adlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026 Perşembe

APAÇIK KUR'AN Adlı Mealde Saffat s. 102. Ayetinin Meali Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an'ın doğru anlaşılması için önce metnin doğru bir çevirisinin yapılması, bunun ardından ilgili ayetler hakkında yorumlar yapılabileceğini, daha önceki bazı ayet çevirilerini ele aldığımız yazılarımızda hatırlatmaya çalışmıştık. Doğru çevirinin yapılabilmesi için olmazsa olmaz öncelik ise önyargılardan arınmış salim bir kafa olması gerektiğini de bu yazılarımızda özellikle vurgulamaya çalışmıştık.

Önyargılarını merkeze alarak Kur'an'a yaklaşan bazı kimselerin bazı ayetlere verdikleri meallerin ne derece tutarlı olduğunu ise kendi yaptıkları diğer ayet çevirilerindeki tutarsızlıklar ve gramer hataları üzerinden de göstermeye çalıştığımızı tekrar hatırlatmak isteriz.

Bizim herhangi bir ayet meali eleştirisinde dikkate aldığımız en önemli husus, kendi doğrularımız değildir. Yani biz bir ayet çevirisini eleştirdiğimiz zaman, bizim görüşümüze ters olduğu için değil, ayeti çeviren şahsın yaptığı hatanın Kur'an bütünlüğünde onun yüzüne nasıl çarpıldığına dikkat çekmeye çalışarak eleştirimizi yapmaya çalışıyoruz. 

Bu arada şunu hatırlatmak isteriz; Biz herhangi bir ayet hakkında yorum yapılmasına karşı değiliz, ancak yorum yapılma şartının, önce doğru bir çeviri üzerinden yapılması gerektiğini savunuyoruz. Kişinin yaptığı yoruma katılırız veya katılmayız ama yapılan çeviri hatalı yapıldıysa önce bunun üzerinde bir konsensus sağlanması gerektiğini düşünenlerdeniz.

Bu yazımızda da eleştirisini yapacağımız ayet için aynı yöntemi izleyecek, meali yapan şahsın nasıl tutarsızlık gösterdiğini izah etmeye çalışacağız. Çünkü Kur'an öyle bir kitaptır ki kendi sağlamasını kendi bütünlüğü içinde yapmakta, kelimeleri üzerinde harhangi bir tahrif yapıldığında kendisi haber vermektedir.

Ele almaya çalışacağımız ayetler grubu Saffat s. 102.- 107. ayetleri arasıdır. Önce ayet mealleri ve dipnotlarını paylaşıyoruz.

Saffat - 102-- Onunla birlikte iş tutacak çağa ulaşınca: ''Ey oğulcuğum, şüphesiz ben, uykuda [1] olan bu yerde, gerçekten seni mağdur, perişan ettiğimi görüyorum. Gözlemle bakalım sen ne görüyorsun?'' dedi. ''Ey babacığım, emrolunduğun şeyi yap [2]. Allah gerekli görürse, beni direnenlerden bulacaksın'' dedi.

[1] ''Menam'' uyunulan yer demektir. İbrahim'in gördüğünün, uyku veya rüya ile ilgisi yoktur. Toplumunu duyarsız, ilgisiz, uykuda olarak görmektedir ve oğlunu o toplumda mağdur, perişan halde bırakma durumuyla karşı karşıyadır. Kaldı ki, devamında bu gördüğü şeyi, görüşünü, oğlunun da gördüğü [Rae fiili ikisi için de kullanılıyor] ve oğlunun bu gördüğünü, görüşünü gözlemlemesi söz konusu. Konu rüya olsa, İbrahim'in gördüğü rüyayı oğlunun görmesi mümkün değildir. İbrahim, gördüğü şeyi oğlunun yorumlamasını değil, ikisinin de gördüğü şe,yi oğlunun gözlemlemesini istiyor. Kur'an'da ''Rae'' fiili, onlarca ayette vizyon, düşünce, görüş anlamında kullanılmaktadır. Örnek olarak bakınız: 56:58-72. Bir çok yerde geçen ''E reeyte, e lem tera, e lem yerav'' ifadeleri, basit olarak görmeyi değil, dikkat etmeyi ifade eder. Örneğin, Fil suresinde, fil ashabına yapılanları Nebi Muhammed'in görmüş olması mümkün değildir. Kur'an'da bu şekilde bir çok örnek vardır. Bir önemli durum da, fiil geçmiş zaman kalıbıyla değil geniş zaman kalıbıyla geliyor. Yani, İbrahim ve oğlu gördükleri şeyi görmeye devam ediyorlar: ''Era, tera: Görüyorum, görüyorsun. Şayet konu rüya olsaydı ''Raeytu: Gördüm.'' demesi gerekirdi. [2] Burada İbrahim'e Allah'tan bir emir olduğunu görüyoruz. Allah, elçilerine rüyada vahyetmez: 42:51. Rüyaların bir geçerliliği, delili olamayacağını 8:43-44. ayetlerden anlıyoruz. Allah, İbrahim'e yaşadığı yeri terk etmesini emretmiştir. İbrahim de oğluna bunu belirtmiş, oğlu da babasına, ne emredilmişse onu yapmasını, kendisinin direneceğini belirtmiştir. 14:35. ayet ile birlikte okuyunuz.

Sayın kişi İbrahim a.s. ın oğlunu kurban etme emri gibi emirle muhatap olmadığını iddia etmekte, bu iddiasını ise verdiği dipnotlarla ispatlamaya çalışmaktadır. Biz İbrahim a.s ın böyle bir emirle muhatap olduğunu iddia ederek kişinin yaptığı ayet meallerini eleştirmeyeceğiz, aksine bu iddiasını ispatlama yoluna giderken ilgili ayetleri nasıl çevirdiğini ve bunu Kur'an bütünlüğü açısından sağlamasını yapmaya çalışacağız.

Biz öncelikle 102. ayet içinde geçen Menam ve Zebeha kelimelerinin Kur'an'da diğer geçtiği ayetlere nasıl anlam verdiğini aynı kişinin mealinden alıntılar yaparak bakacağız. Sayın kişi 102. ayetin dipnotunda Menam kelimesi için uyunulan yer demektir demektedir. Bu kelime ismi zaman mekan sigasındadır ve biz bu anlamın doğru olduğunu kabul ederek aynı kelimenin geçtiği diğer ayetlerin de aynı anlamda yani Uyunulan yer olarak meallendirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Çeviri kuralları gereği ismi zaman mekan kalıbındaki biir kelimenin geçtiği tüm ayetlerin de aynı kalıba uygun anlamla çevrilmesi gerekmektedir.

Fakat kişi ayetin mealinde ilgili kelimeye "Uykuda olan bu yer" anlamı vermiştir. Oysa ki kelimenin zaman mekan sigası gereği olması gereken anlamı öyle değil Uyku yeri veya Uyku zamanı olması gerekirdi. Yani İbrahim a.s. oğluna "Uyku yerinde veya uyku zamanında" şeklinde seslenmektedir. 

2. nolu dipnotta Allah'ın İbrahim'e yaşadığı yeri terk et emri verdiğini iddia ettiği çıkarımı da şahsın kendinden menkuldur. Sayın kişi bu düşüncesini İbrahim s. 35. ayetini gösterek ispat etmeye çalışmakta fakat bu ayetin bu olay sonrasi ilgili yani İshak'ın doğumundan sonra olduğunu unutarak mal bulmuş mağribi misali ayete sarılmıştır. Çünkü ayet, İbrahim'in tek oğlundan değil oğullarından bahsetmektedir. Saffat s. ayetlerinde bahsedilen olan İshak'ın doğumu öncesi olduğu yani o sırada İbrahim'in tek oğlu olduğu dikkate alınmamıştır

Bu kelime Saffat s. 102 dışında Kur'an içinde 3 ayette daha geçmektedir. Şimdi bu geçişlerine sayın kişi tarafından verilen mealleri görelim. 

1- Enfal s. 43. ayetinin sayın kişi tarafından yapılan meali dipnotu şöyledir;

Hani, Allah onları menamında [1] sana az göstermişti. Eğer onları sana çok gösterseydi, telaşa kapılırdınız ve yapılan iş hakkında anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah selamete çıkardı. O, göğüslerde olanı bilendir 

[1] "Dış dünyanın karmaşasından ve korkusundan soyutlandığın o duru zihinsel boyuta geçtiğinde, Allah sana düşmanın aslında ne kadar kovanı boş, zayıf ve yenilebilir bir güç olduğunu kavrattı"

2- Rum s. 23. ayet.

Gece ve gündüz uyumanız ve O'nun armağanlarından aramanız O'nun ayetlerindendir. Kulak veren bir halk için kesinlikle bunda ayetler vardır.

3- Zümer s. 42. ayet.

Allah canları, ölümü sırasında ve ölmeyenlerin de uykularında vefat ettirir. Ölümü üzerine gerçekleştirdiğini tutar, diğerini adı belirlenmiş ecele [6:2] kadar gönderir [6:60]. Şüphesiz bunda, devamlı düşünen bir halk için ayetler vardır.

Menam Kelimesinin geçtiği ayetlerin mealleri yukardadır. Sayın kişi Saffat s. 102. ayet dipnotunda Menam kelimesine Uyunulan yer anlamı verdikten sonra, ki verdiği anlama itirazımız yoktur, kelimenin geçtiği diğer ayetlere de aynı anlamı vermek zorundadır. Bu zorunluluk bir dil kuralı gereğidir. Hiç kimse çevirisini yaptığı bir dile ait kelime için bir yerde öyle bir yerde böyle anlam veremez, bu gayri ahlaki bir durumdur.

Fakat sayın kişi böyle yapmamıştır. Enfal s. 43. ayette kelimeyi olduğu gibi çevirmeden bırakmış, altına kelimenin anlamını nasıl ve nereden bulduysa bir dipnot olarak vermiş, Rum s. 23. ayette Uyumanız anlamı vermiştir. Oysa çeviri ahlakı gereği Saffat s. 102. ayeti dipnotunda verdiği anlamı kelimenin geçtiği diğer ayetlere de uygulaması gerekirken sayın kişi bunu yapmamıştır.

Şimdi de diğer kelime olan Zebeha kelimesine diğer ayetlerde verdiği anlamlara.

Zebeha kelimesi, Kur'an içinde toplam 9 ayette geçmektedir. Sayın kişi bu kelimeye Saffat s. 102. ayetinde Mağdur, perişan etmek anlamını vermektedir.

1- Bakara s. 49. ayet.

Hani, oğullarınızı mağdur, perişan edip, kadınlarınızı da hayasızlaştırarak, size azabın kötüsünü reva gören Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda size Rabbinizden yıpratıp olgunlaştırarak kalitenizi ortaya çıkaran önemli bir sınav vardı [1].

2- Bakara s. 67. ayet.

Hani Musa halkına: ''Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor.'' dediğinde: ''Bizi alay konusu mu ediniyorsun?'' demişlerdi. Musa ''Cahillerden olmamdan Allah'a sığınırım.'' demişti 

3- Bakara s. 71. ayet.

''O diyor ki; o, toprağı sürerek zelil olmamış ve ekin sulamamış, özgür ve rahat, renginde karışıklık [alacası] olmayan bir sığırdır [1].'' ''Şimdi gerçekle geldin.'' deyip onu boğazladılar. Neredeyse yapmıyorlardı.

4- Maide s. 3. ayet.

Size, ölü olması, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına tahsis edilmiş olan, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış, vahşi hayvanın kaptığı, -ki, bunlardan, zararını önleyebildikleriniz, temizledikleriniz hariçtir,- dikili taşlar üzerinde sunaklarda boğazlananlar ve fal oklarıyla paylaştırmanız haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün gerçekleri örtenler dininizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlara karşı derinden saygı duyup rızalarını kaybetme endişesi taşımayın, bana karşı derinden saygı duyup rızamı kaybetme endişesi taşıyın. Bugün size dininizi mükemmelleştirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım [1] ve size din olarak İslam'a razı oldum [3:19-85, 22:78][2]. Kim, zarara neden olmak için bir hata yapmadan, açlık konusunda darlık çekerse, Allah bağışlayandır, merhamet edendir

5- İbrahim s. 6. ayet

Hani Musa halkına: "Oğullarınızı mağdur, perişan bırakıp, kadınlarınızı hayasızlaştırarak, size azabın kötüsünü reva gören Firavun ailesinden kurtardığı üzerinizdeki Allah'ın nimetini aklınızdan çıkarmayın [1]. Bunda, Rabbinizden size önemli bir yıpratıcı sınav vardı." demişti

6- Neml s. 21. ayet.

''Ya bana açıkça bir belge getirir veya ona kesinlikle şiddetli bir azapla azap ederim veya onu mağdur, perişan ederim.''

7- Kasas s. 4. ayet.

Şüphesiz Firavun, o yerde üstünlük taslamış, ahalisini çeşitli inanç, ideolojik gruplara bölmüştü [1]. Onlardan bir tayfanın oğullarını mağdur, perişan ediyor ve kadınlarını hayasızlaştırarak zayıf düşürüyordu [2]. Şüphesiz o, bozgunculardandı.

8- Saffat s. 107. ayet.

Bu önemli mağduriyetin, perişanlığın karşılığını da ona verdik.

Görüleceği üzere sayın kişi kelimenin geçtiği ayetlere 1- Mağduriyet, perişanlık. 2- Boğazlamak. şeklinde anlam vermiştir. Biz 2. anlamın doğru olduğunu kabul ediyor, 1. anlamı nereden ve nasıl bulduğunu da ayrıca merak ediyoruz. Sayın kişi eğer " Bu kelimenin böyle bir anlamı da bulunmaktadır" diyorsa delilini vermek zorundadır. Eğer kelime 1. anlamı taşıyorsa neden diğer ayetlerde de aynı anlamı kullanmadı? Eğer kelime 2. anlamı taşıyorsa diğer ayetlerde de aynı anlamı kullanmadı?

Kur'an hiç kimsenin işine geldiği anlamı kullanabileceği kafasına estiği gibi meallendireceği bir kitap değildir. Ancak önyargılara sahip olan bir kimsenin Kur'an'ı noter kitap haline getirme niyetinin bir sonucu olarak bu şekil bir okuma meallendirme yapılabilir.

Kişi İbrahim a.s. ın oğlunu kurban etme gibi bir ameliye içine girmediğini iddia edebilir, ancak bunu yaparken ilgili ayetlerin kelimeleri üzerinde oynama yapamaz, eğer yapıyorsa hesabını Allah'a verecektir.

Sonuç olarak; Sayın kişi önce kafasında bir önyargı oluşturmuş, sonra ilgili ayeti kafasına göre çevirme yoluna gitmiştir. Halbuki çeviriyi doğru yapıp, sonra "Ben İbrahim'in oğlunu kurban edeceğini düşünmüyorum" demiş olsaydı onun görüşüdür der geçerdik. Bizim böyle bir eleştiride bulunma nedenimiz bu meali okuyan kimselerin en azından ayette yapılan oynatmaları görmelerini sağlamaya çalışmaktır.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


22 Eylül 2026 Salı

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Necm s. 5. ve 18. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Erhan Aktaş tarafından hazırlanan Kerim Kur'an adlı çevirideki Kur'anın melek ile indirilme olgusunu beyan eden ayetlerin çevirileri üzerinde bundan önceki yazılarımızda durmaya çalışmış, ilgili ayetlerin çevirileri üzerinde oynamalar yapıldığını, Arapça dil kurallarına sadık kalarak izah ederek sayın Aktaş tarafından yapılan çevirilerin tutarsızlıklarını göstermeye çalışmıştık. Bunu yaparken de kendi doğrularımızı merkeze alarak değil, yapılan çevirilerin hatalarını ve kendi bütünlüğü içindeki çelişkilere dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda ise yine aynı konunun geçtiği Necm s. 5. ve 18. ayetlerini ele alarak, yapılan yanlışa ve çelişkilere dikkat çekmeye çalışacağız.

Önce Necm s. 5. ve 18. ayetlerinin sayın Aktaş tarafından yapılan çeviri ve dipnotlarını paylaşalım.

53:5. Ona Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan öğretti.
1 1- Kur’an’ı öğretenin, vahyi getirenin Cebraîl olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, zira, Kur’an’ı Allah’ın öğrettiği Rahmân Sûresi’nin 1. ve 2. âyetlerinde açıkça belirtilmektedir. 
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. 
53:7. O, yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti.2 1- Allah. 2- Bu âyetteki “kuluna” denmiş olması, vahyedenin Allah olduğunu açıkça ifade etmektedir. 
53:11. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, onu başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında. 1- Son/sondaki sedir ağacı (Bkz. 34:16). 
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır. 1- Me’va, sığınak, barınak, son durak demektir. 2- Yolcuların uğrak yeri olan bahçe. Oturulacak bahçe. Konaklama bahçesi, dinlenme bahçesi. (Hira dağı eteklerinde bulunan ve yolcuların dinlendikleri bir bahçe olduğu söylenmektedir.) 
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 1- Kiraz ağacını. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun, Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü. 1- Gösterge. İşaret. * 1. âyetten 18. âyete kadar, gaybi âlemde gerçekleşmiş bir olay olan “vahyin,” nasıl gerçekleştiğinin anlatımı söz konusudur. Gayba ait bir bilginin, bildiğimiz varlık dünyasının bilgileriyle, diliyle anlatılmasını göz ardı ederek, kelimelerin sözlük anlamına göre anlam verilmesi önemli yanılgılara, anlam kaybına neden olmaktadır. Söz konusu âyetlerde ifade edilen “yüksek ufuk, yaklaşma, sarkma, iki yay, görme, sidre vs.” kelimelerin, kelimesi kelimesine anlamlarını dikkate alarak âyetleri anlamaya çalışmak, vahyi ve verdiği mesajı yanlış anlamaya neden olmaktadır. O günün insanına, anlamlarını bildikleri kelimelerle, bilinmeyen âleme ait bir konu olan “vahyin” Muhammed Nebi’ye nasıl ulaştığı anlatılmaktadır. Örneğin: 28:30. âyette oraya vardığında, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki bir  ağaç tarafından seslenildi: “Ey Mûsâ! Ben, âlemlerin Rabb’i Allah’ım.”

Surenin 5. ayetindeki 1. nolu dipnota göre sayın Aktaş,  Kur'an'ı öğretenin Cebrail olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, buradaki öğretenin Allah olduğunu iddia etmektedir. Biz, diğer yazılarımızda olduğu gibi bu yazımızda da sayın Aktaş'ın bu iddiasını doğru olarak kabul edeceğiz ve ilgili ayetleri elçiye vahyi öğretenin Allah olduğunun beyan edilmiş olması üzerinden okuyacağız. Bunu yaparken de sayın Aktaş'ın iddiası doğrultusunda ayetlerin arasına Allah kelimesini parantez ilave edeceğiz ki, sayın Aktaş'ın iddiası ve çevirisi daha net anlaşılsın.

5. ayetteki Allemehu kelimesinde 2 adet zamir vardır 1- Allame fiilindeki gaip zamir. Bu zamir öğreten kişiye gider, sayın Aktaş'ın iddiasına göre bu melek değil Allah'tır. 2- hu zamirindeki kişi ise öğretilen kişiye yani elçiye gider. 5. ayetten sonraki devam eden ayetlerdeki gaip zamirler vahyi öğretene yani sayın Aktaş'ın iddiasına göre Allah'a gitmektedir.

53:5. Ona (Elçiye) Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan Allah öğretti.
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. (Allah öğretti)
53:7. O (Allah), yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra (Allah) yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece (Allah) iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. (Allah)Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti
53:11. (Elçinin) Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun (Elçinin) gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, (Elçi) onu (Allah'ı) başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında.
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır.
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun (Elçi), Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü.

Bu ayetleri toparlayacak olursak; 

Vahyi elçiye Allah öğretiyor (5). 
Öğreten yani Allah, vahyi öğretmek için yaklaşıyor ve sarkıyor (8).
Böylece Allah ile elçinin arası iki yay aralığı hatta daha yakın oluyor (9).
Sonra Allah kuluna vahyedeceğini vahyediyor (10)
Elçi gördüğü şeyi yani Allah'ı gördüğünü yalanlamıyor (11). 
(Sayın Aktaş 11. ayette geçen ma edatını çeviriye yansıtmamış, 12. ayetteki ma edatını çeviriye yansıtmıştır bir yansıtmış sayıyoruz.)
Muhataplara onun yani elçinin gördüğü şeyden yani Allah'tan kuşku mu duyuyorsunuz diye soruluyor (12).
Elçi onu yani Allah'ı başka bir inişinde de görmüştür (13). (Demek Allah daha önce de inmiş!!)
Elçinin Allah'ı nerede gördüğü ve gördüğü zaman ve mekan anlatılıyor (14-15-16-17).
Elçi, orada Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü yani Allah'ın kendisini görmüştür (18).

İşte sayın Aktaş'ın Necm s. 5. ve 18. ayetleri arası yaptığı çevirinin özeti. Kısacası, Allah elçiye vahyi öğretmek için iniyor, elçi onu görüyor. Şimdi sayın Aktaş'a "Elçi Allah'ı çıplak gözle açıkça görmüş müdür?" diye sorulsa, vereceği cevap büyük ihtimalle "Hayır görmemiştir" olacaktır. Fakat yaptığı çeviri ise gördüğü yönündedir.

Yani sayın Aktaş'a göre Musa'ya görünmeyen Allah, Muhammed'e hem de ikinci kez görünmektedir.
 
Görünen o dur ki sayın Aktaş, ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek sonraki düğmeleri de yanlış iliklemiş böylece ortaya böyle traji komik vahim bir durum çıkmıştır. Oysa ki sayın Aktaş ön yargıların esiri olmadan bir çeviri yapmış olsaydı böyle bir saptırmaya imza atmayacaktı. Saptırma diyoruz, çünkü bu sehven yapılan bir hata değildir, aksine Kur'an'ı noter kitap durumuna sokmayı amaçlayan bir okumanın ürünüdür.

Çevirisinde hata olmasa da aynı sıkıntılı durum Şura s. 51. ayetinde de mevcuttur.

42:51. Allah’ın, bir beşer ile konuşması söz konusu değildir. Ancak, vahiy ile veya bir perde arkasından veya bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi dışında. Kuşkusuz O, Çok Yüce’dir, En İyi Hüküm Veren’dir.2 
1- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir. 2- Bu âyete; Allah, bir beşerle, “vahiy yolu ile”, “perde arkasından” ve “elçi göndererek” olmak üzere üç ayrı şekilde konuştuğu bildirilmektedir. Diğer bir ifade ile Nebi Resûllerine olduğu gibi doğrudan vahyederek, kimileri ile perde (niteliği bizce bilinmeyen) gerisinden ve kimilerine de Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek.

Şura s. 51. ayetinde Allah'ın insan ile konuşma türünden bahsedilmektedir. Burada konumuzu ilgilendiren kısım " bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi" cümlesidir.

Sayın Aktaş dipnotta bu durumun " Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek" vahyedildiğini beyan etmektedir. Burada Lut'a gelen elçilerin önce İbrahim'e geldiğini de ilave edelim.

Hatırlanacağı üzere İbrahim'e gelen elçiler onun eşi ile de konuşmuştur. Bu konuşma vahyetme olgusunun keyfiyeti ile alakalı bir durum değildir. Eğer ki o elçilerin vahyettiğini iddia edecek olursak İbrahim'in eşinin ve Meryemin'de birer elçi olduğunu kabul etmek durumunda kalacağız. Oysa Nahl s. 43. ve Enbiya s. 7. ayetlerinin beyanı ışığında vahyedilen bütün elçiler erkektir ve kadın yoktur.

Sonuç olarak; Sayın Aktaş vahyin bizim nasıllığını bilmediğimiz melek ile vahyedilme olgusunu beyan eden ayetleri önyargılarından sıyrılarak yeniden okumalıdır. Bunu yapması 15. baskısını yaptığı çevirisini okuyanlara hem ahlaki, hem vicdani bir borcudur. Bu kitap Ben yaptım, dedim  oldu mantığıyla çevrilecek bir kitap değildir. Çevrilen dilin kuralları ve çevrilen kitabın bütünlüğü dikkate alınarak yapıldığında ortaya kelimeleri yerinden oynatılmamış bir çeviri ortaya çıkacak, okuyucular daha doğru bir çeviri okuma imkanına kavuşacaklardır. KERİM KUR'AN bu haliyle basılmaya devam edecek olursa, bazı ayetleri saptırılmış kelimeleri yerinden oynatılmış bir çeviri olmaktan öteye geçmeyecektir

                                           EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR



17 Eylül 2026 Perşembe

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Nahl s. 102. ve Şuara s. 193. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Bundan önceki yazılarımızda KERİM KUR'AN adlı çeviride, Kur'an'ın melek aracılığı ile indirilme olgusunu kabul etmemeye yönelik bir önyargı ile çevrilmiş ayetleri ele alarak bu ayetler üzerinde yapılan hataları paylaşmaya çalışmıştık. Bu çalışmayı yaparken de kendi doğrularımızı öne çıkararak değil, ayetlerin çevirilerindeki çelişkilere ve tutarsızlıklara dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda da aynı yolu takip ederek Nahl s. 102 ve Şuara s. 193. ayetlerinin çevirilerini ele almaya çalışacağız. Nahl s. 102 ayetinin metni, sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ

.De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1 çokça2 indi.”

1- Allah’ın Rûhu ile. Rûhu’l Kudus, “Rûh” ve “Kudus” kelimelerinden bir araya gelmiş belirtili isim tamlamasıdır; “Kudusun Rûhu” demektir. Sıfat tamlaması olarak, “Kutsal Rûh” diye anlam verilmesi doğru değildir. Kur’an’da dört yerde geçmektedir. Rûhu’l Kudus” tamlaması, “Allah’ın rûhu, Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi anlamlarına gelmektedir. Rûh Kelimesi; Kur’an’da, Kelime anlamı olan, “can”, “vücuda hayat veren cevher” anlamının yanı sıra “insanın ve toplumların hayatını diri, sağlıklı kılan vahiy” anlamında da kullanılmaktadır. Kur’an’da geçen Rûhu’l-Kudus ifadesi “Vahiy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demektir.” Rûhu’l Kudus ifadesinin geçtiği âyetler: 2: 87, 253; 5:110; 16:102. 2- “Nezzele” fiili Tef’il babından olup, bazen fiilin kendisi çokluk ve fazlalığı ifade eder. 

Biz, sayın Aktaş'ın Ruhu'l Kudus terimine verdiği anlamı doğru kabul ederek ayete yaptığı çeviri üzerinde duracağız.

Sayın Aktaş 2 nolu dipnotta Nezzele fiilinin Tef'il babından olduğunu, fiilin bazen çokluğu ifade ettiğini söylemektedir. Söylediklerine katılıyoruz, bu babın çokluğu ifade etmesinin yanında geçişsiz fiili geçişli de yaptığını sayın Aktaş herhalde unutmuş, zaten ayetin devamındaki bi harfi cerri bu geçişliliği de sağlamaktadır.

Nahl s. 102. ayetinde Nezzelehu olarak geçen kelimenin aynısı Bakara s. 97. ayetinde de geçmektedir. Fakat sayın Aktaş burada bu kelimeye Çokça indirdi şeklinde bir anlam vermiştir. Kendisine sorulsa, tef'il babının her iki anlama da müsait olduğunu iddia edecektir, fakat her iki ayette aynı durum yani vahyin inmesi sözkonusudur, bundan dolayı her iki ayetin aynı anlamda çevrilmesi zorunludur.

Gramer yapısı olarak her iki ayette de anlam aynıdır. Sayın Aktaş ilkeli ve tutarlı olmanın gereğini yerine getirerek ya Bakara s. 97. ayetinde Nezzelehu kelimesine verdiği anlamı Nahl s. 102. ayetinde de vermesi, ya da Nahl s. 102. ayetinde bu kelimeye verdiği anlamı Bakara s. 97. ayetinde vermesi gerekirdi. Ne yazık ki önyargıları ağır basmış aynı kalıpta gelen kelimeye çelişkili anlam verebilmiştir. Dikkat edilirse her iki ayette bi harfi cerri bulunmakta, bu edat da kelimeyi geçişli yapmaktadır. 

Yani, Nahl 102. ayetinde geçen Nezzelehu kelimesinin doğru çevirisi indi değil, Bakara s. 97. ayetinde olduğu gibi İNDİRDİ olması gerekirdi. Fakat sayın Aktaş bu anlamı verirse ayetin anlamı, ".De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1  indirdi.” " şeklinde olacak bu sefer de sayın Aktaş'ın üzerine bina ettiği düşüncesi yıkılmış olacaktı ki bu nedenle bir yerde öyle bir yerde böyle bir anlam vererek durumu kurtarmaya gayret etmiştir. 

Bu gibi hatalar Arapça bilmese de dikkatli meal okuyucuları tarafından fark edilebilir. Bu yazıları yazma gereğini duymamızın bir nedeni de bu gibi birkaç okuyucunun bu çelişkileri fark ederek bize bu konularda sorular yöneltmiş olmasıdır.

Şimdi gelelim Şuara s. 193. ayetine verilen anlama. Ayetin metni, çevirisi ve dipnotu şöyledir;

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi

1- Güvenilir, sağlam, kesin doğru bilgi. Vahiy. Rûh, esas itibarıyla “can:” vücuda hayat veren cevher” demektir. Kur’an, rûhu vahiy anlamında da kullanmaktadır. Zira vahiy, İnsana ve topluma hayat vermekte, İnsana ve topluma düzen vererek onları canlı ve diri tutmakta; onlara en iyi yaşantıyı sağlamanın yolunu göstermektedir. Rûh’ul Emin’e Cebraîl denmesi doğru değildir. Er’Rûh’ul-Emîn isim tamlaması değil, sıfat tamlamasıdır; yani “emin ruh” demektir. Kur’an’ın, Kitâp’ın, âyetlerin, sûrelerin, Hikmet’in, Tevrât’ın, İncil’in, Furkân’ın doğrudan Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. Buna karşın onun “Cebraîl” adındaki bir melek tarafından indirildiğini söylemek Kur’an’la çelişmektir. Örneğin: 58.22’de Allah Mü’minleri “rûh” ile desteklediğini söylemektedir. 

Sayın Aktaş dipnotunda Ruh'ul Emin tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Bu çeviriye göre, Bihi edatına verdiği Onunla anlamı, Ruh'ul Emin yani vahiy ile birlikte inen başka bir şeyin daha olduğunu göstermektedir. Yani Ruh'ul Emin yani vahiy yalnız inmemiştir. Yani ayet bu şekliyle dahi ortada çelişkili bir bir çevirinin yapıldığını göstermektedir.

Bu ayetin öncesi ile birlikte okunması gerekir şeklinde bir itiraz yapılacak olursa öyle de okuyabiliriz. Şuara s. 192. ve 193. ayeti alt alta koyarak okuduğumuzda ortaya çıkan durum şöyledir;

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi"

192. ayet, Kur'an'ın Alemlerin Rabb'inin indirmesi olduğunu beyan etmektedir. 193. ayetteki indi olarak çevrilen kelimenin Bi harfi cerrinin, kelimeyi geçişli yapma gereği kuralı, indirdi olarak çevrilmesi gerekirdi. Mealleri karşılaştırmalı okuyan kimseler bu durumu açıkça görebilirler. Ancak sayın Aktaş kendi düşüncesini haklı çıkarmak adına her dipnotunda vahyin bir melek tarafından indirilme olgusunun yanlış olduğunu ifade ederek kendidini haklı çıkarmaya çalışmaktadır. 

Hadi biz yine de ibareyi geçişsiz olarak sayın Aktaş'ın çevirisini doğru kabul ederek okuyalım.

Bu sefer ortaya çıkan durum şöyle olacaktır; 192. ayet Kur'an'ın Allah c.c. tarafından indirildiğini beyan etmektedir. 193. ayetteki bihi (onunla) edatı  ise indirilen şeyi yani Kur'an'ı işaret etmektedir. 193. ayetin dipnotunda sayın Aktaş'ın Ruh'ul Emin tamlamasına verdiği vahiy anlamını doğru kabul ederek her iki ayeti okuduğumuzda ortaya şöyle bir anlam çıkmaktadır.

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla (yani Kur'an'la) er-Rûh’ul Emîn1 (vahiy) indi

İşte sayın Aktaş'ın Şuara s. 193. ayetine verdiği anlam şu dur; Kur'an'la vahiy inmiştir.

Oysa ilgili ayeti hiçbir önyargıya sahip olmadan hatasız olarak "Onu Ruh'ul Emin indirdi" şeklinde çevirseydi böyle trajikomik bir çeviriye imza atmak zorunda kalmayacaktı.

Sayın Aktaş'ın tutarsızlıkları bu kadar da değildir, aynı surenin 210. ayeti olan "Ve ma tenezzelet bihişşeyatinu" cümlesini "Onu, şeytânlar indirmedi" şeklinde doğru olarak çevirmiştir.

193. ayeti "Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi" şeklinde çeviren sayın Aktaş'ın tutarlılık ve ilkeli olmak adına 210. ayeti de "Onunla şeytanlar inmedi" şeklinde çevirmesi gerekirdi. Ancak böyle bir çevirinin hatalı olacağını çok iyi bilen sayın Aktaş karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşarak böyle bir tutarsızlık içine düşmüştür. 

Şimdi sayın Aktaş'a sorarız; Eğer 193. ayetin çevirisi doğruysa neden 210. ayeti aynı şekilde çevirmediniz? Eğer 210. ayetin çevirisi doğruysa neden 193. ayeti aynı şekilde çevirmediniz?

Görülüyor ki kendisine önyargı ile yaklaşanı bu kitap alenen "Sen beni tahrif ediyorsun diye bağırmaktadır. İlkeli ve tutarlı bir çeviri yapmanın ön şartı, önyargıları kafadan atarak salim bir kafayla bu kitaba yaklaşmaktan geçmektedir. 

Eğer sayın Aktaş bu düşüncesini Nahl s. 2. ayetini baz alarak yeniden değerlendirmezse çevirisindeki trajikomik hatalar onun bir ayıbı olarak kalacaktır. 

Nahl s. 2. ayetinin kendisi tarafından yapılan çevirisi.

“Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana karşı takvâ1 sahibi olun.” uyarısında bulunmaları için kullarından dilediğine emrinden rûh2 ile melekleri3 indirir

Ruh için vahiy diyen birisinin ki doğrudur ve bu vahyin melekler indiğini beyan eden ayeti çeviren bir kimsenin diğer ayetlerde böyle bir hataya imza atması akıl alacak şey değildir. Buna benzer hatalar konu ile alaklı diğer ayetler de mevcuttur. Daha sonraki bir yazımızda bunları ele almaya çalışacağız.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


13 Eylül 2026 Pazar

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Bakara s. 97. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

 Bundan önceki yazımızda sayın Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı Kur'an çevirisinde Tekvir s. 19-25. ayetler arasına verdiği anlam üzerinde durmuş, ayetlerin üzerinde yapılan çeviri hatalarına dikkat çekmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise Bakara s. 97. ayetine verdiği anlam üzerinde durmaya çalışacağız.

Bunu yaparken de geçen yazımızda olduğu gibi bu yazımızda da eleştirimizi kendi doğrularımız üzerinden değil, ayet çevirisi üzerinde yapılan hatalar üzerinden giderek yapmaya gayret edeceğiz.

Bakara s. 97. ayetinin metni sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O2 , onu3 iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

1- Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz. Cibrîl,“Allah’ın düzeltici, onarıcı ve düzenleyici olan vahiyi demektir. Cebr kelimesinin anlamı; zorlamak, tamir etmek, düzeltmek; kırılmış, bozulmuş şeyleri onarıp tekrar işe yarar hale getirmektir. “Hükümdarlara cebbar denmesinin nedeni, insanları diledikleri işe zorlamalarından ya da onların işlerini düzeltmelerinden dolayıdır.” “Cibrîl, cebr ve îl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlamasıdır. Îl kelimesi eski Arapça’da Allah demektir. Tamlama şeklindeki “Cibr-îl veya Cebra-îl kelimeleri ise Allah’ın gücü, onarması, düzeltmesi ve düzenlemesi anlamına gelmektedir. Bu iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşan isim tamlaması, “Allah’ın düzeltici, düzenleyici olan vahyi” anlamına gelmektedir. Zira vahiy; bozulan, sapkınlaşan toplumları yeniden onarmak, düzeltmek için gönderilmiştir. “Cebr” kelimesi, kırılmak anlamına gelen “kesr” kelimesinin karşıtıdır. Bu da kırılan bir şeyin onarılması demektir. Zamirler doğru isimlere gönderildiğinde de görülecektir ki Cibrîl indiren değil, indirilendir. Ayrıca Kur’an’ın bizzat Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. İsraîl, İsmaîl, Azraîl vb. isim tamlamaları bu tür tamlamaya örnek verilebilir. Birçok âyette vahyin Allah tarafından doğrudan indirildiği belirtilmesine rağmen, Cibrîl’e “vahiy meleği” denmesi doğru değildir. (Örneğin 2:23, 90, 99; 3:3; 4:136; 7:196; 15:9; 16:44, 89; 17:106; 18:1; 42:17; 76:23.) 2- O (Allah). 3- Onu (Cibrîl’i). “O” ve “onu” zamirleri üçüncü şahıs zamirleridir. Âyetteki “onu” zamiri, âyetin kendi içindeki “Cibrîl” kelimesine dönmektedir. “Bilsin ki şüphesiz O” ifadesindeki “O” zamiri ise Allah’ı göstermektedir. Yani Cibrîl indiren değil, inendir. Cebbar Allah’ın isimlerindendir (Bkz. 59:23). 4- Allah’ın keni yanında olanı (Bkz. 5:64; 38:75; 49:1). 5- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir.

Sayın Aktaş ilgili ayetin dipnotunda "Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz." demektedir. Her ne kadar biz onun bu düşüncesine katılmamakla birlikte eleştirimiz ayete yaptığı çeviri üzerinden olacaktır. Çünkü bir kelimeye doğru anlam bindirmenin veya doğru anlamanın yolu öncelikle o kelimenin doğru bir çevirisinden geçmektedir

Şimdi sayın Aktaş'ın 1. dipnotunda Cibril kelimesine verdiği Vahiy anlamını ve 2. dipnotunda O zamirinin Allah olduğunu 3. dipnotunda onu zamirinin Cibril olduğu iddiasını doğru kabul ederek kendisinin yaptığı çeviriyi, ilgili dipnotları parantez içine alarak yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e (yani VAHYE) düşmansa, Bilsin ki O (yani ALLAH) , onu (yani CİBRİL'İ) iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak

Dikkat edilirse koyduğumuz parantezler, sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği şekildedir. Şimdi bu çeviriyi daha derli toplu bir şekilde okuyalım.

---- De ki kim vahye düşmansa, Bilsin ki Allah, vahyi iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi. Mü'minler için bir hidayet ve müjde olarak.

Yani sayın Aktaş dipnotundaki yorumları ayet çevirisine koyduğumuz zaman Bakara s. 97. ayetini böyle çevirmektedir.

Şimdi de bu ayeti sayın Aktaş'ın dediği gibi zamirleri doğru isme göndererek biz okuyalım. Biz okurken Cibril kelimesinin ne olduğu hakkında herhangi bir yorumda bulunmayacağız. Çünkü bizim öncelikli amacımız ayetin doğru çevirisidir ve biz sayın Aktaş'ın bu ayeti doğru çevirMEdiğini iddia ediyoruz.

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ

De ki kim Cibril'e düşmansa

فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ

Bilsin ki o, onu iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi.

Sayın Aktaş ayette geçen Nezzelehu kelimesinin zamirlerini doğru isme gönderMEmiştir. Nasıl mı?

Nezzelehu kelimesinde iki tane zamir bulunmaktadır. 1. Nezzele fiilinin gaip zamiri gizli öznesi olan hüve. 2. ise kelimenin sonundaki hu zamiridir. Sayın Aktaş bu durumu dipnotunda belirtmiştir. Fakat kendisi doğru isme döndürmenin gereğini vurgulamasına rağmen bunun gereğini yapmayarak zamirleri yanlış yere döndürmüştür.

Nasıl mı?

Kendisinin de çok iyi bildiği gibi zamirler en yakın isme döner ve bu kuralın Nezzelehu fiilinde olması gereken durumu şu dur;

Nezzele fiilindeki gaip zamir hüve yani o, zamirin en yakın isme dönmesi gereği kuralı olarak, dönmesi gereken isim Cibril kelimesidir. Kelimenin sonunda ki hu yani onu zamirinin ne olduğunu ise sonradan gelen Musaddikan lime beyne yedeyhi cümlesi açıklamaktadır. Bilindiği üzere bu cümle bu ayet dışında başka ayetlerde de geçmekte ve Kur'an'a ait özellikler olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Şimdi sayın Aktaş'ın vurguladığı fakat yerine getirmediği, zamirleri doğru isme gönderdiğimizde şöyle bir anlam ortaya çıkmaktadır.

Nezzelehu/ O, onu indirdi. O, yani Cibril onu, yani Kur'an'ı indirdi.

Şimdi yine ilgili ayeti sayın Aktaş'ın çevirisini baz alarak fakat zamirleri doğru isme göndererek yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O (yani CİBRİL) , onu (yani VAHYİ) iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

 Yani burada Cibril tarafından indirilen bir vahiyden bahsedilmektedir. Arapça bilen 100 kişiye "Bakara s. 97. ayetindeki nezzele fiilinin gaip zamiri yani gizli öznesi hangi isimdir? diye sorsanız size vereceği cevap istisnasız Cibril'dir olacaktır. Hiç bilemediniz yapay zekaya sorun size vereceği cevaba bir bakın. Hiçbir Arapça dil kuralı sayın Aktaş'ın bu ayetteki zamirleri gönderdiği isimleri doğru olarak kabul etmez.

Sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği "Cibrîl indiren değil, indirilendir" tezi, maalesef ilgili ayetteki zamirleri doğru isme gönderdiğimiz zaman çürük ve asılsız bir iddia olarak ortaya çıkmaktadır.

Sayın Aktaş'ın yaptığı hata Cibril kelimesi hakkında önyargıya sahip olmasıdır. Önce kafasında bir önyargı oluşturmakta ve bu önyargıyı Kur'an'a onaylatmak için ilgili ayet üzerinde anlam oynatmaları yapmaktadır. Eğer önyargısız bir yaklaşım sergilemiş olsaydı, Cibril'in indiren olduğunu görebilirdi. 

Sayın Aktaş, bu hatayı daha önce ele aldığımız Tekvir suresi ayetlerinde de yapmıştır. Bu konu ile ilgili ayetlerin olduğu Nahl, Şuara, Necm, surelerinde de kendisinin yaptığı aynı hata bulunmaktadır. Bunu daha sonraki bir yazımızda ele almaya düşünüyoruz. Biz kendisine bu hataları eserin daha ilk baskısında ifade etmeye çalışmıştık. Böyle bir yazı olarak paylaşma amacımız, bu çeviriyi okuyan ve bu ayetler ile bazı soru işaretleri oluşan kimselere Arap dili kuralları çerçevesinde durumu izah ederek aydınlatmaya çalışmaktır.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


7 Eylül 2026 Pazartesi

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Tekvir s. 19-25. Ayetlerinin Çevirisi Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an üzerinde söz söylemeye soyunan bazı kimselerde arız olan sıkıntı, önyargılarını Kur'an'a tasdik ettirme gayretidir. Biz bu kimselerin bazılarının yaptıkları ayet çevirilerini kendi çevirileri üzerinden vererek, nerede nasıl hata yaptıklarını veya ayetlerin anlamlarını nasıl ters çevirdiklerini bundan önceki bazı yazılarımızda ortaya koymaya çalışmıştık. 

Bu çalışmayı yaparken de bu kişilerin yanlışlarını kendi doğrularımızı merkeze alarak değil kendi çelişkileri üzerinden göstermeye çalıştığımızı da hatırlatmak isteriz. Çünkü Kur'an öyle bir kitaptır ki kendi iç bütünlüğünde yapılan herhangi bir yanlışı veya tahrifatı hemen anında ortaya çıkarır. Bu yolu izlememizin amacı ise "Peki kardeşim bunlar yanlış ise senin doğru olduğunun kanıtı nedir?" şeklinde bir soru ile karşı karşıya gelmemektir. 

Bu yazımızda Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı çevirisinde Tekvir suresi 19- 25. ve Hakka s. 40- 42. ayetlerinin çevirisi üzerinde durarak çeviri hatalarını ortaya koymaya çalışacağız. Çünkü herhangi bir Kur'an kavramı üzerinde söz söylemek, önce metnin doğru bir çevirisini yapmaktan geçer. Eğer çevirmen "Ben bunu böyle anlamak istiyorum" şeklinde bir önyargı ile ayetlere yaklaşacak olursa ortaya çelişkili bir çeviri ortaya çıkacaktır.

Sayın Aktaş'ın Cibril konusunda farklı bir düşüncesi olup biz bu düşüncenin eleştirisini değil, konu ile ilgili ayete yaptığı çeviri üzerinden yaklaşacağız.

Tekvir s. 19- 25. ayetlerinin Erhan Aktaş tarafından çevirisi şöyledir;

81:19. Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür;2 

1- Vahiy/Kur’an. 2- “Elçi sözü,” elçilik yapanın kendisine ait sözler değildir. Onu elçi olarak gönderene ait sözlerdir. Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir. Resûl’ün sözleri vahiydir, Nebi’nin sözleri ise “hadistir.” 

81:20. Güç sahibi, arşın sahibi yanında itibarlıdır. 

81:21. Kendisine itaat edilen, orada güvenilendir. 

81:22. Arkadaşınız mecnûn1 değildir. 

1- Cinlenmiş. Aklını kaybetmiş. 

81:23. Ant olsun o, onu açık ufukta gördü. 

81:24. O vahyi gizlemez.1 

1- Kelimesi kelimesine: “O vahiy hakkında cimri değildir.” O, kimsenin duymadığı, görmediği, bilmediği yolla kendisine vahyolunanı, olduğu gibi muhatabına iletir. 

81:25. O, taşlanmış şeytânın sözü değildir.

Önce, 19. ayetin notundaki "Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir" iddiası üzerinde duralım.

Sayın Aktaş ayette geçen "Resulin Kerimin" tamlaması ile ilgili olarak sözkonusu kişinin Muhammed a.s. olduğunu Cebrail olduğu iddiasının doğru olmadığını "Elçi sözü" tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Biz, bu iddianın doğruluğunun sağlamasını metin çevirisi üzerinden yapmaya çalışacağız.

Kabul edelim ki "Resulin Kerimin" tamlaması ile kast edilen kişi Muhammed a.s. dır ve ayetleri öyle okumaya devam edelim. 20. ve 21. ayetler "Resulin Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeyin özelliklerini sıralamaktadır. 22. ayette "Arkadaşınız" olarak vasfedilen kişi Muhammed a.s. dır.

Şimdi gelelim 23. ayete;

Ayetin metnindeki Reahu kelimesindeki hu zamirinin mercii 19. ayetteki Resulun Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeydir. Arapça bilmeyenler Arapça bilen birine veya yapay zekaya sorup bizim söylediğimizin doğruluğunu araştırabilirler. Yani sayın Aktaşın dipnotundaki ifadeye göre "Resulin Kerimin" VAHİY olmaktadır.

O zaman 23. ayetin sayın Aktaş tarafından yapılan "Ant olsun o, onu açık ufukta gördü" şeklindeki çevirisine göre, O yani Muhammed a.s. ONU yani VAHYİ açık ufukta görmüştür. Dikkat edilirse sayın Aktaş bu ayet ile ilgili herhangi bir dipnot vermemiştir.

Sayın Aktaş'a sorarız; Vahiy nasıl görülebilecek bir nesne oluyor? 

Ayrıca sayın Aktaş'a 19. ayette geçen "Lekavlu Resulin Kerimin" tamlaması ile 25. ayette geçen "Bikavli Şeytanin Racimin" tamlaması aynı kalıpta olduğu halde 19. ayeti "çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde, 25. ayeti ise "taşlanmış şeytânın sözü değildir" şeklinde farklı çevirmiştir. Oysa ki ayetin çevirisi 25. ayetteki gibi "Çok şerefli bir resulun sözüdür" şeklinde olmalıydı.

Konuyu biraz detaylandıralım.

Lekavlu       Resulin               Kerimin

Muzaf    Muzafun ileyh     Resulin'in sıfatı

Bikavli        Şeytanin             Racimin

Muzaf   Muzafun ileyh     Racimin'in sıfatı

Kısaca, her iki terkip te isim tamlaması olduğu olduğu halde sayın Aktaş, 19. ayeti sıfat tamlaması olarak yanlış, 25. ayeti ise isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir. Bunun sebebini kendisine sorarız. Dikkatsizlik desek, alıntı yaptığımız çeviri 14. baskıdan alınmıştır, bu kadar baskıda böyle bir dikkatsizliğin gözden kaçmış olması makul değildir. Kanaatimiz o dur ki sayın Aktaş kafasındaki anlamı ayete onaylatma yoluna gitmekte fakat ayetler onu tökezletmektedir.

Şimdi gelelim Hakka suresi 40-41- 42. ayetlerine, çünkü aynı tutarsızlık bu ayetlerde de vardır.

Tekvir s. 19. ayeti ile Hakka s. 40. ayeti metin olarak birebir aynı olduğu halde sayın Aktaş bunları aynı çevirmemiş Tekvir s. 19. ayetini "Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde sıfat tamlaması olarak hatalı, fakat Hakka s. 40. ayetini "Kuşkusuz o, şerefli bir Resûl’ün sözdür" şeklinde isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir.

Fakat sayın Aktaş yine tutarsız bir çeviri sergileyerek 41. ve 42. ayetler aynı kalıpta yani isim tamlaması olduğu halde sıfat tamlaması olarak çevirmiştir.

Bir Kur'an çevirisinde aranılması gereken en önemli özellik, ayetler arasında insicam olması gerekirken ve bir çevirmenin de buna son derece dikkatle uyması gerekirken sayın Aktaş maalesef bu dikkati sergileyememiştir.

Şimdi kendisine sorarız; Eğer ki bunlar sıfat tamlamasıdır diyorsa neden hepsini o şekilde çevirmedi, eğer ki isim tamlamasıdır diyorsa neden hepsini isim tamlaması olarak çevirmedi. Bir çevirmen aynı kalıp bir ifadeyi orada öyle burada böyle çevirme hakkını nereden nasıl bulur sorusunun cevabını vermek zorundadır. Eğer ki ha isim tamlaması ha sıfat tamlaması olmuş ne fark eder derse ona da bir şey diyemeyiz.

Dikkat edilirse, itirazlarımızı kendi doğrularımız üzerinden değil, sayın Aktaş'ın çevirilerindeki tutarsızlıklar üzerinden yapmaktayız. Eğer bu tutarsızlıklar Arap dilini bilmemekten kaynaklanıyor ise ki biz bunun doğru olmadığı düşünürüz, çünkü sayın Aktaş Arap dilinin kurallarını bizden daha iyi bilmektedir. O zaman geriye bir tek düşünce kalıyor, o da sayın Aktaş'ın önyargılarını Kur'an'a onaylatmaya çalışmasıdır. 

Maalesef aynı durum Bakara s. 97. ayetinde de söz konusudur, bunu da başka bir yazıda ele almayı düşünüyoruz.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


24 Aralık 2025 Çarşamba

Ezber Bozan Kur'an Meali adlı eserin Harre Kelimesinin Çevirileri Üzerinden Bir Değerlendirmesi

 Bundan önceki yazımızda Harre kelimesinin Kur'an'da geçişleri üzerinde bir okuma anlama çalışması yapmaya çalışmış ve bu arada da sayın Ali Aydın hocanın "Ezber Bozan Kur'an Meali" adlı eserinden ilgili ayete verilen anlam ve yorumları aktarmış, ilgili ayet hakkında bu eserde yer alan çeviri ve yorumlar hakkındaki düşüncelerimizi daha sonraki bir yazımızda ele almaya çalışacağımızı söylemiştik. Bu yazımızda, sayın hocanın eserindeki ilgili ayet mealleri ve yorumlar hakkındaki düşüncelerimizi daha detaylı olarak paylaşacağız.

Kısaca ifade etmek gerekirse Harre kelimesi yukarıdan aşağıya doğru olan bir düşüşü, yere kapaklanmayı, kapanmayı ifade eden bir kelimedir. Hangi sözlüğe bakarsanız karşınıza ilk anlam olarak çıkacak izah bu şekildedir. Kur'an'daki geçişleri de bu anlamın dışında başka bir anlam taşımamaktadır. Burada sözlüklere dikkat çekmemizin amacı onları dini kaynak olarak görmemiz değildir. Yabancı dildeki bir metnin kelimelerinin karşılığını öğrenme yolunun sözlükler vasıtası ile olduğu içindir.

Biz önce ayetin Arapça metnini sonra da Ali aydın hoca tarafından yapılan mealini paylaşacağız.

1- Araf s. 143. ayeti.

وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٤٣

---- Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi onu konuşturunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın olarak yığıldı kaldı. Ayılınca dedi ki: Sen sübhansın, (seni noksan sıfatlardan tenzih ederim), ben sana tevbe ettim. Ben müminlerin ilkiyim.

Sayın hoca bu ayette geçen Ve harre kelimesine "Yığılıp kalmak" şeklinde bir anlam vererek, kelimenin sözlük anlamı olan yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bir düşüş anlamını meale yansıtmıştır.

Konuyla alakası olmasa da hatalı bir anlam olduğunuz düşündüğümüz ayette içindeki Ve kellemehu kelimesine sayın hoca Konuşturdu anlamı vermiştir. İlgili kelimenin sahip olduğu kalıbın böyle bir anlama gelebilmesi her ne kadar mümkün olsa da, kelimenin sahip olduğu kalıp burada Konuşturdu anlamı değil, Konuştu anlamına gelmektedir. Biz sayın hocaya bu kelimenin sahip olduğu kalıbın Kur'an'daki diğer geçişlerine verdiği anlamı özellikle Yusuf s. 54. ayetinde verdiği anlama dikkat ederek burada da vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

2- Yusuf s. 100. ayeti.

وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿١٠٠﴾

---- Ana ve babasını tahtın üzerine çıkardı ve hepsi ona secde ettiler. (Yusuf) dedi ki: “Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın te’vilidir. Rabbim onu hak kıldı. Rabbim bana çok güzellik etti. Çünkü beni zindandan çıkardı, şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dileyene lütfedicidir. Kuşkusuz O her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Sayın hoca bu ayet mealinde ilgili kelimeyi, Araf s. 143. ayetinde çeviriye katmasına rağmen burada çeviriye katmamıştır. Eğer bu kelimeyi kendisinin diğer ayetlerde geçişlerine verdiği "Yere yığılmak" şeklindeki anlamı vermiş olsa bile bu ayetteki "Ve harru lehu sücceden" ibaresini,  "Onlara yere yığılarak secde ettiler" anlamını vermesi gerekecekti.

Sayın hoca bu kitabı çevirmeye başlarken sahip olduğu "Kur'an'da yere kapanarak yapılan secde eylemi diye birşey yoktur" şeklindeki önyargısını ayete onaylatmak için böyle bir girişimde bulunduğunu düşünmekteyiz. Sayın hoca ayrıca secde ile ilgili olarak şu yorumda bulunmuştur.

                          Kardeşlerin Yusuf’a Secdeleri ve Secdenin Anlamı:

Yusuf (a.s) daha çocuk iken, “on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini” görmüştü. Yusuf (a.s)ın kardeşleri, babalarının ona karşı olan sevgisinden dolayı onu hiçbir zaman benimsemediler. Kıskançlıklarından dolayı onu yok etmeyi bile düşündüler. Fakat bir gün geldi ki, onun mükemmel ahlak, edep ve erdemi karşısında kardeşleri, kendisine yapmış oldukları kötülüklerden pişman olarak aynen şunu itiraf ۪ي ََن” .ettiler ۪ٔـ َ ََخا ِِط ِ ْْن ُُكَّنَا َل َ ْْيَنَا ََوِا ُٰهُ ََعَل َ ََر ََك الّٰل َٰث َ ْْد ٰا ََق ٰ ِِه َل ُوا َتَالّٰل َاُل قَ - Tallâhi (Allah’a andolsun ki) Allah seni bize üstün kıldı, doğrusu biz (sana karşı) hatalı idik” (Yusuf-91) İşte Yusuf (a.s) ın gördüğü “on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettikleri rüyası” yukarıdaki âyette gerçek oluyor. Yani kardeşlerin ona secde etmesi onu kabullenmeleri, kendilerinden üstün olduğunu kayıtsız şartsız tasdik etmeleri ve suçlarını itiraf etmeleridir” Yani hiçbir zaman onu sevmeyen, kıskançlık krizine tutulan hatta kuyuya atan kardeşlerinin, daha sonraki yıllarda onun ihlas, fazilet ve üstünlüğünü kabul etmelerini Kur’an ona yapılmış bir secde olarak niteliyor. Yani ayette bulunan kardeşlerin Yusuf’a secdesi geleneksel anlamda kabul edilen secde değil, üstünlüğünü ve güzel ahlak sahibi olduğunu kayıtsız şartsız kabul etmeleridir.

Sayın hoca yorumdaki son cümlesindeki sözlerini eğer Harre kelimesini çevirisine katarak ve kelimenin anlamını ters çevirmeyerek söylemiş olsaydı, kendisini nakzeden bir durum ortaya çıkacaktı. Kanaatimizce bu durumun farkında olarak, ilgili kelimeyi çeviriye katmamış ve böyle bir çıkış yolu bulmuştur. Kelimenin meale sehven yansıtılmamış olması mümkün değildir, bilerek yapılan bir kapatmadır.

3- Nahl s. 26. ayeti. 

قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ 

---- Onlardan öncekiler de plan yapmışlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü yani azap onlara, fark edemedikleri bir yerden gelmişti.

Sayın hoca bu ayette geçen Feharre kelmesinin anlamını mealine yansıtarak kelimenin yukarıdan aşağıya bir düşüşü ifade eden Çökme anlamı vermiştir.

Burada sayın hocaya neden Yusuf s. 100. ayette geçen "Ve harra lehu sücceden" ibaresini "Hepsi ona çökerek / yere yığılarak secde ettiler" olarak çevirmek yerine Harre kelimesini meale katmayarak sadece "Hepsi ona secde ettiler" şeklinde çevirmiş diye sorarız.

Biz her ne kadar ritüel secdenin olduğunu savunuyor olsak da, sayın hocayı bizim savunduğumuz doğrultuda düşünmediği için eleştirmiyoruz. Biz etik gereği bir metni çevirirken önyargılardan kurtulup objektif bir çeviri yapmanın gereğini savunuyor ve hocayı da bu etik kurala sadık kalmadığı için eleştiriyoruz.

4- İsra s. 107. ayeti.

قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًاۙ

---- De ki: Siz ona ister iman edin, ister iman etmeyin; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal secde ederlerdi. 

Sayın hoca bu ayette geçen "Yehirrune lil ezkani sücceden" ibaresinin anlamını çeneler anlamına gelen Ezkani kelimesinin anlamını da meale katmayarak "Derhal secde ederlerdi" şeklinde vermiş ve şöyle bir yorumda bulunmuştur.

“Daha önce kendilerine ilim verilenler o (Kur’an) onlara okunduğunda, çenelerine doğru secde ederek (ona) eğilirler. (üstüne düşerler-ona kör ve sağır davranmazlar)...” Ayrıca bu âyetlerde salât kelimesinin geçmemesi çok önemlidir. Yani bu iki âyette geçen “harr” ve “sücceden” salâttan ayrı olarak “Kur’an’a eğilmek ve onun emir ve yasaklarını kayıtsız şartsız kabul etmek” anlamına gelmektedir. O halde salât sırasında çenelerimize doğru kapanmamız veya yığılmamız gerektiği düşüncesini buradan çıkaramayız. Ek olarak, şu kullanıma bir bakın: “Çenelerine doğru kapanırlar...” Arapçası “ً ان ُ س َّجدا ِ َ ْق َذ َ ِخ ُّر َون ِ ل ْاْل ي) yahirrûne lil ezkâni succeden)” Bu kısımla ilgili bir kaç gözlemimiz bulunmaktadır. Öncelikle burada “çenelerine doğru” diyor. Çenelerin “üstüne” değil, Ayrıca burada çenelerine doğru “eğilirler-önemserler” diyor. Çenelerine doğru secde ederler değil, Furkan 73.âyet “harra” kelimesinin hangi anlama geldiğini bize gösteriyor. “ً َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي ِّه ِِّهْْم َل � َا ِِت ََرِّب َٰي ِٰا ُ �ِّكِ ُُروا ِب ِ ََذا ُذ ٖٖذي ََن ِا ً ََواَّلَ َـانًا يَمْْ عُُ وََ)) Onlara Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır dav ranmazlar.)” Kelime metin olarak şöyledir. “ً َـانًا ً ََو ُُع ْْمَي َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي لَ) lem yehirru aleyhe summen ve umyenen) (Âyetlere kör ve sağır davranmazlar.)” Demek oluyor ki, “harra” kelimesi, bu âyette bulunan “yehirrune” kelimesi, Kur’an’a karşı kayıtsız kalmamak, ona eğilmek, onu önemsemek veya akla yatmak, zihne yerleşmek, emin olmak, şüphesi kalmamak anlamına gelirken secde ise üstünlüğünü kabul etme kayıtsız şartsız itaat etme anlamına gelmektedir. “yehirrune lilezkani sücceden” “çenelerine doğru secde etmek” demek, “Rabbimizi tespih ve tenzih ederiz, Rabbimizin vadettiği yerine gelecektir, çenelere harr yaparlar yani onun gerçeklerine karşı ağlayarak huşuları (saygıları) artar” demektir. Yani burada çenelerin var olması, göz, gönül ve kulaklarının kabul ettiği şeyin dillerinde yani çenelerinde dışa yansıması olarak görülebilir. Dolayısıyla Kur’an’a karşı kör ve sağır davranmazlar onun hak olduğu dil ve çenelerinde, ahlak ve karakterlerinde ortaya çıkıyor. Vahye baktığımız zaman onun görünen ve bilinen maddi organlara değil, duygusal organlara seslendiğini görüyoruz. Yani Kur’an’da var olan kalp, gönül, göz, kulak görülen ve bilinenler değil, zihinsel ve fikirsel imanla ilgili şeylerdir.

Sayın hoca mealine koymadığı kelimeler hakkında bu kadar yorum yaparken, hangi sebeple bu kelimeleri meale koymadığı hakkında herhangi bir söz söylemektedir. Madem bunlar yorum yapmayı gerektirecek kadar önemli bir kelime ise neden çeviride bulunmamaktadır?

Sayın hoca burada laf kalabalığı ile ayeti örtbas etmeye çalışmaktadır. Nasıl mı?

Kendisi Lil ezkani kelimesinin Çenelerine doğru anlamına geldiğini söylemektedir ki doğrudur, o zaman sayın hocaya, bu ibareyi neden meale ilave etmediğini ve "Yehirrune lil ezkani sücceden" ibaresini Harre kelimesine kendisinin başka ayetlerde verdiği anlamları da biz burada vererek "çenelerine doğru yere yığılarak/ yere kapanarak/ yığılıp düşerek secde ederlerdi" şeklinde neden meal vermediğini sorarız.

5- İsra s. 109. ayeti. 

وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعًا 

 ---- (Kur’an okumak) onların haşyetlerini arttırmış bir şekilde (gönülden) ağlayarak yığılıp düşerlerdi

Sayın hocanın İsra s. 107. ve 109. ayetlerine verdiği mealler birbiriyle tutarsızlık göstermektedir. 107. ayette vermediği Harre kelimesinin anlamını bu ayette vermiş fakat Lil ezkani kelimesinin anlamını yine bu ayette de vermemiştir.

Bunun sebebinin bu ayet içinde Sücceden kelimesinin geçmemiş olmamasıdır. Sayın hocanın önyargılı okuma isteği kendi tutarsızlığını görmesine engel olmuştur. Sayın hocaya burada, "Çenelerine doğru ağlayarak yığılıp düşerlerdi" şeklinde meal yapmasına engel olan saik nedir diye sorarız.

Burada şunu açıklama gereği duymaktayız. Kur'an kendi bütünlüğü için bir anlam örgüsüne sahiptir ve bu örgü kelimelerle kurulmuştur. Ezkan kelimesi Kur'an içinde 3 yerde bu ayetlerin harici Yasin s. 8. ayette geçmektedir. O ayetteki geçişi bu iki ayetin anlama anahtarıdır.

Yasin s. 8. ayetinde müşriklerin vahye karşı kibirli duruşları onların çenelerinin yukarıya kalkık olarak resmedilmektedir. İşte bu noktada İsra 107. ve 109. ayetleri inananların vahye karşı duruşlarını sergilemektedir. Sayın hoca böyle bir bütünlük içinde konuyu düşünmüş olsaydı, lil ezkani kelimesini meallerden çıkarmak gafletine düşmezdi.

6- Meryem s. 58. ayeti. 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا 

 ---- İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği Nebilerden, Âdem’in zürriyetinden yani Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in zürriyetinden, hidayete ulaştırdığımız yani seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, Rahmanın âyetleri tilavet edildiği zaman secde ederlerdi yani ağlayarak vahyi kabullenirlerdi.

Sayın hoca bu ayette de Harru kelimesinin anlamını vermemiştir. Ayrıca sayın hocanın ayetteki Ve bağlacının bazısına ve bazısına ise yani anlamı vermiş olması dikkat çekicidir. Biz sadece sayın hocanın mealindeki bu ayeti okuyan bir kimsenin Arapça ve Kur'an bilgisine güvendiği bir kimseye hocanın "Harru sücceden ve bukiyyen" ibaresine verdiği anlamın doğru olup olmadığını sormalarını tavsiye ederiz.

7- Meryem s. 90. ayeti 

تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّاۙ

 Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak yani dağlar yıkılıp düşecekti!

Sayın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye "Yıkılıp düşmek" şeklinde bir anlam vermiş ve bu verdiği anlam kelimenin sözlük anlamına uygundur. Sayın hoca her nedense Harre kelimesinin Sücceden ile birlikte geçtiği yerlere kelimenin anlamını koymamakta gayet dikkatli davranmakta, fakat sücceden kelimesinin geçmediği yerlere kelimenin anlamını koymaktadır.

8- Hac s. 31. ayeti. 

حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي مَكَانٍ سَح۪يقٍ

---- Kendisine şirk koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nu birleyen) olun. Her kim Allah’a şirk koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini (vahşi) kuşlar kapışmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.

Sayın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye, ayet içinde secde kelimesi geçmediği için sözlük anlamına uygun olarak Düşmek anlamını vermiştir.

9- Furkan s. 73. ayeti.

وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

---- Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar;

Sayın hoca bu ayette geçen Lem yehirru kelimesine Davranmazlar anlamı vermiş ve aşağıya şöyle bir not düşmüştür.

Bütün kötülüklerin anası Kur’an’dan yüz çevirmektir. Kur’an’dan yüz çevirmek kadar büyük bir bela ve musibet, perişanlık ve dağılmışlık yoktur. Harr, kavramının yere yığılıp yani secde anlamında olmadığını bu ayet açık olarak göstermektedir. Yani birçok ayette bulunan رََّ خََ) harra) kavramı ayetlere karşı sağır ve kör olmama, ayetlere karşı ilgisiz ve duyarsız kalmama anlamına gelmektedir. رََّ خََ) harra) yere kapanma anlamında değildir. “Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. Bu âyette geçen “lem yahirru” “harr yapmazlar” ifadesi, ona karşı kör ve sağır davranmama, ilgisiz kalmama, üzerine düşme” demektir. “Harra” yere kapanma değildir. 

Sayın hocanın bu notunun değerlendirmesini bütün ayetlerin mealleri bittikten sonra yapacağız.

Burada lem yehirru kelimesine verdiği anlam, “Harra” yere kapanma değildir şeklindeki önyargısının bir sonucu olarak verdiği anlamdır.

10- Secde s. 15. ayeti.

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ 

---- Bizim âyetlerimize ancak o kimseler iman ederler ki, bunlar kendilerine hatırlatıldığında büyüklük taslamadan secde ederler. Yani Rablerini hamd ile tespih ederler. 

Sayın hoca bu ayette de Harru kelimesinin mealini ayet içinde Sücceden kelimesi geçtiği için vermemiştir.

11- Sebe s. 14. ayeti. 

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ

---- Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü, ancak değneğini yiyen bir yer dâbbesi gösterdi. (Sonunda yere) yığılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o alçaltıcı azabın içinde kalmazlardı.

Sayın hoca bu ayetin mealinde de ilgili kelimeye sözlük anlamına uygun olarak içinde secde kelimesi geçmediği için yere yığılmak şeklinde anlam vererek meale koymuştur.

12- Sad s. 24. ayeti. 

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ

---- Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu ortakların çoğu, birbirlerine haksızlık ederler. Yalnız iman edip yani salih amel işleyenler başkadır. Bunlar da azdır! dedi. Davud, kendisini sınadığımızı zannetti ve Rabbinden bağışlanma dileyerek rüku etti yani boyun eğerek (Allah’a) yöneldi. 

Sayın hoca bu ayette de Harre kelimesinin anlamını, rüku etmenin yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bir eylem olduğunu çağrıştırmamak için meale koymamıştır.

Şimdi gelelim sayın hocanın Furkan s. 73. ayetinde yaptığı açıklamanın değerlendirilmesine.

Sayın hoca o açıklamada "“Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. " demektedir.

Kendisinin bu açıklamasından yol çıkarak ona şunları sorarız.

1- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında ayrı, nesneler bağlamında ayrı geçiyorsa (ki bu sizin iddianız), Araf s. 143. ayetinde insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyip de neden nesne bağlamında geçen yığılıp kaldı anlamını verdiniz?

2- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Yusuf s. 100. ayetinin mealine insan bağlamında geçtiği anlamı neden yansıtmadınız?

3- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, İsra s. 107. ayetinin mealine insan bağlamında geçtiği anlamı Lil ezkani kelimesinin de üzerini örterek neden vermediniz?

4- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, İsra s. 109. ayetinde geçen Yehirrune kelimesine insan bağlamında geçtiği anlam yerine nesne bağlamında geçtiği anlamı, yine burada da Lil ezkani kelimesinin üzerini örterek tercih ettiniz?

5- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Meryem s. 58. ayetinde geçen Harru kelimesine neden insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimeyi görmezden geldiniz?

6- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında sizin söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Hac s. 31. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek nesne bağlamında geçen anlamı verdiniz?

7- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Secde s. 15. ayetinde geçen Harru kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimenin üzerini neden örttünüz?

8- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, neden Sebe s. 14. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek nesne bağlamında geçen yere yığılmak anlamı verdiniz?

9- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Sad s. 24. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimenin üzerine neden örttünüz?

Görüldüğü üzere sayın hoca Harre kelimesinin insan ve nesne bağlamında ayrı anlamlara sahip olduğunu karşılığı kendinden menkul olarak iddia etmekte, yine de bu iddialarının altını ilgili kelimenin mealinin karşılığı ile doldurmamaktadır. 

Bizim sayın hocanın mealinin Harre kelimesinin geçtiği ayetler bağlamındaki çevirileri hakkındaki gözlemlerimiz bu şekildedir.

Kur'an selim bir akılla okunmak yerine önyargılı bir akılla okunduğu zaman, ortaya çıkan durum maalesef bu dur. Bir kelimeye siz türedi bir anlam vererek geçtiği ayetleri o türedi anlamla çevirmeye kalkarsanız bu kitap size "Dur" diyecektir. Siz durmak yerine illaki devam edeceğim derseniz, ya kelimeyi türedi anlam üzerinden ya da üzerine örtmek suretiyle bir çıkış bulacaksınız. Sayın Ali Aydın hocanın bulduğu çıkış, ilgili kelimenin üzerine örtmek suretiyle olmuştur.

Bizim Harre kelimesinin geçtiği ayetler bağlamında inceleme imkanı bulduğumuz sayın hocanın bu eserinin bizce ismi "Ezber Bozan Kur'an Meali"  yerine "İnanç Bozan Kur'an Meali" olmaya daha layıktır.

                              EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


25 Mayıs 2017 Perşembe

Hakkı Yılmaz'ın "KUR'AN'DA ORUÇ" Adlı Makalesinde Kur'an Adına Uydurduğu Sözler Üzerinde Bir Mülahaza

Din adına konuşan insanların, din adına söyledikleri sözleri, Allah böyle diyor veya Kur'an böyle diyor şeklindeki sözler ile savunması, din adına yapılabilecek en büyük hatalardan birisidir. Sadece Kur'an'ın meali ile konuşulsa dahi bu sözleri söylemek büyük bir cesaret istediği halde, bazı kimseler din adına konuştuğu sözleri Kur'an'a veya Allah'a mal ederek, büyük bir hata içine  düşmektedirler. Yazımıza konu edeceğimiz şahsın KUR'AN'DA ORUC (İNSANIN KENDİSİNİ TUTMASI) başlıklı makalesinde bulunan oruç hakkındaki verdiği bazı bilgileri, Kur'an'a mal etmesi üzerinde durmaya çalışarak konuyu dikkatlerinize sunmaya çalışacağız.

Mezkur şahıs makalesinin başında Bakara s. 183-184. ayetlerinin meallerini verdikten (bu ayetlere verdiği anlamı yutikune kelimesi ile ilgili olarak açtığı başlık ile ilgili kısımda ele almaya çalışacağız), ve Savm kelimesinin tarifini yaptıktan sonra şunları söylemektedir;

"Lisânu’l-Arab’ın ifadesinden de anlaşıldığı üzere savm sözcüğü, “konuşmamayı” da kapsamaktadır. Bakara/183-187′de Müslümanlar için farz kılınan savm, yememeyi, içmemeyi, cinsel ilişkide bulunmamayı ve konuşmamayı gerektirir. Fakat birçok lügat ve ilmihalde, savm’ın sadece “yeme, içme ve cinsel ilişkiyi bırakma” olduğu yazılmıştır, ki bunu, yalnızca sözcüğünün anlamını bozan bir hata olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü bize göre bu, dine karşı büyük bir iftiradır. Eğer “terk-i kelam” savm’ın kapsamından çıkarılsaydı, bunun Kur’ân’da yer alması (yani, bizzat Allah tarafından çıkarılması) gerekirdi. Nitekim, Sizden kim o aya [Ramazân ayına] tanık olursa o ayı oruçlu geçirsin (Bakara/185) talimatıyla getirilen yeme, içme ve cinsel ilişki yasaklarına, Orucun gecesi refes [kötü söz, cima] size helâl kılındı (Bakara/187) buyruğu ile refese [kötü söze, cimaya] istisnâ getirilmiş, böylece oruç tutma geceleri kapsam dışı bırakılmıştır. Dinde belirleme işte böyle olur.

Helâl kılındı” ifadesi, daha evvel harâmlaştırılmış bir şey için kullanılır. Eşyada aslolan ibaha olduğundan, eskiden helâl olan bir şey için “helâl kılındı” denmez. Ayrıca Meryem/24-26′da, Sonra ona aşağısından/aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye, iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân’a bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de buyurulduğuna göre, “terk-i kelam”, orucun aslî unsurudur. Kur’ân’da, “terk-i kelam”ın savm’ın kapsamından çıkarıldığına dair herhangi bir işaret olmadığına göre, oruç esnasında konuşmanın da terk edilmesi gerekir. Kişiyi takvâ sahibi yapacak olan orucun, kimseyi takvâ sahibi yapmayıp aksine savurgan ve riyakâr yapmasının arkasındaki sebep, orucun İslâm’daki gerçek anlamından farklı uygulanması olsa gerek."

Dikkat edilirse sayın Yılmaz savm sözcüğünün anlamının konuşmamayı da kapsamına almasını delil olarak göstererek, oruç yasaklarına konuşmamanın da dahil olduğunu iddia ederek, bunun böyle olmamasının Dine karşı büyük bir iftira olarak değerlendirmektedir. Meryem suresi içindeki ayetlere istinaden, orucun asli unsurunun terk-i kelam (konuşmama) olduğunu iddia eden sayın Yılmaz, eğer verdiği ayetlerden orucun asli unsuru hakkında bir çıkarım yapılabilecekse ayet içindeki ye iç emrinden, orucun asli unsurunun yememek ve içmemek, Meryem'in savmının ise sadece konuşmamak ile sınırlı olabileceğini neden düşünememektedir?.

Kur'an'ın Ramazan orucu ile ilgili emrinin konuşmamayı da kapsayıp kapsamadığını yine bu konudaki ayetlerinden anlamak mümkündür. Bakara s. 187. ayetinin kendi yaptığı çevirisi üzerinden oruçlu bir kimsenin neleri yapmaması gerektiğini öğrenebiliriz. 

187. Karşılıklı, beraberce oruç tutma gecesinde kadınlarınıza cinsellikle ilgili sözler, cinsel ilişki, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir giysidir, siz de onlar için bir giysisiniz. Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık kadınlarınıza yaklaşın ve Allah’ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden, beyaz iplik siyah iplikten iyiden iyiye sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin-için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın. Ve siz ilâhiyat eğitim merkezlerinde programlı ibâdet hâlinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, artık Allah’ın sınırlarına yaklaşmayın. Allah, Kendisinin koruması altına girsinler diye âyetlerini insanlara işte böyle açıkça ortaya koyar.

Bakara s. 187. ayeti oruç gecelerinde cinsel ilişki, yemek ve içmenin helal olduğunu beyan etmektedir. Bu ayetin mefhumu muhalifi, oruçlu olunan zamanlarda cinsel ilişkinin, yemek ve içmenin yasak oluşudur. Eğer oruç yasaklarına konuşmamak dahil olmuş olsaydı ayet bunu belirterek bizlere, " Ve fecrden, beyaz iplik siyah iplikten iyiden iyiye sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin-için ve KONUŞUN "  şeklinde bir beyanda bulunurdu. Böyle bir beyanın olmaması, oruç yasaklarına konuşmanın dahil olmadığının en bariz delili olmasına rağmen, sayın Yılmaz bu yasağı ısrarla Kur'an'a mal etmektedir. 

Sayın Yılmaz'ın oruç hakkında Kur'an'a söylettiği sadece bu değildir. "184. ÂYETTEKİ يطيقون[YUTÎQÛNE] FİİLİ"  başlığı altında şunları söylemektedir;


İbn Abbâs, ط[tı] harfini şeddesiz, و [vav] harfini şeddeli olarak, يطوّقون[yutavviqûnehu/zorlukla bu oruca güç yetirenler] şeklinde okumuştur.3 Bu kıraate göre veya sözcüğün if‘âl babından olup bu babın hemzesinin de “izale” için olmasından hareketle ibare, “oruca güç yetirmiş [tutabilmiş] olanlar üzerine de bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]” şeklinde de anlaşılmıştır ki bu durumda, kişi hem oruç tutmak hem de fidye vermek durumundadır. 
Bizce bu âyet geçmiş ümmetlere ait oruç hükümlerini bildirdiğinden müslümanları ilgilendirmez. Müslümanlar, 185. âyette gösterilen kolaylık nedeniyle bu hükümlerden muaf tutulmuştur.Bu durumda, 184. âyetteki sayılı günler ifadesi, geçmiş ümmetlere farz kılınan orucun zamanını ifade etmekte olup Müslümanlara farz kılınan orucun zamanı [Ramazân ayı] ile ilgisi yoktur.Sayılı günler’in, hangi günler ve kaç gün olduğuna dair Kur’ân’da herhangi bir ifade yer almamaktadır. Herhangi bir değeri olmamakla birlikte bu husustaki görüşleri naklediyoruz:
Sayın Yılmaz Sayılı günler deyiminin Ramazan ayı ile ilgili olmadığını, bunun geçmiş ümmetler ile alakalı olduğunu söylemektedir. Bu iddiasını ise Bakara s. 183. ve 184. ayetlerini birbirine karıştırmak sureti ile ortaya koymaktadır. 

183,184Ey iman etmiş kimseler! Karşılıklı, beraberce oruç tutmak, Allah’ın koruması altına giresiniz diye, sizden öncekilere, ‘sayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut çiftçilik, ticaret, askerlik, eğitim- öğretim gibi gidiş gelişli; hareketli bir iş üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca gücünü kaybetmiş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği, kurtulmalık olarak borçtur. Kim de gönüllü hayır-iyilik yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır/yararlıdır. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır/yararlıdır’ şeklinde farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

"Teknik yapısı itibariyle 184. âyetin bağımsız bir cümle değil, 183. âyetin bir parçası; tümleci olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda 184. âyet, 183. âyete iki şekilde bağlanabilir:" diyerek şöyle devam etmektedir;

"A) 184. âyet, 183. âyetteki, size yazıldı fiiline bağlanabilir. Buna göre anlam, “Ey iman etmiş kimseler! Oruç tutmak, takvâ sahibi olasınız diye, sizden evvelkilere yazıldığı gibi size de sayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut yolculuk üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca takati zail olmuş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]. Kim de gönüllü hayır [iyilik] yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır [yararlıdır]. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır [yararlıdır] şeklinde yazıldı [farz kılındı]” şeklinde olur." 

Şeklinde yani bütün meallerde gördüğümüz anlamı verdikten sonra, bu anlam için şunları söylemektedir;

"Bu durumda, ya mü’minlere Ramazânın haricinde başka “sayılı günlerde” orucun faz kılındığı, ya da 185. âyetin 183-184. âyetlerin açılımı olduğu kabul edilecektir. Bu ise, 185. âyetteki mesaj dikkate alındığında tercihe şayan olmaz."

Yani sayın Yılmaz, bütün meallerde gördüğümüz şekilde verilen bir anlamın, Ramazan ayı haricindeki günlerde de orucun farz kılınmış olabileceği anlamı çıkacağı için, bu tür anlam vermenin tercih edilemeyeceğini söylemektedir. Halbuki sadece 183. ayetin sonundaki Lealleküm tettekune ibaresinin ayet sonu olduğunu, ve bunun başka ayetlerde de aynı şekilde olduğunu dikkate almış olsaydı, her iki birbirine karıştırmak sureti ile anlamı bozmaya cesaret edemezdi. Sayın Yılmaz, orucun Ramazan ayı içinde tutulması gerektiğini düşünmekle birlikte, bu konuda girdiği zorlama yorumların sebebi merak konusudur. 

Oruç konulu ayetleri bir çocuk dahi okumuş olsa kolayca anlayabilecek iken, mezkur şahsın bu ayetler üzerinde oynamalar yaparak, farklı yorumlar çıkarmaya çalışmasının amacını düşünmek gerekmektedir. Ancak yaptığı Kur'an çevirisinde ayetleri birbirine karıştırmak sureti ile yaptığı bazı anlam bozmalarını dikkate aldığımızda, bunu bilerek ve sadece ön kabullerini Kur'an'a onaylatmak amacı ile yaptığını anlamak zor olmayacaktır.

KÜLÛ VE’ŞREBÛ (Yiyiniz ve içiniz) başlığı altında susuzluğun insan vücuduna verdiği zararları ele aldıktan sonra, "Vücudun özellikle de beynin su ihtiyacı dikkate alındığında ise beyni hasta etmeyecek; zihinsel fonksiyonlarda noksanlık oluşturmayacak ölçüde, yani beyni koruyacak ölçüde su alımının oruçta sakıncasız olması gerektiği ortaya çıkmaktadır." 
diyerek, oruç yasaklarına dahil olan yeme ve içmeden su içmenin istisna edilmesi gerektiğini söylemektedir. 

Kur'an ile ilgili konularda konuşmaya soyunanların dikkat etmesi gereken ilk nokta, yazdıkları yazının başlığının Kur'an'da ......., veya Kur'an'a göre ........... şeklinde olmaMAsına dikkat etmeleridir. Bu tür başlıklar altında yazılanlar, Kur'an'ın bu konuda ne dediğini dile getirmek anlamını taşımaktadır. Halbuki kim olursa olsun, Kur'an ile ilgili yazdıkları okuduğu ayetten anladığı veya anlamak istediği olup, bunların Kur'an'dan olduğunu iddia etmek hakkına sahip değildir. 

Sayın Yılmaz, Kur'an'da Oruç şeklinde bir başlık atarak, bu konudaki düşüncelerini Kur'an'a onaylatmaya çalışması bakımından ilk başta yanlışa düşmüştür. Oruç yasaklarına konuşmamayı da ilave eden sayın Yılmaz, acaba bu yasağı kendisinin bir Ramazan boyunca uygulayarak, Ramazan orucunu eda edip etmediği merak konusudur. Oruç günlerinde su içmenin yasak olmasını, susuzluğun insan vücuduna olan zararlarını dikkate alarak değerlendirerek, beyni koruyacak miktarda içmenin orucu bozmaması gerektiğini iddia eden sayın Yılmaz, din koyuculuğa soyunmakta olduğunun acaba farkında mıdır?.

Oruca güç yetiremeyenlerin oruç tutmamalarına dair ruhsat vermek yerine, ihtiyacı olduğu zaman biraz su içerek oruç tutmaları emredilemez miydi?.

İnsan vücudunun suya olan ihtiyacını sayın Yılmaz'dan daha iyi bilen Allah (c.c), neden oruç günlerinde bir miktar suya izin veren bir beyanda bulunmamıştır. Acaba bu izinleri Hakkı Yılmaz veya benzerleri olan kulları gibi, insanı Allah'tan daha iyi tanıyan !! kimselere mi bırakmıştır?.

Makalesinde " oruç, imamın, müezzinin, din adamının açıklamasına bırakılacak bir ibâdet değildir" şeklinde bir iddiada bulunan sayın Yılmaz için biz de şunu söyleyebiliriz. 

      Bu Kur'an Hakkı Yılmaz'ın açıklamalarına bırakılabilecek bir kitap değildir.


25 Eylül 2016 Pazar

Nahl s. 102. Ayetinin Tebyinül Kur'an Adlı Eserdeki Çeviri ve Yorumu Üzerine Bir Mülahaza

Kur'anı , oluşturulmuş olan ön yargıların tasdik ettirilmesine yönelik olan okuma yönteminin gerçekleşmesi için yapılması gereken işlemleri , ilgili ayetlerin gramer kaidelerinin hiçe sayılması , veya metin içindeki bazı ibarelerin yok edilmesi , veya metnin anlamının istenilen şekilde verilmesi şeklinde sıralamak mümkündür. Bu anlam saptırma işleminin adını ise tek kelime ile ifade edecek olursak TAHRİF tir. 

Bu tahrif işlemine örnek olarak daha önce vermeye çalıştığımız Bakara s. 97. ayeti ile (ilgili yazının adresidir https://kuranimuminceanlamak.blogspot.com.tr/2016/09/bakara-s-97-98-ayetleri-cibrile-dusman.html) konu ilişkisi bulunan Nahl s. 102  ayetindeki anlam saptırmasının nasıl yapıldığını bu yazımızda ele almaya çalışacağız. 

Bakara s. 97. , Nahl s. 102. ve Şuara s. 195. ayetleri , Kur'anın inişi ile ilgili bir bağlam dahilinde olup , Allah (c.c) nin Hac . 75 ve Nahl s. 2. ayetlerinde beyan ettiği üzere, keyfiyetini idrak edemediğimiz , ancak neden böyle bir yol izlenmiş olabileceğinin hikmetini kavrayabileceğimiz, Kur'anın melek aracılığı ile indirilmiş olmasını anlatmaktadır. 

Yazımızın başlığına konu olan eserin müellifi sayın Hakkı Yılmaz, böyle bir indirilme şeklinin olmadığını iddia ederek , ilgili ayetlerde bahsi geçen "Cibril" , "Ruhul Kudüs" ve "Ruhul Emin" terimlerine farklı anlamlar bindirmek sureti ile , iddiasını delillendirmek yoluna gitmektedir. Ancak kanaatimize göre izlediği yol , ilgili ayetleri ön yargılı bir biçimde okumasından kaynaklanan bir bakış açısı ile okumaya ve çevirmeye çalıştığı için yanlış olup , ayetlere karşı yaptığı işlemin adı TAHRİFÇİLİK tir. 

Sayın müellifin önce Nahl s. 102. ayetine verdiği anlam üzerinde durmaya çalışacağız. 

Müellifin Nahl s. 102. ayetine verdiği anlam şöyledir;

."De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu canlandıran Allah ilkesi olarak,  iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, hak ile İNDİRMİŞTİR." 

Müellif eserindeki bazı yerleri arada yeniden tashih ederek değiştirdiği için, bundan 5 sene öncesinde yazmış olduğumuz yazımızda, onun sitesinden alıntı yaptığımız ve yanlış olduğunu hatırlattığımız, Nahl s. 102. ayeti ile ilgili çevirisi şu şekildedir. 

"De ki: "İman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, senin Rabbinden ona birçok Ruhü'l–Kudüs hakk ile İNMİŞTİR." 

Müellif , Nahl s. 102. ayetinde geçen "Nezzelehu" ibaresini, neden "İnmiştir" olarak çevirdiğinin gerekçelerini şu şekilde açıklamaktadır:

""Görüldüğü gibi, 101. Âyette açık ve net olarak Kur'ân'ın "Allah'ın indirmesi" olduğu bildirilmektedir. Oysa 102. Âyetle ilgili olarak Kur'ân'ı Cebrail adlı meleğin indirdiği yolundaki Kur'ân dışı kabul, 102. Âyet ile 101. Âyetlere verilen anlamlar arasındaki çelişkinin görmezden gelinmesine ve 102. Âyette bir dilbilgisi kuralının ihlâl edilmesine yol açmıştır. Şöyle ki:
102. Âyette geçen nezzele filinin aslı nezele 'dir ve anlamı "indi" demektir. Geçişsiz bir fiil olan "nezele" fiili, kural gereği burada Tef'il babından nezzele 'ye dönüştürülmüştür. Bu kalıba sokulan sözcükler sadece fiilde, failde veya mef'ulde çokluğu ifade ederler. Bu kurala göre, Âyetteki nezzele fiili "çok çok indi" anlamına gelir. Geçişsiz bir fiil olan nezele sözcüğünün geçişli hâle dönüşmesi ve "indirdi" olarak anlamlandırılması ancak bir teaddi edatı kullanılmasıyla veya fiilin enzele kalıbına dönüştürülmesiyle sağlanır. Âyette geçen bi'lhakkıifadesindeki be harf-i cerri ise musahabe anlamında olduğundan teaddi edatı sayılamaz. Arapça dilbilgisinin bu kuralları gereği Âyetteki nezzelehü rûhu'l-kudüsü" ifadesinin anlamı, "Ona birçok rûhu'l-kudüs [vahy] inmiştir" demektir. "Rûhu'l-Kudüs" ü, yani "vahy"i kimin indirdiği ise 101. Âyette belirtilmiş ve indirenin Allah olduğu açıkça ifade edilmiştir."  

Yukarıdaki paragraf , sayın müellifin Nahl s. 102. ayetinde geçen, ve sitesinden 5 sene öncesi alıntılamış olduğumuz "Nezzelehu" ibaresini neden, "inmiştir" şeklinde çevirdiğine dair yazdığı gerekçedir. Bu gerekçede , "Nezzelehu" ibaresinin "indirmek" olarak çevrilmesinin YANLIŞ olduğunu iddia etmektedir. Aynı kişi ilerleyen zaman içinde bu kelime ile ilgili düşüncesini değiştirerek , dün yanlış dediğine bugün doğru demektedir.

 Herhangi bir Kur'an ayetinin yorumu ile ilgili olarak , olumlu veya olumsuz anlamda ,kişilerde zaman içinde değişik düşünceler hakim olabilir. Bu durum kişinin düşünsel tekamülü ile ilgili bir durum olarak normal olarak algılanabilir.  

Ancak "Nezzelehu" (onu indirdi) kelimesinin daha önce "İnmiştir" olarak çevrilmiş olması, bir taraftan bakıldığında bardağın dolu tarafını görmek misali , yapılan hatanın anlaşılması ve düzeltilmesi olarak görülebilir. Bardağın bir de boş tarafı vardır,  onu görerek olaya baktığımızda , 11 ciltlik bir tefsir kitabı yazan bir kimsenin, böyle basit bir gramer hatasına düşmesi mazur görülemeyecek bir hatadır. Acaba , "Nezzelehu" kelimesinin daha önce " inmiştir" olarak çevrilmesine sebep olan gramer kaidesi, bir kaç sene içinde değişiklik göstererek, "indirmiştir" olarak çevrilmesini mi gerektirmiştir?. 

Müellif , Nahl s. 102. ayetinde geçen "Ruhül Kudüs" terimi ile ilgili olarak yaptığı izahatı şu şekilde bitirmektedir . 

"Sonuç olarak, “kudüs” sözcüğünün geliş yerinin farklılıkları da hesaba katılarak yapılan tahliller, “Ruhü’l-Kudüs” ifadesinin “ALLAH'IN RUHU , ALLAH'IN VAHYİ  , ALLAH'TAN GELEN BİLGİ” anlamlarına geldiğini göstermektedir. “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının bu anlamı taşıdığı, tamlamanın geçtiği ayetlerden de kolayca anlaşılmaktadır."

Müellif , devamında diğer meallerde bu ayetteki Ruhul Kudüs terimine, Cebrail olarak anlam verilmesinin yanlış olduğunu söyleyerek, şöyle devam etmektedir.

Oysa bizim çevirimizde “Ruhü’l-Kudüs”ün indirmesi değil, inmesi söz konusudur. Ayetin “Kul [De ki]” ifadesiyle başlaması, bu ayetin birilerine cevap niteliğinde olduğunu göstermektedir. Bu sebeple ayet, paragrafı oluşturan diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Ayetin ait olduğu paragraf 101–103. ayetlerden oluşmuştur. Buna göre paragraf şöyledir:
101.Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman –Allah ne indirdiğini daha iyi bilen olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.
102.De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu canlandıran Allah ilkesi olarak,  iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, hak ile indirmiştir.
103.Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar “Sadece, o’na bir beşer öğretiyor” diyorlar. Peygamber’e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça’dır.

Müellif devamla "Görüldüğü gibi, 101. ayette açık ve net olarak Kur’an’ın “Allah’ın indirmesi” olduğu bildirilmektedir. Oysa 102. ayetle ilgili olarak Kur’an’ı Cebrail adlı meleğin indirdiği yolundaki Kur’an dışı kabul, 102. ayet ile 101. ayetlere verilen anlamlar arasındaki çelişkinin görmezden gelinmesine yol açmıştır." diyerek Kur'anın Cibril aracılığı ile inmediğine dair olan düşüncesini ortaya koymaktadır. Kur'anın elbette Allah (c.c) indirmiştir. Onun Kur'anı Cibril veya Ruhul Kudüs aracılığı ile indirmiş olduğunu beyan etmesi , onu kendisinin indirmemiş olduğunu göstermez . Bir hükümdarın fermanını , başka bir hükümdara iletmekle görevli olan elçinin ilettiği söz nasıl elçinin kendi sözü olmuyorsa , beşer elçiye melek elçi aracılığı ile iletilen söz de elçinin kendi sözü değil, hükümdarın sözüdür. 

Müellif, ön yargısını kabul ettirmek amacı ile,  resmi mushafta çelişki olduğunu iddia dahi ederek bu çelişkiyi düzeltme !!! yoluna şöyle gitmektedir :

"Resmi mushaftaki bu ÇELİŞKİ iki yolla çözülür. Şöyle ki:

101. ayetteki “والله اعلم بما ينزل” ifadesi dikkate alındığında 102. ayetteki “ نزلnezzele” fiilinin failinin “ اللهAllah” olması gerekmektedir. Bu takdirde “ هHu” zamirinin mercii de “101. Ayetteki “ ماma” ismi mevsulü olacaktır. Bu gerçekler karşısında da ayet metnindeki  ref halinde  okunan  “ روح القدسruhulkudüs”  olarak okunan ifade de “ruhalkudüs” şeklinde  “hal” olarak okunmalıdır.
Ortaya çıkan sonuç özet olarak şudur: Kur’an’da geçen “Ruhü’l-Kudüs” ifadeleri, “Vahy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demek olup kesinlikle “Cebrail adı verilen vahiy meleği” demek değildir." 
Eleştirmiş olduğu meallerde Ruhul Kudüs'ün Cebrail olduğunun peşinen kabul edildiğini söyleyen müellifin , kendisi de aynı peşinciliği yaparak, Ruhul Kudüs'ün Cebrail olmadığı üzerine anlam örgüsünü kurmaya çalışmaktadır. Şimdi biz de , önce Nahl s. 102. ayetindeki ibareleri kelime kelime ele alarak bu ayete bir anlam vermeye , sonra da müellifin verdiği anlam ile karşılaştırmaya çalışalım.
qul=  de ki / nezzelehu=  onu indirdi/ ruhul qudüsü=  ruhul qudüs/min rabbike= senin Rabbinden / bilhaqqi=hak ile/ li yusebbite= sağlamlaştırmak için/ellezine = o kimseler ki /amenu= iman ettiler /ve hüden= hidayet edici , yol gösterici olarak/ ve büşra= müjdeci olarak/ lilmüslimine=teslim olanlar , Müslümanlar için

"De ki, Ruhul kudüs onu , mü'minlerin imanını sağlamlaştırmak , Müslümanlara yol gösterici ve müjdeci olmak üzere senin Rabbinden hak ile indirmiştir." 

Şimdi bir daha Nahl s. 102. ayetine Hakkı Yılmaz'ın verdiği anlamı vererek ikisini mukayese edelim .

"De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu canlandıran Allah ilkesi olarak,  iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, hak ile indirmiştir"


Sayın Hakkı Yılmaz'ın Nahl s. 102. ayetindeki "Ruhul Kudüs" terimine kendi yüklediği anlamı yükleyerek verdiğimiz zaman şu şekilde bir anlam oluşmaktadır . 

"De ki onu Rabbinden Ruhul Kudüs (Temiz ilahi bilgi Allahtan gelen sağlam bilgiler) toplumu canlandıran Allah ilkesi olarak , iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara müjde ve klavuz olmak üzere hak ile indirmiştir."

Ruhul kudüse sayın müellif'in vermiş olduğu "vahiy" anlamını yüklediğimizde ortaya çıkan durum VAHYİN KENDİSİNİ İNDİRMİŞ OLMASIDIR YANİ VAHYİ , VAHİY İNDİRMEKTEDİR.

Müellifin Nahl s. 102. ayetine vermeye çalıştığı anlam zorlama ve anlaşılmaz bir şekilde okuyucunun defalarca okumasını gerektirecek derecede karışık bir anlamdır. Verilen anlamı anlayan bir kişi bu seferde , Ruhul Kudüs terimine yüklediği vahiy anlamının kendi kendisini nasıl indirebileceğini düşünerek, kafasının büsbütün allak bullak olmasına sebep olacaktır. 

Okuyucu , müellifin ön yargılarını tasdik amaçlı bir anlam yükleme çalışması yaptığını anladığında ise, yapılan yanlışın vehametini görerek , müellifin bu konudaki düşüncelerinin ne kadar saçma olduğuna şahit olacaktır.

Sonuç olarak; Bundan yaklaşık 5 yıl öncesinde Nahl s. 102. ayetine verdiği anlam üzerinde eleştirilerimizi yönelttiğimiz sayın Hakkı Yılmaz , eserinde yapmış olduğu tashihler sebebi ile Nahl s. 102. ayeti ile ilgili düşüncelerini tashih etmek ihtiyacı duymuş , 5 yıl önce Nahl s. 102. ayeti ile ilgili yaptığı gramer çözümlemesinde "Yanlış" olarak iddia ettiğini, bugün "Doğru" olarak iddia etmektedir. Fikir ve düşüncelerde zaman içinde elbette farklılık olabilir , ama değişkenlik arz etmeyen gramer konusunda dün ayrı , bugün ayrı şey söylenildiği zaman bu hatayı yapan kişiye "Daha önce aklın neredeydi?" diye sorulur. 

Kur'anı ön yargılarının esiri olmuş biçimde okuyanlar , yaptıkları hatalar sonucu iyice dibe batarak kendilerini gülünç duruma dahi düşürebilmektedirler. Ruhül Kudüs terimine "Vahiy" anlamını yükleyen sayın Hakkı Yılmaz , Nahl s. 102. ayetine verdiği anlam ile Kur'anın Ruhul Kudüs'ün indirdiğini söylemektedir. Bu indirmeyi Kur'an bu şekilde söylemektedir , ancak müellif bu terime "Vahiy" anlamı yükleyerek , Kur'anı Ruhül Kudüs'in yani vahyin indirdiğini iddia ederek kendisini komik duruma sokmaktadır. 

Hangi eser olursa olsun , veya kimin eseri olursa olsun , bu eser eğer bir tercüme faaliyetine tabi tutulacak ise , bu eserden anlaşılmak istenen değil , bu eserin anlatmak istediğini yansıtmak , mütercimin görevidir. Metinde herhangi bir ibareyi beğenmemek veya o ibare onun inançları ile aykırılık göstermiş olsa dahi , ahlaki kurallar mütercimin o eserde herhangi bir artırma , eksiltme veya tahrif yapmasını asla mazur göstermez.

Sayın müellifin zaman içinde eserinde değişiklikler yapması bir bakıma olumlu bir yönü olup , bu olumlu yönünü , bazı ayetlerde yaptığı ön yargılı okumalar sonucunda düştüğü hatalarda da göstererek , doğruya yönelmesini hem kendisi hem de eserini okuyanlar kişiler açısından sevindirici olacaktır. 
                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.