21 Ekim 2024 Pazartesi

Kabirde Kalma Süresi Örneğinde Ayetlerin Rivayetler Işığında Anlaşılma Çabaları

 Allah (c.c.) son kitabı olan Kur'an'ı "Hakem Kitap" olarak indirmiş olmasına rağmen, bu kitabın hakemliği maalesef çok kısa bir zaman sürmüş, zaman içinde hakem olarak Allah'ın kitabı değil rivayet kitapları hakem kitap olarak görülmeye başlanmış, bu durum halâ da devam etmektedir. Bu durum öyle bir raddeye gelmiştir ki Kur'an ayetleri bile artık rivayetler doğrultusunda anlaşılmaya başlanmış ilgili ayetler parantez açılarak veya hiç açılmadan direk tahrifata uğratılarak rivayetleri onaylar hale getirilmeye çalışılmıştır.

Bu duruma pek çok konuda örnek vermek mümkün olmasına rağmen biz bu yazımızda ölümden sonra diriliş safhasının anlatıldığı ayetlerde geçen konuşmaların bazı meallerde parantez açılarak veya hiç açılmadan kabir azabının olduğu önyargısıyla nasıl tahrifata uğratıldığını ele almaya çalışacağız.

Aşağıda vereceğimiz ayet meal örnekleri bir aslına uygun çevrilen bir de tahrifata uğramış şekilde çevrilen olmak üzere iki örnek olacaktır. Amacımız bu örneklerde meallerin kimin tarafından yapıldığına değil nasıl yapıldığına dikkat çekmek olacağı için herhengi bir isim verilmeyecektir.

--- İlk vereceğimiz ayet örneği Yunus s. 45. ayetidir.

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ

Örnek 1-- Allah’ın onları, sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını zanneder vaziyette yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında birbirleriyle tanışırlar. Allah’ın huzuruna varmayı yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Zira onlar doğru yola gitmemişlerdi.


Örnek 2-- Allah onları mahşerde topladığı gün, sanki dünyada sadece günün bir saatinde birbirleriyle tanışmaya yetecek kadar kısa bir süre kaldıklarını sanacaklardır. Allah’a kavuşmayı yalanlayıp da doğru yola bulamayanlar o gün kesinlikle hüsrâna uğramışlardır
Örnek 1 de verilen meal örneği metne daha uygun bir meal örneğidir. Örnek 2 de verdiğimiz  meal örneğinin içinde geçen "dünyada" Kelimesi Arapça metinde olmamasına rağmen metne parantez dahi açılma ihtiyacı duyulmadan ilave edilmiştir.

--- 2. örneğimiz İsra s. 52. ayetidir.

يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَج۪يبُونَ بِحَمْدِه۪ وَتَظُنُّونَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا۟

Örnek 1-- O sizi çağıracağı gün derhal ona kemali ta'zîm ile icabet edeceksiniz ve zannedeceksiniz ki pek az bir müddet kaldınız

Örnek 2-- Sizi (kabirlerinizden) çağıracağı gün, hemen O'na hamd ederek (da'vetine) icâbet edeceksiniz ve (dünyada) ancak pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.

Örnek 1 de verilen meal örneği metne daha uygun bir örnektir. Örnek 2 de yine parantez içine "dünyada" yazılarak önyargılar meale yansıtılmıştır.

--- 3. örneğimiz Taha s. 103. ayetidir. Örnek 2-- Örnek

يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْرًا

Örnek 1--«Ondan fazla durmadınız» diye aralarında gizli gizli konuşacaklar

Örnek 2--Aralarında (korkularından) gizlice şöyle konuşacaklar: “- Dünyada ancak on gece kaldınız, değil mi?”

Örnek 1 de verilen meal örneği metne daha uygun bir örnektir. Örnek 2 de paranteze bile gerek duyulmadan "dünyada" ilâvesi yapılmıştır. Yine bu ayette de parantez açılarak veya açılmadan önyargılar Kur'an'a onaylatılmaya çalışılmıştır. 

--- 4. örneğimiz Mü'minun s. 112-113-114. ayetleridir. 

قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ

قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ

قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Örnek 1--(Allah inkârcılara) "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar.

Örnek 2--(Allah, kâfirlere kıyamet günü şöyle) buyuracak: “- Dünyada veya mezarda ne kadar seneler sayısınca kaldınız?”

Örnek 1 de verilen meal metne uygun bir örnek olup, örnek 2 de ise "Dünyada veya mezarda" şeklinde verilen anlamın metinde yeri yoktur. Meal yapıcısı kendisi ikilem içinde kaldığı için bunu meale yansıtarak sanki Allah'ın böyle bir soru sorduğunu patanteze dahi gerek duymadan göstermeye çalışmıştır. Halbuki metinde her iki kelime de bulunmamaktadır. Şayet parantez açılarak (mezarda) şeklinde bir anlam verilmiş olsaydı daha isabetli olabilirdi. 113. ve 114. ayetlerin meallerinde genelde sıkıntı olmadığı için 112. ayet meali ile yetiniyoruz.

--- 5. örneğimiz Rum s. 55- 56. ayetlerdir.

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Örnek 1--  O gün ki saat gelir Kıyamet kopar, mücrimler, bir saatten fazla durmadıklarına yemîn ederler evvel de böyle çeviriliyorlardı

Örnek 2-- Kıyamet koptuğu gün, günahkârlar, (dünyada) ancak pek kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. İşte onlar, (dünyada da haktan) böyle döndürülüyorlardı.  

Örnek 1 de verilen meal metne daha uygun, örnek 2 deki ise yine önyargının bir eseri parantez açılarak (dünyada) anlamı ilave edilmiştir.

--- 6. örneğimiz Ahkaf s. 35. ayetidir.

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْۜ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَۙ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍۜ بَلَاغٌۚ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ

Örnek 1-- Artık sabret, resûllerden azim sahiplerinin sabrettiği gibi ve onlar için isti'cal etme. Sanki onlar vaadolunduklarını görecekleri gün, gündüzden bir saatten başka durmamışlar gibi olacaklardır. (Bu) Bir tebliğdir, fâsıklar olan kavimden başkası, helâke uğratılacak mıdır? (Elbette uğratılmayacaktır).

Örnek 2-- Azim ve sebat sahibi peygamberler nasıl sabrettiyse, sen de sabret; onlar için acele etme. Kendilerine vaad olunan günü gördüklerinde, onlar dünyada gündüzün bir saatinden fazla kalmadıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmışların güruhundan başkası helâk olur mu hiç?

Örnek 1 de yine metne daha uygun bir meal verilmiş olup, örnek 2 de ise parantez dahi açılmadan dünyada ilavesi yapılmıştır.

Bu verdiğimiz örneklerden anlaşılmaktadır ki meal yapıcılarının bir kısmında belirleyici olan kitap Kur'an değildir. Onlar için hakem kitap rivayet kitapları olup, Kur'an ayetlerini bu doğrultuda çevirmektedirler. 

Eğer bu kimseler Kur'an'ı belirleyici olarak görmüş olsalardı Bakara s. 259 ve Kehf s. 19. ayetlerini diğer ayetleri anlamak konusunda ayetleri anlamada baz alırlardı. 

---- Bakara s. 259. ayeti:

اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًاۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ


---Bakara s. 259- Veya çatıları üzerine çökmüş haldeki bir şehre uğrayan kişiyi (görmedin mi). "Allah buraya ölümünden sonra nasıl yaşam verecek?" demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürmüş, sonra yeniden harekete geçirmişti. (Allah ona) "Ne kadar kaldın?" demiş, o da: "Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldım" demişti. (Allah): "Aksine yüz yıl kaldın, gıdana ve içeceğine bak hiç bozulmamış. Ve eşeğine de bak, seni insanlara böylece delil yapmak için. Ve  kemiklere de bak onları nasıl ayaklandırıyor, sonra et giydiriyoruz." (Sorusunun cevabı) apaçık belli olduğunda: " Biliyorum şüphesiz ki Allah her şeyin üzerine ölçü koyandır" demişti.

Bakara s. 259. ayeti, 100 yıl ölü kalan ve sonrasında diriltilen bir kişiden bahsetmekte ve bu kişiye sorulan soruya verdiği cevap örnek ayetleri anlama noktasında anahtar konumdadır. Hiçbir meal yapıcısı "Ne kadar kaldın?" sorusuna "Dünyada" ilavesi yapmamıştır. Bunun nedeni ise ayetin ölüm ile diriliş süresi arasında geçen süreden açık ve net bir şekilde bahsetmesidir.

----Kehf s. 19

وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا

----Kehf s. 19-- Yine böyle onları ba's de ettik ki aralarında soruşsunlar diye: içlerinden bir söyliyen «ne kadar durdunuz?» Dedi, bir gün yâhud bir gün yâhud bir günün birazı dediler, ne kadar durduğunuza dediler: rabbınız a'lemdir, şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın hangisi yiyecekçe daha temiz ondan size bir rızık getirsin, hem çok kurnaz davransın ve zinhar sizi birine sezdirmesin.

Bu ayette senelerce bir mağarada uyutulanların uyandıktan sonra birbirlerine sordukları soruyu görmekteyiz. Bu ayette aynı Bakara s. 259. ayeti gibi yukarıda verdiğimiz örnek ayetleri doğru anlama noktasında anahtar konumda bir ayettir. Yine bu ayette hiçbi meal yapıcısı "Ne kadar kaldınız?" sorusuna "Dünyada" ilavesi yapmamıştır. Çünkü her iki ayette böyle ilaveye gerek duyulmamaktadır.

Peki her iki ayette ilaveye gerek duyulmadığı halde diğer örnek ayetlerde neden böyle bir ilaveye gerek duyulmuştur?

Bunun tek bir cevabı vardır. O da ilave yapan meal yapıcılarının kafalarında rivayetlerden devşirilmiş olan "Kabir Azabı" inancı bulunmaktadır ve ayetleri de bu inanç doğrultusunda tahrif etme gereği duymuşlardır. 

Halbuki Ümmi bir kafayla bu kitabı okusalar hiçbir yerde kabir azabına dair bir bilgi kırıntısı dahi bulamayacaklar ve örnek ayetleri de Bakara s. 259 ve Kehf s 19. ayetlerini dikkate alarak ölümden sonra diriliş arasında geçen süreden hiçbir şekilde ölen kişinin haberi olmadığı sanki uykudan uyanır gibi uyandığı anlaşılır ve ilgili ayetlere eğer parantez açılacaksa "Dünyada" parantezi veya ilavesi değil "KABİRDE" parantezi açılarak daha doğru anlaşılması sağlanabilirdi. Bazı meallerde bu şekilde parantez açılmış olduğunu karşılaştırmalı meal okuyaanlar görebileceklerdir.

Bu noktada bazı kimseler Mümin s. 46. ayetinin kabir azabına işaret ettiğine dair itiraz edebilir. Onlara da Allah (c.c.) kitabının bir yerinde başka bir yerinde başka şey diyerek çelişkili bir kitap indirmediğini hatırlatmak isteriz.

Kur'an'da sadece tek bir ayet bile ölüm ile diriliş arasında geçen zamanın doğru anlaşılması açısından yeterli olmasına rağmen kitabın içinde binlerce ayet dahi olsa rivayetleri hakem kitap olarak gören kimseler yine de ikna olmayacaklar " Vay seni kabir azabını inkar mı ediyorsun ?" diyerek itirazlarından vazgeçmeyeceklerdir.

--- Yasin s. 52. ayeti:

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

Derler ki: “Eyvâh bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın va'd ettiği şeydir; demek peygamberler doğru söylemiş!”

Şimdi soruyoruz: Eğer kabir azabı inancı doğru bir inanç olsaydı kabirden kaldırılan bu inkarcılar böyle bir soru ile kalkarlar mıydı?

Eğer böyle bir inanç doğru olsaydı kabirde çektikleri azabın ifadesi olan bazı sözlerle kabirlerinden kalkmazlar mıydı?

Sonuç olarak: Kur'an'ın önyargılardan arınmış bir halde okunması bu kitabı doğru anlamanın olmazsa olmazlarındandır. Şayet bu yapılmazsa yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi önyargılarını onaylatılmaya çalışıldığı bir kitap olmaktan öteye gitmeyen bir kitap karşımıza çıkacaktır.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

17 Ağustos 2024 Cumartesi

HİCR SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Ra. Bu (harflerden oluşan kelimeler), o kitabın ve apaçık okunan (Kur'an)ın delilleridir.

2- Gerçeği örtmüş olan kimseler, nice zamanlar: "Keşke teslim olanlar olmalarını" gönülden arzu edecekler.

3- Onları yemeye ve yararlanmaya ve o beklentinin oyalandırmasına bırak. Artık onlar ileride bilecekler.

4- Ve biz hiçbir kasabayı onun bir bilinmiş yazgısı olmadan yok etmedik.

5- (Onlarda yaşayan) hiçbir ana toplum kendi süresini öne geçiremiyor ve sonralayamıyordu.

6- 7- Ve onlar: "Ey kendisine o hatırlatma indirilmiş olan kimse, şüphesiz ki sen kesinlikle cinlenmişsin. Eğer sen o doğru söyleyenlerden isen, bize o melekleri getirmeli değil miydin?" dediler.

8- Biz o melekleri o gerçek olmadıkça indirmiyoruz. (İndirdiğimiz) takdirde onlar bakılanlar da olmazlar.

9- Şüphesiz ki o hatırlatmayı biz indirdik ve şüphesiz ki biz onu kesinlikle (cin, şeytan v.s. müdahalesinden) koruyucularız.

10- Ve ant olsun ki biz senden önce, o ilk taraftarlara da (elçiler) göndermiştik.

11- Ve onlara hiçbir elçi gelmiyordu ki, onunla ancak alay ediyor olmasınlar.

12- Biz onu (o hatırlatmayı) o suç işleyenlerin kalplerine böyle sokarız.

13- Ona (o hatırlatmaya) inanmazlar. Ve oysa (inanmayanlara uygulanan) o ilklerin yasası gelip geçmişti.

14- 15- Ve eğer biz onların üzerine gökten bir kapı açsak onda yükseliyor olsalar, kesinlikle onlar: "Gözlerimiz ancak ve ancak sarhoşlaştırıldı. Aksine biz sihirlenmiş bir topluluğuz" derlerdi.

16-  17- Ve ant olsun ki biz o gökte kaleler oluşturduk ve onları o bakanlara süsledik. Ve onları her taşlanan şeytandan koruduk.

18- Ancak (yine de) kim o kulak hırsızlığına kalkışırsa, hemen ona da bir apaçık ateş parçası izler.

19- Ve o yer, biz onu uzattık ve onda sabitlikler bıraktık ve onda her şeyden tartılmış (dengeli) olarak bitirdik.

20- Ve biz, sizin için ve ona rızık vericiler olmadığınız kimseler için, onda geçim imkanları oluşturduk.

21- Ve hiçbir şey yoktur ki onun depoları bizim yanımızda olmasın. Ve biz onu bir bilinmiş ölçüsü olmadan da indirmiyoruz.

22- Ve biz, o rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik de o gökten bir su indirdik böylece biz onunla sizi suvardık. Ve oysa siz onu depolayıcılar da değilsiniz.

23- Ve biz, şüphesiz ki kesinlikle yaşatırız ve öldürürüz. Ve biz onlara o mirasçı olanlarız.

24- Ve ant olsun ki biz, sizden o öncekileri de bilmişizdir ve ant olsun ki biz o sonrakileri de bilmişizdir.

25- Ve şüphesiz ki senin Efendin, onları sürüp toplayacak olanın ta kendisidir. Şüphesiz ki O, mutlak bilgedir, her şeyi bilicidir.

26- Ve ant olsun ki biz o insanı kuru çamurdan şekillenmiş balçıktan yarattık.

27- Ve  o cann'ı da biz onu önceden o kavurucu ateşten yaratmıştık.

28- 29- 30- Ve bir zaman senin Efendin o meleklere: "Şüphesiz ki ben kuru çamurdan şekillenmiş balçıktan bir beşer yaratıcıyım. Artık ben onu denkleştirdiğim ve ona esintimden (yaşam verme gücümden) üflediğim zaman, hemen ona secde edenler olarak çökün" demişti de, o meleklerin hepsi toplu olarak hemen secde etmişti.

31- İblis hariç. O secde edenler beraberinde olmaktan direnmişti.

32- (Allah): "Ey İblis, sana ne oluyor ki o secde edenlerin beraberinde olmuyorsun?" demişti.

33- (İblis): "Ben kendisini kuru çamurdan şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir beşere secde etmek için olmadım" demişti.

34- 35- (Allah): "Ondan hemen çık. Artık şüphesiz ki sen bir taşlanansın. Ve şüphesiz ki o yükümlülüğün gününe kadar o dışlama senin üzerinedir" demişti.

36- (İblis): "Ey Efendim, onların (yeniden) harekete geçirilecekleri güne kadar beni gözet" demişti.

37- 38- (Allah): "Şüphesiz ki sen o bilinmiş vaktin gününe kadar o gözetilmişlerdensin" demişti.

39- 40- (İblis): "Ey Efendim, senin beni azdırman nedeniyle, bende onlara o yerde (kötülükleri) kesinlikle süsleyeceğim ve içlerinden senin o özgülenmiş kulların hariç onları kesinlikle ve kesinlikle toplu olarak azdıracağım" demişti.

41- 42- 43- 44- (Allah): "Bu, bana göre doğruluğunu koruyan yoldur. Şüphesiz ki benim kullarım, senin onların üzerinde bir yetkin yoktur, seni izlemiş olan o azgınlar başka. Ve şüphesiz ki cehennem, onlara toplu olarak söz verilmiş yerdir. Onun yedi kapısı vardır. Her bir kapı için onlardan paylaşılmış bir kısım (insan) vardır" demişti.

45- Şüphesiz ki o korunanlar bahçelerde ve su gözelerindedir.

46- (Onlara) "Siz bir esenlikle ve güvenliler olarak ona girin" (denilir).

47- Ve biz onların göğüslerinde (kin nefret gibi) bağdan ne varsa çekip çıkarmışızdır. Onlar kardeşler olarak koltuklar üzerinde karşı karşıyadırlar.

48- Onlara onda bir yorgunluk dokunmaz ve onlar ondan çıkarılmış da olmayacaklar.

49- Kullarıma haber ver ki: Şüphesiz ki ben o çok bağışlacının o şefkati süreklinin ta kendisiyim.

50- Ve şüphesiz ki benim azabım da, o çok acı verici azabın ta kendisidir.

51- Ve onları İbrahim'in konuklarından haberlendir.

52- Hani onlar onun üzerine girmişlerdi de: "Selâm" demişlerdi. O: "Şüphesiz ki biz sizden ürperenleriz" demişti.

53- Onlar: "Sakın ürperme, şüphesiz ki biz sana bir bilgin oğlan çocuğu müjdeliyoruz" demişlerdi.

54- O: "Üzerime (yaşça) o büyüklük dokunmuşken beni mi müjdelediniz? Hangi nedenle müjdeliyorsunuz?" demişti

55- Onlar: "Biz sana o gerçeği müjdeledik. Artık sakın o karamsarlardan olma" demişlerdi

56- O: "Kendisinin Efendisinin şefkatinden o sapkınlardan başkası kim karamsar olur?" demişti.

57- O: "Sizin başka söyleyecek sözünüz nedir ey gönderilmişler?" demişti.

58- 59- 60- Onlar: "Şüphesiz ki biz suç işleyen bir topluluğa gönderildik. Lût'un ailesi hariç. Şüphesiz biz onları onun karısı dışında toplu olarak kesinlikle kurtarıcılarız. Şüphesiz ki biz onun kesinlikle o geride kalanlardan olmasını takdir ettik" demişlerdi.

61- 62- Ne zaman ki o gönderilmişler Lût'un ailesine geldi, o: "Şüphesiz ki siz yadırganmış bir topluluksunuz" dedi.

63- 64- 65- Onlar: "Aksine, biz sana onların, hakkında tereddüte düşmekte oldukları şeyi getirdik. Ve biz sana o gerçeği getirdik ve şüphesiz ki biz kesinlikle doğru söyleyenleriz. Artık sen o geceden bir kesitte mensuplarını yürüt ve sen de onların arkalarını izle ve sizden hiçbiri arkasına (kalan kimseye) eğilim göstermesin. Ve buyurulacağınız yere geçip gidin" dediler.

66- Ve biz ona şu: "Şüphesiz ki şunların arkası sabahladıklarında kesilmiş olacaktır" buyruğunu yerine getireceğimizi bildirdik.

67- Ve o şehrin mensupları müjdeleşerek geldi.

68- 69- (Lût): "Şüphesiz ki bunlar benim konuklarımdır. Sakın beni mahcup etmeyin. Ve siz Allah'a karşı korunun ve sakın beni rezil duruma düşürmeyin" dedi.

70- (Halkı): "Biz seni o insanlar(ın işine karışmak)dan vazgeçirmemiş miydik?

71- O: "Eğer (doğru olanı) yapanlarsanız, şunlar benim kızlarım" dedi.

72- (Elçiler Lut'a): "Ömrüne ant olsun ki şüphesiz ki onlar kesinlikle kendi sarhoşlukları içinde bocalıyorlar" (dediler).

73- Gün doğma vaktine girenler iken o çığlık birden onları tutuverdi.

74- Biz onun üstünü altına getirdik ve onların üzerine de pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdık.

75- Şüphesiz ki bunda işaretlerden anlayanlara kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

76- Ve şüphesiz ki o (şehir) kesinlikle bir kalıcı yol üzerindedir.

77- Şüphesiz ki bunda, o inananlara kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

78- Ve şüphesiz ki o Eyke'nin arkadaşları da kesinlikle haksızlık yapanlar idi.

79- Bu yüzden biz de onlardan öç aldık. Ve şüphesiz ki bu ikisi (Eyke ve Lut'un şehri) kesinlikle bir apaçık ana yol üzerindedir.

80- Ve ant olsun ki o taşlık yerin arkadaşları da o gönderilmişleri yalanladı.

81- Ve biz onlara bizim delillerimizi vermiştik, fakat onlardan ilgisiz kalanlar oldular.

82- Ve onlar o dağlardan güvenli evler yontuyorlardı.

83- Sabahladıklarında o çığlık birden onları tutuverdi.

84- Ne var ki kazanmakta oldukları şeyler onlardan bir ihtiyacı gidermedi.

85- Ve biz o gökleri ve o yeri ve o ikisinin arasında olan şeyleri o gerçek (bir neden) den başka yaratmadık. Ve şüphesiz ki o an kesinlikle gelicidir. Artık sen o güzel hoş görüyle davran.

86- Şüphesiz ki senin Efendin, o tekrar tekrar yaratıcının, o her şeyi bilicinin ta kendisidir.

87- Ve ant olsun ki biz sana o tekrarlanan elçilik gücünden* ve o büyük okunan (Kur'an)ı verdik.

* Ayette geçen "Seb'an" kelimesine "Güç" anlamı verme gerekçemiz, bu ayetin yorumu ile ilgili çok farklı görüşlerin olması ve bu kelimenin sadece 6 dan sonraki bir rakamı ifade etmemesi ve sembolik bir anlamının da olmasındandır. Ayrıca Maide s. 3. ayetinde de geçen bu kelimenin güçten kinaye olarak yırtıcı hayvanlar için kullanılmış olması, bizi bu kelimeye "Güç" anlamı vermeye yöneltmiştir. En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

88- Sen, içlerinden bazılarını bizim onunla çifter çifter olarak yararlandırdığımız şeylere iki gözünü sakın uzatma. Ve sen onlara karşı da üzülme. Ve sen kanadını da o inananlara alçalt.

89- Ve sen de ki: "Şüphesiz ki ben o apaçık uyarıcının ta kendisiyim."

90- Nitekim biz (Salih'i öldürmek için aralarında) yemin edenlerin üzerine de (azap) indirmiştik.*

* Bu ayete diğer meâllere göre farklı bir meâl verme gerekçemiz, surenin 80-84. ayetleri arasında Hicr topluluğundan bahsediliyor olması ve Neml s. 49. ayeti ile bağ kurmamızdır.

91- O kimseler ki, o okunan (Kur'an)ı parça parça hale koydular.

92- 93- Artık senin Efendine ant olsun ki işlemekte oldukları şeylerden dolayı biz onlara toplu olarak kesinlikle (bilgi) talep edeceğiz.

94- Artık sen sana buyurulmakta olan şey nedeniyle (başları ağrıtarak) çatlat ve o ortak koşanlardan kayıtsız kal.

95- Şüphesiz ki o alay edicilere karşı biz sana yeteriz.

96- O kimseler ki, Allah'ın beraberinde diğer bir tanrı daha oluşturuyorlar. Artık onlar ileride bilecekler.

97- Ve ant olsun ki biz onların söylemekte oldukları nedeniyle göğsünün daralmakta olduğunu biliyoruz.

98- Bu durumda sen Efendini övgü ile tesbih et ve o secde edenlerden ol.

99- Ve sen o kesinkes bilgi (olan ölüm) sana gelene kadar Efendine kulluk et.


12 Ağustos 2024 Pazartesi

Hicr s. 9. Ayeti: Kur'an'ın Korunmuşluğu Üzerine

Kur'an üzerine yapılan konuşmalarda açılan konulardan bir tanesi de, onun kıyamete kadar Allah tarafından korunacağı üzerinedir. Bu konuşmanın delil getirildiği ayet ise Hicr s. 9. ayetidir. Biz bu yazımızda konu ile ilgili olarak delil getirilen bu ayetin böyle bir anlama gelip gelemeyeceği üzerinde durmaya çalışacağız.

Kur'an üzerinde yapılan konuşmalarda genel olarak yapılan hatalardan bir tanesi de, bütüncül okuma değil parçacı okuma yapılmasıdır. Bu okumanın altında yatan en önemli etken ise, kişinin ön kabulünü Kur'an'a onaylatma çabasıdır. Yani birçok kişinin "Kur'an acaba bu konuda ne demiş olabilir?" sorusunun cevabını aramak yerine, "Ben ön kabulümü Kur'an'a nasıl onaylatabilirim?" sorusunun cevabına yönelik okuma yapmasıdır

Kanaatimizce, Hicr s. 9. ayeti ile ilgili varılan sonuç ta böyle bir parçacı okumanın sonucu olup, eğer bütüncül bir okuma yapılacak olduğunda, daha farklı bir anlam ortaya çıkacaktır. İlgili ayeti daha doğru anlamanın yolu öncelikle surenin 6. ayetinden itibaren okumaya başlamak olduğunu düşünmekteyiz.

Hicr s. 6- 7- Ve (inkâr edenler): "Ey  üzerine Hatırlatma (Ezzikr) indirilmiş olan, şüphesiz ki sen kesinlikle cinlenmişsin. Eğer doğrulardan isen bize melekleri getirmeli değil miydin?" dediler.

Hicr s. 8- Biz melekleri bir gerçek olmadıkça indirmeyiz. İndirdiğimiz takdirde de süre verilmişlerden de olmazlar.

Hicr s. 6. ve 7. ayetlerinde Mekke müşriklerinin Muhammed (a.s.) ın elçiliğini ret etmek için ortaya sürdükleri iddialardan bir tanesi onun "Mecnun" Yani "Cinlenmiş" olduğu iddiasıdır. Bu kelime, birçok mealde hatalı olarak "Deli" olarak çevrilmekte ve Kur'an'ın bu konuda vermek istediği mesajın doğru anlaşılmamasına sebebiyet vermektedir. Çünkü "Mecnun" olmak nüzul ortamında cinlerle alâka kuranlar için söylenen bir sözdür. Bu iddianın temelinde cinlerden haber alan, söylediği sözün o kişiye cinler tarafından ilham edilmiş olduğu yönünde bir inanç mevcuttur. 

Bu iddia Mekke müşriklerinin Muhammed (a.s.) ı çağrısını insanlar gözünde küçük düşürmek için ortaya atılan iddialardan bir tanesidir. Yani ona indirilen vahyin Allah (c.c.) tarafından değil, cinler tarafından ilham edildiğidir. Cinlerin kendisine musallat olduğu bir kişinin de söyledikleri ciddiye alınacak sözler değildir. İşte surenin 6. ve 7. ayetleri bu iddiayı dile getirmektedir.

Hicr. s. 6. ve 7. ayetleri böyle okuduktan sonra 9. ayeti okuyabiliriz.

Hicr s. 9- Şüphesiz ki Hatırlatmayı (Ezzikr) biz indirdik ve şüphesiz ki biz onu (Hatırlatmayı) kesinlikle (cin müdahalesinden de) koruyucularız.

Ayette bir koruma konusunun olduğu göz ardı edilemez. Fakat bu korumanın kime ve nasıl bir koruma olduğu konusu öncelerden beri tartışma konusudur. Eski tefsirlere bakıldığında, ayetin Arapça metninde geçen "Lehu"  edatının kimin için kullanılmış olabileceği yönünde farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı tefsirciler bu edatın Muhammed (a.s.) için kullanılmış olabileceği yönünde görüşler serd ederek, ayetin Muhammed (a.s.) ın korunacağı yönünde bir beyanı olduğunu iddia etmişler, bu iddialarına da başka ayetlerden ve gramer kurallarından delil getirmişlerdir.

Biz bu görüşün asla kabul edilemez olduğunu düşünmemekle birlikle, olayı Kur'an bütünlüğünde ve nuzül dönemi arka plânı dahilinde düşündüğümüzde bu görüşün isabetli olamayacağı kanaatinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Çünkü;

Nuzül dönemi arka plânına baktığımızda, kendilerine "Mecnun, Kâhin, Arraf" gibi isim verilen bazı kimselerin insanüstü güçlerden yani "CİN" adı verilmiş olan varlıklardan gökyüzünden haberler aldıklarına dair yaygın bir inanç mevcuttur. Mekkeli müşriklerde böyle bir inanca istinaden Muhammed (a.s.) ın aldığı vahyin böyle bir durumun neticesi olduğu kanaatine sahip olmuşlar ve onu "Mecnun" olarak nitelemişlerdir.

Hicr s. 9. ayetini anlamak, böyle bir iddiayı merkeze aldımızda kolaylaşacaktır. Ayrıca aynı surenin 16.17.18 ayetleri, Saffat s. 6.7. 8. 9. ve 10. ayetleri, Cin s. 8. ve 9. ayetleri, Muhammed (a.s.)a inen vahyin herhangi bir şeytan veya cin bulaşması olmadan ona Allah- Melek elçi- Beşer elçi yoluyla indirildiğini beyan etmektedir. Yani Mekke müşriklerinin vahye ve elçiye karşı olan bu iddialarını yalanlamaktadır.

İşte Hicr s. 9. ayeti böyle korunmuşluktan bahsetmektedir. Muhammed (a.s.) indirilmekte olan ve ayette "Ezzikr" olarak ifade edilen kitap, hiçbir şekilde dış etken olmadan Allah (c.c) den melek elçiye ondan da beşer elçiye ulaşmaktadır. Yani Kur'an vahyediliş sürecinde korunan bir kitaptır ve ona asla herhangi bir dış etken müdahalesi olmamıştır. 

Hicr s. 9. ayeti ile ilgili durum böyle iken, " Şimdi siz Kur'an korunmamıştır mı demek istiyorsunuz?" şeklinde bir sorunun sorulması gayet yerinde bir sorudur. 

El cevap: Hayır, "Kur'an korunmamıştır" şeklinde bir iddiamız asla ve kat'a yoktur. Bizim iddiamız, Hicr s. 9. ayetinin mushafın kıyamete kadar Allah tarafından korunacağının bu ayet ile garanti altına alınmış olduğu düşüncesinin doğru olmadığıdır.

         --------- Peki, Kur'an korunmuş mudur yoksa korunmamış mıdır? --------

Bir kitabın korunmuş veya korunmamış olduğunun bilinmesi, o kitabın asıl nüshası ile karşılaştırılması suretiyle olması gerektiği, bu soruya verilebilecek cevaplardan bir tanesidir.

Biz Tevrat ve İncil'in bugün Yahudi ve Hristiyanlarca kabul edilen kısmının, tamamının Allah (c.c.) tarafından indirilen Tevrat ve İncil olmadığını iddia ederken, Kur'an'ı baz almaktayız. Biz Kur'an'ın Allah (c.c) tarafından indirilen bir kitap olduğuna inanmış olmamızdan dolayı, Kur'an'da Tevrat ve İncil'in tahrif edildiği yönündeki ayetler bizim için delil mesabesindedir.

Eğer Kur'an tahrif edilmiş ise, böyle bir şey mümkün olmamakla beraber, bugün yeni bir kitabın inerek bu kitap üzerinde bazı tahrifatların yapıldığını beyan eden ayetlerin olması gerekir ki, biz Kur'an'ın Muhammed (a.s.) sonrasında tahrif edilmiş olduğuna inanalım.

Bugün Kur'an merkezli düşünce sahibi olduğunu iddia eden bazı kimselerin, Kur'an'ın orjinal metni sanki kendi ellerindeymiş gibiymişcesine, bazı kelimeler üzerinde şahsi tasarruflar yaparak Kur'an'ın tahrif olduğunu ve bu tahrifatın kendileri tarafından düzeltiliyor olduğu iddiası, yeni bir Kur'an yazma çalışmasından başka birşey değildir. Bu kişilerin en garip iddialarından bir tanesi, Kur'an'ın yazılı olarak indirildiği iddiasıdır. 

Onlara göre Kur'an yazılı ve harekesiz olarak inmiş, sonradan harekelendiği için bazı kelimeler üzerinde tahrifat yapılmış, ve ellerinde orjinal metin olan! bu kimseler bu tahrifatları düzeltmektedirler.

Yazımızın konusu Kur'an'ın tahrif edilip edilmediği konusu olmadığı için fazla uzatmamak adına kısaca bu kadarını söylemek istiyoruz.

Hasılı kelâm; Hicr s. 9. ayeti mushafın kıyamete kadar korunacağının garanti alnda olduğunu beyan eden bir ayet değil, onun iniş sürecinde dış etkenlerden korunmuş olduğunu beyan eden bir ayettir. Bununla birlikte Kur'an'ın tahrif edilmiş olduğu yönünde bir düşüncemiz de asla yoktur.

                                   EN DOĞRUSUNU ALLAH(C.C.) BİLİR.


11 Ağustos 2024 Pazar

İBRAHİM SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Ra. (Bu harflerden oluşan) bir kitaptır ki kendilerinin Efendisinin onayıyla o insanları o karanlıklardan o ışığa, o mutlak üstün o övgüye lâyığın yoluna iletmen için, biz onu sana indirdik.

2- Allah O ki, o göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa O'nundur. Ve bir çetin azaptan dolayı o gerçeği örtücülerin vay haline.

3- O kimseler ki, o yakın yaşamı o sonraki (yaşam) üzerine tercih ediyorlar  ve Allah'ın yolundan uzaklaştırıyorlar ve onda bir eğrilik peşine düşüyorlar. İşte onlar, bir uzak sapkınlık içindedirler.

4- Ve biz hiçbir elçiyi onlara açıklaması için kendi topluluğunun dilinden başkası ile göndermedik. Böylece Allah kimi dilerse saptırır ve kimi dilerse doğruya iletir. Ve O, mutlak üstündür, mutlak bilgedir.

5- Ve ant olsun ki biz Musa'yı: "Kendi topluluğunu o karanlıklardan o ışığa çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" diye, bizim delillerimizle gönderdik. Şüphesiz ki bunda her bir çokça direnç gösteren, şükreden için kesinlikle deliller vardır.

6- 7- Ve bir zaman Musa kendi topluluğuna: "Siz, Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini hatırlayın. Hani O sizi Firavun'un hanedanından kurtarmıştı, onlar sizi o azabın kötüsüne sürüyorlardı. Onlar sizin oğullarınızı boğazlıyorlar ve kadınlarınızı yaşatıyorlardı. Ve size Efendinizden çok büyük yoklama, işte bundaydı. Ve hani Efendiniz size - Ant olsun ki eğer siz şükrederseniz, kesinlikle size artırırım ve kesinlikle ki eğer siz gerçeği örterseniz, şüphesiz ki benim azabım kesinlikle çetindir- diye duyurmuştu" demişti.

8- Ve Musa (devam ederek): "Eğer siz ve o yerde kim varsa toplu olarak gerçeği örterseniz, şüphesiz ki Allah kesinlikle ihtiyaçsızdır övgüye lâyıktır" demişti.

9- Size, sizden önceki kimseler olan Nuh'un ve Ad ve Semud topluluğunun ve onlardan sonraki kimselerin -ki onları Allah'tan başkası bilmez-, haberi gelmedi mi? Onların elçileri o apaçık belgeleri onlara getirmişti de, onlar ellerini onların ağızlarına geri döndürmüşler ve onlar: "Şüphesiz ki biz, sizin onunla gönderildiğiniz şeyi örttük ve şüphesiz ki biz, sizin bizi kendisine çağırmakta olduğunuz şeyden de kesinlikle bir kuşku verici kararsızlık içindeyiz" demişlerdi.

10- Onların elçileri: "O göklerin ve o yarıcısı Allah hakkında bir kararsızlık mı var? O sizi, peşinize takılı suçlarınızdan bir kısmını size bağışlaması ve bir isimlenmiş süreye kadar sizi sonralaması için çağırıyor" demişti. Onlar: "Siz bizim örneğimiz bir beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi kendi atalarımızın kulluk etmekte olduğu şeylerden uzaklaştırmak istiyorsunuz. Öyleyse bize bir apaçık yetki getirin" demişlerdi.

11- 12- Onların elçileri: "(Evet) biz sizin örneğiniz bir beşerden başkası değiliz. Fakat hakikat şu ki Allah kendisinin kullarından kime dilerse büyük iyilikte bulunur. Ve bizim için Allah'ın onayı olmadıkça bizim size bir yetki getirmemiz olamaz. Ve artık o inananlar Allah'a güvenip dayansın. Ve bize ne oluyor ki, Bizi kesinlikle yollarımıza iletmişken Allah'a güvenip dayanmalayalım? Ve oysa biz, sizin bize verdiğiniz rahatsızlığa karşı kesinlikle ve kesinlikle direnç göstereceğiz. Ve artık o üstlenici edinenler Allah'a güvenip dayansın" demişti

13- 14- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler elçilerine: "Sizi kendi yerimizden kesinlikle ve kesinlikle çıkaracağız ya da kesinlikle ve kesinlikle bizim inanç çizgimize tekrar geri döneceksiz" demişti. Bunun üzerine kendilerinin Efendisi onlara: "Biz, o haksızlık yapanları kesinlikle yok edeceğiz. Ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yerde dinginleştireceğiz. Bu, benim mevkimden kaygılanmış olan ve tehdidimden kaygılanmış olan kimse içindir" diye vahyetmişti.

15- Ve (elçiler) fetih istemişler Ve her bir zorba inatçı perişan olmuştu.

16- Onun (o perişanlığın) ardından da cehennem vardır. Ve (cehennemde) bir irinli sudan suvarılacak.

17- Onu yutmaya çalışacak, fakat neredeyse onu boğazından geçiremeyecektir. Ve o ölüm ona her bir taraftan gelecek, oysa o ölecek de değildir. Ve onun ardından daha da bir kaskatı azap vardır. 

18- Kendilerinin Efendisi(nden gelen) gerçeği örtmüş olan kimselerin işlediklerinin örneği, fırtınalı bir günde o rüzgârın onu çetince savurduğu bir kül gibidir. (Bu kimseler) kazandıkları şeylerden hiçbir şeye güç yetiremezler. Bu, o uzak sapkınlığın ta kendisidir.

19- 20- Sen görmedin mi şüphesiz ki Allah o gökleri ve o yeri o gerçekle yaratmıştır? Eğer O dilerse sizi giderir ve yeni bir yaratış getirir. Ve bu da Allah'ın üzerine bir güçlük değildir.

21- Ve onlar toplu olarak (hesap için) Allah'a belirdiler de o zayıflar büyüklük taslamış olan kimselere: "Şüphesiz ki biz sizi izleyen idik, şimdi siz bizi Allah'ın azabından az bir şey de olsa ihtiyaçsız kılanlar mısınız?" dedi. (Büyüklük taslamış olanlar): "Eğer Allah bizi doğruya iletmiş olsaydı, biz de sizi doğruya iletirdik. Artık biz sızlansak da direnç göstersek de bizim için denktir. Bizim için hiçbir kaçış yeri yok" dediler.

22- Ve o buyruk yerine getirildiğinde o şeytan: "Şüphesiz ki Allah, size o sözün gerçek olanını söz verdi. Ve ben de size söz verdim, fakat ben size (verdiğim söze) aykırı davrandım. Benim için sizin üzerinizde sizi çağırmaktan başka hiçbir etkim yoktu, siz de beni (olumlu) cevaplandırdınız. Sakın beni kınamayın, kendi benliklerinizi kınayın. Ben sizin feryadınıza cevap verici değilim ve siz de benim feryadıma cevap verici değilsiniz. Şüphesiz ki ben, sizin beni ortak koşmanızı önceden (redderek) örtmüştüm. Şüphesiz ki o haksızlık yapanlar var ya, çok acı verici azap onlar içindir" dedi.

23- Ve inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimseler, kendilerinin Efendisinin onayıyla bahçelere girdirilmiştir ki onların altından o nehirler akar, onların içinde sürekli kalıcıdırlar. Onların onlardaki esenlemeleri de "Selâm" dır. 

24- 25- Sen görmedin mi Allah nasıl bir örnek ortaya koydu? Temiz bir kelime, onun kökü sabit ve onun dalı o gökteki bir temiz ağaç gibidir. Kendisinin Efendisinin onayıyla yemişini her vakit verir. Ve Allah o insanlara o örnekleri böyle ortaya koyuyor ki onlar hatırlayalar.

26- Ve bir murdar kelimenin örneği ise, gövdesi o yerin üstünden koparılmış olan hiçbir sabitliği olmayan bir murdar ağaç gibidir. 

27-Allah inanmış olan kimseleri o yakın yaşamda ve o sonraki (yaşamda) o sabit sözle sabitleştirir. Ve Allah o haksızlık yapanları saptırır ve Allah ne dilerse yapar.

28- 29- Sen görmedin mi o kimseleri ki, Allah gönendirmesini gerçeği örtmeyle değiştirdiler ve kendilerinin topluluğuna o yıkımın yurdunu serbest hale getirdiler? Cehennem. Onlar ona yaslanacaklardır. Ve o ne kötü sabitliktir.

30- Ve onlar Allah'a, O'nun yolundan saptırmak için benzerler yaptılar. Sen de ki: "Siz yararlanın, ama şüphesiz ki sizin varış yeriniz o ateşedir."

31- İnanmış kimseler olan kullarıma sen de ki; Onlar, onda alışverişin ve dostluğun asla olmacağı gün gelmesi öncesinden, o kulluk görevini ayakta tutsunlar ve bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizli olarak veya aleni olarak harcasınlar.

32- 33- Allah O ki, o gökleri ve o yeri yarattı ve o gökten bir su indirip de onunla size bir rızık olarak o ürünlerden çıkardı ve kendisinin buyruğu ile o su kütlesinde akması için o gemileri size boyun eğdirdi ve o nehirleri size boyun eğdirdi. Ve O, o güneşi ve o ayı aynı gidişatta (dönmek) üzere size boyun eğdirdi ve o geceyi ve o gündüzü de size boyun eğdirdi.

34- Ve O size kendisinden talep ettiğiniz şeylerin hepsinden verdi. Ve eğer siz Allah'ın gönendirmesini adetlemeye kalksanız, onu sayılandıramazsınız. Şüphesiz ki o insan, kesinlikle çok haksızlık yapandır, çok nankördür.

35- 36- 37- 38- 39- 40- 41- Bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, bu yerleşim merkezini güvenli hale getir ve beni ve oğullarımı bizim o putlara kulluk etmemizden uzak tut. Ey Efendim, şüphesiz ki onlar o insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim beni izlerse, şüphesiz ki o bendendir. Ve kim bana baş kaldırırsa, şüphesiz ki sen bir çok bağışlayıcısın, bir şefkati süreklisin. Ey Efendimiz, şüphesiz ki ben soyumdan bir kısmını ekinsiz bir vadide, senin o yasaklanmış evinin yanında dinginleştirdim. Ey Efendimiz, o kulluk görevini ayakta tutmaları için. Artık o bir kısım insanlardan onlara meyledecek gönüller oluştur ve onları o ürünlerden rızık ver ki onlar şükredeler. Ey Efendimiz, şüphesiz ki sen bizim saklı tutmakta olduğumuz şeyleri ve ilan etmekte olduğumuz şeyleri bilirsin. Ve o yerde ve o gökte hiçbir şey Allah'a karşı saklı kalmaz. O övgü Allah'adır ki O, (yaşça) bu büyüklüğüme rağmen bana İsmail'i ve İshak'ı bahşetti. Şüphesiz ki benim Efendim o çağrıyı kesinlikle işiticidir. Ey Efendim, beni o kulluk görevini ayakta tutan biri yap ve soyumdan da. Ey Efendimiz, ve çağrımı kabul et. Ey Efendimiz, o hesabın ayağa kalkacağı günde beni ve anne babamı ve o inananları bağışla" demişti.

42- Ve sen Allah'ı o haksızlık yapanların işlemekte olduğu şeylerden sakın duyarsız halde olduğunu sakın sakın hesap etme. Onları ancak ve ancak onda o gözlerin donup kalacağı bir güne sonralamaktadır.

43- Onlar, boyunlarını uzatarak koşacaklar. Bakışları onlara geri döndürülmez (gözlerini açıp kapayamazlar). Ve gönülleri ise kayıp gitmiştir.

44- 45- Ve o insanları onlara o azabın geleceği günle uyar. (O gün geldiğinde) haksızlık yapmış olan kimseler: "Ey Efendimiz, bizi bir yakın süreye kadar sonrala da senin çağrını (olumlu) cevaplandıralım ve o elçileri izleyelim" derler. (Onlara karşılık olarak): "Siz, önceden bir düşüşün kendiniz için olmayacağına dair kasem etmiş değil miydiniz? Ve sizler kendi benliklerine haksızlık yapmış olanların dinginlik yerlerinde dinginleşmiştiniz ve onlara (sizden önce) nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuş ve size o örnekleri de ortaya koymuştuk" (denir).

46- Ve onlar gerçekten tuzaklarını kurmuşlardı. Ve eğer ki onların kurdukları tuzaklardan dolayı o dağlar (yerinden) düşecek olsa da, onların kurdukları tuzakları(n bilgisi ve karşılığı) Allah'ın yanındaydı.

47- O halde sen sakın sakın Allah'ı, elçilerine olan (yardım) sözüne aykırı davranıcı hesap etme. Şüphesiz ki Allah mutlak üstündür, öç sahibidir.

48- O gün o yer, o yerin başkasıyla değiştirilir ve gökler de (değiştirilir ve insanlar da) o tek, o ezici güç sahibi Allah'a (hesap için) belirdiler.

49- 50- Ve sen o gün o suç işleyenleri o zincirlerle birbirlerine yaklaştırılmış olarak görürsün. onların giysileri eritilmiş bakırdandır ve yüzlerini de o ateş kaplar.

51- Sonunda Allah (haksızlık yapan) her benliğe kazandığı şeyin karşılığını verir. Şüphesiz ki Allah, o hesabın çok hızlı görenidir.

52- Bu, o insanlara onunla uyarılmaları için ve O'nun ancak ve ancak bir tek tanrı olduğunu bilmeleri için ve o saf aklın sahiplerinin hatırlaması için, bir ulaştırmadır.


5 Ağustos 2024 Pazartesi

RA'D SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Mim, Ra. Bu (harflerden oluşan kelimeler), o kitabın delilleridir. Ve sana Efendinden indirilmiş olan şey o gerçektir, fakat hakikat şu ki o insanların tamamı inanmazlar.

2- Allah O ki, o gökleri bir direk olmaksızın yükseltti, siz onları(n böyle olduğunu) görüyorsunuz, sonra o tahtın üzerine denkleşti ve o güneşi ve  o ayı boyun eğdirdi. Her biri bir isimlenmiş süreye akmaktadır. O (bunlar ile ilgili), o buyruğu ardı ardına düzenlemektedir, size o (gözle görülen) delilleri ayrıntılı olarak açıklıyor ki siz Efendinizin karşılamasına kesinkes inanasınız.

3- Ve O ki, o yeri uzattı ve onda sabitlikler ve nehirler meydana getirdi. Ve O onda o bütün ürünlerden iki eş yaptı, o geceyi o gündüze kaplatmaktadır. Şüphesiz ki bunda, iyice düşünecek bir topluluğa kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

4- Ve birbirine komşu (toprak) kesitleri ve üzümlerden bahçeler ve ekinlik ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar o yerdedir ki, (hepsi) bir tek suyla suvarılır. Biz onların bazısını bazısından o yemişinde (lezzetçe) üstünleştirdik. Şüphesiz ki bunda, bağlantı kuracak bir topluluğa kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

5- Ve eğer sen şaşacaksan asıl şaşılacak olan, onların: "Biz bir toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi bir yeni yaratılış içinde olacağız?" demeleridir. İşte onlar, kendilerinin Efendisini(nden gelen) gerçeği örtmüş olan kimselerdir. Ve işte onlar, o (demirden) bağlar kendilerinin boyunlarındadır. Ve işte onlar, o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcıdırlar.

6- Ve onlar senden o iyilikten önce o kötülüğün çabuklaşmasını istiyorlar, oysa onlardan önce o örnekler gelip geçmiştir. Ve şüphesiz ki senin Efendin o insanlara karşı, onların haksızlıklarına rağmen bir bağışlama sahibidir. Ve şüphesiz ki senin Efendinin o sonuçlandırması da kesinlikle çok çetindir.

7- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler: "Onun üzerine kendisinin Efendisinden (gözle görülen) bir delil indirilmeli değil miydi?" diyor. Sen ancak ve ancak bir uyarıcısın ve her bir topluluk için doğruya iletici vardır.

8- Allah, her bir dişi neyi taşıyor ve o rahimler neyi eksiltiyor ve neyi artırıyor, bilmektedir. Ve her bir şey O'nun yanında tam tamına ölçülenmiştir.

9- (O), o algılanamayananın ve o tanık olunanın bilicisidir, O çok büyüktür, çok yücedir.

10- Sizden o söyleneni saklı tutmuş olan kimse de ve onu açığa vurmuş olan kimse de ve kendisi o geceye gizlenen ve o gündüze akıp giden kimse de, (Allah için) denktir.

11- Kendisinin önünden ve ardından Allah'ın buyruğundan dolayı onu(n yaptıklarını yazıp) korumakta olan takipçileri onun (o kimse) içindir. Şüphesiz ki Allah bir topluluğa olan şeyi, onlar kendi benliklerindekini (olumlu veya olumsuz yönde) değiştirene kadar, O da (olumsuz veya olumlu yönde) değiştirmez. Ve Allah bir topluluğa kötülük istediği zaman, artık onun asla geri döndürmesi olmaz. Ve O'nun berisinden hiçbir yakın da onlar için yoktur.

12- O ki, size bir kaygı ve bir umut olarak o şimşeği gösteriyor ve o ağır bulutları oluşturuyor.

13- O gök gürlemesi, O'nu övgüsü ile tesbih eder ve o meleklerde O'nun kaygısından dolayı (aynısını yaparlar). Ve O, o yıldırımları gönderir de, onlar Allah hakkında söz dalaşı yaparlerken onları kime dilerse değdirir. Oysa O'nun o darbesi çetindir.

14- Çağrının o gerçek olanı O'nadır. Ve o kimselerin O'nun berisinden çağırmakta oldukları şeyler ise, onlara hiçbir şekilde cevap veremezler. (Onların durumu) ancak, ağzına o suyun ulaşması için iki avucunu genişleten gibidir, oysa o (su) ona ulaşıcı değildir. Ve o gerçeği örtücülerin çağrısı, bir sapkınlık içinde olmaktan başkası değildir.

15- Ve o göklerde ve o yerde kim varsa ve onların gölgeleri de isteyerek ve istemeyerek de olsa, o sabah ve o akşam Allah'a secde eder.

16- Sen de ki: "O göklerin ve o yerin Efendisi kimdir?" Sen de ki: "Allah'tır." Sen de ki: "Siz, O'nun berisinden kendi benlikleri için bir faydaya ve bir zarara hükümran olamaz yakınlar mı edindiniz?" Sen de ki: "O kör ve o gören denk midir? Yahut o karanlıklar ve o ışık denk midir?" Yoksa onlar Allah'a ortaklar kıldılar da (o ortaklar) O'nun yaratması gibi yarattılar, o yaratma da kendilerine benzer mi geldi? Sen de ki: "Allah, her bir şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, ezici güç sahibidir."

17- O, o gökten bir su indirdi de dereler kendi ölçüsünce sel oldu, böylece o sel üste çıkan bir köpük yüklendi. Ve onların bir takı veya bir yararlılık peşine düşmek için o ateşte üzerini yakıp tutuşturmakta oldukları şeylerden de onun örneği bir köpük vardır. Allah, o gerçeği o geçersizin üzerine işte böyle koyar. Şimdi köpüğe gelince o, curuf olarak gider. Ve o insanlara faydalı olan şeye gelince o, o yerde durup kalır. Allah o örnekleri işte böyle ortaya koyar.

18- Daha iyisi, kendilerinin Efendisini (olumlu) cevaplandırmış olan kimseler içindir. Ve o kimseler ki O'nu (olumlu) cevaplandırmadılar, eğer o yerde ne varsa toplu olarak ve onun beraberinde bir örneği de kendilerinin olsaydı, onlar kesinlikle onu kurtulmalık olarak verirlerdi. İşte onlar, o hesabın sıkıntılısı kendileri içindir. Ve onların sığınacak yeri cehennemdir. Ve o ne kötüdür o döşek.

19- Öyleyse o kimse ki senin Efendinden sana indirilmiş olan şeyin gerçek olduğunu biliyor, kendisi kör olan kimse gibi midir? Ancak ve ancak o saf aklın sahipleri hatırlar.

20- Onlar öyle kimselerdir ki, Allah'a verdikleri bağlılık sözünü tastamam yerine getirirler ve o yeminle bağlanmış sözü bozmazlar.
 
21- Ve onlar öyle kimselerdir ki, Allah'ın onunla bitiştirilmesini buyurduğu şeyi bitiştirirler ve kendilerinin Efendisinden çekinirler ve o hesabın kötüsüne karşı da kaygılanırlar.

22- Ve onlar öyle kimselerdir ki, kendilerinin Efendisinin yüzünün (hoşnutluğunun) peşine düşerek direnç göstermişler ve o kulluk görevini ayakta tutmuşlar ve bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli olarak veya aleni olarak harcamışlardır ve onlar o kötülüğü de o iyilikle defederler. İşte onlar, o yurdun (güzel) sonu kendileri için olanlardır.

23- 24- (O yurt) Adn bahçeleridir ki onlara gireceklerdir, onların babalarından ve eşlerinden ve soylarından düzgün olmuş kimseler de (gireceklerdir) ve o melekler de her kapıdan: "Direnç göstermeniz nedeniyle selam sizin üzerinizedir. Artık o yurdun sonu ne güzeldir" (diyerek) onların üzerine gireceklerdir.

25- Ve o kimseler ki, Allah'a verdikleri bağlılık sözünü onun yeminle bağlanması sonrasından bozarlar ve Allah'ın onunla bitiştirilmesini buyurduğu şeyi keserler ve o yerde bozuculuk yaparlar. İşte onlar, o dışlama kendileri içindir ve o yurdun kötüsü de kendileri içindir.

26- Allah o rızkı kime dilerse geniş tutar ve ölçü koyar. Ve onlar (Mekke'liler) o yakın yaşam ile sevindiler. Oysa o yakın yaşam o sonrakinin yanında bir yarardan başka bir şey değildir.

27- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler: "Onun üzerine kendisinin Efendisinden (gözle görülen) bir delil indirilmeli değil miydi?" diyor. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah kimi dilerse saptırır ve O'na içtenlikle yönelen kimseyi de doğruya iletir."

28- Onlar öyle kimselerdir ki, inanmışlardır ve kalpleri Allah'ın hatırlamasıyla yatışmaktadır. Dikkat edin, o kalpler Allah'ın hatırlaması ile yatışır.

29- Onlar öyle kimselerdir ki, inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir, hoşluk ve dönülecek yerin iyisi kendileri içindir.

30- İşte böyle biz seni bir ana toplumun içinde gönderdik ki sana vahyettiğimiz şeyi onlara peşi sıra okuyasın, onun öncesinden ana toplumlar gelip geçmişti. Oysa onlar o şefkati kapsamlı (nın ayetlerini) örtüyorlar. Sen de ki. "O, benim Efendimdir. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Ben O'na güvenip dayandım ve itaate dönüşüm yalnızca O'nadır."

31- Ve eğer bir okunan (Kur'an) ki, onunla o dağlar yürütülse veya onunla o yer paramparça edilse veya onunla o ölüler iletişim kurdurulsa, (onlar yine de inanmazlardı). Aksine, o buyruk toplu olarak Allah'a aittir. Şimdi inanmış olan kimseler (onların inanacaklarından) ümit kesmedi mi? Eğer Allah dilerse, o insanları kesinlikle toplu olarak doğruya iletir. Ve gerçeği örtmüş olan kimselere, emek verdikleri şeyler nedeniyle Allah'ın sözü gelinceye kadar, başlarına bir vurucu felâket değdirilmeye veya (o felaket) kendilerinin yurdunun yakınına serbest olmaya son verilmeyecektir. Şüphesiz ki Allah, verdiği o söze aykırı davranmaz.

32- Ve ant olsun ki senden önceki elçilerle de alay edilmişti de ben de o gerçeği örtmüş olan kimselere mühlet vermiş sonra onları tutuvermiştim. Artık benim sonlandırmam nasıl olmuş?

33- Öyleyse o kimse ki kendisi her bir benliğin kazandığı şeyin üzerinde ayakta gözetim halindedir, (böyle olmayan gibi midir?) Ve onlar Allah'a ortaklar oluşturdular. Sen de ki: "Siz, onları adlandırın. Yoksa siz O'na o yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haberlendiriyorsunuz? Yoksa o söylenenden bir içeriği olmayan boş şeyi mi (söylüyorsunuz?)" Aksine, gerçeği örtmüş olan kimselere kurdukları tuzakları süslendi ve o yoldan uzaklaştırıldılar. Ve Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir doğruya iletici yoktur.

34- O yakın yaşamda bir azap onlar içindir. Ve o sonrakinin azabı ise daha meşakkatlidir. Ve Allah'tan hiçbir koruyucu da onlar için olmayacaktır.

35- O bahçenin örneği ki o korunanlara söz verilmiştir. Onun altından o nehirler akar. Onun yemişleri ve gölgesi süreklidir. Bu, korunmuş olan kimselerin sonudur. Ve o gerçeği örtücülerin sonu ise o ateştir.

36- Ve bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler sana indirilmiş olan nedeniyle sevinirler. Ve o gruplardan kimi de onun bir kısmını yadırgar. Sen de ki: "Ben ancak ve ancak Allah'a kulluk etmemle ve O'nu ortak koşmamamla buyuruldum. Ben yalnızca O'na çağırıyorum ve benim dönüşüm de yalnızca O'nadır."

37- Ve işte böyle biz onu bir Arabi karar olarak indirdik. Ve ant olsun ki eğer sen sana gelmiş olan bu bilgiden sonra onların keyfi eğilimlerini izlersen, Allah'tan hiçbir yakın ve hiçbir koruyucu senin için yoktur.

38- Ve ant olsun ki biz senden önce de elçiler gönderdik ve onlar için de eşler ve soylar oluşturduk. Bir elçi için Allah'ın onayı olmadıkça (gözle görülen) bir delil getirmesi olası değildir. Her bir süre için bir yazgı vardır.

39- Allah, neyi dilerse ortadan kaldırır ve (neyi dilerse) sabitleştirir. Ve o kitabın anası O'nun yanındadır.

40- Ve eğer biz sana, bizim onlara söz vermekte olduğumuz şeyin bir kısmını göstersek de veya senin ömrünü tamamlasak da, artık o ulaştırma ancak ve ancak senin üzerindedir ve o hesabı görmek de bizim üzerimizdedir.

41- Onlar görmediler mi gerçekten biz o yere gelip onun uçlarından (günbegün) eksiltmekteyiz? Ve Allah karar verir, O'nun kararı için hiçbir takipçi yoktur. Ve O, o hesabın çok hızlı görenidir.

42- Onlardan önceki kimseler de kesinlikle tuzak kurmuştu. Ve oysa kurdukları o tuzaklar (ın bilgisi) toplu olarak Allah'ındır. O, her benliğin kazanmakta olduğu şeyi bilir. Ve azılı gerçeği örtücüler o yurdun (kötü) sonu kimin içindir yakında bilecek.

43- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler: "Sen gönderilmiş biri değilsin" diyor. Sen de ki: "Allah, benimle sizin aranızda tanık olarak yeter ve o kimse ki o kitabın (Levhi Mahfuz'un) bilgisi kendi yanındadır."


30 Temmuz 2024 Salı

YUSUF SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Ra. Bu, (harflerden oluşan kelimeler) o apaçık kitabın delilleridir.

2- Şüphesiz ki biz onu bir Arabi okuma olarak indirdik ki siz bağlantı kurabilesiniz.

3- Biz sana, bu okunan (Kur'an)ı vahyetmemiz nedeniyle o anlatıların en iyisini anlatacağız. Ve şüphesiz ki sen onun öncesinden kesinlikle o duyarsızlardan idin.

4- Biz zaman Yusuf kendi babasına: "Ey babacığım, şüphesiz ki ben on bir parlayan cismi ve o güneşi ve o ayı (rüyamda) gördüm. Ben onları bana secde ediciler olarak gördüm" demişti.

5- 6- O da: "Ey oğulcuğum, sen rüyanı kardeşlerine sakın anlatma, yoksa onlar sana bir plân kurarlar. Şüphesiz ki o şeytan, o insana bir apaçık düşmandır. Ve böylece senin Efendin seni derleyip toplayacak ve o sonradan olacak o haberlerin geri dönüşümünden bir kısmını öğretecek ve senin ve Yakub'un hanedanının üzerine olan kendi gönencini, önceden senin iki atan İbrahim'e ve İshak'a onu tamamladığı gibi tamamlayacak. Şüphesiz ki senin Efendin her şeyi bilicidir, mutlak bilgedir" demişti.

7- Ant olsun ki Yusuf'ta ve onun kardeşlerinde, talep edenler için deliller vardır.

8- Bir zaman onlar: "Gerçekten Yusuf  ve onun kardeşi, bizim babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir çetin topluluğuz. Şüphesiz ki bizim babamız da, kesinlikle bir apaçık sapkınlık içindedir." demişlerdi.

9- (İçlerinden biri): "Siz, Yusuf'u öldürün veya onu bir yere atın ki, sizin babanızın yüzü (ilgisi) size kalsın. Ondan sonra (babanızın en sevgilisi) bir düzgün topluluk olursunuz" (demişti).

10- İçlerinden bir sözcü ise: "Siz, Yusuf'u sakın öldürmeyin ve eğer yapanlarsanız, onu o kuyunun algılanamayanına (derinliklerine) atın da, o bazı kervancılar onu bulup alsın" demişti.

11- 12- Onlar: "Ey babamız, sana ne oluyor ki sen Yusuf hakkında bize güvenmezsin? Ve şüphesiz ki biz ona kesinlikle içten öğüt vericileriz. Sen onu sabah bizim beraberimizde gönder ki, o yesin ve oynasın. Ve şüphesiz ki biz onu kesinlikle koruyucularız" demişlerdi.

13- O: "Sizin onu götürmeniz şüphesiz ki beni üzer ve ben, siz ondan duyarsız kalanlar iken onu o kurdun yemesinden kaygılanıyorum" demişti.

14- Onlar: "Ant olsun ki eğer biz bir çetin topluluk olduğumuz halde onu o kurt yerse, o takdirde şüphesiz ki biz kesinlikle ziyan edenleriz" demişlerdi.

15- Ne zaman ki onlar onu götürdüler ve o kuyunun algılanamayananına bırakmak (kararın)da toplaştılar ve biz de ona: "Sen bu işlerini onlar fark etmezlerken onları kesinlikle ve kesinlikle haberlendireceksin" diye vahyettik.

16- 17- Ve onlar bir akşam karanlığı babalarına ağlayarak gelmişler: "Ey babamız, biz gitmiş yarışıyorduk ve Yusuf'u da yararlılıklarımızın yanında bırakmıştık, bu esnada o kurt onu yemiş. Ve eğer ki biz doğru söyleyenler olsak da, sen bize hiç inanan değilsin" demişlerdi.

18- Ve onlar, üzerinde yalancı kan olan onun gömleğini de getirmişlerdi. O: "Hayır, benlikleriniz sizi bir işe hırslandırmış. Artık (bana düşen) bir güzel direnç göstermektir. Ve Allah, sizin nitelemekte olduğunuz şeylere karşı destek istenilmiş olandır" demişti.

19- Ve bir kervan geldi, onlar su arayıcılarını gönderdiler o da kendi kovasını (kuyudan) çekince: "Ey müjde bu bir oğlan çocuğu" dedi. Onlar onu ticaret malı olarak (satmak için) gizlediler. Ve Allah onların işlemekte olduğu şeyleri bilicidir.

20- Ve onlar onu düşük bir değere, sayılanmış dirhemlere sattılar. Ve onlar onun hakkında o isteksizlerden olmuşlardı.

21- Ve Mısır'dan onu satın almış olan kimse, kendi karısına: "Sen, onun barınağını değerli yap, bize faydası olması veya bizim kendisini çocuk edinmemiz umulur" dedi. Ve böylece biz Yusuf'a sonradan olacak o  haberlerin geri dönüşümünden bir kısmını kendisine öğretmemiz için o yerde olanak sağladık. Ve Allah kendi buyruğunun üzerinde bir yenicidir. Fakat hakikat şu ki o insanların daha çoğu (bunu) bilmezler.

22- Ve o en çetinliğine ulaştığında biz kendisine bir karar yeteneği ve bir bilgi verdik. Ve biz o iyilik edenlere işte böyle karşılık veririz.

23- Ve onun (Yusuf'un), evinde olduğu kadın onun benliğinden (cinsel isteğini tatmin etmek) istedi ve o kapıları sıkıca kapattı ve: "Sana (söylüyorum) haydi gel" dedi. O: "Ben Allah'a sığınırım, şüphesiz ki o (kocan) benim efendimdir, beni en iyi bir şekilde barındırmıştır. Gerçek şu ki, o haksızlık yapanlar başarıya eriştirilmez" dedi.

24- Ve ant olsun ki kadın ona yeltenmişti. Eğer kendi Efendisinin doğru sonuca götüren delilini görmeseydi, o da ona yeltenecekti. Bizim o hayasızlığı ve o kötülüğü böylece ondan çevirmemiz için (böyle yaptık). Şüphesiz ki o, bizim o özgülenmiş kullarımızdandı.

25- Ve o ikisi kapıya doğru koşuştular ve kadın onun gömleğini arkadan yırttı ve ikisi o kapının yanında onun kocasını buldular. O (kadın): "Senin ailene bir kötülük istemiş olan kimsenin karşılığı, hapsedilmekten veya çok acı verici azaptan başka nedir?" dedi.

26- 27- O: "Benim benliğimden o (cinsel isteğini tatmin etmek) istedi" dedi. Ve kadının ailesinden bir tanık: "Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa, bu durumda kadın doğru söylemiştir ve o ise o yalancılardandır. Ve eğer onun gömleği arkadan yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve o ise o doğru söyleyenlerdendir" diye tanıklık etti.

28-29- Ne zaman ki o (koca), onun gömleğinin arkadan yırtıldığını gördü, (karısına): "Şüphesiz ki bu, sizin plânlarınızdandır. Şüphesiz ki sizin plânlarınız, çok büyüktür. Ey Yusuf, sen bundan ilgisiz kal ve sen de (ey kadın) senin peşine takılı suçun için bağışlanma iste. Şüphesiz ki sen o kusur işleyenlerden oldun" dedi.

30- Ve o şehirdeki kadınlar: "O yöneticinin karısı genç (uşağ)ının benliğinden (cinsel isteğini tatmin etmek) istiyormuş. (Yusuf'a olan) sevgi onun bağrını delmiş. Şüphesiz ki biz onu kesinlikle bir apaçık sapkınlık içinde görüyoruz" dedi.

31- Ne zaman ki o, o kadınların (Yusuf'u görmek için) kurdukları tuzaklarını işitti, onlara (elçi) gönderdi ve onlara kendileri için rahatça dayanacakları yer hazırladı ve (geldiklerinde) onlardan her tekine birer bıçak verdi ve (Yusuf'a): "Sen onların karşılarına çık" dedi. Ne zaman ki onlar, onu gördüler, onu büyüklediler ve (şaşkınlıktan) ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz, bu bir beşer değildir. Bu, bir değerli melekten başkası değil" dediler.

32- O: "İşte bu, o kimsedir ki siz beni onun hakkında kınadınız. Ve ant olsun ki kendisinden (cinsel isteğimi tatmin etmeyi) ben istedim de o kendisini (bana karşı) sımsıkı sardı. Ve ant olsun ki eğer o benim kendisine buyurduğum şeyi yapmazsa, kesinlikle ve kesinlikle hapsedilecek ve kesinlikle o aşağılıklardan olacak" dedi.

33- O: "Ey Efendim, o hapishane bana onların beni kendisine çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Ve eğer sen onların plânlarını benden çevirmezsen, ben onlara kapılırım ve o düşüncesizlerden olurum" dedi.

34- Bunun üzerine kendisinin Efendisi de onu cevaplandırdı da hemen onların plânlarını ondan çevirdi. Şüphesiz ki O, her şeyi işiticinin, her şeyi bilicinin ta kendisidir.

35- Sonra onların o delilleri görmelerinin ardından bir süreye kadar onu kesinlikle ve kesinlikle hapsetme (fikri) kendilerine belirdi.

36- Ve o hapishaneye onun beraberinde iki genç erkek daha girdi. O ikiden biri: "Şüphesiz ki ben kendimi (rüyamda) şarap sıkıyor görüyorum" dedi. Ve o diğeri ise: "Ben de kendimi (rüyamda) başımın üstünde bir ekmek taşıyor, o kuşları ondan yiyor olarak görüyorum. Sen, bize bunun geri dönüşümünü haber ver. Şüphesiz ki biz seni o iyilik edenlerden görüyoruz" dedi.

37- 38- 39- 40- 41- O: "İkinize bir yiyecek gelmez ki onunla rızıklandırılacaksınız, o ikinize gelmeden önce ben onun (rüyanın) geri dönüşümünü ikinizi haberlendirmeyeyim. Bu, benim Efendimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ki ben Allah'a inanmaz bir topluluğun inanç çizgisini bıraktım ve onlar sonraki (yaşama) karşı gerçeği örtücülerin ta kendileridir. Ve ben, benim atalarım İbrahim'in ve İshak'ın ve Yakub'un inanç çizgisini izledim. Bizim için hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmamız olmaz. Bu, Allah'ın bizim üzerimize ve o insanların üzerine olan lütfundandır, fakat hakikat şu ki o insanların tamamı şükretmezler. Ey benim o hapishane arkadaşlarım, ayrı ayrı efendiler mi daha hayırlıdır, yoksa o tek, o ezici güç sahibi Allah'mı (daha hayırlıdır)? Siz, O'nun berisinden birtakım adlardan başka şeylere -ki onları siz ve sizin atalarınız adlandırmış, Allah ta onlar hakkında hiçbir yetki indirmemiştir- kulluk etmiyorsunuz. O karar, Allah'tan başkasına ait değildir. O, sizin kendisinden başkasına kulluk etmemenizi buyurdu. Bu, o dimdik duran yükümlülüktür, fakat hakikat şu ki o insanların tamamı bilmezler. Ey benim o hapishane arkadaşlarım, ikinizden birine gelince, o kendisinin efendisine şarap suvaracak. Ve o diğerine gelince, o asılacak da o kuşlar onun başından yiyecek. Onun hakkında görüş istemekte olduğunuz o buyruk bu şekilde yerine getirilmiştir" dedi.

42- Ve o, iki kişiden kurtulanın o olacağı kanısına vardığı kimseye: "Sen, kendi Efendinin yanında beni hatırla" dedi. Ne var ki o şeytan ona kendi efendisine onu hatırlatmayı unutturdu, bu yüzden o da, birkaç sene daha o hapishanede kaldı.

43- Ve o hükümdar: "Şüphesiz ki ben (rüyamda) yedi besili sığır görüyorum, onları yedi cılız (sığır) yiyor ve (ayrıca) yedi yeşil başak ve diğer kuru(başak)ları (görüyorum). Ey o ileri gelenler, eğer siz o rüya yorumu yapanlar iseniz, benim rüyam hakkında da bir görüş bildirin" dedi.

44- Onlar: "(Bunlar), karmaşık hayâllerdir. Ve biz o hayâllerin geri dönüşümünün bilicileri hiç değiliz" dediler.

45- Ve o iki kişiden kurtulmuş olan kimse (zaman parçalarından oluşan) bir topluluktan sonra (Yusuf'u) hatırladı: "Ben, onun geri dönüşümünü size haberlendireceğim, siz hemen beni (hapishaneye) gönderin" dedi.

46- (Hapishaneye gelince) o: "Ey Yusuf, ey o çok doğru söyleyen, sen bize yedi besili sığır onları yedi cılız (sığır) yiyor ve (ayrıca) yedi yeşil başak ve diğer kuru(başak)lara görüş bildir. Umarım ki ben o insanlara (verdiğin bilgi ile) dönerim ki (rüyanın sonucunu) belki onlar da bilirler" dedi.

47- 48- 49- O: "Siz yedi sene, (önceki) gidişatınız üzere ekersiniz. Sonrasında biçtiğiniz o şeyi sizin yiyeceğiniz şeyden pek azı dışında kendi başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi çetinlik (kıtlık senesi) gelecek ki, onlar (kıtlık yılları) için öncelediğiniz şeylerin (tohumluk için) korumakta olduklarınızdan pek azı dışındakileri yiyecekler. Sonra bunun ardından bir yıl gelir ki onda o insanlar faydalı yağmura kavuşturulacak ve onda (meyveleri ve hayvanların sütlerini) sıkacaklar sağacaklar (bolluğa kavuşacaklar)" dedi.

50- 52- 53-Ve o hükümdar: "Siz, onu bana getirin" dedi. Ne zaman ki o elçi ona geldi, o (elçiye): "Sen efendine dön de ona (bilgi) talep et o kadınların derdi neymiş ki onlar ellerini kesmişlerdi. Şüphesiz ki benim Efendim onların plânlarını en iyi bilicidir. Bu (isteğimin amacı), şüphesiz ki benim o algılayamaz haldeyken ona hainlik etmediğimi ve Allah'ın o hainlik edenlerin plânını doğruya iletmez olduğunu kendisinin bilmesi içindir. Ve ben kendi benliğimi (hatadan) ayırıp uzaklaştırmam. Şüphesiz ki o benlik kesinlikle o kötülüğü buyurucudur, benim Efendimin sürekli şefkat ettiği başka. Şüphesiz ki benim Efendim, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir" dedi. *

* Bu ayetleri 50-52- 53 olarak sıralama gerekçemiz, bu üç ayetin içinde yapılan konuşmaların Yusuf'a ait olmasındandır. Araya 51. ayeti koyarak konuşma akıcılığının bozulmaması amacı ile bu şekilde bir sıralama yapılmıştır.

51- (Hükümdar kadınlara): "Yusuf'un benliğinden (cinsel isteğinizi tatmin etmek) istediğiniz zamanla ilgili söyleyecek sözünüz nedir?" dedi. (Kadınlar): "Allah'ı tenzih ederiz. Biz onda kötülükten hiçbir şey bilmedik" dediler. O yöneticinin karısı: "Şimdi o gerçek meydana çıktı. Onun benliğinden ben (cinsel isteğimi tatmin etmek) istedim ve şüphesiz ki o kesinlikle o doğru söyleyenlerdendir" dedi.

54- Ve o hükümdar: "Siz, onu bana getirin, ben onu kendi benliğime özgü (bir yardımcı) kılayım" dedi. Ne zaman onunla iletişim kurdu, o: "Şüphesiz ki sen bugün bizim yanımızda güvenilen mevki sahibisin" dedi.

55- O: "Sen beni bu yerin kaynaklarının üzerine (yönetici) yap. Şüphesiz ki ben (herkesin hakkını) koruyucuyum, (kıtlık yönetimini) biliciyim" dedi.

56- Ve böylece biz Yusuf'a o yerde olanak sağladık. O, o yerden nerede dilerse yerleşiyordu (geniş bir yetkiye sahipti). Biz kendi şefkatimizi dilediğimize değdiririz ve biz o iyilik edenlerin ödülünü kayba uğratmayız.

57- Ve o sonraki (yaşamın) ödülü ise inanmış ve korunmakta olan kimseler için kesinlikle daha hayırlıdır.

58- Ve Yusuf'un kardeşleri geldi de onun huzuruna girdiler. O onları hemen tanıdı, oysa onlar onu yadırgayanlardı.

59- 60- Ve o, onların donanımlarını hazırlattığında (kardeşlerine): "Siz, kendi babanızdan olan kardeşinizi (gelecek sefer) bana getirin. Siz görmez misiniz şüphesiz ki ben o ölçeği eksiksiz yapıyorum ve ben o ağırlayanların en hayırlısıyım. Yok eğer siz onu (gelecek sefer) bana getirmezseniz, artık benim yanımda size asla ölçek yok ve siz bana da sakın yaklaşmayın" dedi.

61- Onlar: "Biz, onu kendi babasından isteyeceğiz Ve şüphesiz ki biz bunu kesinlikle yapıcılarız" dediler.

62- Ve o genç (uşak)larına: "Siz, onların zahire bedellerini onların yüklerinin içine koyun ki onları tanıyalar, onlar kendi ailelerine çevrildikleri zaman, umulur ki dönerler " dedi. 

63- Ne zaman ki babalarına döndüler, onlar: "Ey babamız, o ölçek bizden alıkonuldu, artık sen bizim kardeşimizi bizim beraberimizde gönder de, ölçek alabilelim ve şüphesiz ki biz onu kesinlikle koruyucularız" dediler.

64- O: "Önceden onun kardeşi hakkında benim size inanmam dışında onun hakkında da size inanır mıyım? Fakat Allah koruyuculuk bakımından daha hayırlıdır. Ve O, şefkati süreklilerin en şefkati süreklisidir" dedi.  

65- Ve onlar yararlılıklarını açtıklarında zahire bedellerini kendilerine geri döndürülmüş olarak buldular. Onlar: "Ey babamız, biz daha neyin peşine düşüyoruz? İşte bu zahire bedellerimiz, onlar bize geri döndürülmüş. Biz hem ailemize erzak getiririz hem kardeşimizi koruruz ve hem de ölçeği bir develik artırırız. İşte bu (verilen) kolay (bitecek bir) ölçektir" dediler.

66- O: "Siz, (ölüm ile) kuşatılmanız dışında, kesinlikle ve kesinlikle onu bana getireceğinize dair bana Allah'tan yeminle bağlanmış bir söz verene kadar, ben onu sizin beraberinizde asla göndermeyeceğim" dedi. Ne zaman ki onlar, ona yeminle kayıtlanmış sözlerini verdiler, o: "Bu söylemekte olduğumuz şeyin üzerinde Allah bir dayanaktır" dedi.

67- Ve o (devamla): "Ey oğullarım, siz sakın bir tek kapıdan girmeyin ve siz ayrı ayrı kapılardan girin. Ve ben Allah'tan (geleceğe karşı) size hiçbir şeyden ihtiyaçsız kılamam. O karar Allah'tan başkasına ait değildir. Ben O'na güvenip dayandım. Ve artık o güvenip dayananlar O'na güvenip dayansın" dedi.

68- Ve ne zaman ki onlar babalarının kendilerine buyurduğu yerlerden girdiler, (bu girişleri) Allah'tan (geleceğe karşı) onları hiçbir şeyden ihtiyaçsız kılacak değildi, Yakub'un benliğindeki bir gereksinmeyi yerine getirmesi başka. Ve şüphesiz ki o, bizim ona öğretmiş olmamız nedeniyle bir bilgi sahibi idi. Fakat hakikat şu ki o insanların daha çoğu (bunu) bilmezler.

69- Ve onlar Yusuf'un huzuruna girdiklerinde, o (Yusuf) kardeşini kendisinde barındırdı (ve ona) "Şüphesiz ki ben senin kardeşinin ta kendisiyim. Artık sen onların işlemekte oldukları nedeniyle sakın kötüye düşme" dedi.

70-  Ne zaman ki o, onların donanımlarını hazırlattı o, o su kabını kendi kardeşinin yükünün içine koydu, sonra bir duyurucu: "Ey o kafile, şüphesiz ki sizler kesinlikle hırsızlık yapanlarsınız" diye duyurdu.

71- (Kardeşler) onlara doğru yöneldiler ve: "Siz neyi arıyorsunuz?" dediler.

72- Onlar: "Biz, o hükümdarın kupasını arıyoruz. Ve bir deve yükü (zahire) onu getiren kimse içindir" dediler. (İçlerinden biri): "Ve ben ona garantörüm" (dedi).

73- (Kardeşler): "Allah için hayret, ant olsun ki bizim bu yere bozuculuk yapmak için gelmediğimizi kesinlikle bilmişsinizdir. Ve biz hırsızlık yapanlar da değiliz" dediler.

74- Onlar: "Eğer siz yalancılar iseniz, onun (sizdeki) karşılığı nedir?" dediler.

75- (Kardeşler): Onun (bizdeki) karşılığı, (çalınan) kimin yükünde bulunursa, artık o (çalan) onun karşılığıdır. Biz o haksızlık yapanlara böyle karşılık veririz" dediler.

76- Bunun üzerine o, kendi kardeşinin çuvalından önce, onların (diğer kardeşlerin) çuvallarını (aramaya) başladı, sonra onu kardeşinin çuvalından çıkardı. Biz Yusuf için işte böyle plân kurduk. O hükümdarın (halkına yüklediği) yükümlülüğe göre o, kardeşini (başka türlü) tutabilecek değildi, Allah'ın dilemesi başka. Biz dileyeceğimiz kimseyi kademelerle yükseltiriz. Ve her şeyi bilici (Allah), her bir bilgi sahibinin üstündedir.

77- (Kardeşler): "Eğer o hırsızlık yaptıysa, onun bir kardeşi de önceden kesinlikle hırsızlık yapmıştı" dediler. Bunun üzerine Yusuf onu kendi benliğinde gizledi ve onu belirtmedi (içinden): "Sizler durum bakımından daha şerlisiniz. Ve Allah, sizin nitelemekte olduğunuz şeyleri daha iyi bilendir" dedi.

78- (Kardeşler): "Ey yönetici, gerçekten onun bir ihtiyar babası var. Artık sen onun yerine bizim birimizi tut. Şüphesiz ki biz seni o iyilik edenlerden görüyoruz" dediler.

79- O: "Biz, kendi yararlılığımızı onun yanında bulduğumuz kimseden başkasını tutmaktan Allah'a sığınırız, Aksi takdirde şüphesiz ki biz kesinlikle haksızlık yapanlarız" dedi.

80- 81- 82- Ne zaman ki onlar ondan (Yusuf'tan) ümit kestiler, gizlice konuşmak üzere bir tarafa çekildiler. Onların (bilgelikçe) büyüğü: "Siz bilmediniz mi şüphesiz ki sizin babanız sizden kesinlikle Allah'tan yeminle bağlanmış söz tutmuştu ve siz önceden de Yusuf hakkında ölçüyü kaçırmıştınız? Artık babam bana onay verinceye veya Allah benim hakkımda (ölüm) kararı verinceye kadar, ben bu yerden asla ayrılmayacağım. Ve O, karar vericilerin en hayırlısıdır. Siz, babanıza dönün ve 'Ey babamız, şüphesiz ki senin oğlun hırsızlık yaptı ve biz bildiğimiz şeyden başkasına da tanıklık etmedik ve biz o algılanamayanın koruyucuları da değildik. Ve sen (bilgi) talep et o kasabaya ki biz onun içinde idik ve o kafileye ki biz onun içinde (buraya) yöneldik. Ve şüphesiz ki biz kesinlikle doğru söyleyenleriz' deyin " dedi.

83- O: "Hayır, benlikleriniz sizi bir işe hırslandırmış. Artık (bana düşen bu üzüntüye de) güzel bir direnç göstermektir. Allah'ın onları toplu olarak bana getirmesi umulur. Şüphesiz ki O, her şeyi bilicinin, mutlak bilgenin ta kendisidir" dedi.

84- Ve o, onlardan (başka tarafa) yakınlaştı ve: "Ey Yusuf'a karşı olan iç yangınım" dedi ve o üzüntüden dolayı iki gözü ağardı. Artık o kederini bastıran bir haldedir. 

85- Onlar: " Allah için hayret, Yusuf'u hatırlamayı sürdürüyorsun, sonunda bitip tükenen biri olacaksın veya o (ölüp) yok olanlardan olacaksın " dediler.

86- 87- O: "Ben (içimde bastıramayıp) yaydığım kederimi ve üzüntümü, ancak ve ancak Allah'a yakınıyorum. Ve ben Allah'tan sizin bilemeyeceğiniz şeyleri daha iyi biliyorum. Ey oğullarım, siz gidin de Yusuf'tan ve onun kardeşinden araştırma yapın ve Allah'ın esintisinden sakın ümit kesmeyin. Gerçek şu ki, Allah'ın esintisinden o gerçeği örtücüler topluluğundan başkası ümit kesmez" dedi.

88- Ne zaman ki onun (Yusuf'un) huzuruna girdiler, onlar: "Ey o yönetici, bize ve ailemize o zarar dokundu ve biz güçlükle denkleştirdiğimiz bir zahire bedeli getirdik, yine de sen bize o ölçeği eksiksiz yap ve bize karşı bağış yap. Şüphesiz ki Allah, o bağış yapanların karşılığını verir" dediler.

89- (Yusuf kardeşlerine): "Hani siz düşüncesizler iken Yusuf'a ve onun kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?" dedi.

90- Onlar: "Gerçekten sen, Yusuf'un kendisi misin?" dediler. O: "Ben Yusuf  ve bu da benim kardeşim. Gerçekten Allah bizim üzerimize büyük iyilikte bulundu. Gerçek şu ki; Kim korunursa ve direnç gösterirse, artık şüphesiz ki Allah o iyilik edenlerin ödülünü kayba uğratmaz" dedi.

91- Onlar: "Allah için hayret, ant olsun ki Allah seni bizim üzerimize tercih etti. Ve şüphesiz ki biz kesinlikle kusur işleyenler idik" dediler.

92- 93- O: "Bugün size karşı azarlama yok. Allah sizi bağışlayacaktır. Ve O, şefkati süreklilerin en şefkati süreklisidir. Siz bu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne atın, görücü hale gelecektir. Ve siz ailenizi de toplu olarak bana getirin" dedi.

94- O kafile ayrıldığında onların babası (yanındakilere): "Siz eğer beni bunamış saymazsanız, şüphesiz ki ben Yusuf'un esintisini buluyorum" dedi.

95- Onlar: "Allah için hayret, şüphesiz ki sen kesinlikle sen o eski sapkınlığının içindesin" dediler.

96- Ne zaman ki o müjdeci gelip onu, onun yüzüne attı, hemen o görücü hale geri döndürüldü. O: "Ben size dememiş miydim, şüphesiz ki ben Allah'tan, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri daha iyi biliyorum?" dedi.

97- Onlar: "Ey babamız, bizim peşimize takılı suçlarımıza bizim için bağışlama iste, şüphesiz ki biz kusur işleyenler idik" dediler.

98- O: "Ben sizin için Efendimden ileride bağışlama isteyeceğim. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcının, şefkati süreklinin ta kendisidir" dedi.

99- Ne zaman ki onlar Yusuf'un huzuruna girdiler o, babasını annesini kendisinde barındırdı ve: "Siz, Allah'ın dilemesi ile güvenliler olarak Mısır'a girmiş olun" dedi.

100- 101- Ve babasını annesini o tahtın üzerine yükseltti ve onlar ona secde ederek yere kapandılar. Ve o: "Ey babacığım bu, önceden (gördüğüm) rüyamın geri dönüşümüdür. Benim Efendim onu bir gerçek yaptı. Ve O, beni o hapishaneden çıkardığı zaman ve o şeytan benimle kardeşlerimin arasını dürtüklemesinin ardından sizi o çölden getirmekle, bana kesinlikle iyilik etti. Şüphesiz ki benim Efendim ne dilerse lutfedicidir. Şüphesiz ki O, her şeyi bilicinin, mutlak bilgenin ta kendisidir. Ey Efendim, gerçekten sen o hükümranlıktan bana verdin ve o sonradan olacak o haberlerin geri dönüşümünden bir kısmını bana öğrettin. Ey o göklerin ve o yerin yarıcısı! Sen o yakın (yaşam) da ve o sonraki (yaşamda) benim yakınımsın. Sen benim ömrümü teslim olan biri olarak tamamla ve beni o düzgünlere kat" dedi.

102- Bu, o algılanamayananın haberlerindendir, biz onu sana vahyediyoruz. Ve onlar işleri konusunda toplaşıp, tuzak kurmakta oldukları zaman, sen onların yanında değildin.

103- Ve eğer ki sen ne kadar düşkün olsan da, o insanların tamamı asla inananlar olmayacaklar.

104- Ve sen onlardan buna karşı hiçbir ödül de talep etmiyorsun. O, o tüm insanlar için bir hatırlatmadan başka değildir.

105- Ve o göklerde ve o yerde (gözle görülen) delilden nicesi vardır ki, onlar onun üzerinden ilgisiz kalanlar olarak geçip giderler.

106- Ve onların tamamı Allah'a, ortak koşanlar olaraktan başka inanmıyor. 

107- Şimdi onlar, Allah'ın azabından kaplayıcı bir felâketin kendilerine gelmesinden veya fark etmezlerken o anın kendilerine beklenmedik bir zamanda gelmesinden güvende midirler?

108- Sen de ki: "Bu, benim yolumdur, bir sağgörü üzerine Allah'a çağırıyorum, ben ve beni izlemiş olan kimseler de... Ve Allah'ı tenzih ederim ve ben o ortak koşanlardan değilim."

109- Ve biz senden önce o kasabaların mensuplarından bir takım adamlardan başkasını göndermedik ki biz onlara vahyediyorduk. Şimdi onlar o yerde yürümediler mi ki böylece kendilerinden önceki kimselerin sonu nasıl olmuş baksınlar? Ve o sonrakinin yurdu korunmuş olan kimseler için kesinlikle daha hayırlıdır. Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

110- Nihayet o elçiler ümit kestikleri ve kendilerinin kesinlikle yalanlanmış oldukları kanısına vardıkları zaman, bizim yardımımız onlara gelmiştir de bizim dilemekte olduğumuz kimseler kurtarılmıştır. Ve bizim baskınımız o suç işleyenler topluluğundan geri döndürülmez.

111- Ant olsun ki onların anlatılarında o saf aklın sahipleri için bir ders vardır. (Bu Kur'an) yakıştırılabilecek bir haber değildir, fakat kendisinin önünde olan şeyin doğrulayıcısı ve her bir şeyin ayrıntılı bir açıklaması ve inanacak bir topluluğa bir doğruya ileten ve bir şefkattir. 


28 Temmuz 2024 Pazar

İsa a.s. İle İlgili Ayetleri Okuma Kılavuzu

Ne zaman İsa (a.s.) ile ilgili bir konu açılacak olsa, bugün birçok Müslümanın aklına gelen ilk şey, onun ölmediği, göğe çekildiği, kıyamete yakın bir zamanda tekrar yeryüzüne indirilerek bir takım işler yapacağı şeklindeki sözleri tekrar etmek olacaktır. Bu sözler İslâm inancında öylesine kemikleşmiş bir inancın ürünleridir ki, bunu tersini iddia etmek, söyleyen kişinin dinden çıkarak kâfir, zındık v.s. olması anlamına gelmektedir.

Biz bu yazımızda İsa (a.s.) ile ilgili ayetleri tahlil etmek yerine, onun ve diğer bazı ihtilâflı konular ile ilgili ayetlerin nasıl bir anlama yöntemine göre anlaşılması gerektiği üzerinde durmaya çalışacağız. Doğru bir okuma ve anlama yöntemi olmadıkça, din konusunda ortaya çıkan ihtilâfların en aza indirilmesinin mümkün olamayacağını düşünüyoruz.

Bundan önce, Kur'an'ı Kerim'in biz Müslümanların inancını belirlemede nasıl bir konuma sahip olduğunu hatırlamaya, sonra da bu kitabın biz Müslümanların inancını belirlemede nasıl bir konuma sahip olması gerektiği üzerinde durmaya çalışacağız.

Bugün Müslümanlar arasında ihtilâfa sebep olan başta Şefaat, Kabir azabı, Muhammed (a.s.) a isnad edilen mucizeler!, İsa (a.s.) nüzulü meselesi v.s. olmak üzere birçok mesele, bize Kur'an'ın direk olarak ortaya koyduğu ve onun ışığında anlaşılan meseleler değildir. Aksine Kur'an ayetlerinin hevaya göre yorumlanarak nasıl anlaşılmak isteniliyorsa öyle anlaşılmak istenilen meselelerdir.

Kur'an'ın hiçbir ayetinde başta Muhammed (a.s.) olmak üzere, hesap günü bazı kimselerin bazı kimselere şefaatçi olarak onları cehennemden kurtaracağına dair bir tek ayet yoktur. Aksine bu inancın müşrik inancı olduğu için ret edilmesini merkeze alan ayetler sözkonusudur. 

Kur'an'ın hiçbir ayetinde kabir azabına dair bırakın en ufak bir işareti, aksine birçok ayette kabirden kaldırıldığımız anda yapılan konuşmaların nakledildiği ayetlerde, kabirlerde ne kadar kaldıklarının farkında olmayan insanların sözlerini okuyup, kabir azabı diye bir düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Yine aynı şekilde müşriklerin Muhammed (a.s.) dan istedikleri mucizeler her defasında Allah (c.c.) tarafından ret edilmiş olmasına rağmen, ona atfedilen yüzlerce mucizenin!! olması akıllara zarardır. Aynı şekilde İsa (a.s.) için bugün dillerde pelesenk olan iddiaların hiçbiri Kur'an merkezli bir düşünce olmamasına rağmen maalesef genelgeçer bir inanç haline getirilmiştir.

Bu yanlış iddiaların hiçbirinin Kur'an temelli olmaMAsına rağmen, nasıl İslam inancının amentüsü haline getirildiği konusu, asıl konuşulması gereken noktadır. Aksi takdirde biz ne kadar bu gibi düşünceleri ret edersek edelim, kimseyi düşüncesinin yanlışlığına asla ikna edemeyiz.

Bugün Kur'an'ın Müslümanlar nezdindeki konumu, onun "HAKEM KİTAP" olmaktan çıkarılmış, anlaşılmaz bir kitap, sadece sevap makinesi, bırakın okuyup anlamayı el sürmenin bile korkulduğu, bazı ayetlerinin oraya buraya okunarak sihirli bir değnek gibi deva olması beklenen bir durumdadır.

Bugün Müslümanların "HAKEM KİTAB'I" değil, "HAKEM KİTAPLARI" vardır ve inançlarının kaynağını oluşturmada Müslümanlara bu kitaplar yol göstermektedir. işte bu, hakem olarak olarak belirlenmiş kitaplar, Kur'an'ın önünde aşılmaz bir engel oluşturmuş ve bugünkü ihtilâflarda Kur'an'ın hakemliğine değil, o kitapların hakemliğine başvurularak doğrular!! öğrenilmeye çalışılmaktadır.

Doğrularını Kur'an'dan değil de onun önüne konan hakem kitaplardan öğrenen Müslümanlar için, Kur'an'ın belirlediği inançlar maalesef inkâr edilmekte ve bu kitabın inanç kaidelerini inkâr edenler, kendilerinin sahip olduğu inancın tersini düşünenlere, "Kâfir, zındık, Hadis inkârcısı, Meâlci" yaftalar takarak onları bertaraf etmeye çalışmaktadırlar.

Olaya Türkiye genelinde baktığımızda, Kur'an'ın hakem kitap olmaMAsı gerektiğini savunan hoca, efendi v.s. ünvanlı kişilerin daha fazla prim yaptığı maalesef görülmektedir. Bu kişiler Kur'an'ın gündeme getirilerek inançların belirlenmesinde hakem olması gerektiğini iddia edenlere karşı hop oturup hop kalkarak onları karalamaya, asıl kendilerine lâyık olan yaftaları onlara takmaya çalışarak güçlerinin ellerinden gitmemesi için vargüçleriyle savaşmaktadırlar.

---Kur'an, Müslümanların inançlarını belirlemede nasıl bir konuma sahip olmalıdır?---

Bugün asıl bu sorunun cevabının etrafında bir gündem oluşturulması ve ihtilâflarda bu kitabın hakem olması gerektiği anlatılmaya çalışılmalıdır. Aksi takdirde Kur'an dışı hakem kitaplara inanan kitle, sahip oldukları inançların yanlış olduğuna asla ikna olmayacaktır. Biz İsa (a.s.) konusunu Kur'an'ı "HAKEM KİTAP" yaparak okuyup anlamaya çalıştığımızda ortaya şöyle bir durum çıkacaktır:

Öncelikle İsa (a.s.) ile ilgili ayetlerin Medine'de nazil olduğunu dikkate almamız gerekmektedir. Bunun sebebi de Medine'de yaşayan Hristiyanların İsa (a.s) hakkında birtakım yanlış inançlara sahip olmalarıdır. 

Kur'an  içindeki İsa (a.s.) ile ilgili ayetler, Medine'de yaşayan Hristiyanların sahip olduğu yanlış inançlarını merkeze alarak indirilmiş ve bütün ayetler bu yanlışı izale etme amaçlıdır. İşte bu durumu dikkate alan bir okuma anlama çalışması, İsa (a.s) gerçeğini bize en doğru biçimde ortaya çıkaracaktır.

---Peki, Hristiyanların sahip olduğu bu yanlış inançları neydi?

Hristiyanlar, İsa (a.s) ı Allah'ın oğlu olarak görüyor, ona ve annesine insanüstü bir konum yükleyerek onları ilahlık seviyesine çıkartıyorlardı.

Kur'an'ın İsa (a.s) ile ilgili ayetlerini tek bir cümle ile özetleyecek olursak bu kadardır. İsa (a.s) ile bütün ayetler ama bütün ayetler, onun ve annesinin, Allah'ın yarattığı bir beşer olduğu ilâhlık gibi herhangi bir konumlarının asla olAmayacağını merkeze alarak indirilmiş ayetlerdir.

---Peki bu ayetleri bütün Müslümanlar okudukları halde, neden İsa (a.s.) ile ilgili böyle ihtilâflar gündemden düşmüyor?

Bu sorunun tek bir cevabı vardır, o da "Kur'an'nın hakem kitap olmaktan çıkarılarak başka kitapların haken kitap olarak devreye sokulması, bu hakem kitapların bilgi kaynakları ise İsrailiyyat olarak bildiğimiz Yahudi ve Hristiyanlardan devşirilmiş aslı astarı olmayan bilgilerdir."

Düşünmesi bile korkunç olan durum şu dur: Kur'an bize her konuda yol gösterici olması ve karşımıza din adına çıkan herhangi bir duruma doğru cevap aramamız gereken bir kitap olması gerekirken, bu konumdan çıkarılmış ve ilgili ayetleri dış kaynaklardan alınan asılsız bilgileri doğrulamak için bir noter görevi gören bir kitap haline getirilmiştir. Hâl böyle olunca, bugün karşı karşıya olduğumuz durum meydana çıkmakta ve İsa (a.s.) ile ilgili olarak karşımıza çıkan duruma Kur'an merkezli çözüm arayanlar suçlu duruma düşmektedirler.

İsa (a.s.) ve diğer bütün konular ile ilgili ayetler, Kur'an'ın hakemliğine başvurulmadıkça doğru olarak anlaşılamaz ve Müslümanlar arasındaki ihtilaflar asla çözülemez. Kur'an kesinlikle arkaya atılacağı ve diğer kitapların onun önüne konulacağı bir kitap asla değildir. Bugün Müslümanlar arasında konuşulması gereken asıl konu bu dur.

İsa (a.s.) ile ilgili ayetlerin merkezinde onun bir elçi ve kul olduğu, ilâhlık gibi bir durumunun olMAdığının öne çıkarılarak, bu ayetlerden biz Müslümanların da Muhammed (a.s.) ın konumu ile ilgili bir örneklik çıkarması gerekirken, "Onların İsa'sı varsa bizim de Muhammed'imiz var" inancı oluşturularak, Muhammed (a.s.) Allah'ın ortağı durumuna çıkarılmıştır.

Kur'an'ın hakem kitap olma özelliği her zaman gündemde tutulmalı ve Müslümanların bu kitabın ne liği konusunda bilinç sahibi olmaları gerektiği üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. özellikle ayetlerin rivayetler karşısındaki durumu, rivayetlerin ayetler karşısındaki durumu Kur'an merkezli ortaya konulmadığı ve o şekilde anlaşılmadığı müddetçe bu ihtilâfların sona ermesi demeyelim ama en aza indirilebilmesi asla mümkün olmayacaktır.

Çünkü bugün herhangi bir konuda siz ayet ortaya koyduğunuz zaman eğer biri size "Ayet var diyorsun ama hadis var kardeşim" diyebiliyor ve hadis dediği bu söz eğer Kur'an'la çelişiyorsa onun asla bir elçi sözü olamayacağını bilincinde olmayan bir kimseye söz anlatabilmek asla mümkün olmayacaktır.

                                               Minareyi çalan kılıfını uydurur.

Bu söz, rivayetleri Kur'an karşısında belirleyici yapanlar için söylenebilecek güzel bir sözdür. Çünkü ayet ile rivayet arasındaki çelişkinin farkına varanlar, rivayetleri belirleyici olarak görmek için "Gayri Metluv Vahiy" denen bir ucube fikir ortaya atmış, ayet ile rivayeti aynileştirmiş, bunun sonucunda rivayet ayetin önüne geçmiş ve ayetler işlevsiz hale getirilmiştir. Bu durumların en güzel bir şekilde anlatılarak kişilerin haberdar edilmesi, yapılacak en doğru işlerdendir.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.


23 Temmuz 2024 Salı

Yusuf s. 37. Ayetinin Farklı Mealleri Üzerinde Bir Mülâhaza

Yusuf suresini karşılaştırmalı olarak birkaç farklı meâlden okuyan bir okuyucu, bu surenin 37. ayetine geldiğinde 2 farklı şekilde yapılmış meâl ile karşılaşacak ve haklı olarak ta hangi meâlin daha doğru olduğu yönünde bir sorunun cevabını arayacaktır. Bu yazının konusu, iki farklı meâlden hangisinin daha doğru olabileceği yönündedir.

Konu ile ilgili ayetin Arapça metni ve iki farklı meâli şöyledir: 1. 

قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ  

1. Meâl:

Yûsuf, delikanlılara şöyle dedi: “- Size rızık olarak verilecek bir yemek, daha size gelmeden önce onun ne çeşit ve nasıl bir yemek olduğunu size haber verdim. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allah'a, inanmıyan ve topyekûn ahireti inkâr eden bir kavmin dinini terk ettim.

2. Meâl: 

(Yusuf) dedi ki: “(Merak etmeyin, daha yiyeceğiniz yemek önünüze gelmeden, size rüyanızın ne anlama geldiğini bildireceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a inanmayan ve ahireti de inkâr eden bir toplumun milletini terk ettim.”

Öncelikle konuyu daha iyi anlamak için, 36. ayetin de okunması gerektiğini hatırlatmak isteriz. 36. ayetin meâli de şu şekildedir:

Onunla beraber iki delikanlı daha zindana girdi. Bunlardan biri: “Ben (rüyamda) kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.” Öbürü de: “Ben de başımın üzerinde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm, bunların yorumunu bize bildir. Çünkü biz senin gerçekten iyilik edenlerden olduğunu görüyoruz” dediler.

Bu ayetten anlaşılacağı üzere, Yusuf (a.s.) ile birlikte hapse iki kişi daha giriyor ve bu iki kişi gördükleri rüyayı anlatarak onun yorumunu Yusuf (a.s.) dan öğrenmek istiyorlar. 37. ayette ise, Yusuf (a.s.) o iki kişinin rüyasını yorumlamadan önce onlara bazı sözler söylemektedir. İşte bu sözlerin Türkçeye çevirisi konusunda Kur'an meâllerinde iki farklı eğilim olduğu görülecektir. 

1. örnek meâldeki anlama göre; Yusuf (a.s.) iki arkadaşına yiyecekleri yemek onlara daha gelmeden önce, onlara hangi çeşit yemeğin geleceğini haber vereceğini söylerken, 2. örnek meâldeki anlama göre ise; Yusuf (a.s.) iki arkadaşına yiyecekleri yemek gelmeden önce, onlara gördükleri rüyanın yorumunu onlara haber vereceğini söylemektedir.

Öncelikle bu farklılığın sebebi, "Zamirin Mercii" olarak bilinen, zamirin hangi isme döneceği konusundaki farklı görüşlerden kaynaklanmaktadır. Kur'an'da bazı ayetlerde, zamirin hangi isme döneceği konusundan kaynaklanan farklı anlayışlardan ötürü farklı çeviriler mevcut olup, bu durumdan kaynaklanan bazı ayet çevirilerine daha önceden değinmeye çalışmıştık.

Zamirin en yakın isme dönmesi genel geçer bir kural olmakla beraber, bu kural bazı ayetlerde istisnai durum göstermektedir. Bu kuralın işlemediği ayetlerden bir tanesi de konumuz olan bu ayettir.

1. örnek meâlde yapılan çeviri, zamirin mercii kuralının, en yakın isme dönmesi gerektiği yönündeki görüşün bir sonucudur. Yani aslında ortada yapılan hatalı bir çeviri yoktur. Fakat zamirin mercii kuralı sadece ilgili ayetin kendi içinde uygulanabilecek bir kural değildir. Siyak sibak dediğimiz ayetin öncesi ve sonrası birlikte okunarak bir anlam çıkarılması, yani bağlamın gözetilmesi daha sağlıklı sonuçlar doğuracaktır. 

Bağlam merkezli bir okuma yaptığımızda 36. ayeti tekrar hatırlamamız gerekmektedir. Ayetin Arapça metni şöyledir: 

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمَٓا اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَعْصِرُ خَمْراًۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزاً تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ 

Bu ayette geçen بِتَأْو۪يلِه۪ۚ kelimesini merkeze alan bir okuma yaptığımızda 37. ayete nasıl bir anlam verilebileceği de daha kolay ortaya çıkacaktır. 36. ayette arkadaşları Yusuf (a.s.) a rüyalarını anlattıktan sonra ona "نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ " (bunların yorumunu bize bildir) demektedir. Aynı kelime 37. ayette yine geçmekte olup, bu geçişi bizim için anahtar konumundadır. 37. ayeti ikiye bölerek okuyacak olursak bunu daha net olarak anlamak mümkündür.

قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ

Dedi ki: İkinize rızıklanacağınız bir yemek gelmesin ki

اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ

Ben onun yorumunu size gelmecen önce size haber vermeyeyim.

"Onun yorumunu" şeklinde çevrilmiş olan kelimenin Arapça metin karşılığıبِتَأْو۪يلِه۪ kelimesidir. Bu kelimenin aynısı 36. ayette de geçmekte ve iki kişinin gördükleri rüyanın yorumunun ne olduğu sorusunun karşılığıdır. 36. ayette kullanılan bu kelimenin 37. ayette de kullanılmış olması, bize "Gelecek yemeğin yorumu" olarak değil, "Görülen rüyanın yorumu" anlamı verilmesinin daha isabetli olacağı yönünde bir işaret vermektedir.

Bu noktayı dikkate aldığımızda, Yusuf s. 37. ayetine verilen meâllerin isabetli olanının, 2. örnekteki "(Yusuf) dedi ki: “(Merak etmeyin, daha yiyeceğiniz yemek önünüze gelmeden, size rüyanızın ne anlama geldiğini bildireceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a inanmayan ve ahireti de inkâr eden bir toplumun milletini terk ettim."  şeklinde yapılan meâller olduğu ortaya çıkmaktadır.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.