "Ey babamız, biz daha neyin peşine düşüyoruz? İşte bu zahire bedellerimiz, onlar bize geri döndürülmüş. Biz hem ailemize erzak getiririz hem kardeşimizi kollayıp gözetiriz ve hem de ölçeği bir develik artırırız. İşte bu (verilen) kolay (bitecek bir) ölçektir" dediler.

66- O: "Siz, (ölüm ile) kuşatılmanız dışında, kesinlikle ve kesinlikle onu bana getireceğinize dair bana Allah'tan yeminle bağlanmış bir söz verene kadar, ben onu sizin beraberinizde asla göndermeyeceğim" dedi. Ne zaman ki onlar, ona yeminle kayıtlanmış sözlerini verdiler, o: "Bu söylemekte olduğumuz şeyin üzerinde Allah bir dayanaktır" dedi.

67- Ve o (devamla): "Ey oğullarım, siz sakın bir tek kapıdan girmeyin ve siz ayrı ayrı kapılardan girin. Ve ben Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyden sizin ihtiyacınızı gideremem. O karar Allah'tan başkasına ait değildir. Ben O'na güvenip dayandım. Ve artık o güvenip dayananlar yalnızca O'na güvenip dayansın" dedi.

68- Ve ne zaman ki onlar kendilerinin babasının kendilerine buyurduğu yerlerden girdiler, (bu girişleri) Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyden ihtiyacı giderecek değildi, Yakub'un benliğindeki bir gereksinmeyi yerine getirmesi başka. Ve şüphesiz ki o, bizim ona öğretmiş olmamız nedeniyle bir bilgi sahibi idi, fakat hakikat şu ki o insanların daha çoğu (bunu) bilmezler.

69- Ve onlar Yusuf'un huzuruna girdiklerinde, o kendi kardeşini kendisinde barındırdı (ve ona) "Şüphesiz ki ben senin kardeşinin ta kendisiyim. Artık sen onların işlemekte oldukları nedeniyle sakın kötüye düşme" dedi.

70-  Ne zaman ki o, onların donanımlarını hazırlattı, o su kabını kendi kardeşinin yükünün içine koydu, sonra bir duyurucu: "Ey o kafile, şüphesiz ki sizler kesinlikle hırsızlık yapanlarsınız" diye duyurdu.

71- (Kardeşler) onlara doğru yöneldiler ve: "Siz neyi bulamadınız?" dediler.

72- Onlar: "Biz, o hükümdarın kupasını bulamadık. Ve bir deve yükü (zahire) onu getiren kimse içindir" dediler. (İçlerinden biri): "Ve ben ona garantörüm" (dedi).

73- (Kardeşler): "Allah için hayret, ant olsun ki bizim bu yere bozuculuk yapmak için gelmediğimizi siz kesinlikle bilmişsinizdir. Ve biz hırsızlık yapanlar da değiliz" dediler.

74- Onlar: "Eğer siz yalancılar iseniz, onun (sizdeki) karşılığı nedir?" dediler.

75- (Kardeşler): Onun (bizdeki) karşılığı, (çalınan) kimin yükünde bulunursa, artık o (çalan) onun karşılığıdır. Biz o haksızlık yapanlara işte böyle karşılık veririz" dediler.

76- Bunun üzerine o, kendi kardeşinin çuvalından önce, onların (diğer kardeşlerin) çuvallarını (aramaya) başladı, sonra onu kendi kardeşinin çuvalından çıkardı. Biz Yusuf için işte böyle plân kurduk. O hükümdarın (halkına yüklediği) yükümlülüğe göre o, kardeşini (başka türlü) tutabilecek değildi, Allah'ın dilemesi başka. Biz dileyeceğimiz kimseyi kademelerle yükseltiriz. Ve her şeyi bilici (Allah), her bir bilgi sahibinin üstündedir.

77- (Kardeşler): "Eğer o hırsızlık yaptıysa, onun bir kardeşi de önceden kesinlikle hırsızlık yapmıştı" dediler. Bunun üzerine Yusuf onu kendi benliğinde gizledi ve onu belirtmedi (içinden): "Sizler durum bakımından daha şerlisiniz. Ve Allah, sizin nitelemekte olduğunuz şeyleri daha iyi bilendir" dedi.

78- (Kardeşler): "Ey Aziz, gerçekten onun bir ihtiyar babası var. Artık sen onun yerine bizim birimizi tut. Şüphesiz ki biz seni o iyilik edenlerden görüyoruz" dediler.

79- O: "Biz, kendi eşyamızı onun yanında bulduğumuz kimseden başkasını tutmaktan Allah'a sığınırız, Aksi takdirde şüphesiz ki biz kesinlikle haksızlık yapanlarız" dedi.

80- 81- 82- Ne zaman ki kendileri ondan (Yusuf'tan) ümit kestiler, özel konuşmak üzere bir tarafa çekildiler. Onların (bilgelikçe) büyüğü: "Siz bilmediniz mi şüphesiz ki sizin babanız sizden kesinlikle Allah'tan yeminle bağlanmış söz tutmuştu ve siz önceden de Yusuf hakkında ölçüyü kaçırmıştınız? Artık babam bana onay verinceye veya Allah benim hakkımda (ölüm) kararı verinceye kadar, ben bu yerden asla ayrılmayacağım. Ve O, karar vericilerin en hayırlısıdır. Siz, babanıza dönün ve 'Ey babamız, şüphesiz ki senin oğlun hırsızlık yaptı ve biz bildiğimiz şeyden başkasına da tanıklık etmedik ve biz o algılanamayanın kollayıp gözeticileri değildik. Ve sen (bilgi) talep et o kasabaya ki biz onun içinde idik ve o kafileye ki biz onun içinde (buraya) yöneldik. Ve şüphesiz ki biz kesinlikle doğru söyleyenleriz' deyin " dedi.

83- (Geldiklerinde) o: "Hayır, benlikleriniz sizi bir işe hırslandırmış. Artık (bana düşen bu üzüntüye de) güzel bir direnç göstermektir. Allah'ın onları toplu olarak bana getirmesi umulur. Şüphesiz ki O, her şeyi bilicinin, mutlak bilgenin ta kendisidir" dedi.

84- Ve o, onlardan (başka tarafa) yakınlaştı ve: "Ey Yusuf'a karşı olan iç yangınım" dedi ve o üzüntüden dolayı iki gözü ağardı. Artık o kederini bastıran bir haldeydi.

85- Onlar: "Allah için hayret, Yusuf'u hatırlamayı sürdürüyorsun, sonunda bitip tükenen biri olacaksın veya o (ölüp) yok olanlardan olacaksın" dediler.

86- 87- O: "Ben (içimde bastıramayıp) yaydığım kederimi ve üzüntümü, ancak ve ancak Allah'a yakınıyorum. Ve ben Allah'tan sizin bilemeyeceğiniz şeyleri daha iyi biliyorum. Ey oğullarım, siz gidin de Yusuf'tan ve onun kardeşinden sezgi arayın ve Allah'ın esintisinden sakın ümit kesmeyin. Gerçek şu ki, Allah'ın esintisinden o gerçeği örtücüler topluluğundan başkası ümit kesmez" dedi.

88- Ne zaman ki onun (Yusuf'un) huzuruna girdiler, onlar: "Ey Aziz, bize ve ailemize o zarar dokundu ve biz güçlükle denkleştirdiğimiz bir zahire bedeli getirdik, yine de sen bize o ölçeği eksiksiz yap ve bize karşı bağış yap. Şüphesiz ki Allah, o bağış yapanların karşılığını verir" dediler.

89- (Yusuf kardeşlerine): "Hani siz düşüncesizler iken Yusuf'a ve onun kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?" dedi.

90- Onlar: "Gerçekten sen, Yusuf'un kendisi misin?" dediler. O: "Ben Yusuf  ve bu da benim kardeşim. Gerçekten Allah bize borç yükledi. Gerçek şu ki; Kim korunursa ve direnç gösterirse, artık şüphesiz ki Allah o iyilik edenlerin ödülünü kayba uğratmaz" dedi.

91- Onlar: "Allah için hayret, ant olsun ki Allah seni bizim üzerimize tercih etti. Ve şüphesiz ki biz kesinlikle kusur işleyenler idik" dediler.

92- 93- O: "Bugün size karşı azarlama yok. Allah sizi bağışlayacaktır. Ve O, şefkati süreklilerin en şefkati süreklisidir. Siz bu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne atın, görücü hale gelecektir. Ve siz kendi ailenizi de toplu olarak bana getirin" dedi.

94- O kafile ayrıldığında onların babası (yanındakilere): "Siz eğer beni bunamış saymazsanız, şüphesiz ki ben Yusuf'un esintisini buluyorum" dedi.

95- Onlar: "Allah için hayret, şüphesiz ki sen kesinlikle sen o eski sapkınlığının içindesin" dediler.

96- Ne zaman ki o müjdeci gelip onu, onun yüzüne attı, hemen o görücü hale geri döndürüldü. O: "Ben size, şüphesiz ki ben Allah'tan, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri daha iyi biliyorum dememiş miydim?" dedi.

97- Onlar: "Ey babamız, sen bizim peşimize takılı suçlarımıza bizim için bağışlama iste, şüphesiz ki biz kusur işleyenler idik" dediler.

98- O: "Ben, sizin için Efendimden ileride bağışlama isteyeceğim. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcının, şefkati süreklinin ta kendisidir" dedi.

99- Ne zaman ki onlar Yusuf'un huzuruna girdiler o, babasını annesini kendisinde barındırdı ve: "Siz, Allah'ın dilemesi ile güvenliler olarak Mısır'a girin (yerleşin)" dedi.

100- 101- Ve babasını annesini o tahtın üzerine yükseltti ve onlar ona boyun eğenler olarak yere kapandılar. Ve o: "Ey babacığım bu, önceden (gördüğüm) rüyamın geri dönüşümüdür. Benim Efendim onu bir gerçek yaptı. Ve O, beni o hapishaneden çıkardığı zaman ve o şeytan benimle kardeşlerimin arasını dürtüklemesinin ardından sizi o belirgin düz araziden getirmekle, bana kesinlikle iyilik etti. Şüphesiz ki benim Efendim ne dilerse lutfedicidir. Şüphesiz ki O, her şeyi bilicinin, mutlak bilgenin ta kendisidir. Ey Efendim, gerçekten sen o hükümranlıktan bana verdin ve o sonradan olacak o haberlerin geri dönüşümünden bir kısmını bana öğrettin. Ey o göklerin ve o yerin yarıp ortaya çıkarıcısı! Sen o yakın (yaşam) da ve o sonraki (yaşamda) benim yakınımsın. Sen benim ömrümü teslim olan biri olarak tamamla ve beni o düzgünlere kat" dedi.

102- Bu, o algılanamayananın bir kısmının haberlerindendir, biz onu sana vahyediyoruz. Ve onlar işleri konusunda toplaşıp, tuzak kurmakta oldukları zaman, sen onların yanında değildin.

103- Ve eğer ki sen ne kadar düşkün olsan da, o insanların tamamı asla inananlar olmayacaklar.

104- Ve sen buna karşı hiçbir ödül de onlardan talep etmiyorsun. O, o tüm insanlar için bir hatırlatmadan başka değildir.

105- Ve o göklerde ve o yerde (gözle görülen) delilden nicesi vardır ki, onlar onun üzerinden ilgisiz kalanlar olarak geçip giderler.

106- Ve onların tamamı Allah'a, ortak koşanlar olaraktan başka inanmıyor. 

107- Şimdi onlar, Allah'ın azabından kaplayıcı bir felâketin kendilerine gelmesinden veya o anın onlara beklenmedik bir zamanda kendileri farkında değillerken gelmesinden güvende midirler?

108- Sen de ki: "Bu, benim yolumdur, bir sağgörü üzerine Allah'a çağırıyorum, ben ve beni izlemiş olan kimseler de... Ve Allah'ı tenzih ederim ve ben o ortak koşanlardan değilim."

109- Ve biz senden önce o kasabaların mensuplarından bir takım adamlardan başkasını göndermedik ki biz kendilerine vahyediyorduk. Şimdi onlar o yerde yürümediler mi ki böylece kendilerinden önceki kimselerin sonu nasıl olmuş baksınlar? Ve o sonrakinin yurdu korunmuş olan kimseler için kesinlikle daha hayırlıdır. Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

110- Nihayet o elçiler ümit kesmişler ve kanıya varmışlardır ki kendileri kesinlikle yalanlanmışlardır, işte o zaman, bizim yardımımız onlara gelmiştir de dilemekte olduğumuz kimseler kurtarılmıştır. Ve bizim baskınımız o suç işleyenler topluluğundan geri döndürülmez.

111- Ant olsun ki onların anlatılarında o saf aklın sahipleri için bir ders vardır. (Bu Kur'an) yakıştırılabilecek bir haber değildir, fakat kendisinin önünde olan şeyin doğrulayıcısı ve her bir şeyin ayrıntılı bir açıklaması ve inanacak bir topluluğa bir doğruya ileten ve bir şefkattir. 


3 Haziran 2024 Pazartesi

Kur'an Çeviri Çalışması İle İlgili Birkaç Söz

Kur'an'ı Mü'mince anlamak adlı blogda yayınlamaya başladığımız çalışma, yıllardır okumaya, anlamaya ve yaşamaya çalıştığımız Kur'an'ı daha iyi ve doğru anlamak için yapmaya gayret ettiğimiz bir çeviri çalışmasıdır. Bu çalışma, "Ben herkesten daha iyi çeviri yaparım" iddiası asla değildir. Ancak çevirilerde görülen bazı aksaklıkları tekrar etmemek üzerine kurulmuş bir düşüncenin pratiğe aktarılmaya çalışılan bir ürünü olma gayretiyle yapılmaktadır.

Bu çalışmanın adını "Meal" değil de "Çeviri" olarak adlandırmanın amacı, meal adı altında yapılan çalışmaların kelimenin kendisinin de içerdiği bir anlam dahilinde, kişisel yorumlara açık olmasıdır. Çeviri adı altında bu çalışmayı yapmanın asıl amacı, bu tür kişisel yorumları kapatmak, metne sadakat esasını ön planda tutmaya çalışmaktır.

Metne sadakat esasına dayalı Kur'an çevirilerinin getirdiği bir takım anlama zorluklarını kabul etmekle birlikte, Kur'an metninin kendi içindeki anlam bütünlüğünü sağlamanın metne sadakat esası ile olacağını düşündüğümüz için böyle bir yöntemi tercih ettik. Metnin kendi içindeki anlam bütünlüğünü anlayabilmenin yolunun Kur'an içinde geçen kelimelerin kök anlamlarına  uygun bir çeviri bir olduğunu düşünenlerdeniz.

"Her çeviri kişisel bir yorumdur" düşüncesinin doğru tarafı olmakla birlikte, bu doğruluk "Anlam Yorum" tarzında yapılan mealler için daha geçerlidir. Yapmaya çalıştığımız "Lafzi Çeviri" tarzı, kişisel yorumu en fazla kısıtlayan ve metne sadakat esasına dayalı bir yöntem olması açısından her türlü eleştiriye açıktır. Anlam yorum tarzında kişisel yorum daha fazla öne çıktığı için eleştiri alanı daha kısıtlıdır.

Bazı Kur'an çevirilerinde gördüğümüz ve doğru bir yöntem olmadığını düşündüğümüz, çevirmenin şahşi kanaatleri olan bazı düşüncelerin parantezler yardımıyla Kur'an'a söyletmek düşüncesidir. Bu çalışmada öne çıkarmaya çalıştığımız hususlardan bir tanesi de, çeviriyi parantezlere boğarak kişisel tercihlerimizi öne çıkarmamak ve dipnotlar vasıtasıyla da okuyucuyu kendi anlamak istediğimiz bir Kur'an anlayışına yönlendirmemektir

Son yıllarda ortaya atılan "Kuran anlaşılabilir bir kitaptır" iddiası maalesef bazı kimselerce "Kur'an benim anladığım şekilde anlaşılması gereken bir kitaptır" söylemine çevrilmiş ve bazı çeviriler bu yönde yapılarak, çevirmenlerin anladığı ve anlattığı Kur'an'lar ortaya çıkmıştır. 

Bu şekilde yapılan çevirilerin ekserisi metne sadakat esasına dayanmamaktadır. Metne sadakat esasına bağlı kalan çevirilerde, görülebilecek en büyük hata çevirmenin yapabileceği gramer hataları olabilir ve bu hatalar da başkaları tarafından veya kendisi tarafından görülür ve sonradan düzeltilebilir.

Fakat, Kur'an'a istediğini söyletmek isteyen bir kimse, çeviride bağlı kalınması gereken şartlara riayet etmeden "Ben bunu böyle anlıyorum" diyerek veya "Bu ayette Allah böyle söylüyor" diyerek işin içinden çıkmaktadır.

Çalışmamızda takip ettiğimiz ve önemli olduğunu düşündüğümüz bir nokta da şu dur: Bazı Kur'an okuyucuları, "Bu ayetin anlamı böyle olmalıdır veya olmamalıdır" şeklinde bir ön yargı ile okumaya başlamaktadırlar. Bu önyargı onları kelimeleri yerinden oynatmak zorunda bırakmakta, bu önyargı ise onları sonunda İsrailoğulları'nın kitaplarına karşı yaptığı haksızlığın benzerinin Kur'an'a karşı yapılmış olmalarını beraberinde getirmektedir.

Kitabı teslim almaya çalışmak olarak adlandırabileceğimiz bu yöntemi önlemenin yolu, Kur'an kelimelerine Kur'an bütünlüğü ve o kelimenin kök anlamı dikkate alaınarak anlam verilmesinden geçmektedir. 

Kur'an'ın en önemli özelliği tahrifçilere karşı kendi korumasını kendisinin yapmasıdır. Nasıl mı?

Siz eğer bir kelimeye dilsel açıdan farklı bir anlam yükleyerek ilgili ayete anlam vermeye kalkarsanız, diğer ayetlerde o kelimeye verdiğiniz anlam sizi resmen duvara toslattırır ve "Beni tahrif ettin" diye sizin suratınıza haykırır.

Bir de son yıllarda ortaya çıkan ve daha marjinal bir görüş olan "Kur'an'ın orjinali harekesizdir, harekeler sonradan konulmuştur. Bu işlem yapılırken orjinal metinden sapılmış, dolayısıyla orjinal Kur'an ile şimdiki Kur'an arasında farklar vardır" şeklinde iddialar da ortalıkta gecmektedir.

Evet Kur'an ilk defa yazıya geçirilirken hareke yoktu, bunu ilk Kur'an metinlerinde görmekteyiz. Harekeler sonradan konulmuştur. Fakat bu harekelendirme işleminin, yanlış yapıldığını söylemek kanaatimizce doğru değildir. Çünkü ortada onların iddia ettiği gibi orjinal yazılı olarak inmiş bir kitap ortada yoktur ve bugünkü Kur'an'ı onunla karşılaştırmak imkanı hiç yoktur.

Bu iddia çerçevesinde Kur'an okumalarını şekillendiren insanlara baktığımızda, bazı ayetlerin harekelerini kendileri koymakta, hatta bazı kelimelere olmadık anlamlar yüklemekte, dolayısı ile kendi Kur'an'larını kendileri yazmaktadır.

Onlardan şunu beklemek hakkımızdır.

Otursunlar baştan aşağı bütün Kur'an'ı kendi iddia ettikleri harekelerle ve kendi iddia ettikleri kelime anlamları ile dilimize çevrilmiş halini bize sunsunlar biz de onların kitaplarını okuyalım.

Bu konuda yapılmış derli toplu bir çalışma Yusuf suresi hakkında yapılmıştır. Bu çalışmaya yapan kişinin elindeki en büyük kozu, yapılan çevirilerin hatalı olduğu sure ile ilgili yapılan tefsirlerin İsrailiyyat kaynaklı olduğu yönündedir.

Evet, çevirilerde kısmi hatalar vardır, tefsirlerde akla ziyan yorumlar vardır hepsi kabulümüz. Fakat siz bu yanlışları başka yanlışlarla izale edemez, İsrailiyyat dediğiniz yorumların yerine RAMAZANİYYAT ile dolduramazsınız, doldurursanız elinize gözünüze bulaştırır öyle kalakalırsınız. Bir kelimenin anlamını bin dereden su getirerek "O öyle değil böyle" derseniz, işte öyle bir Kur'an yazar, buna da kendi çevrenizden başka iman eden olmaz.

Biz bu çeviride parantez açmamaya büyük ölçüde gayret gösteriyoruz. Eğer bir parantez açılmışsa, bunu kendi kanaatimiz olarak değil, Kur'an'da edebi bir yöntem olan hazf metodunun, yani anlamda olduğu halde lafızda zikredilmemesi şeklinde gelen bazı kelimelerin parantez açılarak okuyucunun daha kolay anlamasını sağlamak amacıyla yapılmıştır.

Son yıllarda yapılmaya çalışılan Kur'an çevirilerinde üzülerek şahit olduğumuz bir durum olması nedeniyle böyle bir hatırlatma gereği duymaktayız. Kısacası Kur'an ayetlerini çevirirken "Allah böyle demek istemiştir" şeklinde bir anlayışla kitabı ele alarak, kelimeleri yerlerinden asla oynatmadan doğru bir çeviri sunmaya çalışıyoruz.

Çalışmamızda merkeze almaya çalıştığımız en önemli nokta, Kur'an'da eş anlamlı kelimenin olmadığı düşüncesinden yola çıkarak her kelimenin kök anlamı üzerinden bütün geçtiği yerlerde aynı anlamı verme çalışmasıdır. Bu nokta dikkatli bir meal okuyucusunun en önemli sıkıntılarından bir tanesidir.

Kur'an meallerini karşılaştırmalı okuyan bir kimsenin karşılaştığı en büyük sorun, ayet içindeki herhangi bir kelimenin veya ibarenin aynı kelime ve ibarenin geçtiği ayetlerdeki anlam uyumuna pek dikkat edilmemesidir. Kur'an'da bulunan herhangi bir kelimenin anlamı kitabın her yerinde kök anlamına uygun biçimde olduğu kanaatine sahip olduğumuz için, bütün kelimeleri kök anlama uygun biçimde vermeye gayret ediyoruz. 

Böyle bir yöntem izlememizdeki amacımız, Kur'an'ın kendi içindeki bütünlüğünün kelimeler ile sağlanmış olmasından dolayı, bu kelimelere farklı anlamlar verilmesinin bu bütünlüğün meallerde görülmemesine yol açmasıdır.

Kur'an'ı Arapça metninden okuyan bir kimse birçok cümlenin özellikle ayet sonlarının farklı surelerde aynı kalıpta geldiğini görecektir. Fakat aynı kalıpta gelen bu cümle veya kelimeler aynı kişi tarafından farklı şekilde anlam verilmiştir. Çevirmenin yapması gereken şey, mealini bitirdikten sonra sadece tekrar gözden geçirerek aynı şekilde gelen ibarelerin çevirisinde uyum sorunu olup olmadığını kontrol etmektir. Maalesef bu kontrolun pek yapılamadığını okuduğumuz meallerden görmekteyiz.

Biz bu hataya düşmemek adına meali her daim kontrol ederek uyum sorunu olup olmadığı noktasında herhangi bir yanlışı düzeltme cihetine gidiyoruz. Bundan dolayı mealimizde her zaman düzeltme yapmamız sözkonusu olmaktadır. 

Bu çeviri bittiği takdirde Kur'an'ı kırık mealden okuyanlar için, kelimeleri anlamada bir kolaylık sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Şöyle ki:

Kırık meal okuyan bir kimse okuduğu mealin sayfa kenarındaki diğer meale baktığı zaman, kırık meal ile arasında kelimelerin anlamı açısından pek uyum bulamamaktadır. Bunun nedeni ise sayfa kenerındaki mealin kırık meali yapan kişi tarafından yapılmaması veya kırık meali yapan kişinin sayfa kenarındaki meal ile kırık meal arasında uyum sağlama zorunluluğu yokmuş bir düşünce içinde meal yapmasından kaynaklanmaktadır.

Bizim yapmaya çalıştığımız çeviri derli toplu bir kırık meal çalışması olup, meal okuyucusu Arapça metinde bulunan her kelime ve edatın anlamının çeviriye yansıtılmaya çalışıldığını görecektir. Çevirimizde parantez kullanmamaya büyük ölçüde özen göstermeye çalıştığımız gözden kaçmayacaktır. Açılan parantezlerin çoğu da hazfedilen ifadeleri göstermek içindir.

Şurası da bir gerçek ki, bu çalışmamızda birçok kimse aradığı türden bir çeviri ihtiyacını bu çeviriyle gideremeyecektir. Hangi çeviri olursa olsun bir kimse tarafından okunduğu zaman, okuyucunun farklı beklentileri olma noktasında, mutlaka eksik noktalar olacaktır. Bizim bu çevirinin lafız merkezli olmasına dikkat çekmemizin gayesi de bu dur. Okuyacak kimse bu noktayı dikkate alarak okumalı, eleştirisini de bu noktadan yapmalıdır. Yani özellikle gramer hataları olup olmadığı Arapça dil kurallarının özelliklerine  uyulup uyulmadığı noktasında yapılacak eleştiriler her zaman dikkate alınacaktır.

Gayret bizden başarı Allah'tandır.

14 Temmuz 2017 Cuma

Mehmet Okuyan'ın Yasin s. 6. Ayetinin Meali Hakkındaki İddiasının Kur'an Bütünlüğü Açısından Değerlendirilmesi

Sayın Mehmet Okuyan hoca Yasin s. ile ilgili yapmış olduğu derslerinden birisinde, bu surenin 6. ayetinin, meallerde yanlış olarak çevrildiğini iddia ederek, doğru olduğunu düşündüğü çevirinin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi vermektedir.



Yukarıdaki videoda sayın Okuyan hoca, لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ  şeklindeki Yasin s. 6. ayetinin "Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir." şeklinde yapılan çevirilerinin yanlış olduğunu iddia etmektedir. İddiasının gerekçesi ise, ayet içindeki مَا  edatının meallerde olumsuz anlam verilerek çevrilmiş olmasıdır. Sayın Okuyan bu edatın olumsuzluk anlamı verilerek yapılan çevirilerinin yanlış, hatta CİNAYET olduğunu iddia ederek, bu edatın ismi mevsul anlamında çevrilmesi gerektiğini, dolayısı ile Yasin s. 6. ayetindeki Ataları uyarılmamış ibaresinin, Ataları da uyarıldığı gibi şeklinde çevrilmesi gerektiğini savunmaktadır.

İbrahim (a.s) ın Arapların İsmail (a.s) dan atası olduğu iddiasına katılmakla beraber, Yasin s. 6. ayetinin ifade ettiği anlam, Arap kavmine kendi dili ile ilk defa Muhammed (a.s) ın gönderilmiş olduğudur.

Biz sayın Okuyan'ın bu ayet ile ilgili öne sürdüğü düşünceye katılmadığımızı, Yasin s. 6. ayetinin Okuyan hocanın söylediği gibi çevrildiğinde, yapılan bu çevirinin Kur'an bütünlüğü dikkate alındığında büyük bir sorun meydana geleceğini, hatta hocanın tabiri ile CİNAYET   olacağını düşünmekteyiz.

Kur'an içinde Yasin s. 6. ayetinin benzeri olan iki tane daha ayet vardır. Bunlardan birisi Kasas s. 46. ayeti, diğeri ise Secde s. 3. ayetidir. Öncelikle bu ayetlerdeki مَا  edatının da Okuyan hocanın iddia ettiği olumsuz anlam verilerek çevrilmesi yerine, ismi mevsul anlamı verilerek çevrilmesi gerektiğini hatırlatarak, bu edata ismi mevsul anlamı verildiğinde ortaya çıkabilecek çelişkiyi Kur'an bütünlüğünde göstermeye çalışacağız.


[Kasas s.46]  Sen, Musa'ya hitap ettiğimiz zaman Tur'un yanında da değildin. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarman için, Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin; belki düşünürler.


[Secde s.3] Yoksa onu  uydurdu mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir toplumu korkutman için, Rabbin tarafından gelen bir haktır. Gerek ki, hidayeti kabul ederler.

Dikkat edilirse her iki ayette de مَا edatı bulunmakta, ve bu edatların her ikisi de olumsuz anlam verilerek çevrilmekte, bu şekilde yapılan çevirilerin ise, Kur'an bütünlüğüne daha uygun olduğunu düşünmekteyiz. Yasin s. 6. ayetinde bulunan مَا edatı, eğer sayın Okuyan'ın iddia ettiği gibi ismi mevsul anlamı çevrilmesi gerekiyor ise, Kasas s. 46 ve Secde s. 3. ayetlerinde bulunan edatların da aynı şekilde ismi mevsul anlamı verilerek çevrilmesi gerekecektir. مَا edatının ismi mevsul anlamı verilerek yapılan Kasas s. 46 ve Secde s. 3. ayetinin çevirilerinin ise şu şekilde olması gerekecektir.

[Kasas s.46]  Sen, Musa'ya hitap ettiğimiz zaman Tur'un yanında da değildin. Senden önce kendilerine uyarıcı GELMİŞ olan bir toplumu uyarman için, Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin; belki düşünürler.

[Secde s.3] Yoksa onu  uydurdu mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı GELMİŞ olan bir toplumu uyarman için, Rabbin tarafından gelen bir haktır. Gerek ki, hidayeti kabul ederler.
Yasin s. 6, Kasas s. 46 ve Secde s. 3. ayetlerinde geçen مَا edatını olumsuz anlam verilerek çevirmek yerine, ismi mevsul anlamı verilerek çevirdiğimiz zaman, Araplara Muhammed (a.s) dan önce bir uyarıcının gelmiş olduğu anlamı ortaya çıkmaktadır. Sayın Okuyan hoca İbrahim (a.s) ile Muhammed (a.s) arasında Araplara herhangi bir uyarıcı gelmiş olduğunu iddia etmemekle birlikte, bu şekilde yapılan çevirilerin Kur'an bütünlüğünde sağlamasını yaptığımızda, ortaya çelişkili bir durum çıkmaktadır.

[006.156-157] Demeyesiniz ki: Bizden önce kitab, yalnız iki topluluğa indi. Bizim ise onlarınkinden hiç haberimiz yok.Yahut: «Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk», demeyesiniz. İşte size de Rabbinizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi. Allah'ın âyetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.

[034.044]  Oysa Biz, onlara okuyacakları bir kitap vermemiş ve senden önce de onlara bir uyarıcı göndermemiştik.

[035.042]  Var güçleriyle Allah'a yemin ettiler ki; kendilerine bir uyarıcı gelecek olursa; muhakkak ki, ümmetlerin herhangi birinden daha doğru yolda olacaklardır. Fakat kendilerine bir uyarıcı gelince; onların sadece nefretlerini artırdı.

[037.168-169] Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir zikir bulunsaydı;«Gerçekten bizler de, Allah'ın muhlis kullarından olurduk.»

[043.021]  Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?

Yukarıda verdiğimiz ayet mealleri Araplara herhangi bir uyarıcı gelmediğine dair bilgi veren ayetlerdendir. Yasin s. 6, Kasas s. 46 ve Secde s. 3. ayetlerini, Araplara daha önce uyarıcı geldiği şeklinde bir anlam vererek çevirdiğimiz zaman, bu ayetler ile çelişkili bir durum arz edecektir.

[016.043]  Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.

[021.007]  Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız; zikir ehline sorun.

Bu ayetlerde zikir ehline yani daha önce kitap gönderilenlere sorulması istenmesinin sebebi, Arap toplumuna daha önce herhangi bir elçinin gönderilmemiş olmasındandır.

Sayın Okuyan hoca da çok iyi bilmektedir ki, Kur'an çevirilerinde dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan birisi, ayetler arasındaki uyumdur. Kur'an bir yerde Ak dediğine, bir başka yerde Kara demeyeceğine göre, böyle bir durum varmış görüntüsü oluşturacak her türlü çeviri, okuyucular arasında kafa karışıklığına neden olacaktır. 

Sayın Okuyan hocanın tefsir çalışması içinde olduğunu bilmemiz, yazacağı tefsirde Yasin s. 6. ayetinin çevirisi ve tefsiri ile ilgili yapacağı hatalı çeviri ve yorumlar, haklı olarak itirazlara neden olacaktır. Sayın hocanın bu konuda yaptığı ders içinde kullandığı CİNAYET  kelimesi, yakışıksız ve iddialı bir kelime olup, bazı konularda ortaya koyduğu iddiaları mutlak görme açısından yanlış olduğunu burada kendisine hatırlatmak istiyoruz. 
Sonuç olarak; Yasin s. 6. ayetinde geçen مَا edatı, olumsuz anlam verilerek çevrildiğinde (aşağı yukarı bütün mealler bu yöndedir), doğru ve Kur'an bütünlüğü ile uyumlu bir anlam yakalanmış olacaktır. Sayın Okuyan hocanın CİNAYET  olarak ifade ettiği bu doğru anlamın tersine yapılacak olan  مَا  edatına ismi mevsul anlamı verilerek yapılan çeviriler ise, Kur'an bütünlüğü ile uyum sağlamayacağı gibi, Kur'an'da çelişki varmış gibi bir durum ortaya çıkaracaktır. Sayın hocanın bu durumu dikkate alması, yazacağı tefsirde itirazlara sebep olacak bir yanlışa düşmesine mani olacaktır. 

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.  

17 Mayıs 2016 Salı

Şuara s. 55. Ayetinin İki Farklı Meali Üzerine Bir Mütalaa

Kur'an meali okuyan bir kimsenin karşılaştığı sorunlardan bir tanesi, aynı ayetin farklı anlama gelen çevirileridir. Kur'an meallerini karşılaştırmalı olarak okuyan bir kimse bazı ayetlerin, elinde olan mealdeki bir ayetin çevirisi ile , aynı ayetin başka  bir mealdeki çevirisinin farklı olduğunu görebilecektir. 

Aynı ayetin birbirinden farklı olarak çevrilmiş ve aynı anlama gelmeyen mealleri karşısında, meal okuyucusu bir kimse , "Acaba hangisi doğru?" şeklinde bir şüpheye düşerek, doğru çevirinin hangisi olabileceği yönünde bir cevap aramaya koyulacaktır. 

Aynı ayetin anlam bakımından farklılık doğacak şekilde çevrilmesine sebep olan durumları sıralayacak olursak, ayetin gramer yapısı , çeviri yapan kimsenin ön yargısı , mezhebi , meşrebi , ilmi seviyesi Kur'ana olan hakimiyeti v.s gibi sebepleri sayabiliriz. 

Bu yazımızda, karşılaştırmalı olarak okunduğu takdirde , aralarındaki anlam farkı görülebilecek bir ayet olan, Şuara s. 55. ayeti üzerinde durarak , doğru çevirinin hangisi olabileceği yönündeki düşüncemizi paylaşmaya çalışacağız. 

Konumuz olan ayetin bağlamı , firavun sihirbazlarının yenilgisinin ardından gelişen olaylar neticesinde, İsrailoğullarının Mısır'ı terk etmesi emri ve Firavun'un onları takip etmek için şehirlere adam salması ile ilgilidir.

وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ

ve inne-hum : ve muhakkak onlar
lena : bize 
le : gerçekten 
ğaizune: öfke duyanlar

Bu ayetin Kur'an meallerinde birbirinden farklı anlama gelen iki çevirisi bulunmaktadır , bu çeviriler şöyledir ; 

Adem Uğur :
(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.

Ahmed Hulusi :
"Ne var ki bizi öfkelendiriyorlar!

Ahmet Varol :
Ve onlar bizi kızdırmaktadırlar.

Ali Fikri Yavuz :
Fakat onlar bizi kızdırıyorlar.

Ömer Nasuhi Bilmen :
«Ve muhakkak ki, onlar bizi elbette çok öfkelendirmekte bulunan kimselerdir.»

Ayetin farklı bir bir meali de şu şekildedir ; 

Ali Bulaç :
"Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler.

Celal Yıldırım :
Ve elbette bunlar bize karşı iyice kızgın olup (diş bilemektedirler).

Diyanet İşleri :
“Şüphesiz onlar bize öfke duyuyorlar.”

Elmalılı Hamdi Yazır :
Fakat hakkımızda çok gayz besliyorlar

Gültekin Onan :
"Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler."

Muhammed Esed :
fakat kalpleri bize karşı kin ve nefretle dolu;

Yaşar Nuri Öztürk :
"Fakat bize gerçekten öfke püskürüyolar."

Dikkat edilirse Şuara s. 55. ayeti , 1- Firavunun, İsrailoğullarının kendilerini kızdırdığını , öfkelendirdiğini söylemesi şeklinde , 2- Firavunun , İsrailoğullarının kendilerine karşı öfke ve , kin , nefret , ğayz içinde bulunduğunu söylemesi şeklinde çevrilmiştir. 

Bu çevirilerden birisini "Kesin doğru" , diğerini ise "Kesin yanlış" olduğunu söylemek gibi bir düşüncemiz olmadığını söylemek istiyoruz. Ancak , 2. sıradaki yapılan meallerin, daha doğru olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu düşüncemize dayanak olarak ise , kıssanın diğer surelerde geçen ve firavun sihirbazlarının yenilgisi sonucunda , firavunun söylediği sözleri gösterebiliriz. 

[007.123]  Firavun dedi ki: «Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) göreceksiniz!

Dikkat edilirse, firavun kendi yenilgisini örtmek için, halkın bu işten zarar göreceğini söyleyerek , halkı kendi etrafına toplayarak ve İsrailoğulları aleyhine kışkırtmak istemektedir. Bu noktayı göz önüne aldığımızda , konumuz olan ayetin iki farklı çevirisinden hangisinin daha doğru olabileceğini anlayabilmek , biraz daha kolaylaşacaktır.

Firavun  , halkına İsrailoğullarının azınlık bir gurup olmasına karşın , kendilerine karşı kin ve nefret içinde olduklarını söyleyerek , halkını İsrailoğullarına karşı kışkırtmaktadır. Halbuki Musa (a.s) kıssasını okuduğumuzda , firavunun İsrailoğullarına karşı bir soykırım başlattığını görmekteyiz. 

Musa (a.s) ın karşısına çıkartmış olduğu sihirbazların mağlup olması demek , kendisinin mağlup olması demek olan firavun , bu mağlubiyetini ikinci bir soykırım başlatmak sureti ile perdelemek istemektedir. 

 Yıllar süren mücadele sonunda , Allah (c.c) Musa (a.s) a İsrailoğullarını artık Mısırdan çıkarmak için harekete geçmesi emrini vermiş , bu emri yerine getirmek için harekete geçen İsrailoğullarına karşı firavun ordu toplayıp onların peşine düşecektir.  

[026.052]  Musa'ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.
[026.053]  Bunun üzerine Firavun şehirlere toplayıcılar gönderdi.
[026.054]  (Dedi ki) Bunlar, şüphe yok ki küçük ve önemsiz bir toplulukturlar;
[026.055]  VE MUHAKKAK Kİ ONLAR BİZE KARŞI ÖFKELİDİRLER
[026.056]  «Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız.» 

Sonuç olarak ; Firavun'un , İsrailoğullarının kendilerini kızdırdığını ve öfkelendirdiğini söyleyen çevirileri "Kesin yanlış" olduğu iddiasında olmamakla birlikte , yukarıda verdiğimiz anlam olan , firavun'un İsrailoğullarının kendilerine karşı öfke içinde bulunduğunu söylemesi şeklinde yapılan çevirilerin daha tutarlı olduğunu söyleyebiliriz. 

                             EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


15 Mayıs 2016 Pazar

Furkan s. 59. Ayetinin İki Farklı Meali Üzerinde Bir Mütalaa

Elimizdeki Kur'an meallerinde karşımıza çıkan sıkıntılardan birisi , bazı ayetlerin bağlam gözetilmeden çevrilmesi sonucunda oluşan anlam bozukluklarıdır. Bu yazımızda, böyle bir durumun söz konusu olduğu, Furkan s. 59. ayetini ele almaya çalışarak, bu ayetin elimizdeki meallerde bulunan çevirilerinden hangisinin daha doğru olduğu üzerindeki düşüncemizi paylaşmaya çalışacağız.

الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا

Bu ayetin bazı meallerde yapılan çevirisi şöyledir ;

Adem Uğur :
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden (ona hükmeden) Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.

Ahmet Varol :
Gökleri, yeri ve bu ikisinin arasındakileri altı günde yaratan sonra Arş'a hükümran olan O'dur. O Rahman'dır. Bunu (bundan) haberdar olan birine sor.

Bayraktar Bayraklı :
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı devirde/evrede yaratan, sonra hükümranlığı yetkisine alan Rahmân’dır. Bunu bir bilene sor!

Bekir Sadak :
Gokleri, yeri ve ikisinin arasindakileri alti gunde yaratan sonra da arsa hukmeden Rahman'dir. Bunu bir bilene sor.

Diyanet Vakfi :
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden (ona hükmeden) Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.

Edip Yüksel :
O ki gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yarattı ve sonra tüm otoritesini kurdu. Rahman'dır; O'nu iyi bilenlere sor.

Hasan Basri Çantay :
O, gökleri ve yeri aralarında olan şeyleri altı günde yaratan, sonra (emri) arş üzerinde hükümrân olandır. Rahmandır (rahmeti umumîdir). Bunu (Onun sıfatlarından) haberdâr olana sor.

Süleyman Ateş :
O, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı, sonra Arş'a kuruldu (böylece mülkünü yönetmektedir. O) Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.

Furkan s. 59. ayeti ile ilgili yapılmış olan bu meallerdeki ortak çeviri , sorulması istenilenin Allah (c.c) dışında biri olduğu yönündedir. 

Allah (c.c) , gökleri , yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattığını , sonra arş'a istiva ettiğini beyan etmekte , ve "Bunu habir olana sor" buyurmaktadır. Yukarıdaki çeviriler, "Habir" olarak ifade edilen kelimeden kast edilenin ilk bakışta başkaları olduğu yönündedir. Bu çevirileri yapanlar belki böyle bir düşünce içinde olmayabilirler , ancak yapılan çeviriyi okuyanlar , böyle bir anlam dahilinde ilgili ayetin çevirisini okuyacaklardır. 

Bu ayetin başka şekilde yapılmış çevirileri de mevcuttur, bu çeviriler şu şekildedir ; 

Ali Fikri Yavuz :
O Allah’dır ki, göklerle yeri ve aralarında olanları altı günde yarattı; sonra Arş’ın üzerinde hükümran oldu. O Rahman’dır. Artık bu yaratma işlerini, her şeyi bilenden (Habîr’den) sor.

Elmalılı Hamdi Yazır :
O hayyi lâ yemut ki Gökleri ve Yeri ve aralarındakileri altı günde yarattı ve sonra Arşın üzerine istivâ buyurdu o rahmân, haydi ne diliyeceksen o habîrden dile

Hayrat Neşriyat :
O ki, gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattı. Sonra Arşa hükmetti. (O) Rahmândır; artık bunu (bu âlemin yaratılışını), hakkıyla haberdâr olan birine(Rabbine) sor!

Muhammed Esed :
Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında var olan her şeyi altı evrede yaratan ve kudret ve hükümranlık tahtına kurulan O'dur, O: Rahman / sınırsız Bağış (Kayra) Sahibi! O'nu (Kendisinden), O her şeyden Haberdar Olan'dan sor.

Ömer Nasuhi Bilmen :
O ki, gökleri ve yeri ve bunların arasında olanları altı günde yarattı, sonra, Arş üzerine hükümran oldu. O, Rahmân'dır, O'nu haberdar olandan sor.

Furkan s. 59. ayetinin yukarıdaki yapılmış çevirilerinde ise , "Bunu habir olana sor" ifadesi ile kast edilenin "Habir" ismine sahip olan Allah (c.c) nin olduğu dikkate alınarak yapılmış çevirilerdir.

Yukarıda örneklerini verdiğimiz çevirilerdeki fark , "Bunu habir olana sor" ifadesinin Allah (c.c) veya , onun dışında bilen biri olduğu yönündedir. Bu noktada "Bu iki farklı çeviriden hangisi doğrudur ?" sorusunun cevabının verilmesi gerekmektedir. 

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا

[025.058] Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarını O'nun HABİR olması yeter.

59. ayetten bir önceki  58. ayete baktığımızda, ayet içinde geçen "Habir" kelimesinin Allah (c.c) ile ilgili kullanılmakta olup bu kullanım, 59. ayet içindeki "Habiran" kelimesinin kimin için kullanıldığında daha uygun olacağını göstermektedir.

58. ayetteki bağlamı dikkate alarak , 59. ayetteki "Bunu Habir olana sor" ifadesini, "Bunu habir olan Allah'a sor" olarak anlamanın daha doğru, ve bu şekilde yapılmış olan çevirilerin daha isabetli olduğunu söyleyebiliriz. 

                                  EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.