değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026 Perşembe

APAÇIK KUR'AN Adlı Mealde Saffat s. 102. Ayetinin Meali Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an'ın doğru anlaşılması için önce metnin doğru bir çevirisinin yapılması, bunun ardından ilgili ayetler hakkında yorumlar yapılabileceğini, daha önceki bazı ayet çevirilerini ele aldığımız yazılarımızda hatırlatmaya çalışmıştık. Doğru çevirinin yapılabilmesi için olmazsa olmaz öncelik ise önyargılardan arınmış salim bir kafa olması gerektiğini de bu yazılarımızda özellikle vurgulamaya çalışmıştık.

Önyargılarını merkeze alarak Kur'an'a yaklaşan bazı kimselerin bazı ayetlere verdikleri meallerin ne derece tutarlı olduğunu ise kendi yaptıkları diğer ayet çevirilerindeki tutarsızlıklar ve gramer hataları üzerinden de göstermeye çalıştığımızı tekrar hatırlatmak isteriz.

Bizim herhangi bir ayet meali eleştirisinde dikkate aldığımız en önemli husus, kendi doğrularımız değildir. Yani biz bir ayet çevirisini eleştirdiğimiz zaman, bizim görüşümüze ters olduğu için değil, ayeti çeviren şahsın yaptığı hatanın Kur'an bütünlüğünde onun yüzüne nasıl çarpıldığına dikkat çekmeye çalışarak eleştirimizi yapmaya çalışıyoruz. 

Bu arada şunu hatırlatmak isteriz; Biz herhangi bir ayet hakkında yorum yapılmasına karşı değiliz, ancak yorum yapılma şartının, önce doğru bir çeviri üzerinden yapılması gerektiğini savunuyoruz. Kişinin yaptığı yoruma katılırız veya katılmayız ama yapılan çeviri hatalı yapıldıysa önce bunun üzerinde bir konsensus sağlanması gerektiğini düşünenlerdeniz.

Bu yazımızda da eleştirisini yapacağımız ayet için aynı yöntemi izleyecek, meali yapan şahsın nasıl tutarsızlık gösterdiğini izah etmeye çalışacağız. Çünkü Kur'an öyle bir kitaptır ki kendi sağlamasını kendi bütünlüğü içinde yapmakta, kelimeleri üzerinde harhangi bir tahrif yapıldığında kendisi haber vermektedir.

Ele almaya çalışacağımız ayetler grubu Saffat s. 102.- 107. ayetleri arasıdır. Önce ayet mealleri ve dipnotlarını paylaşıyoruz.

Saffat - 102-- Onunla birlikte iş tutacak çağa ulaşınca: ''Ey oğulcuğum, şüphesiz ben, uykuda [1] olan bu yerde, gerçekten seni mağdur, perişan ettiğimi görüyorum. Gözlemle bakalım sen ne görüyorsun?'' dedi. ''Ey babacığım, emrolunduğun şeyi yap [2]. Allah gerekli görürse, beni direnenlerden bulacaksın'' dedi.

[1] ''Menam'' uyunulan yer demektir. İbrahim'in gördüğünün, uyku veya rüya ile ilgisi yoktur. Toplumunu duyarsız, ilgisiz, uykuda olarak görmektedir ve oğlunu o toplumda mağdur, perişan halde bırakma durumuyla karşı karşıyadır. Kaldı ki, devamında bu gördüğü şeyi, görüşünü, oğlunun da gördüğü [Rae fiili ikisi için de kullanılıyor] ve oğlunun bu gördüğünü, görüşünü gözlemlemesi söz konusu. Konu rüya olsa, İbrahim'in gördüğü rüyayı oğlunun görmesi mümkün değildir. İbrahim, gördüğü şeyi oğlunun yorumlamasını değil, ikisinin de gördüğü şe,yi oğlunun gözlemlemesini istiyor. Kur'an'da ''Rae'' fiili, onlarca ayette vizyon, düşünce, görüş anlamında kullanılmaktadır. Örnek olarak bakınız: 56:58-72. Bir çok yerde geçen ''E reeyte, e lem tera, e lem yerav'' ifadeleri, basit olarak görmeyi değil, dikkat etmeyi ifade eder. Örneğin, Fil suresinde, fil ashabına yapılanları Nebi Muhammed'in görmüş olması mümkün değildir. Kur'an'da bu şekilde bir çok örnek vardır. Bir önemli durum da, fiil geçmiş zaman kalıbıyla değil geniş zaman kalıbıyla geliyor. Yani, İbrahim ve oğlu gördükleri şeyi görmeye devam ediyorlar: ''Era, tera: Görüyorum, görüyorsun. Şayet konu rüya olsaydı ''Raeytu: Gördüm.'' demesi gerekirdi. [2] Burada İbrahim'e Allah'tan bir emir olduğunu görüyoruz. Allah, elçilerine rüyada vahyetmez: 42:51. Rüyaların bir geçerliliği, delili olamayacağını 8:43-44. ayetlerden anlıyoruz. Allah, İbrahim'e yaşadığı yeri terk etmesini emretmiştir. İbrahim de oğluna bunu belirtmiş, oğlu da babasına, ne emredilmişse onu yapmasını, kendisinin direneceğini belirtmiştir. 14:35. ayet ile birlikte okuyunuz.

Sayın kişi İbrahim a.s. ın oğlunu kurban etme emri gibi emirle muhatap olmadığını iddia etmekte, bu iddiasını ise verdiği dipnotlarla ispatlamaya çalışmaktadır. Biz İbrahim a.s ın böyle bir emirle muhatap olduğunu iddia ederek kişinin yaptığı ayet meallerini eleştirmeyeceğiz, aksine bu iddiasını ispatlama yoluna giderken ilgili ayetleri nasıl çevirdiğini ve bunu Kur'an bütünlüğü açısından sağlamasını yapmaya çalışacağız.

Biz öncelikle 102. ayet içinde geçen Menam ve Zebeha kelimelerinin Kur'an'da diğer geçtiği ayetlere nasıl anlam verdiğini aynı kişinin mealinden alıntılar yaparak bakacağız. Sayın kişi 102. ayetin dipnotunda Menam kelimesi için uyunulan yer demektir demektedir. Bu kelime ismi zaman mekan sigasındadır ve biz bu anlamın doğru olduğunu kabul ederek aynı kelimenin geçtiği diğer ayetlerin de aynı anlamda yani Uyunulan yer olarak meallendirilmesi gerektiğini söylüyoruz. Çeviri kuralları gereği ismi zaman mekan kalıbındaki biir kelimenin geçtiği tüm ayetlerin de aynı kalıba uygun anlamla çevrilmesi gerekmektedir.

Fakat kişi ayetin mealinde ilgili kelimeye "Uykuda olan bu yer" anlamı vermiştir. Oysa ki kelimenin zaman mekan sigası gereği olması gereken anlamı öyle değil Uyku yeri veya Uyku zamanı olması gerekirdi. Yani İbrahim a.s. oğluna "Uyku yerinde veya uyku zamanında" şeklinde seslenmektedir. 

2. nolu dipnotta Allah'ın İbrahim'e yaşadığı yeri terk et emri verdiğini iddia ettiği çıkarımı da şahsın kendinden menkuldur. Sayın kişi bu düşüncesini İbrahim s. 35. ayetini gösterek ispat etmeye çalışmakta fakat bu ayetin bu olay sonrasi ilgili yani İshak'ın doğumundan sonra olduğunu unutarak mal bulmuş mağribi misali ayete sarılmıştır. Çünkü ayet, İbrahim'in tek oğlundan değil oğullarından bahsetmektedir. Saffat s. ayetlerinde bahsedilen olan İshak'ın doğumu öncesi olduğu yani o sırada İbrahim'in tek oğlu olduğu dikkate alınmamıştır

Bu kelime Saffat s. 102 dışında Kur'an içinde 3 ayette daha geçmektedir. Şimdi bu geçişlerine sayın kişi tarafından verilen mealleri görelim. 

1- Enfal s. 43. ayetinin sayın kişi tarafından yapılan meali dipnotu şöyledir;

Hani, Allah onları menamında [1] sana az göstermişti. Eğer onları sana çok gösterseydi, telaşa kapılırdınız ve yapılan iş hakkında anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah selamete çıkardı. O, göğüslerde olanı bilendir 

[1] "Dış dünyanın karmaşasından ve korkusundan soyutlandığın o duru zihinsel boyuta geçtiğinde, Allah sana düşmanın aslında ne kadar kovanı boş, zayıf ve yenilebilir bir güç olduğunu kavrattı"

2- Rum s. 23. ayet.

Gece ve gündüz uyumanız ve O'nun armağanlarından aramanız O'nun ayetlerindendir. Kulak veren bir halk için kesinlikle bunda ayetler vardır.

3- Zümer s. 42. ayet.

Allah canları, ölümü sırasında ve ölmeyenlerin de uykularında vefat ettirir. Ölümü üzerine gerçekleştirdiğini tutar, diğerini adı belirlenmiş ecele [6:2] kadar gönderir [6:60]. Şüphesiz bunda, devamlı düşünen bir halk için ayetler vardır.

Menam Kelimesinin geçtiği ayetlerin mealleri yukardadır. Sayın kişi Saffat s. 102. ayet dipnotunda Menam kelimesine Uyunulan yer anlamı verdikten sonra, ki verdiği anlama itirazımız yoktur, kelimenin geçtiği diğer ayetlere de aynı anlamı vermek zorundadır. Bu zorunluluk bir dil kuralı gereğidir. Hiç kimse çevirisini yaptığı bir dile ait kelime için bir yerde öyle bir yerde böyle anlam veremez, bu gayri ahlaki bir durumdur.

Fakat sayın kişi böyle yapmamıştır. Enfal s. 43. ayette kelimeyi olduğu gibi çevirmeden bırakmış, altına kelimenin anlamını nasıl ve nereden bulduysa bir dipnot olarak vermiş, Rum s. 23. ayette Uyumanız anlamı vermiştir. Oysa çeviri ahlakı gereği Saffat s. 102. ayeti dipnotunda verdiği anlamı kelimenin geçtiği diğer ayetlere de uygulaması gerekirken sayın kişi bunu yapmamıştır.

Şimdi de diğer kelime olan Zebeha kelimesine diğer ayetlerde verdiği anlamlara.

Zebeha kelimesi, Kur'an içinde toplam 9 ayette geçmektedir. Sayın kişi bu kelimeye Saffat s. 102. ayetinde Mağdur, perişan etmek anlamını vermektedir.

1- Bakara s. 49. ayet.

Hani, oğullarınızı mağdur, perişan edip, kadınlarınızı da hayasızlaştırarak, size azabın kötüsünü reva gören Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda size Rabbinizden yıpratıp olgunlaştırarak kalitenizi ortaya çıkaran önemli bir sınav vardı [1].

2- Bakara s. 67. ayet.

Hani Musa halkına: ''Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor.'' dediğinde: ''Bizi alay konusu mu ediniyorsun?'' demişlerdi. Musa ''Cahillerden olmamdan Allah'a sığınırım.'' demişti 

3- Bakara s. 71. ayet.

''O diyor ki; o, toprağı sürerek zelil olmamış ve ekin sulamamış, özgür ve rahat, renginde karışıklık [alacası] olmayan bir sığırdır [1].'' ''Şimdi gerçekle geldin.'' deyip onu boğazladılar. Neredeyse yapmıyorlardı.

4- Maide s. 3. ayet.

Size, ölü olması, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına tahsis edilmiş olan, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış, vahşi hayvanın kaptığı, -ki, bunlardan, zararını önleyebildikleriniz, temizledikleriniz hariçtir,- dikili taşlar üzerinde sunaklarda boğazlananlar ve fal oklarıyla paylaştırmanız haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün gerçekleri örtenler dininizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlara karşı derinden saygı duyup rızalarını kaybetme endişesi taşımayın, bana karşı derinden saygı duyup rızamı kaybetme endişesi taşıyın. Bugün size dininizi mükemmelleştirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım [1] ve size din olarak İslam'a razı oldum [3:19-85, 22:78][2]. Kim, zarara neden olmak için bir hata yapmadan, açlık konusunda darlık çekerse, Allah bağışlayandır, merhamet edendir

5- İbrahim s. 6. ayet

Hani Musa halkına: "Oğullarınızı mağdur, perişan bırakıp, kadınlarınızı hayasızlaştırarak, size azabın kötüsünü reva gören Firavun ailesinden kurtardığı üzerinizdeki Allah'ın nimetini aklınızdan çıkarmayın [1]. Bunda, Rabbinizden size önemli bir yıpratıcı sınav vardı." demişti

6- Neml s. 21. ayet.

''Ya bana açıkça bir belge getirir veya ona kesinlikle şiddetli bir azapla azap ederim veya onu mağdur, perişan ederim.''

7- Kasas s. 4. ayet.

Şüphesiz Firavun, o yerde üstünlük taslamış, ahalisini çeşitli inanç, ideolojik gruplara bölmüştü [1]. Onlardan bir tayfanın oğullarını mağdur, perişan ediyor ve kadınlarını hayasızlaştırarak zayıf düşürüyordu [2]. Şüphesiz o, bozgunculardandı.

8- Saffat s. 107. ayet.

Bu önemli mağduriyetin, perişanlığın karşılığını da ona verdik.

Görüleceği üzere sayın kişi kelimenin geçtiği ayetlere 1- Mağduriyet, perişanlık. 2- Boğazlamak. şeklinde anlam vermiştir. Biz 2. anlamın doğru olduğunu kabul ediyor, 1. anlamı nereden ve nasıl bulduğunu da ayrıca merak ediyoruz. Sayın kişi eğer " Bu kelimenin böyle bir anlamı da bulunmaktadır" diyorsa delilini vermek zorundadır. Eğer kelime 1. anlamı taşıyorsa neden diğer ayetlerde de aynı anlamı kullanmadı? Eğer kelime 2. anlamı taşıyorsa diğer ayetlerde de aynı anlamı kullanmadı?

Kur'an hiç kimsenin işine geldiği anlamı kullanabileceği kafasına estiği gibi meallendireceği bir kitap değildir. Ancak önyargılara sahip olan bir kimsenin Kur'an'ı noter kitap haline getirme niyetinin bir sonucu olarak bu şekil bir okuma meallendirme yapılabilir.

Kişi İbrahim a.s. ın oğlunu kurban etme gibi bir ameliye içine girmediğini iddia edebilir, ancak bunu yaparken ilgili ayetlerin kelimeleri üzerinde oynama yapamaz, eğer yapıyorsa hesabını Allah'a verecektir.

Sonuç olarak; Sayın kişi önce kafasında bir önyargı oluşturmuş, sonra ilgili ayeti kafasına göre çevirme yoluna gitmiştir. Halbuki çeviriyi doğru yapıp, sonra "Ben İbrahim'in oğlunu kurban edeceğini düşünmüyorum" demiş olsaydı onun görüşüdür der geçerdik. Bizim böyle bir eleştiride bulunma nedenimiz bu meali okuyan kimselerin en azından ayette yapılan oynatmaları görmelerini sağlamaya çalışmaktır.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


22 Eylül 2026 Salı

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Necm s. 5. ve 18. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Erhan Aktaş tarafından hazırlanan Kerim Kur'an adlı çevirideki Kur'anın melek ile indirilme olgusunu beyan eden ayetlerin çevirileri üzerinde bundan önceki yazılarımızda durmaya çalışmış, ilgili ayetlerin çevirileri üzerinde oynamalar yapıldığını, Arapça dil kurallarına sadık kalarak izah ederek sayın Aktaş tarafından yapılan çevirilerin tutarsızlıklarını göstermeye çalışmıştık. Bunu yaparken de kendi doğrularımızı merkeze alarak değil, yapılan çevirilerin hatalarını ve kendi bütünlüğü içindeki çelişkilere dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda ise yine aynı konunun geçtiği Necm s. 5. ve 18. ayetlerini ele alarak, yapılan yanlışa ve çelişkilere dikkat çekmeye çalışacağız.

Önce Necm s. 5. ve 18. ayetlerinin sayın Aktaş tarafından yapılan çeviri ve dipnotlarını paylaşalım.

53:5. Ona Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan öğretti.
1 1- Kur’an’ı öğretenin, vahyi getirenin Cebraîl olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, zira, Kur’an’ı Allah’ın öğrettiği Rahmân Sûresi’nin 1. ve 2. âyetlerinde açıkça belirtilmektedir. 
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. 
53:7. O, yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti.2 1- Allah. 2- Bu âyetteki “kuluna” denmiş olması, vahyedenin Allah olduğunu açıkça ifade etmektedir. 
53:11. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, onu başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında. 1- Son/sondaki sedir ağacı (Bkz. 34:16). 
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır. 1- Me’va, sığınak, barınak, son durak demektir. 2- Yolcuların uğrak yeri olan bahçe. Oturulacak bahçe. Konaklama bahçesi, dinlenme bahçesi. (Hira dağı eteklerinde bulunan ve yolcuların dinlendikleri bir bahçe olduğu söylenmektedir.) 
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 1- Kiraz ağacını. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun, Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü. 1- Gösterge. İşaret. * 1. âyetten 18. âyete kadar, gaybi âlemde gerçekleşmiş bir olay olan “vahyin,” nasıl gerçekleştiğinin anlatımı söz konusudur. Gayba ait bir bilginin, bildiğimiz varlık dünyasının bilgileriyle, diliyle anlatılmasını göz ardı ederek, kelimelerin sözlük anlamına göre anlam verilmesi önemli yanılgılara, anlam kaybına neden olmaktadır. Söz konusu âyetlerde ifade edilen “yüksek ufuk, yaklaşma, sarkma, iki yay, görme, sidre vs.” kelimelerin, kelimesi kelimesine anlamlarını dikkate alarak âyetleri anlamaya çalışmak, vahyi ve verdiği mesajı yanlış anlamaya neden olmaktadır. O günün insanına, anlamlarını bildikleri kelimelerle, bilinmeyen âleme ait bir konu olan “vahyin” Muhammed Nebi’ye nasıl ulaştığı anlatılmaktadır. Örneğin: 28:30. âyette oraya vardığında, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki bir  ağaç tarafından seslenildi: “Ey Mûsâ! Ben, âlemlerin Rabb’i Allah’ım.”

Surenin 5. ayetindeki 1. nolu dipnota göre sayın Aktaş,  Kur'an'ı öğretenin Cebrail olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu, buradaki öğretenin Allah olduğunu iddia etmektedir. Biz, diğer yazılarımızda olduğu gibi bu yazımızda da sayın Aktaş'ın bu iddiasını doğru olarak kabul edeceğiz ve ilgili ayetleri elçiye vahyi öğretenin Allah olduğunun beyan edilmiş olması üzerinden okuyacağız. Bunu yaparken de sayın Aktaş'ın iddiası doğrultusunda ayetlerin arasına Allah kelimesini parantez ilave edeceğiz ki, sayın Aktaş'ın iddiası ve çevirisi daha net anlaşılsın.

5. ayetteki Allemehu kelimesinde 2 adet zamir vardır 1- Allame fiilindeki gaip zamir. Bu zamir öğreten kişiye gider, sayın Aktaş'ın iddiasına göre bu melek değil Allah'tır. 2- hu zamirindeki kişi ise öğretilen kişiye yani elçiye gider. 5. ayetten sonraki devam eden ayetlerdeki gaip zamirler vahyi öğretene yani sayın Aktaş'ın iddiasına göre Allah'a gitmektedir.

53:5. Ona (Elçiye) Üstün Güç Sahibi ve Kudretli Olan Allah öğretti.
53:6. Üstün Akla1 Sahip, Egemenlik Kurmuş Olan. 1- Her şeyin hesabını en ayrıntılı ve en iyi şekilde yapan. (Allah öğretti)
53:7. O (Allah), yüksek bir ufuktaydı. 
53:8. Sonra (Allah) yaklaştı ve sarktı. 
53:9. Böylece (Allah) iki yay aralığı kadar, hatta daha yakın oldu.
53:10. (Allah)Kuluna1 vahyedeceği şeyi vahyetti
53:11. (Elçinin) Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 
53:12. Onun (Elçinin) gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? 
53:13. Ant olsun ki, (Elçi) onu (Allah'ı) başka bir inişinde de gördü. 
53:14. Sidretu’l Münteha’nın1 yanında.
53:15. Onun yanında me’va1 cenneti2 vardır.
53:16. O zaman kaplayan şey, Sidre’yi1 kaplıyordu. 
53:17. Bakış şaşmadı ve haddi aşmadı. 
53:18. Ant olsun (Elçi), Rabb’inin âyetlerinin1 en büyüğünü gördü.

Bu ayetleri toparlayacak olursak; 

Vahyi elçiye Allah öğretiyor (5). 
Öğreten yani Allah, vahyi öğretmek için yaklaşıyor ve sarkıyor (8).
Böylece Allah ile elçinin arası iki yay aralığı hatta daha yakın oluyor (9).
Sonra Allah kuluna vahyedeceğini vahyediyor (10)
Elçi gördüğü şeyi yani Allah'ı gördüğünü yalanlamıyor (11). 
(Sayın Aktaş 11. ayette geçen ma edatını çeviriye yansıtmamış, 12. ayetteki ma edatını çeviriye yansıtmıştır bir yansıtmış sayıyoruz.)
Muhataplara onun yani elçinin gördüğü şeyden yani Allah'tan kuşku mu duyuyorsunuz diye soruluyor (12).
Elçi onu yani Allah'ı başka bir inişinde de görmüştür (13). (Demek Allah daha önce de inmiş!!)
Elçinin Allah'ı nerede gördüğü ve gördüğü zaman ve mekan anlatılıyor (14-15-16-17).
Elçi, orada Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü yani Allah'ın kendisini görmüştür (18).

İşte sayın Aktaş'ın Necm s. 5. ve 18. ayetleri arası yaptığı çevirinin özeti. Kısacası, Allah elçiye vahyi öğretmek için iniyor, elçi onu görüyor. Şimdi sayın Aktaş'a "Elçi Allah'ı çıplak gözle açıkça görmüş müdür?" diye sorulsa, vereceği cevap büyük ihtimalle "Hayır görmemiştir" olacaktır. Fakat yaptığı çeviri ise gördüğü yönündedir.

Yani sayın Aktaş'a göre Musa'ya görünmeyen Allah, Muhammed'e hem de ikinci kez görünmektedir.
 
Görünen o dur ki sayın Aktaş, ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek sonraki düğmeleri de yanlış iliklemiş böylece ortaya böyle traji komik vahim bir durum çıkmıştır. Oysa ki sayın Aktaş ön yargıların esiri olmadan bir çeviri yapmış olsaydı böyle bir saptırmaya imza atmayacaktı. Saptırma diyoruz, çünkü bu sehven yapılan bir hata değildir, aksine Kur'an'ı noter kitap durumuna sokmayı amaçlayan bir okumanın ürünüdür.

Çevirisinde hata olmasa da aynı sıkıntılı durum Şura s. 51. ayetinde de mevcuttur.

42:51. Allah’ın, bir beşer ile konuşması söz konusu değildir. Ancak, vahiy ile veya bir perde arkasından veya bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi dışında. Kuşkusuz O, Çok Yüce’dir, En İyi Hüküm Veren’dir.2 
1- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir. 2- Bu âyete; Allah, bir beşerle, “vahiy yolu ile”, “perde arkasından” ve “elçi göndererek” olmak üzere üç ayrı şekilde konuştuğu bildirilmektedir. Diğer bir ifade ile Nebi Resûllerine olduğu gibi doğrudan vahyederek, kimileri ile perde (niteliği bizce bilinmeyen) gerisinden ve kimilerine de Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek.

Şura s. 51. ayetinde Allah'ın insan ile konuşma türünden bahsedilmektedir. Burada konumuzu ilgilendiren kısım " bir resûl göndererek, izni ile1 dilediğini vahyetmesi" cümlesidir.

Sayın Aktaş dipnotta bu durumun " Lût ve Meryem örnekliğinde olduğu gibi elçi göndererek" vahyedildiğini beyan etmektedir. Burada Lut'a gelen elçilerin önce İbrahim'e geldiğini de ilave edelim.

Hatırlanacağı üzere İbrahim'e gelen elçiler onun eşi ile de konuşmuştur. Bu konuşma vahyetme olgusunun keyfiyeti ile alakalı bir durum değildir. Eğer ki o elçilerin vahyettiğini iddia edecek olursak İbrahim'in eşinin ve Meryemin'de birer elçi olduğunu kabul etmek durumunda kalacağız. Oysa Nahl s. 43. ve Enbiya s. 7. ayetlerinin beyanı ışığında vahyedilen bütün elçiler erkektir ve kadın yoktur.

Sonuç olarak; Sayın Aktaş vahyin bizim nasıllığını bilmediğimiz melek ile vahyedilme olgusunu beyan eden ayetleri önyargılarından sıyrılarak yeniden okumalıdır. Bunu yapması 15. baskısını yaptığı çevirisini okuyanlara hem ahlaki, hem vicdani bir borcudur. Bu kitap Ben yaptım, dedim  oldu mantığıyla çevrilecek bir kitap değildir. Çevrilen dilin kuralları ve çevrilen kitabın bütünlüğü dikkate alınarak yapıldığında ortaya kelimeleri yerinden oynatılmamış bir çeviri ortaya çıkacak, okuyucular daha doğru bir çeviri okuma imkanına kavuşacaklardır. KERİM KUR'AN bu haliyle basılmaya devam edecek olursa, bazı ayetleri saptırılmış kelimeleri yerinden oynatılmış bir çeviri olmaktan öteye geçmeyecektir

                                           EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR



17 Eylül 2026 Perşembe

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Nahl s. 102. ve Şuara s. 193. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

Bundan önceki yazılarımızda KERİM KUR'AN adlı çeviride, Kur'an'ın melek aracılığı ile indirilme olgusunu kabul etmemeye yönelik bir önyargı ile çevrilmiş ayetleri ele alarak bu ayetler üzerinde yapılan hataları paylaşmaya çalışmıştık. Bu çalışmayı yaparken de kendi doğrularımızı öne çıkararak değil, ayetlerin çevirilerindeki çelişkilere ve tutarsızlıklara dikkat çekmiştik.

Bu yazımızda da aynı yolu takip ederek Nahl s. 102 ve Şuara s. 193. ayetlerinin çevirilerini ele almaya çalışacağız. Nahl s. 102 ayetinin metni, sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ

.De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1 çokça2 indi.”

1- Allah’ın Rûhu ile. Rûhu’l Kudus, “Rûh” ve “Kudus” kelimelerinden bir araya gelmiş belirtili isim tamlamasıdır; “Kudusun Rûhu” demektir. Sıfat tamlaması olarak, “Kutsal Rûh” diye anlam verilmesi doğru değildir. Kur’an’da dört yerde geçmektedir. Rûhu’l Kudus” tamlaması, “Allah’ın rûhu, Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi anlamlarına gelmektedir. Rûh Kelimesi; Kur’an’da, Kelime anlamı olan, “can”, “vücuda hayat veren cevher” anlamının yanı sıra “insanın ve toplumların hayatını diri, sağlıklı kılan vahiy” anlamında da kullanılmaktadır. Kur’an’da geçen Rûhu’l-Kudus ifadesi “Vahiy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demektir.” Rûhu’l Kudus ifadesinin geçtiği âyetler: 2: 87, 253; 5:110; 16:102. 2- “Nezzele” fiili Tef’il babından olup, bazen fiilin kendisi çokluk ve fazlalığı ifade eder. 

Biz, sayın Aktaş'ın Ruhu'l Kudus terimine verdiği anlamı doğru kabul ederek ayete yaptığı çeviri üzerinde duracağız.

Sayın Aktaş 2 nolu dipnotta Nezzele fiilinin Tef'il babından olduğunu, fiilin bazen çokluğu ifade ettiğini söylemektedir. Söylediklerine katılıyoruz, bu babın çokluğu ifade etmesinin yanında geçişsiz fiili geçişli de yaptığını sayın Aktaş herhalde unutmuş, zaten ayetin devamındaki bi harfi cerri bu geçişliliği de sağlamaktadır.

Nahl s. 102. ayetinde Nezzelehu olarak geçen kelimenin aynısı Bakara s. 97. ayetinde de geçmektedir. Fakat sayın Aktaş burada bu kelimeye Çokça indirdi şeklinde bir anlam vermiştir. Kendisine sorulsa, tef'il babının her iki anlama da müsait olduğunu iddia edecektir, fakat her iki ayette aynı durum yani vahyin inmesi sözkonusudur, bundan dolayı her iki ayetin aynı anlamda çevrilmesi zorunludur.

Gramer yapısı olarak her iki ayette de anlam aynıdır. Sayın Aktaş ilkeli ve tutarlı olmanın gereğini yerine getirerek ya Bakara s. 97. ayetinde Nezzelehu kelimesine verdiği anlamı Nahl s. 102. ayetinde de vermesi, ya da Nahl s. 102. ayetinde bu kelimeye verdiği anlamı Bakara s. 97. ayetinde vermesi gerekirdi. Ne yazık ki önyargıları ağır basmış aynı kalıpta gelen kelimeye çelişkili anlam verebilmiştir. Dikkat edilirse her iki ayette bi harfi cerri bulunmakta, bu edat da kelimeyi geçişli yapmaktadır. 

Yani, Nahl 102. ayetinde geçen Nezzelehu kelimesinin doğru çevirisi indi değil, Bakara s. 97. ayetinde olduğu gibi İNDİRDİ olması gerekirdi. Fakat sayın Aktaş bu anlamı verirse ayetin anlamı, ".De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1  indirdi.” " şeklinde olacak bu sefer de sayın Aktaş'ın üzerine bina ettiği düşüncesi yıkılmış olacaktı ki bu nedenle bir yerde öyle bir yerde böyle bir anlam vererek durumu kurtarmaya gayret etmiştir. 

Bu gibi hatalar Arapça bilmese de dikkatli meal okuyucuları tarafından fark edilebilir. Bu yazıları yazma gereğini duymamızın bir nedeni de bu gibi birkaç okuyucunun bu çelişkileri fark ederek bize bu konularda sorular yöneltmiş olmasıdır.

Şimdi gelelim Şuara s. 193. ayetine verilen anlama. Ayetin metni, çevirisi ve dipnotu şöyledir;

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi

1- Güvenilir, sağlam, kesin doğru bilgi. Vahiy. Rûh, esas itibarıyla “can:” vücuda hayat veren cevher” demektir. Kur’an, rûhu vahiy anlamında da kullanmaktadır. Zira vahiy, İnsana ve topluma hayat vermekte, İnsana ve topluma düzen vererek onları canlı ve diri tutmakta; onlara en iyi yaşantıyı sağlamanın yolunu göstermektedir. Rûh’ul Emin’e Cebraîl denmesi doğru değildir. Er’Rûh’ul-Emîn isim tamlaması değil, sıfat tamlamasıdır; yani “emin ruh” demektir. Kur’an’ın, Kitâp’ın, âyetlerin, sûrelerin, Hikmet’in, Tevrât’ın, İncil’in, Furkân’ın doğrudan Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. Buna karşın onun “Cebraîl” adındaki bir melek tarafından indirildiğini söylemek Kur’an’la çelişmektir. Örneğin: 58.22’de Allah Mü’minleri “rûh” ile desteklediğini söylemektedir. 

Sayın Aktaş dipnotunda Ruh'ul Emin tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Bu çeviriye göre, Bihi edatına verdiği Onunla anlamı, Ruh'ul Emin yani vahiy ile birlikte inen başka bir şeyin daha olduğunu göstermektedir. Yani Ruh'ul Emin yani vahiy yalnız inmemiştir. Yani ayet bu şekliyle dahi ortada çelişkili bir bir çevirinin yapıldığını göstermektedir.

Bu ayetin öncesi ile birlikte okunması gerekir şeklinde bir itiraz yapılacak olursa öyle de okuyabiliriz. Şuara s. 192. ve 193. ayeti alt alta koyarak okuduğumuzda ortaya çıkan durum şöyledir;

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi"

192. ayet, Kur'an'ın Alemlerin Rabb'inin indirmesi olduğunu beyan etmektedir. 193. ayetteki indi olarak çevrilen kelimenin Bi harfi cerrinin, kelimeyi geçişli yapma gereği kuralı, indirdi olarak çevrilmesi gerekirdi. Mealleri karşılaştırmalı okuyan kimseler bu durumu açıkça görebilirler. Ancak sayın Aktaş kendi düşüncesini haklı çıkarmak adına her dipnotunda vahyin bir melek tarafından indirilme olgusunun yanlış olduğunu ifade ederek kendidini haklı çıkarmaya çalışmaktadır. 

Hadi biz yine de ibareyi geçişsiz olarak sayın Aktaş'ın çevirisini doğru kabul ederek okuyalım.

Bu sefer ortaya çıkan durum şöyle olacaktır; 192. ayet Kur'an'ın Allah c.c. tarafından indirildiğini beyan etmektedir. 193. ayetteki bihi (onunla) edatı  ise indirilen şeyi yani Kur'an'ı işaret etmektedir. 193. ayetin dipnotunda sayın Aktaş'ın Ruh'ul Emin tamlamasına verdiği vahiy anlamını doğru kabul ederek her iki ayeti okuduğumuzda ortaya şöyle bir anlam çıkmaktadır.

192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir

193-  Onunla (yani Kur'an'la) er-Rûh’ul Emîn1 (vahiy) indi

İşte sayın Aktaş'ın Şuara s. 193. ayetine verdiği anlam şu dur; Kur'an'la vahiy inmiştir.

Oysa ilgili ayeti hiçbir önyargıya sahip olmadan hatasız olarak "Onu Ruh'ul Emin indirdi" şeklinde çevirseydi böyle trajikomik bir çeviriye imza atmak zorunda kalmayacaktı.

Sayın Aktaş'ın tutarsızlıkları bu kadar da değildir, aynı surenin 210. ayeti olan "Ve ma tenezzelet bihişşeyatinu" cümlesini "Onu, şeytânlar indirmedi" şeklinde doğru olarak çevirmiştir.

193. ayeti "Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi" şeklinde çeviren sayın Aktaş'ın tutarlılık ve ilkeli olmak adına 210. ayeti de "Onunla şeytanlar inmedi" şeklinde çevirmesi gerekirdi. Ancak böyle bir çevirinin hatalı olacağını çok iyi bilen sayın Aktaş karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşarak böyle bir tutarsızlık içine düşmüştür. 

Şimdi sayın Aktaş'a sorarız; Eğer 193. ayetin çevirisi doğruysa neden 210. ayeti aynı şekilde çevirmediniz? Eğer 210. ayetin çevirisi doğruysa neden 193. ayeti aynı şekilde çevirmediniz?

Görülüyor ki kendisine önyargı ile yaklaşanı bu kitap alenen "Sen beni tahrif ediyorsun diye bağırmaktadır. İlkeli ve tutarlı bir çeviri yapmanın ön şartı, önyargıları kafadan atarak salim bir kafayla bu kitaba yaklaşmaktan geçmektedir. 

Eğer sayın Aktaş bu düşüncesini Nahl s. 2. ayetini baz alarak yeniden değerlendirmezse çevirisindeki trajikomik hatalar onun bir ayıbı olarak kalacaktır. 

Nahl s. 2. ayetinin kendisi tarafından yapılan çevirisi.

“Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana karşı takvâ1 sahibi olun.” uyarısında bulunmaları için kullarından dilediğine emrinden rûh2 ile melekleri3 indirir

Ruh için vahiy diyen birisinin ki doğrudur ve bu vahyin melekler indiğini beyan eden ayeti çeviren bir kimsenin diğer ayetlerde böyle bir hataya imza atması akıl alacak şey değildir. Buna benzer hatalar konu ile alaklı diğer ayetler de mevcuttur. Daha sonraki bir yazımızda bunları ele almaya çalışacağız.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


13 Eylül 2026 Pazar

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Bakara s. 97. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme

 Bundan önceki yazımızda sayın Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı Kur'an çevirisinde Tekvir s. 19-25. ayetler arasına verdiği anlam üzerinde durmuş, ayetlerin üzerinde yapılan çeviri hatalarına dikkat çekmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise Bakara s. 97. ayetine verdiği anlam üzerinde durmaya çalışacağız.

Bunu yaparken de geçen yazımızda olduğu gibi bu yazımızda da eleştirimizi kendi doğrularımız üzerinden değil, ayet çevirisi üzerinde yapılan hatalar üzerinden giderek yapmaya gayret edeceğiz.

Bakara s. 97. ayetinin metni sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O2 , onu3 iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

1- Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz. Cibrîl,“Allah’ın düzeltici, onarıcı ve düzenleyici olan vahiyi demektir. Cebr kelimesinin anlamı; zorlamak, tamir etmek, düzeltmek; kırılmış, bozulmuş şeyleri onarıp tekrar işe yarar hale getirmektir. “Hükümdarlara cebbar denmesinin nedeni, insanları diledikleri işe zorlamalarından ya da onların işlerini düzeltmelerinden dolayıdır.” “Cibrîl, cebr ve îl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlamasıdır. Îl kelimesi eski Arapça’da Allah demektir. Tamlama şeklindeki “Cibr-îl veya Cebra-îl kelimeleri ise Allah’ın gücü, onarması, düzeltmesi ve düzenlemesi anlamına gelmektedir. Bu iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşan isim tamlaması, “Allah’ın düzeltici, düzenleyici olan vahyi” anlamına gelmektedir. Zira vahiy; bozulan, sapkınlaşan toplumları yeniden onarmak, düzeltmek için gönderilmiştir. “Cebr” kelimesi, kırılmak anlamına gelen “kesr” kelimesinin karşıtıdır. Bu da kırılan bir şeyin onarılması demektir. Zamirler doğru isimlere gönderildiğinde de görülecektir ki Cibrîl indiren değil, indirilendir. Ayrıca Kur’an’ın bizzat Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. İsraîl, İsmaîl, Azraîl vb. isim tamlamaları bu tür tamlamaya örnek verilebilir. Birçok âyette vahyin Allah tarafından doğrudan indirildiği belirtilmesine rağmen, Cibrîl’e “vahiy meleği” denmesi doğru değildir. (Örneğin 2:23, 90, 99; 3:3; 4:136; 7:196; 15:9; 16:44, 89; 17:106; 18:1; 42:17; 76:23.) 2- O (Allah). 3- Onu (Cibrîl’i). “O” ve “onu” zamirleri üçüncü şahıs zamirleridir. Âyetteki “onu” zamiri, âyetin kendi içindeki “Cibrîl” kelimesine dönmektedir. “Bilsin ki şüphesiz O” ifadesindeki “O” zamiri ise Allah’ı göstermektedir. Yani Cibrîl indiren değil, inendir. Cebbar Allah’ın isimlerindendir (Bkz. 59:23). 4- Allah’ın keni yanında olanı (Bkz. 5:64; 38:75; 49:1). 5- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir.

Sayın Aktaş ilgili ayetin dipnotunda "Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz." demektedir. Her ne kadar biz onun bu düşüncesine katılmamakla birlikte eleştirimiz ayete yaptığı çeviri üzerinden olacaktır. Çünkü bir kelimeye doğru anlam bindirmenin veya doğru anlamanın yolu öncelikle o kelimenin doğru bir çevirisinden geçmektedir

Şimdi sayın Aktaş'ın 1. dipnotunda Cibril kelimesine verdiği Vahiy anlamını ve 2. dipnotunda O zamirinin Allah olduğunu 3. dipnotunda onu zamirinin Cibril olduğu iddiasını doğru kabul ederek kendisinin yaptığı çeviriyi, ilgili dipnotları parantez içine alarak yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e (yani VAHYE) düşmansa, Bilsin ki O (yani ALLAH) , onu (yani CİBRİL'İ) iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak

Dikkat edilirse koyduğumuz parantezler, sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği şekildedir. Şimdi bu çeviriyi daha derli toplu bir şekilde okuyalım.

---- De ki kim vahye düşmansa, Bilsin ki Allah, vahyi iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi. Mü'minler için bir hidayet ve müjde olarak.

Yani sayın Aktaş dipnotundaki yorumları ayet çevirisine koyduğumuz zaman Bakara s. 97. ayetini böyle çevirmektedir.

Şimdi de bu ayeti sayın Aktaş'ın dediği gibi zamirleri doğru isme göndererek biz okuyalım. Biz okurken Cibril kelimesinin ne olduğu hakkında herhangi bir yorumda bulunmayacağız. Çünkü bizim öncelikli amacımız ayetin doğru çevirisidir ve biz sayın Aktaş'ın bu ayeti doğru çevirMEdiğini iddia ediyoruz.

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ

De ki kim Cibril'e düşmansa

فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ

Bilsin ki o, onu iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi.

Sayın Aktaş ayette geçen Nezzelehu kelimesinin zamirlerini doğru isme gönderMEmiştir. Nasıl mı?

Nezzelehu kelimesinde iki tane zamir bulunmaktadır. 1. Nezzele fiilinin gaip zamiri gizli öznesi olan hüve. 2. ise kelimenin sonundaki hu zamiridir. Sayın Aktaş bu durumu dipnotunda belirtmiştir. Fakat kendisi doğru isme döndürmenin gereğini vurgulamasına rağmen bunun gereğini yapmayarak zamirleri yanlış yere döndürmüştür.

Nasıl mı?

Kendisinin de çok iyi bildiği gibi zamirler en yakın isme döner ve bu kuralın Nezzelehu fiilinde olması gereken durumu şu dur;

Nezzele fiilindeki gaip zamir hüve yani o, zamirin en yakın isme dönmesi gereği kuralı olarak, dönmesi gereken isim Cibril kelimesidir. Kelimenin sonunda ki hu yani onu zamirinin ne olduğunu ise sonradan gelen Musaddikan lime beyne yedeyhi cümlesi açıklamaktadır. Bilindiği üzere bu cümle bu ayet dışında başka ayetlerde de geçmekte ve Kur'an'a ait özellikler olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Şimdi sayın Aktaş'ın vurguladığı fakat yerine getirmediği, zamirleri doğru isme gönderdiğimizde şöyle bir anlam ortaya çıkmaktadır.

Nezzelehu/ O, onu indirdi. O, yani Cibril onu, yani Kur'an'ı indirdi.

Şimdi yine ilgili ayeti sayın Aktaş'ın çevirisini baz alarak fakat zamirleri doğru isme göndererek yeniden okuyalım.

De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O (yani CİBRİL) , onu (yani VAHYİ) iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.

 Yani burada Cibril tarafından indirilen bir vahiyden bahsedilmektedir. Arapça bilen 100 kişiye "Bakara s. 97. ayetindeki nezzele fiilinin gaip zamiri yani gizli öznesi hangi isimdir? diye sorsanız size vereceği cevap istisnasız Cibril'dir olacaktır. Hiç bilemediniz yapay zekaya sorun size vereceği cevaba bir bakın. Hiçbir Arapça dil kuralı sayın Aktaş'ın bu ayetteki zamirleri gönderdiği isimleri doğru olarak kabul etmez.

Sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği "Cibrîl indiren değil, indirilendir" tezi, maalesef ilgili ayetteki zamirleri doğru isme gönderdiğimiz zaman çürük ve asılsız bir iddia olarak ortaya çıkmaktadır.

Sayın Aktaş'ın yaptığı hata Cibril kelimesi hakkında önyargıya sahip olmasıdır. Önce kafasında bir önyargı oluşturmakta ve bu önyargıyı Kur'an'a onaylatmak için ilgili ayet üzerinde anlam oynatmaları yapmaktadır. Eğer önyargısız bir yaklaşım sergilemiş olsaydı, Cibril'in indiren olduğunu görebilirdi. 

Sayın Aktaş, bu hatayı daha önce ele aldığımız Tekvir suresi ayetlerinde de yapmıştır. Bu konu ile ilgili ayetlerin olduğu Nahl, Şuara, Necm, surelerinde de kendisinin yaptığı aynı hata bulunmaktadır. Bunu daha sonraki bir yazımızda ele almaya düşünüyoruz. Biz kendisine bu hataları eserin daha ilk baskısında ifade etmeye çalışmıştık. Böyle bir yazı olarak paylaşma amacımız, bu çeviriyi okuyan ve bu ayetler ile bazı soru işaretleri oluşan kimselere Arap dili kuralları çerçevesinde durumu izah ederek aydınlatmaya çalışmaktır.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


7 Eylül 2026 Pazartesi

KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Tekvir s. 19-25. Ayetlerinin Çevirisi Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an üzerinde söz söylemeye soyunan bazı kimselerde arız olan sıkıntı, önyargılarını Kur'an'a tasdik ettirme gayretidir. Biz bu kimselerin bazılarının yaptıkları ayet çevirilerini kendi çevirileri üzerinden vererek, nerede nasıl hata yaptıklarını veya ayetlerin anlamlarını nasıl ters çevirdiklerini bundan önceki bazı yazılarımızda ortaya koymaya çalışmıştık. 

Bu çalışmayı yaparken de bu kişilerin yanlışlarını kendi doğrularımızı merkeze alarak değil kendi çelişkileri üzerinden göstermeye çalıştığımızı da hatırlatmak isteriz. Çünkü Kur'an öyle bir kitaptır ki kendi iç bütünlüğünde yapılan herhangi bir yanlışı veya tahrifatı hemen anında ortaya çıkarır. Bu yolu izlememizin amacı ise "Peki kardeşim bunlar yanlış ise senin doğru olduğunun kanıtı nedir?" şeklinde bir soru ile karşı karşıya gelmemektir. 

Bu yazımızda Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı çevirisinde Tekvir suresi 19- 25. ve Hakka s. 40- 42. ayetlerinin çevirisi üzerinde durarak çeviri hatalarını ortaya koymaya çalışacağız. Çünkü herhangi bir Kur'an kavramı üzerinde söz söylemek, önce metnin doğru bir çevirisini yapmaktan geçer. Eğer çevirmen "Ben bunu böyle anlamak istiyorum" şeklinde bir önyargı ile ayetlere yaklaşacak olursa ortaya çelişkili bir çeviri ortaya çıkacaktır.

Sayın Aktaş'ın Cibril konusunda farklı bir düşüncesi olup biz bu düşüncenin eleştirisini değil, konu ile ilgili ayete yaptığı çeviri üzerinden yaklaşacağız.

Tekvir s. 19- 25. ayetlerinin Erhan Aktaş tarafından çevirisi şöyledir;

81:19. Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür;2 

1- Vahiy/Kur’an. 2- “Elçi sözü,” elçilik yapanın kendisine ait sözler değildir. Onu elçi olarak gönderene ait sözlerdir. Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir. Resûl’ün sözleri vahiydir, Nebi’nin sözleri ise “hadistir.” 

81:20. Güç sahibi, arşın sahibi yanında itibarlıdır. 

81:21. Kendisine itaat edilen, orada güvenilendir. 

81:22. Arkadaşınız mecnûn1 değildir. 

1- Cinlenmiş. Aklını kaybetmiş. 

81:23. Ant olsun o, onu açık ufukta gördü. 

81:24. O vahyi gizlemez.1 

1- Kelimesi kelimesine: “O vahiy hakkında cimri değildir.” O, kimsenin duymadığı, görmediği, bilmediği yolla kendisine vahyolunanı, olduğu gibi muhatabına iletir. 

81:25. O, taşlanmış şeytânın sözü değildir.

Önce, 19. ayetin notundaki "Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir" iddiası üzerinde duralım.

Sayın Aktaş ayette geçen "Resulin Kerimin" tamlaması ile ilgili olarak sözkonusu kişinin Muhammed a.s. olduğunu Cebrail olduğu iddiasının doğru olmadığını "Elçi sözü" tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Biz, bu iddianın doğruluğunun sağlamasını metin çevirisi üzerinden yapmaya çalışacağız.

Kabul edelim ki "Resulin Kerimin" tamlaması ile kast edilen kişi Muhammed a.s. dır ve ayetleri öyle okumaya devam edelim. 20. ve 21. ayetler "Resulin Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeyin özelliklerini sıralamaktadır. 22. ayette "Arkadaşınız" olarak vasfedilen kişi Muhammed a.s. dır.

Şimdi gelelim 23. ayete;

Ayetin metnindeki Reahu kelimesindeki hu zamirinin mercii 19. ayetteki Resulun Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeydir. Arapça bilmeyenler Arapça bilen birine veya yapay zekaya sorup bizim söylediğimizin doğruluğunu araştırabilirler. Yani sayın Aktaşın dipnotundaki ifadeye göre "Resulin Kerimin" VAHİY olmaktadır.

O zaman 23. ayetin sayın Aktaş tarafından yapılan "Ant olsun o, onu açık ufukta gördü" şeklindeki çevirisine göre, O yani Muhammed a.s. ONU yani VAHYİ açık ufukta görmüştür. Dikkat edilirse sayın Aktaş bu ayet ile ilgili herhangi bir dipnot vermemiştir.

Sayın Aktaş'a sorarız; Vahiy nasıl görülebilecek bir nesne oluyor? 

Ayrıca sayın Aktaş'a 19. ayette geçen "Lekavlu Resulin Kerimin" tamlaması ile 25. ayette geçen "Bikavli Şeytanin Racimin" tamlaması aynı kalıpta olduğu halde 19. ayeti "çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde, 25. ayeti ise "taşlanmış şeytânın sözü değildir" şeklinde farklı çevirmiştir. Oysa ki ayetin çevirisi 25. ayetteki gibi "Çok şerefli bir resulun sözüdür" şeklinde olmalıydı.

Konuyu biraz detaylandıralım.

Lekavlu       Resulin               Kerimin

Muzaf    Muzafun ileyh     Resulin'in sıfatı

Bikavli        Şeytanin             Racimin

Muzaf   Muzafun ileyh     Racimin'in sıfatı

Kısaca, her iki terkip te isim tamlaması olduğu olduğu halde sayın Aktaş, 19. ayeti sıfat tamlaması olarak yanlış, 25. ayeti ise isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir. Bunun sebebini kendisine sorarız. Dikkatsizlik desek, alıntı yaptığımız çeviri 14. baskıdan alınmıştır, bu kadar baskıda böyle bir dikkatsizliğin gözden kaçmış olması makul değildir. Kanaatimiz o dur ki sayın Aktaş kafasındaki anlamı ayete onaylatma yoluna gitmekte fakat ayetler onu tökezletmektedir.

Şimdi gelelim Hakka suresi 40-41- 42. ayetlerine, çünkü aynı tutarsızlık bu ayetlerde de vardır.

Tekvir s. 19. ayeti ile Hakka s. 40. ayeti metin olarak birebir aynı olduğu halde sayın Aktaş bunları aynı çevirmemiş Tekvir s. 19. ayetini "Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde sıfat tamlaması olarak hatalı, fakat Hakka s. 40. ayetini "Kuşkusuz o, şerefli bir Resûl’ün sözdür" şeklinde isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir.

Fakat sayın Aktaş yine tutarsız bir çeviri sergileyerek 41. ve 42. ayetler aynı kalıpta yani isim tamlaması olduğu halde sıfat tamlaması olarak çevirmiştir.

Bir Kur'an çevirisinde aranılması gereken en önemli özellik, ayetler arasında insicam olması gerekirken ve bir çevirmenin de buna son derece dikkatle uyması gerekirken sayın Aktaş maalesef bu dikkati sergileyememiştir.

Şimdi kendisine sorarız; Eğer ki bunlar sıfat tamlamasıdır diyorsa neden hepsini o şekilde çevirmedi, eğer ki isim tamlamasıdır diyorsa neden hepsini isim tamlaması olarak çevirmedi. Bir çevirmen aynı kalıp bir ifadeyi orada öyle burada böyle çevirme hakkını nereden nasıl bulur sorusunun cevabını vermek zorundadır. Eğer ki ha isim tamlaması ha sıfat tamlaması olmuş ne fark eder derse ona da bir şey diyemeyiz.

Dikkat edilirse, itirazlarımızı kendi doğrularımız üzerinden değil, sayın Aktaş'ın çevirilerindeki tutarsızlıklar üzerinden yapmaktayız. Eğer bu tutarsızlıklar Arap dilini bilmemekten kaynaklanıyor ise ki biz bunun doğru olmadığı düşünürüz, çünkü sayın Aktaş Arap dilinin kurallarını bizden daha iyi bilmektedir. O zaman geriye bir tek düşünce kalıyor, o da sayın Aktaş'ın önyargılarını Kur'an'a onaylatmaya çalışmasıdır. 

Maalesef aynı durum Bakara s. 97. ayetinde de söz konusudur, bunu da başka bir yazıda ele almayı düşünüyoruz.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


17 Temmuz 2026 Cuma

Neml s. 42. Geçen Diyaloğun Farklı Çevirileri Hakkında Bir Değerlendirme

 Kur'an çevirilerini karşılaştırmalı olarak okuyan bir okuyucu, Neml s. 42. ayetinin çevirilerini karşılaştırmalı olarak okuduğunda وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ  cümlesinde geçen konuşmanın çevirilere iki farklı kişi tarafından yapıldığının yansıtıldığını görecek, haklı olarak bu çevirilerden hangisinin daha doğru olduğu hakkında kafasında oluşan sorunun cevabını aramaya koyulacaktır.

İlgili ayet Süleyman ve Sebe hükümdarı kıssası içinde geçmekte ve Sebe hükümdarının tahtının Süleyman'a getirilmesini konu almaktadır.

Önce ilgili ayetin Arapça metnini ve iki farklı çeviriyi görelim. 

فَلَمَّا جَٓاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ

1. çeviri.

Kraliçe geldiğinde, “Senin tahtın da böyle mi?” diye soruldu. “Tıpkı o!” dedi ve ekledi: “Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik.”

2. çeviri. 

Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allah'tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk.

Bu iki çevirideki farklılık وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ cümlesinin kime ait olduğu yönündedir. 1. çeviride sözün Sebe hükümdarına ait olduğu görülürken, 2. çeviride ise sözün Süleyman a.s. a ait olduğu görülmektedir. Verdiğimiz örnek çevirilerde, kişilerin yaptığı çeviriyi değil yapılan çeviriyi göstermek esaslı olduğu için kişi ismi verilmemiştir. 

Peki, bu iki farklı çeviriden hangisi daha doğrudur, yani konuşmayı yapan kişi Sebe hükümdarı mıdır yoksa Süleyman a.s. mıdır?

Bunun tesbiti için ayetin metninde geçen قَبْلِهَا kelimesini dikkate almak gerektiğini düşünmekteyiz. 

Görüldüğü üzere kelimenin sonunda هَا dişil zamiri bulunmaktadır ve çeviri farklılıkları bu zamirin döndürüleceği şey üzerinden kaynaklanmaktadır.

Kıssayı okuduğumuz zaman bu zamirin, kadın olduğu için Sebe hükümdarı için kullanıldığı görülmektedir. Dolayısı ile 42. ayette geçen قَبْلِهَا kelimesindeki هَا dişil zamirinin Sebe hükümdarına döndürülmesi daha doğru olacaktır.

Bu zamiri Sebe hükümdarına döndürdüğümüz zaman 42. ayetteki konuşmanın şu şekilde gerçekleştiği anlaşılacaktır.

---- Neml s. 42- Ne zaman ki o geldi, ona: "Senin tahtın bu gibi miydi?" denildi. O : "Sanki o, ta kendisidir" dedi: "Ondan önce o bilgi bize verilmişti ve biz teslim olanlar olmuştuk."

Bu çeviriyi önce hiçbir parantez açmadan verdik ve cümlede geçen Gablihe "Ondan önce" kelimesinin karşılığı müennes zamiri Sebe hükümdarına döndürdüğümüz takdirde "O kadından önce" olacaktır.

Şimdi sorarız "O kadından önce" kelimesini kullanan kimse Sebe hükümdarı mıdır yoksa Süleyman a.s. mıdır?

Verilecek cevap "Konuşan elbette Süleyman a.s. dır çünkü bir kadının kendisi için O hükümdardan önce şeklinde bir ifade kullanması uygun düşmeyecektir" olacaktır.

Dolayısı ile Neml s. 42. ayette وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ cümlesini söyleyen kişi Süleyman a.s. dır ve çevirinin daha net anlaşılması için bu konuşmayı yapanın Süleyman a.s. olduğuna dair bir parantez açılması gerekmektedir. 

Buna göre çeviri şu şekilde olacaktır.

---- Neml s. 42- Ne zaman ki o geldi, ona: "Senin tahtın bu gibi miydi?" denildi. O : "Sanki o, ta kendisidir" dedi. (Süleyman): "Ondan (hükümdardan) önce o bilgi bize verilmişti ve biz teslim olanlar olmuştuk" (dedi).

Şimdi burada, "Peki bu kadar basit bir konu hakkkında neden iki farklı çeviri yapılmış, bu çevirileri yapanlar hiç mi bilmiyor Arapçayı?" diye bir soru sorulabilir.

Bu çevirileri yapanların büyük ekseriyeti elbette Arapçayı biliyor ve zamirin mercii konusunda bilgileri de mevcuttur. Ancak ilgili zamirin neye döndürüleceği konusunda görüş farklılıkları bulunmasından ötürü böyle bir farklı çeviri yapıldığını düşünmekteyiz. 

Aşağıda konuşmayı Sebe hükümdarı tarafından yapıldığını yazan meallerin ilgili zamiri neye döndürdüğünü görünce konu daha net anlaşılacaktır.

---- Hükümdar gelince, tahtın bumuydu dendi, o da ona pek benziyor zaten daha önce de Süleyman'ın peygamberliğini bilmiş, anlamıştık ve teslim olmuştuk dedi.

Bu çeviride ilgili zamir Süleyman'ın peygamber oluşuna gönderilmiştir.

---- Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: “Senin tahtın böyle miydi?” denildi. (O da:) “Sanki onun (benzeri, hatta) tıpkısı gibi!” demişti. (Bu olaya şahit olan mü’minler ise: “Çok şükür ki) Bize daha önce verilen bilgi (ve nebi sayesinde) Müslüman olduk” (diye sevinmişlerdi).

---- (Belkıs oraya) gelince, kendisine “Senin tahtın da böyle mi?” denmiş, o da “Sanki o! Bu olaydan önce bize bilgi verilmiş ve biz müslümanlar olmuştuk.” demişti.

Bu çeviride ise ilgili zamir Müslüman olmaya gönderilmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür, görüldüğü üzere ilgili zamirin gönderdildiği merci yoruma dayalı kişisel kanaatlerdir. Oysa konuşmada geçen  ilgili zamirin Sebe hükümdarına döndürülmesi gerektiği düşünüldüğünde ve bu yönde bir çeviri yapıldığı takdirde konuşmanın Süleyman a.s. tarafından yapıldığı ayan beyan ortadadır.

Hasılı kelam; Neml s. 42. ayetinde وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ cümlesi, Süleyman a.s. tarafından söyelenmekte ve bu durumu yansıtan çevirilerin daha isabetli olduğunu düşünmekteyiz.

                                                EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


16 Temmuz 2026 Perşembe

Musa a.s. Kıssasında Geçen Eta (Gelmek) Fiilinin Çevirileri Üzerinde Bir Değerlendirme

Musa a.s. kıssasının Taha ve Şuara sureleri içinde geçen, Medyen'den ailesi ile çıkışı sonrası Allah c.c. ile Tuva vadisinde olan konuşmasında Firavuna gitme emri içinde geçen Eta (gelmek) emrinin meallerde, kelimenin kök anlamı olan gelmek olarak değil de gitmek çevrildiğini görmekteyiz. Bu durum Kur'an'ı metni ve çevirileri ile birlikte karşılaştırmalı olarak okuyan ve biraz Arapça bilen bir okuyucunun dikkatini çekebilecektir.

Önce kıssada bu kelimenin içinde geçtiği ayetleri, sonra da neden böyle bir kelime kullanılmış olabileceği üzerindeki düşüncelerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

---- Taha s. 24-  Sen Firavun'a git (izheb), şüphesiz ki o, taşkınlık yaptı.

---- Taha s. 42- 43- Sen ve kardeşin benim (gözle görülen) delillerimle git (izheb) ve ikiniz beni hatırlamakta sakın ihmalkâr davranmayın. İkiniz Firavun'a gidin (izheba) şüphesiz ki o taşkınlık yaptı.

 ---- Taha s. 47- Şimdi ikiniz ona gelin de (fe'tiyahu) 'Şüphesiz ki biz senin Efendinin iki elçisiyiz, artık Yakub'un oğulları'nı bizim beraberimizde gönder ve onları sakın azaplandırma. Biz sana senin Efendinden kesinlikle (gözle görülen) bir delil getirdik. Ve o esenlik, o doğruya ileteni izlemiş olan kimsenin üzerinedir.' deyin. 

---- Şuara s. 10- 11- Ve bir zaman senin Efendin, Musa'ya: "Sen o haksızlık yapan topluluğa, Firavun'un topluluğuna gel (i'ti), onlar sakınmazlar mı? (sor)" diye seslenmişti.

----Şuara s. 15- 16- 17- (Allah): "Hayır. Şimdi ikiniz bizim delillerimizle gidin (izheba), şüphesiz ki biz sizin beraberinizde işiticileriz. Şimdi ikiniz Firavun'a gelin de (fe'tiya): 'Şüphesiz ki biz, Yakub'un oğullarını bizim beraberimizde gönderesin diye (gönderilmiş) o tüm insanların Efendisinin elçisiyiz' deyin" demişti.

Yukarıda verdiğimiz ayet çevirilerinde görüleceği üzere parantez içine aldığımız iki kelime (Zehebe- Eta) bulunmaktadır. Bunlardan Zehebe kelimesinin anlamı gitmek olup, kıssada geçen yerlerde bütün meallerde aynı şekilde gitmek olarak doğru şekilde çevrildiğini görebiliriz.

Ancak Eta fiiline gelince, kelimenin kök anlamı gelmek olduğu halde istisnai mealler dışında neredeyse bütün meallerde bu kelimenin gelmek yerine gitmek olarak çevrildiğini görmekteyiz. Oysa ki kıssa içinde geçen gitmek kelimesi Zehebe şeklinde metinde yer almaktadır.

Gelmek anlamında olan bir kelimenin neden Gitmek anlamı verilerek çevrildiğini soracak olursak, çevirmenlerin kendilerini savunacak cevapları mutlaka olabilecektir. Çünkü Allah c.c. Musa a.s. henüz Tuva vadisinde iken bu emri vermekte, dolayısı ile Musa a.s. Firavun'a henüz gitmemiş ve hali ile ona yapılan emir git şeklindedir. 

Ancak Musa a.s. a verilen git emri zaten İzheb- İzheba olarak yapılmaktadır. Burada neden aynı kelime değil de İ'ti - Fe'tiya - Fe'tiyahu kelimelerinin kullanılmış olabileceği yönünde, pek düşünülmemiş, diğer meallerin de kelimeye gelmek yerine gitmek anlamı vermiş olması neredeyse herkesin aynı anlamı vermeye yöneltmiştir.

                                     Allah c.c Musa a.s. a neden Gel diye hitap etmiştir?

Kanaatimizce bu soru, üzerinde düşünülmesini gerektirecek kadar önemlidir ve meal yapıcıları maalesef bu noktaya dikkat etmemişlerdir.

Allah c.c. ile Musa a.s. arasında Tuva vadisinde geçen konuşmayı okuduğumuzda Musa a.s ın bazı çekinceleri olduğunu anlamaktayız. Allah c.c onun bu çekincelerini ortadan kaldırmak için, kendisinin her daim onun yanında olduğunu onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını, onu her zaman gözetimi aldığında tutacağını söyleyerek desteğini bildirmektedir.

Bu noktayı göz önüne aldığımızda Eta (Gelmek) fiilinin anlamı daha net ortaya çıkacaktır. Allah c.c Musa a.s. a Firavun'a gel emrini verirken kendisinin de orada olduğu mesajını ona vermektedir. 

Allah c.c. Musa .a.s. Firavun' gel - Firavun'a gelin derken kendisinin onlardan önce orada olduğunu Musa ve Harun a.s. lara haber vermek, onlara zımnen "Siz gelin ben zaten buradayım" demektedir.

Maalesef ne yazıktır ki bu durumu izah etmek için kullanılan Eta fiilinin anlamı göz ardı edilmiş ve burada Kur'an mealllerindeki en büyük açmazlardan biri olan taklit çeviriler devreye girmiş ve "Eta fiilini gelmek yerine gitmek olarak çevrilmesinin bir hikmeti olabilir" denilerek hiç düşünülmeden kelimeye Arapça kök anlamı dışında bir anlam verilerek hata yapılmıştır.

Gerçi bu durumu düşünmeden bile sadece Arapça karşılığı dikkate alınarak ilgili kelimeye doğru anlam verilseydi, yine de böyle bir hataya düşülmeyebilirdi, ancak taklitçilik hastalığı sağduyuya galip gelmiş koyun sürüsü misali bütün meal yapıcıları öndeki koyunun arkasından uçurumdan atlamışlardır.

Hadi Arapça bilmeden meal yapanları mazur sayabiliriz, neticede onlar mealden bakarak meal yapıyorlar, ancak Arapça bildiğini iddia ederek meal yapmaya soyunanların bu dikkatsizliği mazur görülemez.

                                          EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


30 Nisan 2026 Perşembe

Enam s. 66. Ayetindeki Bihi Zamirinin Çevirileri Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an'ın doğru anlaşılmasında ayetlerin öncesi ve sonrasının (siyak sibak) dikkate alınarak anlamlandırılmaya çalışılmasının önemini sıklıkla vurgulamaktayız. Bu yazımızda da Enam s. 66. ayetinde geçen Bihi zamirinin bağlam gözetilmeden yapılmış okumaları neticesinde parantez içi veya parantez açılmadan verilen Kur'an anlamı üzerinde durmaya çalışacağız.

Ayetin metni ve çevirisi şu şekildedir.

وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ

---- 66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir üstlenici değilim."

Bizim, çevirilerinde problem olduğunu iddia ettiğimiz yer, ayetteki Ve kezzebe bihi kavmüke ifadesinde yer alan Bihi edatına verilen anlamdır.

Arap gramerinde zamirin en yakın isme döndüğü veya dönmesi gerektiği (istisnaları olsa da) genel bir kuraldır. Zamirin mercii ile ilgili ihtilaflar tefsirlerde yer alan konularında arasında önemli bir yer tutmaktadır. İlgili ibarenin motamot çevirisi "senin topluluğun onu yalanladı" şeklindedir. İbarede Bihi (onu) zamirinin hangi isme dönebileceğinin aranması gerekmesine rağmen bir çok meal bunu aramadan parantez içine veya parantez olmadan Kur'an'ı anlamını vermiştir. Yani ayete göre Muhammed a.s. ın topluluğu Kur'an'ı yalanlamıştır

"Peki zamire bu anlamı verecek bir karine var mıdır?" diye sorarsak, cevabımız, hayır yoktur olacaktır.

Bazı kimseler, "Kardeşim onlar Kur'an'ı yalanlamadılar mı?" diye itiraz etse de biz ona "Kardeşim evet onlar Kur'an'ı yalanladı, fakat bu ayette o yalanmadan bahsedilmiyor" deriz.

Peki ayette bahsedilen elçinin topluluğunun yalanladığı şey nedir?

Bunun için bir önceki Enam s. 65. ayetine bakmamız bize doğru bir cevabı verecektir.

قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ

---- 65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

Bu ayette dikkat edilirse, Azaben kelimesi bulunmakta ve Bihi zamiriyle ifade edilen topluluğun yalanladığı şey bu kelimeye dönmektedir. Eğer bağlam gözeten bir okuma yapılsa, 65 66 67. ayetler birlikte değerlendilmiş olsaydı, parantez içi veya parantezsiz olarak "Kur'an'ı" yazmanın isabetsiz bir yorum sonucu verilen anlam olduğu kolayca anlaşılabilecekti. 

Arapça bilgisi dahi olmasına gerek kalmadan dikkatli bir okuma yapılsa doğru anlamın kolayca yakalanabileceği kanaatindeyiz.

---- 65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

---- 66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir üstlenici değilim."

---- 67-Her haberin bir karar zamanı vardır. Ve siz (bunu) ileride bileceksiniz.

Üç ayeti birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan durum şu dur; Allah c.c. başları dara düştüğü zaman inanıp, dardan çıktıklarında inkara devam edenlere onları her an için beklemedikleri yerden azaplandırmaya güç yetirdiğine dair bir tehditte bulunmakta, fakat Muhammed a.s ın topluluğu bunu yani gelebilecek azabı yalanlamaktadır.

Eğer bir kimse "Kardeşim herkes yanlış da bir sen mi doğrusun?" derse bu anlamı ilk defa ortaya atan biz değiliz, bu ayetin tefsiri ile alakalı olarak Keşşaf tefsirine bakabilirler. Orada da ilgili zamirin azap kelimesine döndüğü konusunda bir görüşü bulunmaktadır.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


9 Nisan 2026 Perşembe

Al-i İmran s. 81. Ayetinin Anlatım üslubu Üzerinde Bir Değerlendirme

İnsanlar için doğru yol rehberi olan Kur'an, biz muhataplarına vermek istediği mesajlarını birçok edebi üslubu kullanarak vermektedir. Bu üsluplardan birisi de kıssa yollu anlatım üslubudur. Fakat kıssa yollu anlatım üslubunda  o kıssanın yaşanıp yaşanmadığı yani temsili bir kıssa mı yoksa yaşanmış bir kıssa mı olup olmadığının tesbiti, mesajın doğru anlaşılmasında önemli bir yere sahiptir.

Tabi ki biz bunu söylerken bazı kimselerde bir tereddüt oluşacak ve bizim kıssalar konusunda uçuk kaçık bir düşüncelere kapılmaya başladığımız düşünülebilecektir. Hayır, kıssalar konusunda ilk günden beri nasıl düşünüyorsak öyle düşünüyor, kıssaların vermek istediği mesajı okuyup anlamanın esas olması gerektiğini savunuyoruz.

Elbette Kur'an kıssaları içinde, birebir yaşanmışlar olduğu gibi, temsili olarak okunabilecek yani birebir yaşanmamış kıssalar olduğu da bir gerçektir. Bu ayrımı yapmak ilgili kıssanın doğru anlaşılmasının bir yoludur. Bununla beraber yaşanmış kıssaların daha çoğunlukta olduğunu da hatırlatmak isteriz. Biz bu düşüncemizi önce Araf s. 172. ve 173. ayetler üzerinden örnekleyerek izah etmeye gayret edersek, meramımızın yanlış anlaşılmaya mahal bırakmayacağını düşünmekteyiz. Çünkü yazımızın başlığındaki ayet ile aşağı yukarı aynı paralelde bir ayettir.

---- Araf s. 172-Ve o kalkışın günü siz: "Şüphesiz ki biz bundan duyarsız kalanlardık" dersiniz diye, bir zaman senin Efendin, Adem'in oğullarından onların sırtlarından soylarını almış ve onları kendi benliklerine tanık yaparak: "Ben sizin Efendiniz değil miyim?" (demişti). Onlar da: "Evet biz tanığız" demişlerdi. 

---- Araf s. 173- Veya siz: "Bizim atalarımız önceden ortak koşmuşlar ve biz onlardan sonra gelen bir soy idik. O geçersizcilerin yaptığı nedeniyle bizi yok mu edeceksin?" dersiniz diye.

Şimdi bu ayeti düz bir okuyuşla okuduğumuz zaman ortaya çıkan tablo şu dur; Allah (c.c) bizler yaratılmadan evvel gelmiş gelecek bütün insanları bir araya toplamış ve aralarında yukarıdaki ayetlerdeki konuşmalar geçmiştir.

Acaba bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır bu olay birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse Allah (c.c.) bize yalan mı söylüyor?

Cevap= Hayır Allah c.c kullarına asla yalan söylemez.

Öyleyse bu olayı biz nasıl anlayacağız ki bazı kimseler bu olayın birebir yaşanmışlık durumunu istismar ederek: "Biz böyle bir söz verdiğimiz hatırlamıyoruz" şeklinde sözler sarfedilmektedir.

Biz bu kıssayı birebir yaşanıp yaşanmadığı üzerinde dönüp dolaşarak değil, bize dair ne gibi mesaj vermiş olabileceği yönünde bir anlama çalışması yaptığımızda, Allah c.c nin gelmiş gelecek bütün kullarının fıtratlarına Onu İlah ve Rab olarak bilmeyi yerleştirmiş olduğunu anlayabiliriz. Allah c.c. bu durumu bize böyle bir anlatım üslubu ile görselleştirerek anlatmaktadır. İnsanların fıtratlarında mevcut olan bu bilginin yerini zaman içinde farklı ilah ve rab tanımaları yani şirk koşmanın almış olduğu da malumdur.

Şimdi konumuz olan ayete geçebiliriz.

---- Al-i İmran s. 81- Ve bir zaman Allah o habercilerin yeminle bağlanmış sözünü almış: "Ant olsun ki ben size kitaptan ve bilgelikten verdim, sonra beraberinizdeki şeyi doğrulayıcı olan bir elçi size geldiğinde, kesinlikle ona inanacaksınız ve kesinlikle ona yardım edeceksiniz. Siz (bunları) kabullendiniz ve sizin üzerinize olan bu ağır görevimi sahiplendiniz mi?" demiş, onlar: "(Evet) biz kabullendik" demişler, O da: "Tanık olun ve ben de sizin beraberinizde o tanık olanlardanım" demişti.

---- Al-i İmran s. 82- Artık kim bundan sonra (başka tarafa) yakınlaşırsa, artık onlar o itaatten çıkanların ta kendileridir.

Bu ayette de Araf s. 172. de geçen olayın bir benzeri görülmektedir. Allah c.c. bu ayette bütün Nebileri bir araya toplamış ve onlarla yukarıda geçen konuşmayı yapmaktadır.

Soru= Şimdi bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse bu ayeti biz nasıl anlayacağız?

Önce, Medine'de nazil olan surelerdeki Yahudi ve Hristiyanlar tarafından Muhammed a.s. karşı olan tavırlar ile ilgili ayetleri okuyacağız. Bu ayetlerdeki genel manzaranın Yahudi ve Hristiyanların sadece kendi elçilerine inandıkları son elçiye inanmakta ayak direttikleri ve elçiler arasında bir ayrım yaptıkları olduğu açıkça görülecektir.

Bu arka planı dikkate alarak ilgili ayeti okuduğumuzda, Allah c.c. nin gönderdiği bütün elçilerin bir bayrak yarışı içinde oldukları bir önceki elçinin elindeki bayrağı diğer elçiye devrettiği yani bütün elçilerin taşıdğı bayrağın aynı bayrak olduğu görülecektir.

Musa a.s. ın taşıdığı bayrak, arada geçen bir çok elçilerden sonra İsa a.s. a devredilmiş, onun taşıdığı bayrak ise son nebi resul Muhammed a.s. a devredilmiştir. Dolayısı ile Musa ve İsa a.s. a inandıklarını iddia edenlerin Muhammed a.s. a da inanmaları gerektiği hatırlatması bu ayette yapılmaktadır. Elçiler arası ayrım yapmanın ne kadar anlamsız olduğu bu ayette bizlere bir kıssa dahilinde anlatılmaktadır.

Bu kıssayı eğer ki adlandırmak gerekiyorsa buna Temsili Kıssa demek, daha uygun olacaktır. Eğer ki bu kıssayı birebir yaşanmıştır diyerek okumaya kalktığımızda, ortaya çıkacak soruların cevabı verilemeyecek, eğer verilmeye çalışılırsa bu cevapları başka sorular izleyecektir. Bu nedenle kıssayı mesaj çeriğini öne çıkararak okuyup anlamaya çalışmak daha sağlıklı sonuçlar çıkaracaktır. Temsili kıssaların birebir yaşanmadığı sadece ilgili konunun anlaşılabilmesinin bu anlatım üslubu ile seçilmiş olduğu bilinmelidir.

Temsili kıssaların birebir yaşanmamış kıssalar olduğunu söylemek, Allah c.c. yi yalancılıkla itham etmek anlamına gelmez. 

                                       EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

17 Aralık 2025 Çarşamba

Eksere Kelimesinin Kur'an Meallerindeki Çevirilerine Dair Bir Değerlendirme

Kur'an çevirilerinde karşımıza çıkan sorunlardan bir tanesi, herhangi bir ayet veya ayet içindeki bir kelimenin, siyak sibak açısından veya Kur'an bütünlüğü açısından uyum arz etmemesidir. Konuyu biraz daha açacak olursak, bir ayet veya onun içindeki bir kelimeye verilen anlamın siyak sibak içinde veya bütünlük içinde uyum arzetme gereği varken, anlamda bir kopukluk oluşturmasıdır. Bu durumu ancak dikkatli bir meal okuyucusu fark edebilir. Çünkü bu tür sorunlar rastgele bir okuma ile anlaşılabilecek sorunlar değildir. 

Biz, bu konuyu meal yapıcısı açısından değerlendirecek olursak, bu tür sorunları da Kur'an bütünlüğüne hakim olan bir meal yapıcısı fark edebilir ve bu soruna çare bulmaya yönelebilir. Çünkü, bağlam ve bütünlüğe riayet edilmeden salt Arapça bilgisi ile yapılmaya çalışılan bir Kur'an çevirisi, maalesef  bazı anlam kaymalarına sebep olmaktadır. Biz, bu konuyu teorik olarak izah etmeye çalışmak yerine, Kur'an içinde karşımıza çıkan bir kelime olan "Eksere" kelimesi ve onun çoğul kullanımındaki bağlamı ve bu kelimeyle birlikte kullanılan "Ennasu" kelimesi bağlamında örneklerle değerlendirmeye çalışacağız. 

Kesere kelimesi, çokluk anlamına sahip bir kelime olup eksere ise, ismi tafdil sigasında "Daha çok" anlamına gelmektedir. Bu ifade, Kur'an içinde bazı yerlerde "Daha çoğu" olarak doğru karşılığını bulmasına rağmen, bizim kanaatimizce bazı yerlerde "Tamamı" veya "Hiçbiri" şeklinde bir anlam olarak karşılığını bulması gerekmektedir. Biz, bu yazımızda bu şekilde karşılık bulması gerektiğini düşündüğümüz ayetleri örnek olarak vermeye çalışacağız.

---- Bakara s. 100

 ---- Onlar her ne zaman bir antlaşmayla antlaştılarsa, onlardan bir bölük onu fırlatıp atmadı mı? Hayır, onların tamamı inanmazlar.

Bakara s. 100. ayetinde Yahudiler ile ilgili bir durumdan, antlaşmalarına sadık kalmadıklarından bahsedilmektedir. Bizim, "Ekseruhum la yu'minune" ifadesini, "Onların tamamı inanmazlar" olarak çevirmemizin dayanağı, tefsirlerde de izahını görebileceğimiz ve bir edebi üslup olan, "Cüzün zikriyle küllün kastedilmesi" veya "Parça söyleyerek bütünü kastetmek" olan anlatım tarzının bir sonucudur.

Dikkat edilirse burada bahsedilenler Yahudilerin tamamı değil "Onlardan bir bölük" tür, yani antlaşmayı bozanlar onlardır ve Ekseruhum kelimesi de onlardan bir bölüğe dikkat çekmektedir. Biz burada "Ekseruhum" kelimesini birçok olarak anlamlandırdığımız zaman, onların bir kısmının yani antlaşmayı bozanların da içinde inanan olabileceği anlamı çıkabilecektir. Bir şeyi bütün olarak düşünürsek "Onun çoğu" şeklinde bir ifade, bütünün içinde bir parçayı kast etmektedir, yani bütüne dahil olmayan şeyler de vardır. Vereceğimiz örnek ayetlerde bunu daha net görebileceğiz.

---- Al-i İmran s. 110

---- Siz, o insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı bir ana toplum oldunuz. Siz o benimsenene uygunu buyuruyorsunuz ve o yadırganandan vazgeçiriyorsunuz ve siz Allah'a inanıyorsunuz. Ve eğer o kitabın halkı da inanmış olsaydı, kendileri için kesinlikle daha hayırlı olurdu. İçlerinden o inananlar olsa da onların daha çoğu o itaatten çıkanlardır.

Bu ayette sondaki وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ ifadesinin "Daha çoğu" şeklinde çevrilmesi doğrudur. Çünkü kitap ehlinin tamamından bahsedilerek onların çoğunun itaatten çıkanlar olduğu, dolayısı ile az da olsa bir kısmının böyle olmadığı yani inandığı, zaten diğer ayetlerde de beyan edilmektedir.

---- Maide s. 59

---- Sen de ki: "Ey o kitabın halkı, siz bizden Allah'a ve bize indirilmiş olan şeye ve önceden indirilmiş olan şeye inandık diye ve sizin tamamınız itaatten çıkanlar olduğunuzdan ötürü  öç mü alıyorsunuz?"

Bu ayette sondaki وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ ifadesinin Sizin daha çoğunuzun olarak çevrilmesi bağlama uygun değildir. Çünkü buradaki hitap her ne kadar kitap ehli olsa da bu kitap ehli onların hepsi değil inananlara karşı olan yani onlardan kendileri gibi inanmadıkları için öç almaya kalkan kısmına yapılmaktadır. Dolayısı ile çevirinin Sizin tamamınız olarak çevrilmesinin bağlama daha uygun olduğu kanaatindeyiz.

---- Maide s. 103. 

---- Allah, Bahire'den ve Saibe'den ve Vasile'den ve Ham'dan, hiçbirini (serbest) yapmamıştır. Fakat gerçeği örtmüş olan kimseler o yalanı Allah'a karşı yakıştırıyorlar ve onların tamamı bağ kurmazlar.

Bu ayette ortak koşanların kendi kafalarından uydurdukları helal ve haramlara dikkat çekilmektedir. Ayetin sonundaki وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ifadesini, Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, onların diğer bir kısmının akleden olduğu anlamı çıkar ki, akleden bir kafanın Allah c.c. adına helal haram uydurması mümkün değildir. Dolayısı ile bu ayetteki kelimenin daha çoğu olarak değil Onların tamamı olarak çevrilmesi bütünlük açısından daha isabetli olacaktır.

---- Enam s. 37

---- Ve onlar: "Ona, kendisinin Efendisinden (gözle görülen) bir ayet indirilmeli değil miydi?" dediler. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah (gözle görülen) bir ayet indirmenin bir en doğru ölçüsünü koyucudur." Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayette ise ortak koşanların mucize olarak bildiğimiz görsel ayet istekleri dile getirilmektedir. Ayet sonundaki  اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesi ile kast edilenler ortak koşanlardır. Eğer biz bu ibareye Onların çoğu olarak bir anlam verirsek, diğer bir kısmının bilenler olduğu anlaşılabilecektir. Bu nedenle ibarenin "Onların tamamı veya Onların hiçbiri" şeklinde çevrilmesi daha isabetli olacaktır.

---- Enam s. 111

---- Ve eğer biz onlara o melekleri indirmiş olsaydık ve o ölüler onlarla iletişim kursaydı ve biz her bir şeyi karşılarında olarak sürüp toplasaydık, onlar Allah dilemedikçe inanacak değillerdi. Fakat onların tamamı düşüncesizlik ediyorlar.

Bu ayette ortak koşanların ne kadar inatçı olduklarına bir örnek ile dikkat çekilmektedir. Ayetin sonundaki اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ ifadesiyle onların tamamına dikkat çekilmektedir.  Dolayısı ile bu ayetteki kelimenin onların daha çoğu olarak değil "Onların tamamı" olarak çevrilmesi bütünlük açısından yine daha isabetli olacaktır.

---- Araf. s. 102

---- Ve biz onların tamamı için antlaşmaya bağlılıktan (eser) bulmadık. Ve şüphesiz ki biz onların tamamını, kesinlikle itaatten çıkanlar bulduk.

Bu ayette 59. ayetten başlayan ve 93. ayete kadar devam eden helak olaylarından, 94. ayetten 102. ayete kadar ise helak edilen kasabaların halkından bahsedilmektedir. Biz bu ayette iki yerde geçen "Ekserihim ve Ekserehum" kelimelerini "Onların çoğu" olarak çevirdiğimiz takdirde, ayetlerde kastedilenlerin helak edilen kasabalar halkı olduğunu dikkate aldığımızda, bu sefer helak edilenlerin diğer bir kısmının itaatten çıkmayanlar olduğu anlaşılabilir ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir. Çünkü helak edilenlerin tamamı bu helakı hak etmişlerdir. Bu nedenle ilgili kelimenin, onların daha çoğu yerine Onların tamamı olarak çevrilmesi bağlam ve bütünlüğe dikkat esası açısından daha isabetli olacaktır.

---- Araf s. 131

---- Onlara o iyilik geldiği zaman, onlar: "Bu, bizim içindir" derlerdi. Ve eğer onlara bir kötülük değerse onlar, Musa'ya ve onun beraberinde olanların uğursuzluğuna yorarlardı. Dikkat edin, onların uğursuzlukları (işlediklerinden doğan sonuçları) ancak ve ancak Allah'ın yanındadır. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin bağlamı Firavun'a tabi olanlar ile alakalıdır. Ayetin sonundaki  اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ifadesini Onların çoğu olarak çevirmek bağlama uygun düşmeyecektir. Çünkü bir onların kısmının bildikleri gibi bir anlam ortaya çıkabilecektir. Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır.

---- Enfal s. 34

---- Ve Allah onları neden azaplandırmasın? Ve onlar (inananları) o yasak mescitten uzaklaştırıyorlar ve onlar, onun yakınları da değildir. Onun yakınları o korunanlardan başkası değildir. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin 30. ayetten başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bağlam Mekke'li inkarcılardan bahsetmektedir. Eğer biz bu ayetin sonundaki اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, Mekke'li inkarcıların diğer bir kısmının bilenler olduğu anlaşılabilir ki, bu da uygun bir anlam olmayacaktır. Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır.

---- Tevbe s. 8

---- Nasıl (bir antlaşma olabilir ki)? Ve eğer onlar sizin üzerinize üstün gelselerdi, sizin hakkınızda bir yakınlık bağı ve bir anlaşma yükümlülüğü gözetmezlerdi. Onlar ağızları ile sizi hoşnut ederler oysa onların kalpleri ise direnir ve onların tamamı itaatten çıkanlardır. 

Bu ayetin sure başından başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bağlam ortak koşanları kastetmektedir. Eğer biz bu ayetin sonundaki وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ  ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, ortak koşanların diğer bir kısmı itaatten çıkmayanlar olarak anlaşılabilir ki, bu da bağlam ve bütünlük açısından uygun düşmeyecektir.  Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içinde olanlar ve fasık olanların onların çoğu değil tamamıdır.

---- Yunus s. 36

---- Ve onların tamamı kanıdan başkasını izlemiyorlar. Şüphesiz ki o kanı ise, o gerçekten yana hiçbir şeyi ihtiyaçsız kılmaz. Şüphesiz ki Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri bir en iyi bilicidir.

Bu ayet 34. ayetten başlayan ve ortak koşanlardan bahseden bir bağlama sahiptir. Eğer biz ayet içinde geçen Ekserehum kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, ortak koşanların diğer bir kısmının zanna tabi olmadığı gibi bir durum ortaya çıkabilir ki bu  da bağlam ve bütünlük açısından uygun olmayacaktır.

---- Yunus. 55

----  Dikkat edin, o göklerde ve o yerde olan şeyler şüphesiz ki Allah'ındır. Dikkat edin, şüphesiz ki Allah'ın söz vermesi bir gerçektir. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayet daha yukardan başlayan bir bağlama sahip olmasına rağmen en yakın 52. ayetten ve haksızlık yapanları merkeze alan bağlamı dikkate alınmalıdır. Eğer biz ayetin sonundaki   اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde bağlama uygun düşmeyecektir. Bu  nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içinde olan kimselerdir.

---- Yunus s. 60

---- Ve o yalanı Allah'a karşı yakıştırmakta olan kimselerin, o kalkışın günü hakkındaki kanısı nedir? Şüphesiz ki Allah, o insanların üzerine kesinlikle bir lütuf sahibidir. Fakat onların tamamı şükretmezler.

Bu ayetin de 59. ayetten başlayan kendi kafalarınca haram helal tayini yapanlara ait bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz bu ayetin sonunda geçen كْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde bu haram helal tayini yapanların diğer bir kısmının şükrettikleri anlaşılabilecektir. Bu  nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içindeki kendi kafalarınca haram helal tayini yapanlardır.

---- Yusuf s. 38

---- "Ve ben, benim atalarım İbrahim'in ve İshak'ın ve Yakub'un inanç sistemini izledim. Bizim için hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmamız olmaz. Bu, Allah'ın bizim üzerimize ve o insanların üzerine olan lütfundandır. Fakat o insanların tamamı şükretmezler."

Bu ayet Yusuf a.s. ın hapishanedeki iki arkadaşına yapmış olduğu konuşmadan bir kesittir. Yusuf a.s. bunun öncesinde iki arkadaşına, Allah'a ve ahirete inanmayan bir topluluğun inancını terk etmiş olduğunu ve sahip olduğu tevhid inancının Allah c.c. nin o insanların üzerine bir lütuf olduğunu söylemektedir. Yusuf. a.s. O insanlar" olarak ifade "Ennasu" kelimesinin elif lamlı (marife) olarak kullanılmış dikkat edilmesi gereken bir ayrıntıdır. Çünkü Ennasu kelimesi ile kast edilen o insanlar Allah'a ve ahirete inanmayan topluluktur. Allah c.c. o insanlara böyle bir lütufta bulunmasına rağmen o insanlar bu lütfa şükretmek yerine küfretmeyi, yani örtmeyi seçmişlerdir.

Ayetin sonundaki Fakat o insanların tamamı şükretmezler ifadesi ile kast edilen kesim, bu insanlardır. Şimdi biz bu ifadeyi Fakat o insanların çoğu şükretmezler olarak çevirirsek, diğer bir kısmının şükreden olduğu anlaşılabilecektir. Bu nedenle eksere kelimesinin çoğu olarak çevrilmesi yerine, tamamı şeklinde çevrilmesi daha uygun olacaktır.

Kur'an içinde Ennasu olarak marife kullanılan kelimeler, bağlam dikkate alınarak anlaşılmaya çalışılmalıdır. Çünkü bu kelimenin önceki ayetlerden gelen bir bağlamı bulunmaktadır. Aksi takdirde bağlam gözetilmeden "Bütün insanlar" olarak anlaşıldığı takdirde anlama sıkıntısı ortaya çıkabilecektir.

Konuşmanın devam ettiği 40. ayette de aynı şekilde Ve lakin ekserennasi la yalemune ifadesinin yine Fakat o insanların çoğu bilmezler olarak değil, Fakat o insanların tamamı bilmezler olarak çevirmek bağlama uygun düşecektir.

---- Yusuf s. 103

---- Eğer ki sen (inanmaları için) düşkün olsan da, o insanların tamamı inananlar değildir.

Ayet içinde geçen Ekserunnasi ifadesini eğer O insanların daha çoğu olarak çevirirsek devam eden ayetlerdeki konu doğru anlaşılmayacaktır. Çünkü O insanlar olarak ifade edilen insanların kim oldukları devam eden ayetlerde beyan edilmektedir. 

Aynı ifade surenin 106. ayetinde de geçmektedir. Biz bütünlüğe dikkat çekmek açısından 104. ve 105. ayet çevirilerini de paylaşacağız.

---- 104- Ve sen onlardan buna karşı hiçbir iş karşılığı da sormuyorsun. O, o tüm insanlar için bir hatırlatmadan başkası değildir.

---- 105- Ve o göklerde ve o yerde (gözle görülen) ayetten nicesi vardır ki, onlar onun üzerinden kayıtsız kalanlar olarak geçip giderler.

Görüldüğü gibi 103. ayette Ekserunnasi olarak beyan edilen insanlar, vahye karşı yüz çeviren insanlardır yani Mekke toplumundaki vahiy karşıtlarıdır. Şimdi 103. ayetteki ifadeyi eğer "O insanların daha çoğu" olarak çevirirsek diğer bir kısım insanların inandığı gibi bir durum anlaşılabilecektir ki bu ayetlerin mesajı ile uygun düşmeyecektir. Çünkü 104. ve 105. ayetlerde Onlar olarak bahsedilenler, 103. ayette geçen insanlardır, yani onların tamamı inkarcılardır. Şimdi 106. ayete gelelim.

---- Yusuf s. 106

---- Ve onların tamamı Allah'a, ortak koşanlar olaraktan başka inanmıyor. 

Bu ayette de Ekserehum olarak geçen ifadenin Onların çoğu olarak değil, Onların tamamı olarak çevrilmesi gerekmektedir ki bağlama uygun düşsün. Çünkü ortada vahye karşı sırt çevirmiş bir topluluk vardır ve ilgili ayetler bunlardan bahsetmektedir. 

---- Rad s. 1. ayet

---- Elif, Lâm, Mim, Ra. Bunlar, o kitabın ayetleridir. Ve sana Efendinden indirilmiş olan şey o gerçektir. Fakat o insanların tamamı inanmazlar.

Bu ayette geçen Ekserennasi la yu'minune ifadesinin O insanların çoğu olarak yerine O insanların tamamı olarak çevrilmesi bağlama daha uygun düşecektir. Şöyle ki;

Surenin 2. 3. 4. ayetleri kevni ayetlerden bahsettikten sonra, 5. 6. ve 7. ayetlerde yeniden dirilişi ret edenlerin sözlerine yer verilmektedir. 1. ayette Ekserennasi olarak ifade edilen insanlar bu insanlardır. Biz eğer ibareyi O insanların çoğu olarak çevirirsek, bu insanların bir kısmının inandığı gibi bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu da bütünlük ile uyum sağlamayacaktır. Yani yeniden dirilişi inkar eden o insanların tamamı inanmaz olanlardır.

---- Nahl s. 38

----  Ve onlar: "Allah ölecek bir kimseyi (yeniden) harekete geçirmez" (diye) güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, O'nun üzerine gerçek bir söz olarak (bunu yapacaktır). Fakat o insanların tamamı bilmezler.

Bu ayette de yeniden dirilişi inkar eden insanların sözleri aktarılmaktadır. son cümledeki marife olarak Ennasu kelimesi ile ifade edilenler, yeniden dirilişi inkar edenlerdir. Şimdi biz ayetteki Eksere kelimesini Çoğu olarak çevirirsek, yeniden dirilişi inkar eden insanlar içinde bir kısmın bilenler olduğu gibi bir anlamı çağrıştırır ki bu da bağlam ve bütünlük açısından uygun olmayacaktır.

---- Nahl 75

---- Allah, hiçbir şeye gücü yetmez bir mülk edinilmiş kulu ve bizim kendisine bizden bir iyi rızıkla rızık verdiğimiz, böylece o da ondan saklı ve açık olarak harcamakta olan kimseyi bir örnek olarak ortaya koydu. Onlar denk midirler? O övgü Allah'adır. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin 71. ayetten gelen ve ortak koşanlardan bahseden bir bağlamı bulunmaktadır. Şimdi bizayetin sonundaki Ekseruhum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesini çoğu şeklinde çevirirsek, ortak koşanların bir kısmının bildiği gibi bir anlam ortaya çıkabilecektir ki bu da bağlama uygun değildir. Bu nedenle ekseruhum kelimesini Onların tamamı olarak çevirmek bağlama daha uygundur.

Surenin 83. ayeti de bu bağlama dahildir.

---- Onlar Allah'ın nimetini tanıyorlar (ve faydalanıyorlar) sonra onu yadırgıyorlar. Ve onların tamamı o gerçeği örtücülerdir.

Yine ayetin sonundaki Ve ekseruhumulkafirune ibaresini, Onların çoğu kafirdir olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısmının kafir olmadığı gibi bir anlam ortaya çıkabilmektedir ki bu da bağlama uygun değildir. Bu nedenle ekseruhum kelimesini "Onların tamamı" olarak çevirmek bağlama daha uygundur.

---- Nahl s. 101

---- Ve biz bir ayetin yerini (başka) bir ayetle değiştirdiğimiz zaman -ki Allah indirmekte olduğu şeyi en iyi bilendir- onlar: "Sen ancak ve ancak bir yakıştırıcısın" derler. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayette Ekseruhum la ya'lemune olarak ifade edilen kimseler, "Sen ancak ve ancak bir yakıştırıcısın" diyen inkarcılardır. Şimdi biz eksere kelimesine çoğu şeklinde bir anlam verdiğimiz zaman bu inkarcıların bir kısmının bildiği gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ekserehum kelimesinin onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygundur.

---- İsra s. 89.

---- Ve ant olsun ki biz o (inanmayan) insanlara bu okunan (Kur'an)da her bir örnekten evire çevire açıkladık. Buna rağmen o insanların tamamı ancak gerçeği örtmekte diretti.

Bu ayet 88. ayetten başlayan ve 100. ayete kadar devam eden bir bağlamın içindedir ve yine inkarcıları konu etmektedir. Ve bahsettiği inkarcılar için kullandığı "Ekserunnasi" kelimesini, O insanların çoğu olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısmının küfür halinde olmadığı gibi bir anlam ortaya çıkacaktır ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir. Yine burada dikkat çekmek isteriz ki marife olarak Ennasu (o insanlar) kelimesinin diğer ayetlerde onlar olarak çoğul geçen kimseler olduğu ve onların hepsinin inkarcı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

---- Enbiya s. 24

---- Yoksa onlar O'nun berisinden bir takım tanrılar mı bellediler? Sen de ki: "Haydi kendinizin sağlam kanıtını getirin. Bu, benim beraberimde olan kimselerin hatırlatması ve benden önceki kimselerin hatırlatmasıdır." Hayır, onların tamamı o gerçeği bilmezler de bu yüzden onlar kayıtsız kalanlardır.

Bu ayette konu edilenler Allah'a ortak koşanlardır ve onların gerçeği bilmedikleri beyan edilmektedir. Eğer ayette geçen Ekseruhum kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, diğer bir kısmının gerçeği bilenler oldukları gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ibarenin Onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygun olacaktır.

---- Mü'minun s. 70

---- Yoksa onlar (senin için): "Onda bir cinnet hali var" mı diyorlar? Hayır o, onlara o gerçeği getirmiştir, oysa onların tamamı gerçeği çirkin görenlerdir.

Bu ayetin de 68. ayetten başlayan 70. ayetin sonrasında da devam eden bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz ayette geçen Ekseruhum kelimesine, Onların çoğu olarak anlam verirsek, bağlama uygun düşmeyecektir. Bu nedenle ifadeye Onların tamamı olarak anlam vermek daha uygundur.

---- Furkan s. 44

----  Yoksa sen onların tamamının işitmekte olduklarını veya bağlantı kurmakta olduklarını mı hesap ediyorsun? Onlar, o hayvanlar gibiden başkası değildir, hayır, onlar yol bakımından daha sapkındırlar.

Bu ayetin de 40. ayetten başlayan ve aşağı doğru devam eden bir bağlamı bulunmakta ve yine konu ortak koşanlardır. Eğer biz ayette geçen  Ekserehum kelimesini, Onların çoğu olarak çevirirsek, diğer bir kısmının işitmezlik ve akletmezlikten istisna tutulduğu gibi bir anlamı çağrıştıcaktır. Bu nedenle kelimenin Onların tamamı olarak çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Furkan s. 50

---- Ve ant olsun ki biz, onların hatırlamaları için onu (suyu) kendilerinin arasında evirip çevirdik. Buna rağmen o insanların tamamı ancak bir nankörlükte diretti.

Bu ayette yine 44. ayetin devamı olan bir bağlama sahiptir ve Ekserunnasi ifadesinin çoğu olarak yerine tamamı olarak çevrilmesi bağlama daha uygundur.

---- Şuara s. 8- 67- 103- 121- 139- 158- 174- 190- 223

---- Şüphesiz ki bunda (gözle görülen) bir ayet vardır ve onların tamamı inananlar değildir.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Verdiğimiz ayetler 223. ayet haricinde hepsi aynı şekildedir. 8. ve 223. ayetin haricindeki bütün ayetler bahsettiği topluluğun helakından sonra gelmektedir. Dolayısı ile helak edilenlerin tamamının elçiler vasıtası ile kendilerine vahiy ulaştığı halde bu elçileri ret eden insanlardan bahsetmektedir. Dolayısı ile ayet içindeki Ekseruhum kelimesini, Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısım helak edilenlerin inananlar olduğu gibi bir anlam ortaya çıkacaktır ki bu helakın yasası yani Sünnetullah ile asla uyuşmaz.

8. ayet ise önceki ayetlerden gelen bir bağlam dahilinde o ayette aynı şekildedir. "Onlar" olarak bahsedilenler inkarda ayak diretenlerdir. 223. ayet ise 221. ayetten başlayan bir bağlama dahildir ve üzerine şeytanların indiği kimselerden bahsedilmektedir. Ayette geçen Ve ekserehum kazibune ifadesinde geçen eksere kelimesini, çoğu olarak çevirdiğimiz takdirde diğer bir kısmının üzerinde yalancılık vasfının düşürülmesi gibi bir anlam ortaya çıkacağı için ifadenin, Onların tamamı yalancılardır şeklinde çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Neml s. 61

---- Yoksa, o yeri bir sabitlik yapmış ve onun arasında nehirler meydana getirmiş ve ona çakılı dağlar yerleştirmiş ve o iki su kütlesinin arasına engelleyici koymuş olan kimse mi (daha hayırlıdır?) Allah'ın beraberinde başka bir tanrı mı? Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayet 59. ayetten başlayan bir bağlama sahiptir ve yine bahsedilenler ortak koşanlardır. Biz, ayetin sonundaki Ekseruhum la ya'lemune ifadesini, Onların çoğu bilmezler olarak çevirdiğimiz takdirde, azınlıkta kalan kısmın bildiği gibi bir anlam çıkar ki, bu da bağlama uygun düşmez.

---- Kasas s. 13

---- Böylece biz, onun (annesinin) gözü ferah olması ve üzülmemesi ve şüphesiz ki Allah'ın söz vermesinin bir gerçek olduğunu bilmesi için, onu annesine geri döndürdük. Fakat onların (Firavun Haman ve askerlerinin) tamamı bunu bilmezlerdi.

Ayetin sure başından itibaren bir bağlamı bulunmakta ve Firavun, Haman ve askerlerini merkeze almaktadır. Bunu dikkat aldığımızda, ayetin sonundaki Ekserehum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesinin Onların çoğu yerine Onların tamamı şeklinde çevrilmesi bağlama uygun düşecektir.

---- Kasas s. 57.

---- Ve onlar: "Eğer biz senin beraberinde o doğruya ileteni izlersek, kendi yerimizden kapılıveririz" dediler. Biz, onlara kendi katımızdan bir rızık olarak her bir şeyin ürününün derlenip toplanmakta olduğu bir dokunulmazlıklı güvenli yere (yerleşmelerine) olanak sağlamadık mı? Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayette de inkarcıların kendilerine göre ürettikleri bir gerekçeyi görmekteyiz. Yine ayetin sonundaki, Ekserehum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesinin, Onların çoğu yerine Onların tamamı şeklinde çevrilmesi bağlama uygun düşecektir.

---- Ankebut s. 63

---- Ve eğer sen onlara: "Kim, o gökten bir su indirmiştir de onunla o yeri onun ölümünden sonra yaşatmıştır?" diye sorarsan, onlar kesinlikle "Allah" diyecekler. Sen de ki: "O övgü Allah'adır." Hayır, onların tamamı bağlantı kurmazlar.

Bu ayetin de 61. ayetten başlayan 68. ayete kadar süren bir bağlamı bulunmakta ve konu yine ortak koşanlardır. Eğer biz ayetin sonundaki Ekseruhum la ya'kılune ifadesindeki eksere kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, azınlıkta kalan kısmın aklettiği gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ifadenin, Onların tamamı veya Onların hiçbiri olarak çevrilmesi bağlam açısından daha uygundur.

---- Rum s. 6

----  (Bu), Allah'ın söz vermesidir. Allah, verdiği sözüne aykırı davranmaz. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

Bu ayetin surenin başından başlayan bir bağlamı bulunmaktadır. Savaşan rum ordusuna inananlar, diğer orduyu ise ortak koşanlar kendilerine yakın görmektedir. Allah c.c. nin ileri bir zamanda Rum ordusunun galibiyeti haber vermekte ve Ennasu olarak ifade edilen o insanların inananların dışındakiler olduğu dolayısı ile onların çoğunun değil onların tamamının bilmezler olduğu bağlama daha uygundur.

---- Rum s. 8

---- Onlar, Allah'ın o gökleri ve o yeri ve ikisinin arasında olan şeyleri bir gerçekle ve bir isimlenmiş süreyle takdir ettiğini kendi benliklerinde düşünmediler mi? Ve şüphesiz ki o insanlardan bir çoğu, Efendilerinin karşılaşmasını, kesinlikle (reddederek) örtücülerdir.

Bu ayette geçen وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ ifadesinden ki min edatının kısmiyet anlamını dikkate aldığımızda, ibarenin O insanlardan bir çoğu olarak çevrilmesinde herhangi bir sıkıntı yoktur. Bu örneği vermemizin amacı, eksere kelimesinin geçişlerinin tamamının bizim önerdiğimiz şekliyle çevrilemesi gerektiği bir durumun olmadığına dikkati çekmektir.

---- Rum s. 30

----Artık sen yüzünü, (fıtrat yasalarına) bir meyleden olarak o yaşam sistemine kaldır. Allah'ın fıtratına ki O, o insanları onun üzerine açığa çıkarmıştır (fıtrat vermiştir). Allah'ın takdir edişi için hiçbir değişme olmaz. Bu, o dimdik duran o yaşam sistemidir. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

Ayeti okumaya 28. ayetten başladığımız zaman Ennasu yani O insanlar diye bahsedilenlerin kim olduğu daha net anlaşılacak Eksere kelimesinin Çoğu olarak değil Tamamı veya hiçbiri olarak çevrilmesinin bağlama daha uygun düşeceği görülecektir.

---- Rum s. 42

---- Sen de ki: "Siz, o yerde gezin de, önceki kimselerin sonu nasıl olmuş bir bakın. Onların tamamı ortak koşanlardı."

Bu ayette de önceki helak edilmiş topluluklara dikkat çekilmekte onların ortak koşanlar oldukları beyan edilmektedir. Şimdi biz buradaki Ekserehum kelimesini Onların çoğu olarak çevirdiğimiz zaman, azınlıkta kalıp ta helak edilen diğer kısmın ortak koşmayanlar olduğu anlaşılır ki, bu da helakın yasası yani Sünnetullah ile çelişki arzedecek, bu nedenle ibarenin Onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygun olacaktır.

---- Lokman s. 25

---- Ve eğer sen onlara: "O gökleri ve yeri kim takdir etti?" diye sorarsan, onlar kesinlikle "Allah" diyecekler. De ki: "O övgü Allah'adır." Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayette yine diğer surelerde de gördüğümüz bir soru ile karşılaşmaktayız. Sorunun muhatabı ortak koşanlardır ve yine onların bilmezler oldukları bildirilmektedir. Ayetin sonundaki Ekseruhum kelimesinin Onların çoğu yerine Onların tamamı olarak çevrilmesi burada da uygun düşecektir.

---- Sebe s. 28- 36- 41

----  Ve biz seni o insanların hepsine bir müjdeci ve bir uyarıcı olaraktan başka göndermedik. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

---- Sen de ki: "Şüphesiz ki benim Efendim, o rızkı kimse dilerse geniş tutar ve bir ölçüye göre verir, fakat (gerçeği örtücü) o insanların tamamı (bunu) bilmezler."

---- (Melekler): "Sen her türlü eksiklikten uzaksın, sen bizim onların berisinden yakınımızsın. Hayır, onlar cinlere kulluk etmekteydiler. Onların tamamı onlara inananlardı" dediler.

Bu ayetlerin sure bütünlüğü dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Çünkü Ekserennasi  olarak ifade edilen insanların sure genelinde tanıtılmakta ve yine ortak koşanlar olduğu anlaşılmaktadır. Eğer biz bu ifadeyi İnsanların çoğu olarak çevirirsek, bir kısım insanın bilmezlikten istisna edilmiş olduğu anlaşılabilecektir.

---- Yasin s. 7

---- Ant olsun ki o söylenen (azap sözü) onların tamamının üzerine bir gerçek olmuştur, artık onlar inanmazlar.

Bu ayetlerin de 7. ayetten sonra devam eden bağlamı dikkate alınarak okunduğunda Ekserihim ifadesinin, Onların tamamı olarak çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Zümer s. 29- 49

---- Allah bir örnek ortaya koydu, bir adam ki kendisi hakkında birbiriyle uyuşamayan ortakları olan haldedir ve bir adam ki, tek adama teslim olmuş haldedir. Bu ikisi bir örnek bakımından denk olur mu? O övgü Allah'adır. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin yine 22. ayetten başlayan ve 32. ayete kadar süren bir bağlamı dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Böyle bir okuma sonucunda bahsedilen kişilerin zalimler olduğu anlaşılacak ve onların tamamının bilmezler olduğu görülecektir.

49. ayetin ise 43. ayetten başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bu bağlam dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Çünkü bağlam içinde Onlar olarak ifade edilenlerin kimler olduğu anlaşılacaktır.

---- Mümin s. 57- 59- 61

---- Elbette ki o göklerin ve o yerin takdir edilişi, o insanların takdir edilişinden daha büyüktür. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

----  Şüphesiz ki o an kesinlikle gelicidir ki onda hiçbir kuşku yoktur. Fakat o insanların tamamı (buna) inanmazlar.

---- Allah O ki, size o geceyi sizin onda durulmanız için ve o gündüzü de bir açıkça görülebilen olarak, yaptı. Şüphesiz ki Allah o insanların üzerine kesinlikle bir lütuf sahibidir. Fakat o insanların tamamı (buna) şükretmezler.

Bu ayetler grubunun da 56. ayetten başlayan 63. ayete kadar süren bir bağlam dikkate alınarak okunması gerekmektedir ki ayetlerde ki Ekserennasi ifadesinin muhatabının kimler olduğu daha doğru anlaşılabilsin.

---- Fussilet s. 4

---- (2- 3- 4 ) (Bu) o çok şefkatli, sarmalayıcılığı sürekliden indirilme bir kitaptır ki, onun ayetleri bilmekte olan bir topluluk için bir müjdeci ve bir uyarıcı olmak üzere bir Arabi okuma olarak ayrıntılanmıştır. Böyle olmasına rağmen onların (ortak koşanların) tamamı kayıtsız kaldı, artık onlar işitmezler.

Bu ayette Ekseruhum olarak ifade edilenlerin kim oldukları ilerleyen ayetlerde görülmekte ve ifadenin bu bağlam dikkate alınarak çevrilmesi gerekmektedir.

---- Zuhruf s. 78

 ---- 77- 78 - Ve onlar: "Ey (cehennemin) hükümranı, senin Efendin bizim üzerimize (ölüm hükmünü) yerine getirsin" diye seslendiler. O da: "Şüphesiz ki siz (onda) durup bekleyicilersiniz. Ant olsun ki biz size o gerçeği getirmiştik, fakat sizin tamamınız o gerçeği çirkin görenlerdeniz" dedi.

Bu ayetin de 74. ayetten başlayıp surenin sonuna kadar giden bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz ayettte geçen Eksereküm ifadesini Sizin çoğunuz olarak çevirirsek, diğer bir kısmının gerçeği çirkin görmeyenler olduğu anlaşılabilir ki "o kısmın o zaman cehennemde ne işi var?" sorusunun cevabının verilmesi gerekmektedir.

---- Duhan s. 39

---- Biz, o ikisini o gerçek (amaç) dışında takdir etmedik, fakat onların tamamı (bunu) bilmezler.

Surenin ilerleyen ayetlerine baktığımızda, ayet içinde geçen Ekserehum ifadesi ile kastedilenlerin kimler oldukları, dolayısı ile ifadenin Onların tamamı olarak çevrilmesinin bağlam ve bütünlük açısından daha anlaşılabilir olduğu görülecektir.

---- Casiye s. 26

---- Sen de ki: "Allah, sizi yaşatır, sonra sizi öldürür, sonra sizi o kalkışın gününe toplar ki onda hiçbir kuşku yoktur, fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler."

Bu ayetin 24. ayetten başlayan ve muhatapları yeniden dirilişi inkar edenler olan bir bağlamı bulunmaktadır. Yine ayetteki Ekserennasi ifadesini bu bağlamı dikkate alarak anlamlandırmak gerekmektedir.

---- Hucurat s. 4

---- Şüphesiz ki o kimseler o odaların ötesinden sana sesleniyorlar, onların tamamı bağlantı kurmazlar.

Bu ayetin sure başından başlayan ve muhatabı nezaket kuralları konusunda bilgisiz olan inananlar olan bir bağlamı bulunmaktadır. Ayet bu inananların tamamının akletmez olduğunu beyan etmektedir. Eğer biz, Ekseruhum ifadesini Onların daha çoğu olarak çevirirsek, çoğunluk dışında kalan kısmın akledenler olduğu gibi bir anlam oluşacaktır ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir.

---- Tur. 47

---- Ve şüphesiz ki haksızlık yapmış olan o kimseler için bunun berisi bir azap da vardır, fakat onların tamamı (bunu) bilmezler.

Bu ayetin, 29. ayetten başlayan bir bağlamı dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Ayet içindeki Ekserehum ifadesinin yine Onların tamamı olarak çevrilmesi bağlam açısından daha uygun olacaktır.

Kur'an'da geçen Ekserehum veya Ekserunnasi gibi ifadelerini meallerin neredeyse tamamı, Onların çoğu , insanların çoğu olarak çevrilmiş olduğunu gören bir kimsenin haklı olarak, "Bunların hiçbiri bunun böyle olması gerektiğini bilmiyorlar mıydı?" şeklinde bir serzenişte bulunmaları da normaldir.

Bizim, bu ifadenin çeviri olarak hatalı olduğu şeklinde bir iddiamız olmadığını hatırlatmakla birlikte, bağlam ve bütünlük açısından sıkıntılı olduğunu hatırlatmak isteriz. Şöyle ki;

Kur'an'ın doğru anlaşılmasında en önemli etken, ilgili ayetlerin muhataplarının kimler olduklarının bilinmesidir. Bunun yolu da bağlam ve bütünlüğe dikkat eden bir okuma anlama çalışmasından geçtiği inkar edilemez bir gerçektir.

Kur'an çevirilerinin kahir ekseriyeti, ayetlerde geçen Ennasu ifadesinin marife yani elif lam ekiyle kullanıldığına maalesef dikkat etmeyen bir şekilde çevrilmiş olduğunu görmekteyiz. Kur'an çevirmenlerinin bir çoğu Ekserunnasi ifadesini motamot çevirmiş olsa O insanların çoğu şeklinde çevirmesi gerekmesine rağmen elif lam ekinin bir gereği olan "O" ifadesinin maalesef çeviriye katmayarak insanların çoğu şeklinde çevirmektedirler. Çünkü bu ek bilinen bir şeyi ifade etmekte ve konunun anlaşılması açısından önem arz etmektedir.

Nekre yani belirsiz olarak çevirme nedeninin ise, ifadenin sanki gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanları kapsadığı gibi bir anlayışa sahip olunmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Halbuki ayetlerde geçen Ekseruhum veya Ekserunnasi ifadeleri nuzül sürecindeki muhataplara dikkat çekmekte ve ifadenin bu durum dikkate alınarak çevrilmesi yani "O insanlar" olarak çevrilmesi gerekmektedir. Burada yeri gelmişken hatırlatmak isteriz ki, Kur'an çevirilerinde karşımıza çıkan yanlışlardan birisi de marifelik ifade edilen kelimelerin o durumu dikkat alınmadan, nekre yani belirsiz bir kelime olarak çevrilmiş olmasıdır.

İfade, O insanlar olarak çevrildiği zaman önündeki Eksere kelimesi ile kast edilenlerin kim oldukları daha net anlaşılacaktır. Yazımızın başındaki "Parça söyleyerek bütünü kastetmek" şeklinde karşımıza çıkan edebi üslubu dikkate aldığımızda, bu ifadelerin Çoğu olarak yerine Tamamı, hiçbiri şeklinde çevrilmesinin bağlam ve bütünlük açısından daha tutarlı olduğu görülecektir.

Yine burada hatırlatmak isteriz ki bizim böyle bir çeviri tercihinde bulunmamız, türedi bir çeviri yani "Ben yaptım oldu" anlamında bir çeviri değildir. Bu üslüp Kur'an tefsirlerinde de izahı olan ve başka ayetlerde de karşımıza çıkan bir üsluptur.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.