31 Aralık 2025 Çarşamba

HUCURAT SURESİ ÇEVİRİSİ

 1- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'ın ve O'nun elçisinin önüne geçmeyin ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, bir en iyi işiticidir, bir en iyi bilicidir.

2- Ey inanmış olan kimseler, siz seslerinizi o habercinin sesinin üzerine sakın yükseltmeyin ve işlerinizin boşa gitmemesi için ona o sözle bir kısmınızın bir kısma bağırması gibi sakın bağırmayın.

3- Şüphesiz ki o kimseler Allah'ın elçisinin yanında seslerini kısıyorlar. İşte onlar o kimselerdir ki, Allah onların kalplerini o korunma bilinci için sınamıştır. Bir bağışlama ve bir büyük emek karşılığı onlar içindir.

4- Şüphesiz ki o kimseler o engelin ötesinden sana sesleniyorlar, onların tamamı bağlantı kurmazlar.

5- Ve eğer onlar sen kendilerine çıkıncaya kadar (seslerini kısmakta) direnip gayret etmiş olsalardı, kendileri için kesinlikle daha hayırlı olurdu. Ve Allah, bir çok bağışlayıcıdır, bir şefkati süreklidir.

6- Ey inanmış olan kimseler, eğer bir itaatten çıkan size bir haber getirirse, artık siz bir düşüncesizlikle bir topluluğa çatışıp ta yaptığınız şeye karşı pişmanlar olmamanız için (haberin) (doğruluğunu yanlışlığını) apaçık belli edin.

7- Ve siz Allah'ın elçisinin içinizde olduğunu bilin. Eğer o, size o işten birçoğunda itaat etseydi, siz kesinlikle şiddetli sıkıntıya düşerdiniz, fakat Allah size o inancı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde süsledi ve size o gerçeği örtmeyi ve itaatten çıkmaları ve baş kaldırmaları çirkinleştirdi. İşte onlar o olgunluğa erişenlerin ta kendileridir.

8- Allah'tan bir lütuf ve bir nimet olarak. Ve Allah, bir en iyi bilicidir, bir en bilgedir.

9- Ve eğer o inananlardan iki zümre öldürüşürlerse, artık siz ikisinin arasını düzeltin. Bu durumda eğer ikiden biri o diğerine karşı saldırganlık yaparsa, artık siz de saldırganlık yapmakta olanla Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar öldürüşün. Bu durumda (saldırgan zümre) eğer dönerse, artık siz ikisinin arasını o eşitlikle düzeltin ve siz hakkaniyetli davranın. Şüphesiz ki Allah o hakkaniyetli davrananları sever.

10- O inananlar ancak ve ancak bir kardeştirler, o halde siz iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'a karşı korunun ki şefkat edilesiniz.

11- Ey inanmış olan kimseler, bir topluluk bir topluluktan bazılarını sakın maskaraya almasın, umulur ki onlar, onlardan daha hayırlıdır. Ve kadınlar da kadınlardan bazılarını (sakın maskaraya almasın) umulur ki onlar, onlardan daha hayırlıdır. Ve siz sakın birbirinize dil uzatmayın ve sakın birbirinize o (kötü) lakapları takmayın. O inançtan sonra o yoldan çıkış ismi ne kötüdür. Ve kim (bu huyundan) dönmediyse, işte onlar o haksızlık yapanların ta kendileridir.

12- Ey inanmış olan kimseler, siz o birçok kanıdan uzak durun. Şüphesiz ki o kanının bir kısmı bir günahtır ve siz (birbirinizin) sakın gizliliklerini araştırmayın ve sizin bir kısmınız bir kısmın (hakkında) yokluğunda sakın konuşmasın. Sizin biriniz kendi kardeşinin etini bir ölü iken yemeyi  sever mi? Şimdi siz onu çirkin gördünüz. Ve siz Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, bir lütufla çokça dönücüdür, bir en bilgedir.

13- Ey o insanlar, şüphesiz ki biz sizi bir erkekten ve bir dişiden takdir ettik ve sizin birbirinizle tanışmanız için biz sizi büyük topluluklara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah'ın yanında en değerliniz, sizin en korunanızdır. Şüphesiz ki Allah, bir en iyi bilicidir, bir en iyi haber alıcıdır.

14- O bedeviler: "Biz, inandık" dedi. Sen de ki: "Siz inanmadınız, fakat siz 'Biz, teslim olduk' deyin, ve o inanç henüz sizin kalplerinize girmedi. Eğer siz Allah'a ve O'nun elçisine itaat ederseniz, O sizin işlerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz ki Allah bir çok bağışlayıcıdır, bir şefkati süreklidir."

15- O inananlar ancak ve ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve O'nun elçisine inandılar sonra kuşkuya düşmediler ve mallarıyla ve benlikleriyle Allah'ın yolunda güçlerini kullandılar. İşte onlar o doğru söyleyenlerin ta kendileridir.

16- Sen de ki: "Siz Allah'a kendi yaşam sisteminizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah o göklerdeki şeyleri ve o yerdeki şeyleri biliyor. Ve Allah her bir şeyi bir en iyi bilicidir."

17- Onlar teslim olmalarını sana karşı başa kakıyorlar. Sen de ki: "Siz, teslimiyetinizi sakın benim başıma kakmayın. Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, bilakis Allah sizi o inanca iletmekle size karşı büyük iyilikte bulunuyor."

18- Şüphesiz ki Allah o göklerin ve o yerin algılanamayanını bilir. Ve Allah, sizin işlemekte olduğu şeyleri bir en iyi görücüdür.


30 Aralık 2025 Salı

FETİH SURESİ ÇEVİRİSİ

 1- 2- 3- Şüphesiz ki biz sana, senin arkaya takılı suçlarından öne geçmiş ve geriye kalmış şeyleri Allah'ın sana bağışlaması ve kendisinin senin üzerindeki nimetini tamamlaması ve seni bir dosdoğru yola iletmesi ve sana bir güçlü yardımla yardım etmesi için, bir apaçık fetih verdik.

4- O ki o inananların kalplerine, onların inançlarının yanına bir inanç daha katmaları için o dinginliği indirdi. Ve o göklerin ve o yerin askerleri, Allah'ındır. Ve Allah, bir en iyi bilicidir, bir en bilgedir.

5- O inanan erkekleri ve o inanan kadınları bahçelere - ki onların altından o nehirler akar onlarda sürekli kalıcıdırlar- girdirmesi ve onlardan kötülüklerini örtmesi için. Ve bu, Allah'ın yanında bir büyük başarıdır.

6- Ve Allah'a karşı o kötülüğün kanısına kapılan o iki yüzlü erkekleri ve o iki yüzlü kadınları ve o ortak koşan erkekleri ve o ortak koşan kadınları azaplandırması için. Ve Allah onlara hiddetlenmiş ve onları dışlamış ve onlar için cehennemi hazırlamıştır.

7- Ve o göklerin ve o yerin askerleri, Allah'ındır. Ve Allah, bir en güçlüdür, bir en bilgedir.

8- Şüphesiz ki biz seni bir tanık ve bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

9- Ki siz Allah'a ve O'nun elçisine inananasınız ve O'nu destekleyesiniz ve O'nu vakarlandırasınız ve O'nu gündüzün erken vakti ve akşam her türlü eksiklikten uzak tutasınız.

10- Şüphesiz ki o kimseler seninle bey'atlaşıyorlar, onlar ancak ve ancak Allah'a bey'atlaşmaktadırlar. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Artık kim sözünü bozarsa, kendi benliğine karşı bozar. Ve kim Allah'a karşı onun üzerinde antlaşma yaptığı şeyi tastamam yerine getirirse, artık O, ona bir büyük emek karşılığı verecektir.

11- O bedevilerden o arkada bırakılmışlar, sana: "Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti, artık bize bağışlama iste" diyecek. Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. Sen de ki: "Artık sizin için Allah'tan bir şeye kim sahip olabilir? Eğer O, size bir zarar ister veya size bir fayda isterse. Hayır, Allah sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bir en iyi haber alıcıdır."

12- Hayır, siz o elçi ve o inananların kendi ailelerine sonsuz olarak asla çevrilmeyeceği kanısına vardınız ve bu sizin kalplerinizde süslendi ve o kötülüğün kanısına kapıldınız ve bir yıkıma uğrayan topluluk oldunuz.

13- Ve kim Allah'a ve O'nun elçisine inanmadıysa, artık şüphesiz ki biz o gerçeği örtücülere bir alevli ateş hazırladık.

14- Ve o göklerin ve o yerin hükümranlığı, Allah'ındır. O, kimi dilerse bağışlar ve kimi dilerse azap eder. Ve Allah bir çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

15- O arkada bırakılmışlar, siz ganimetlere doğru onları almak için hareketlendiğiniz zaman: "Siz bizi bırakın da biz sizi izleyelim" diyecekler. Onlar Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. Sen de ki: "Siz, bizi asla izleyemeceksiniz, Allah sizin için önceden böyle dedi." Buna karşılık onlar: "Hayır, sizi bizi çekemiyorsunuz" diyecekler. Hayır, onların bir azı dışında kavramazlar

16- Sen o bedevilerden o arkada bırakılmışlara de ki: "Siz, bir çetin sıkıntı sahibi bir topluluğa çağrılacaksınız, siz ya onlarla öldürüşeceksiniz veya onlar (size) teslim olacaklar. Bu durumda eğer siz itaat ederseniz, Allah size bir iyi emek karşılığı verecektir. Ve eğer siz önceden (başka tarafa) yakınlaştığınız gibi (bu seferde başka tarafa) yakınlaşırsanız, O sizi bir acı azapla azaplandıracaktır."

17- (Sefere çıkmama konusunda) o körün üzerine bir burukluk olmaz ve o topalın üzerine de bir burukluk olmaz ve o hastanın üzerine de bir burukluk olmaz. Ve kim Allah'a ve O'nun elçisine itaat ederse, O onu bahçelere girdirecektir. Ve kim de (başka tarafa) yakınlaşırsa, O onu bir acı azapla azaplandıracaktır.

18- 19- Ant olsun ki Allah, o inananlardan onlar sana o ağacın altında bey'at etmekte oldukları zaman hoşnut olmuştur, O onların kalplerinde olan şeyi bildi de onların üzerine o dinginliği indirdi ve onları bir yakın fetihle ve birçok ganimetlerle -ki onlar onları alacaklardır-ödüllendirdi. Ve Allah, bir en güçlüdür, bir en bilgedir.

20- Ve Allah sizi birçok ganimetler söz verdi - ki siz onları alacaksınız- bunları size çabuklaştırdı ve o insanların ellerini o inananlara bir ayet olması ve sizi bir dosdoğru yola iletmesi için sizden alıkoydu.

21- Ve diğer (ganimet) leri (söz verdi) -ki siz onlara henüz güç yetiremediniz- Allah onları kesinlikle kuşatmıştır. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

22- Ve eğer gerçeği örtmüş olan kimseler sizinle öldürüşselerdi, onlar kesinlikle arkaları yakınlaştırırlar, sonra onlar bir yakın ve bir yardımcı bulamazlardı.

23- (Bu) Allah'ın yasasıdır ki o önceden gelip geçmiştir. Ve sen Allah'ın yasası için bir değişme asla bulamayacaksın.

24- Ve O ki Mekke'nin göbeğinde sizin onların üzerine tırnak geçirtmeniz sonrasından onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi onlardan alıkoydu. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bir en iyi görücüdür.

25- Onlar o kimseler ki gerçeği örttüler ve o yasak mescitten ve (kurban için) kapatılmış hediyeyi onun kesim yerine ulaşmasından uzaklaştırdılar. Ve eğer inanan adamlar ve inanan kadınları - ki siz onları bilmiyordunuz- bilgisizce çiğneyip de bu yüzden size onlardan dolayı bir olumsuzluk değdirilecek olmasaydı (sizi onlardan alıkoymazdı). Allah'ın dileyeceği kimseyi kendisinin şefkatine girdirmesi için (böyle yaptı). Eğer onlar ayırt edilebilmiş olsalardı, biz onlardan gerçeği örtmüş olan kimseleri kesinlikle (sizin elinizle) bir acı azapla azaplandırırdık.

26- O zaman gerçeği örtmüş olan kimseler kalplerinde o kızgınlığı, o düşüncesizliğin kızgınlığını oturtmuştu da Allah, elçisinin üzerine ve o inananların üzerine dinginliğini indirmişti ve onları o korunma bilincinin kelimesine bağlı kalmalarını sağlamıştı ve onlar buna daha hak sahibiydi ve buna ehil idiler. Ve Allah, her bir şeyi bir en iyi bilicidir.

27- Ant olsun Allah, kendisinin elçisine o rüyayı o gerçekle doğru çıkardı. Eğer Allah dilerse siz o yasak mescite başlarını traş edenler ve (saçlarını) kısaltanlar olarak güvenliler olarak kaygı duymaksızın kesinlikle gireceksiniz. Böylece O, sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de bunun berisinden bir yakın fetih verdi.

28- O ki kendisinin elçisini yaşam sisteminin tamamını ona sırtlatmak için o doğruya ileten ve o gerçeğin yaşam sistemi ile gönderdi. Ve tanık olarak Allah yeter.

29- Muhammed, Allah'ın elçisidir. Ve onun beraberinde olan kimseler o azılı gerçeği örtücülere karşı çetin, kendilerinin arasında ise sürekli şefkatlidirler, sen onları saygıyla eğilenler olarak, boyun eğenler olarak Allah'tan bir lütuf ve bir hoşnutluk peşine düşmekte olduklarını görürsün. Onların alametleri, yüzlerindeki o boyun eğmelerin izindendir. Bu, onların Tevrattaki örneğidir. Ve onların İncildeki örneği ise bir ekin gibidir ki o, kendisinin filizini çıkarmış ardından onu kuvvetlendirmiş, ardından kalınlaştırmış, ardından gövdesinin üzerine denkleşmiştir ki o, o ekicileri şaşırtır. (Bu örnek) o azılı gerçeği örtücüleri onlarla öfkelendirmek içindir. Allah onlardan inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselere bir bağışlama ve bir büyük emek karşılığı söz vermiştir.



27 Aralık 2025 Cumartesi

MUHAMMED SURESİ ÇEVİRİSİ

1- O kimseler ki gerçeği örttüler ve Allah'ın yolundan uzaklaştırdılar, O, onların işlerini saptırmıştır.

2- Ve o kimseler ki inandılar ve o düzgün işleri işlediler ve Muhammed'e indirilmiş olan şeye inandılar ve o ki Efendilerinden (gelen) o gerçektir. O, onlardan kötülüklerini örtmüş ve onların durumlarını düzeltmiştir.

3- Bu, o kimselerin gerçeği örtmüş, o geçersizi izlemiş olmaları ve şüphesiz ki o kimselerin de Efendilerinden (gelen) o gerçeği izlemiş olmaları nedeniyledir. Allah, o insanlara kendi örneklerini böyle ortaya koyar.

4- Şimdi siz gerçeği örtmüş olan kimselerle karşılaştığınız zaman, artık o boyunlara vurun. Nihayet siz onları bastırdığınız zaman, artık o bağı sıkılaştırın. Sonra minnette bırakarak ya da kurtulmalık alarak (onları salın) ki nihayet (onlar) o harbin ağır yüklerini yere bırakır. (Buyruk) bu dur. Ve eğer Allah dileseydi, onlardan kesinlikle (kendisi) öç alırdı, fakat sizin bir kısmınızı bir kısımla ayıklamak için (böyle buyurdu). Ve o kimseler ki Allah'ın yolunda öldürüldüler, O, onların işlerini asla saptırmayacaktır.

5- O, onları doğruya iletecek ve onların durumlarını düzeltecektir.

6- Ve O, onları o bahçeye girdirecektir ki onu onlara tanıtmıştır.

7- Ey inanmış olan kimseler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sabitleştirir.

8- Ve o kimseler ki gerçeği örttüler, artık bir perişanlık onlar içindir ve O, onların işlerini saptırmıştır.

9- Bu, onların Allah'ın indirmiş olduğu şeyi çirkin görmüş olmaları nedeniyledir. Böylece O, onların işlerini boşa gidermiştir.

10- Onlar, o yerde gezmediler mi ki böylece kendilerinden önceki kimselerin sonu nasıl olmuş baksınlar? Allah onları yerle bir etti. Ve o gerçeği örtücülere de onun örnekleri vardır.

11- Bu, Allah'ın inanmış olan kimselerin yakını olmaması ve o gerçeği örtücülerin de kendileri için hiçbir yakını olmaması nedeniyledir.

12- Şüphesiz ki Allah inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimseleri bahçelere girdirecektir ki onların altından o nehirler akar. Ve o kimseler ki gerçeği örttüler, onlar (şimdilik) yararlanırlar o hayvanların yediği gibi yerler ve o ateş, onlar için bir barınaktır.

13- Ve kasabadan nicesi vardı ki o (kasaba), seni kendi kasabandan çıkarmış olandan kuvvet bakımından daha çetindi. Biz onları (o kasabaların halkını) yok ettik, artık onlar için bir yardım edici yoktu.

14- Öyleyse kendisinin Efendisinden apaçık bir delil üzerinde olan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslenmiş olan kimse gibi midir? Ve onlar kendi keyfi arzularına uymuşlardır

15- O bahçenin örneği ki o korunanlara söz verilmiştir. Onda (tadı ve kokusu) bozulmayan sudan nehirler vardır. Ve sütten nehirler vardır ki onun tadı başkalaşmamıştır. Ve o içenlere bir lezzetli şaraptan nehirler vardır. Ve süzülmüş baldan nehirler vardır. Ve onda ürünlerden her çeşit ve Efendilerinden bir bağışlama onlar içindir. (Bu nimetlere sahip olan kişi) o ateşte sürekli kalıcı olan ve bir kaynar suyla suvarılıp da bağırsakları doğranmış olan o kişi gibi midir?

16- Ve onlardan kimi seni dinliyor. Nihayet onlar senin yanından çıktıkları zaman o bilgi verilmiş olan kimselere: "O, az önce ne dedi?" derler. İşte onlar o kimselerdir ki Allah onların kalplerinin üzerine damga vurmuştur ve onlar kendi keyfi arzularına uymuşlardır.

17- Ve o kimseler ki doğruya iletildiler O, onları doğruluk bakımından artırmıştır ve onlara korunma bilinçlerini vermiştir.

18- Artık onlar o anın kendilerine beklenmeyen bir zamanda onlar fark etmezlerken gelmesinden başkasına mı bakıyorlar? Oysa onun şartları kesinlikle gelmiştir. O (an) onlara geldiği zaman, onların hatırlamaları neye yarayacak?

19- Artık sen bil gerçek şu ki: Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur ve sen kendi peşine takılı suçun ve o inanan erkekler ve o inanan kadınlar için bağışlama iste. Ve Allah sizin çevrilip durduğunuz yeri de barınacağınız yeri de bilir.

20- 21- Ve inanmış olan o kimseler: "Bir sure indirilmiş olmalı değil miydi?" diyor. Akabinde bir sağlamlaştırılmış sure indirildiği ve onda o öldürüşme hatırlatıldığı  zaman sen, (böyle diyen) kalplerinde bir hastalık olan o kimseleri, üzerini o ölümden dolayı baygınlık kaplamışın bakışıyla sana bakmakta olduklarını görürsün. Oysa onlar için daha yakın olan (yapmaları gereken) bir itaat ve bir benimsenen söz (olmalıydı). Artık o buyruk karara bağlandığı zaman, eğer onlar Allah'a karşı doğru söylemiş olsalardı, onlar için kesinlikle daha hayırlı olurdu.

22- Eğer siz (başka tarafa) yakınlaşırsanız sizin o yerde bozuculuk yapmanız ve yakınlık bağlarınızı kesmeniz, artık sizden umulur mu?

23- İşte onlar o kimselerdir ki Allah onları dışlamış, böylece onları sağırlaştırmış ve onların görmelerini kör etmiştir.

24- Onlar bu okunan (Kur'an)ı hiç derinlemesine düşünmezler mi? Yoksa kalplerin üzerinde onların kilitleri mi var?

25- Şüphesiz o kimseler ki kendilerine o doğruya iletimin apaçık belli olması sonrasından arkalarının üzerine geri döndürüldüler. O şeytan onları hırslandırmış ve onları oyalamıştır.

26- Bu, Allah'ın indirmiş olduğu şeyi çirkin görmüş olan kimselere, onların: "Biz, size o işlerin bazısında itaat edeceğiz" demiş olmaları nedeniyledir. Ve Allah onların sakladıklarını biliyor.

27- Artık o melekler onların ömürlerini tamamlayacakları zaman onların yüzlerine ve arkalarına vururlarken nasıl olacak?

28- Bu, onların Allah'ı kızdıran şeyi izlemiş olmaları ve O'nun hoşnutluğunu çirkin görmüş olmaları nedeniyledir. Böylece O, onların işlerini boşa gidermiştir.

29- Yoksa kalplerinde bir hastalık olan kimseler, Allah'ın onların kinlerini asla (ortaya) çıkarmayacağını mı hesap etti?

30- Eğer biz dilersek onları sana gösterirdik de sen onları alametlerinden kesinlikle tanırdın. Ve sen onları o sözün tarzında kesinlikle tanırsın. Ve Allah sizin işlerinizi biliyor.

31- Ve biz, sizden o güçlerini kullananları ve o direnip gayret edenleri bilinceye kadar, sizi kesinlikle ayıklayacağız ve sizin haberlerinizi de ayıklayacağız.

32- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örttüler ve Allah'ın yolundan uzaklaştırdılar ve kendilerine o doğruya iletenin apaçık belli olması sonrasından o elçiyle ayrıştılar. Onlar hiç bir şeyle Allah'a asla zarar veremeyecekler. Ve O, onların işlerini boşa giderecektir.

33- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'a itaat edin ve o elçiye de itaat edin ve kendi işlerinizi geçersizleştirmeyin.

34- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örttüler ve Allah'ın yolundan uzaklaştırdılar, sonra gerçeği örtenler olarak öldüler, artık Allah onları asla bağışlamayacaktır.

35- Ve siz sakın gevşemeyin ve siz üstün durumda iken o barışa çağırmayın. Ve Allah, sizin beraberinizdedir ve O, sizin işlerinizi (n karşılığını) asla kısmayacaktır.

36- O yakın yaşam ancak ve ancak bir oyun ve bir oyalanmadır. Ve eğer siz inanırsanız ve korunursanız, O size emeklerinizin karşılığını verecek ve sizin mallarınızı da sormayacaktır.

37- Eğer onları size sorarsa ve (bu konuda) sizin üzerinize de düşerse, siz cimrilik edersiniz, O da sizin kinlerinizi çıkarırdı.

38- İşte siz onlarsınız ki Allah'ın yolunda harcamanız için çağrılıyorsunuz da içinizden kimi cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, o ancak ve ancak kendi benliğine karşı cimrilik eder. Ve Allah ihtiyaçsızdır ve siz o muhtaçlarsınız. Ve eğer siz (başka tarafa) yakınlaşırsanız, O sizi başka bir toplulukla değiştirir sonra onlar sizin örneğiniz olmazlar.


24 Aralık 2025 Çarşamba

Ezber Bozan Kur'an Meali adlı eserin Harre Kelimesinin Çevirileri Üzerinden Bir Değerlendirmesi

 Bundan önceki yazımızda Harre kelimesinin Kur'an'da geçişleri üzerinde bir okuma anlama çalışması yapmaya çalışmış ve bu arada da sayın Ali Aydın hocanın "Ezber Bozan Kur'an Meali" adlı eserinden ilgili ayete verilen anlam ve yorumları aktarmış, ilgili ayet hakkında bu eserde yer alan çeviri ve yorumlar hakkındaki düşüncelerimizi daha sonraki bir yazımızda ele almaya çalışacağımızı söylemiştik. Bu yazımızda, sayın hocanın eserindeki ilgili ayet mealleri ve yorumlar hakkındaki düşüncelerimizi daha detaylı olarak paylaşacağız.

Kısaca ifade etmek gerekirse Harre kelimesi yukarıdan aşağıya doğru olan bir düşüşü, yere kapaklanmayı, kapanmayı ifade eden bir kelimedir. Hangi sözlüğe bakarsanız karşınıza ilk anlam olarak çıkacak izah bu şekildedir. Kur'an'daki geçişleri de bu anlamın dışında başka bir anlam taşımamaktadır. Burada sözlüklere dikkat çekmemizin amacı onları dini kaynak olarak görmemiz değildir. Yabancı dildeki bir metnin kelimelerinin karşılığını öğrenme yolunun sözlükler vasıtası ile olduğu içindir.

Biz önce ayetin Arapça metnini sonra da Ali aydın hoca tarafından yapılan mealini paylaşacağız.

1- Araf s. 143. ayeti.

وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٤٣

---- Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi onu konuşturunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın olarak yığıldı kaldı. Ayılınca dedi ki: Sen sübhansın, (seni noksan sıfatlardan tenzih ederim), ben sana tevbe ettim. Ben müminlerin ilkiyim.

Sayın hoca bu ayette geçen Ve harre kelimesine "Yığılıp kalmak" şeklinde bir anlam vererek, kelimenin sözlük anlamı olan yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bir düşüş anlamını meale yansıtmıştır.

Konuyla alakası olmasa da hatalı bir anlam olduğunuz düşündüğümüz ayette içindeki Ve kellemehu kelimesine sayın hoca Konuşturdu anlamı vermiştir. İlgili kelimenin sahip olduğu kalıbın böyle bir anlama gelebilmesi her ne kadar mümkün olsa da, kelimenin sahip olduğu kalıp burada Konuşturdu anlamı değil, Konuştu anlamına gelmektedir. Biz sayın hocaya bu kelimenin sahip olduğu kalıbın Kur'an'daki diğer geçişlerine verdiği anlamı özellikle Yusuf s. 54. ayetinde verdiği anlama dikkat ederek burada da vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

2- Yusuf s. 100. ayeti.

وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿١٠٠﴾

---- Ana ve babasını tahtın üzerine çıkardı ve hepsi ona secde ettiler. (Yusuf) dedi ki: “Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın te’vilidir. Rabbim onu hak kıldı. Rabbim bana çok güzellik etti. Çünkü beni zindandan çıkardı, şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dileyene lütfedicidir. Kuşkusuz O her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Sayın hoca bu ayet mealinde ilgili kelimeyi, Araf s. 143. ayetinde çeviriye katmasına rağmen burada çeviriye katmamıştır. Eğer bu kelimeyi kendisinin diğer ayetlerde geçişlerine verdiği "Yere yığılmak" şeklindeki anlamı vermiş olsa bile bu ayetteki "Ve harru lehu sücceden" ibaresini,  "Onlara yere yığılarak secde ettiler" anlamını vermesi gerekecekti.

Sayın hoca bu kitabı çevirmeye başlarken sahip olduğu "Kur'an'da yere kapanarak yapılan secde eylemi diye birşey yoktur" şeklindeki önyargısını ayete onaylatmak için böyle bir girişimde bulunduğunu düşünmekteyiz. Sayın hoca ayrıca secde ile ilgili olarak şu yorumda bulunmuştur.

                          Kardeşlerin Yusuf’a Secdeleri ve Secdenin Anlamı:

Yusuf (a.s) daha çocuk iken, “on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini” görmüştü. Yusuf (a.s)ın kardeşleri, babalarının ona karşı olan sevgisinden dolayı onu hiçbir zaman benimsemediler. Kıskançlıklarından dolayı onu yok etmeyi bile düşündüler. Fakat bir gün geldi ki, onun mükemmel ahlak, edep ve erdemi karşısında kardeşleri, kendisine yapmış oldukları kötülüklerden pişman olarak aynen şunu itiraf ۪ي ََن” .ettiler ۪ٔـ َ ََخا ِِط ِ ْْن ُُكَّنَا َل َ ْْيَنَا ََوِا ُٰهُ ََعَل َ ََر ََك الّٰل َٰث َ ْْد ٰا ََق ٰ ِِه َل ُوا َتَالّٰل َاُل قَ - Tallâhi (Allah’a andolsun ki) Allah seni bize üstün kıldı, doğrusu biz (sana karşı) hatalı idik” (Yusuf-91) İşte Yusuf (a.s) ın gördüğü “on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettikleri rüyası” yukarıdaki âyette gerçek oluyor. Yani kardeşlerin ona secde etmesi onu kabullenmeleri, kendilerinden üstün olduğunu kayıtsız şartsız tasdik etmeleri ve suçlarını itiraf etmeleridir” Yani hiçbir zaman onu sevmeyen, kıskançlık krizine tutulan hatta kuyuya atan kardeşlerinin, daha sonraki yıllarda onun ihlas, fazilet ve üstünlüğünü kabul etmelerini Kur’an ona yapılmış bir secde olarak niteliyor. Yani ayette bulunan kardeşlerin Yusuf’a secdesi geleneksel anlamda kabul edilen secde değil, üstünlüğünü ve güzel ahlak sahibi olduğunu kayıtsız şartsız kabul etmeleridir.

Sayın hoca yorumdaki son cümlesindeki sözlerini eğer Harre kelimesini çevirisine katarak ve kelimenin anlamını ters çevirmeyerek söylemiş olsaydı, kendisini nakzeden bir durum ortaya çıkacaktı. Kanaatimizce bu durumun farkında olarak, ilgili kelimeyi çeviriye katmamış ve böyle bir çıkış yolu bulmuştur. Kelimenin meale sehven yansıtılmamış olması mümkün değildir, bilerek yapılan bir kapatmadır.

3- Nahl s. 26. ayeti. 

قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ 

---- Onlardan öncekiler de plan yapmışlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü yani azap onlara, fark edemedikleri bir yerden gelmişti.

Sayın hoca bu ayette geçen Feharre kelmesinin anlamını mealine yansıtarak kelimenin yukarıdan aşağıya bir düşüşü ifade eden Çökme anlamı vermiştir.

Burada sayın hocaya neden Yusuf s. 100. ayette geçen "Ve harra lehu sücceden" ibaresini "Hepsi ona çökerek / yere yığılarak secde ettiler" olarak çevirmek yerine Harre kelimesini meale katmayarak sadece "Hepsi ona secde ettiler" şeklinde çevirmiş diye sorarız.

Biz her ne kadar ritüel secdenin olduğunu savunuyor olsak da, sayın hocayı bizim savunduğumuz doğrultuda düşünmediği için eleştirmiyoruz. Biz etik gereği bir metni çevirirken önyargılardan kurtulup objektif bir çeviri yapmanın gereğini savunuyor ve hocayı da bu etik kurala sadık kalmadığı için eleştiriyoruz.

4- İsra s. 107. ayeti.

قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًاۙ

---- De ki: Siz ona ister iman edin, ister iman etmeyin; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal secde ederlerdi. 

Sayın hoca bu ayette geçen "Yehirrune lil ezkani sücceden" ibaresinin anlamını çeneler anlamına gelen Ezkani kelimesinin anlamını da meale katmayarak "Derhal secde ederlerdi" şeklinde vermiş ve şöyle bir yorumda bulunmuştur.

“Daha önce kendilerine ilim verilenler o (Kur’an) onlara okunduğunda, çenelerine doğru secde ederek (ona) eğilirler. (üstüne düşerler-ona kör ve sağır davranmazlar)...” Ayrıca bu âyetlerde salât kelimesinin geçmemesi çok önemlidir. Yani bu iki âyette geçen “harr” ve “sücceden” salâttan ayrı olarak “Kur’an’a eğilmek ve onun emir ve yasaklarını kayıtsız şartsız kabul etmek” anlamına gelmektedir. O halde salât sırasında çenelerimize doğru kapanmamız veya yığılmamız gerektiği düşüncesini buradan çıkaramayız. Ek olarak, şu kullanıma bir bakın: “Çenelerine doğru kapanırlar...” Arapçası “ً ان ُ س َّجدا ِ َ ْق َذ َ ِخ ُّر َون ِ ل ْاْل ي) yahirrûne lil ezkâni succeden)” Bu kısımla ilgili bir kaç gözlemimiz bulunmaktadır. Öncelikle burada “çenelerine doğru” diyor. Çenelerin “üstüne” değil, Ayrıca burada çenelerine doğru “eğilirler-önemserler” diyor. Çenelerine doğru secde ederler değil, Furkan 73.âyet “harra” kelimesinin hangi anlama geldiğini bize gösteriyor. “ً َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي ِّه ِِّهْْم َل � َا ِِت ََرِّب َٰي ِٰا ُ �ِّكِ ُُروا ِب ِ ََذا ُذ ٖٖذي ََن ِا ً ََواَّلَ َـانًا يَمْْ عُُ وََ)) Onlara Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır dav ranmazlar.)” Kelime metin olarak şöyledir. “ً َـانًا ً ََو ُُع ْْمَي َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي لَ) lem yehirru aleyhe summen ve umyenen) (Âyetlere kör ve sağır davranmazlar.)” Demek oluyor ki, “harra” kelimesi, bu âyette bulunan “yehirrune” kelimesi, Kur’an’a karşı kayıtsız kalmamak, ona eğilmek, onu önemsemek veya akla yatmak, zihne yerleşmek, emin olmak, şüphesi kalmamak anlamına gelirken secde ise üstünlüğünü kabul etme kayıtsız şartsız itaat etme anlamına gelmektedir. “yehirrune lilezkani sücceden” “çenelerine doğru secde etmek” demek, “Rabbimizi tespih ve tenzih ederiz, Rabbimizin vadettiği yerine gelecektir, çenelere harr yaparlar yani onun gerçeklerine karşı ağlayarak huşuları (saygıları) artar” demektir. Yani burada çenelerin var olması, göz, gönül ve kulaklarının kabul ettiği şeyin dillerinde yani çenelerinde dışa yansıması olarak görülebilir. Dolayısıyla Kur’an’a karşı kör ve sağır davranmazlar onun hak olduğu dil ve çenelerinde, ahlak ve karakterlerinde ortaya çıkıyor. Vahye baktığımız zaman onun görünen ve bilinen maddi organlara değil, duygusal organlara seslendiğini görüyoruz. Yani Kur’an’da var olan kalp, gönül, göz, kulak görülen ve bilinenler değil, zihinsel ve fikirsel imanla ilgili şeylerdir.

Sayın hoca mealine koymadığı kelimeler hakkında bu kadar yorum yaparken, hangi sebeple bu kelimeleri meale koymadığı hakkında herhangi bir söz söylemektedir. Madem bunlar yorum yapmayı gerektirecek kadar önemli bir kelime ise neden çeviride bulunmamaktadır?

Sayın hoca burada laf kalabalığı ile ayeti örtbas etmeye çalışmaktadır. Nasıl mı?

Kendisi Lil ezkani kelimesinin Çenelerine doğru anlamına geldiğini söylemektedir ki doğrudur, o zaman sayın hocaya, bu ibareyi neden meale ilave etmediğini ve "Yehirrune lil ezkani sücceden" ibaresini Harre kelimesine kendisinin başka ayetlerde verdiği anlamları da biz burada vererek "çenelerine doğru yere yığılarak/ yere kapanarak/ yığılıp düşerek secde ederlerdi" şeklinde neden meal vermediğini sorarız.

5- İsra s. 109. ayeti. 

وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعًا 

 ---- (Kur’an okumak) onların haşyetlerini arttırmış bir şekilde (gönülden) ağlayarak yığılıp düşerlerdi

Sayın hocanın İsra s. 107. ve 109. ayetlerine verdiği mealler birbiriyle tutarsızlık göstermektedir. 107. ayette vermediği Harre kelimesinin anlamını bu ayette vermiş fakat Lil ezkani kelimesinin anlamını yine bu ayette de vermemiştir.

Bunun sebebinin bu ayet içinde Sücceden kelimesinin geçmemiş olmamasıdır. Sayın hocanın önyargılı okuma isteği kendi tutarsızlığını görmesine engel olmuştur. Sayın hocaya burada, "Çenelerine doğru ağlayarak yığılıp düşerlerdi" şeklinde meal yapmasına engel olan saik nedir diye sorarız.

Burada şunu açıklama gereği duymaktayız. Kur'an kendi bütünlüğü için bir anlam örgüsüne sahiptir ve bu örgü kelimelerle kurulmuştur. Ezkan kelimesi Kur'an içinde 3 yerde bu ayetlerin harici Yasin s. 8. ayette geçmektedir. O ayetteki geçişi bu iki ayetin anlama anahtarıdır.

Yasin s. 8. ayetinde müşriklerin vahye karşı kibirli duruşları onların çenelerinin yukarıya kalkık olarak resmedilmektedir. İşte bu noktada İsra 107. ve 109. ayetleri inananların vahye karşı duruşlarını sergilemektedir. Sayın hoca böyle bir bütünlük içinde konuyu düşünmüş olsaydı, lil ezkani kelimesini meallerden çıkarmak gafletine düşmezdi.

6- Meryem s. 58. ayeti. 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا 

 ---- İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği Nebilerden, Âdem’in zürriyetinden yani Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in zürriyetinden, hidayete ulaştırdığımız yani seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, Rahmanın âyetleri tilavet edildiği zaman secde ederlerdi yani ağlayarak vahyi kabullenirlerdi.

Sayın hoca bu ayette de Harru kelimesinin anlamını vermemiştir. Ayrıca sayın hocanın ayetteki Ve bağlacının bazısına ve bazısına ise yani anlamı vermiş olması dikkat çekicidir. Biz sadece sayın hocanın mealindeki bu ayeti okuyan bir kimsenin Arapça ve Kur'an bilgisine güvendiği bir kimseye hocanın "Harru sücceden ve bukiyyen" ibaresine verdiği anlamın doğru olup olmadığını sormalarını tavsiye ederiz.

7- Meryem s. 90. ayeti 

تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّاۙ

 Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak yani dağlar yıkılıp düşecekti!

Sayın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye "Yıkılıp düşmek" şeklinde bir anlam vermiş ve bu verdiği anlam kelimenin sözlük anlamına uygundur. Sayın hoca her nedense Harre kelimesinin Sücceden ile birlikte geçtiği yerlere kelimenin anlamını koymamakta gayet dikkatli davranmakta, fakat sücceden kelimesinin geçmediği yerlere kelimenin anlamını koymaktadır.

8- Hac s. 31. ayeti. 

حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي مَكَانٍ سَح۪يقٍ

---- Kendisine şirk koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nu birleyen) olun. Her kim Allah’a şirk koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini (vahşi) kuşlar kapışmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.

Sayın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye, ayet içinde secde kelimesi geçmediği için sözlük anlamına uygun olarak Düşmek anlamını vermiştir.

9- Furkan s. 73. ayeti.

وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

---- Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar;

Sayın hoca bu ayette geçen Lem yehirru kelimesine Davranmazlar anlamı vermiş ve aşağıya şöyle bir not düşmüştür.

Bütün kötülüklerin anası Kur’an’dan yüz çevirmektir. Kur’an’dan yüz çevirmek kadar büyük bir bela ve musibet, perişanlık ve dağılmışlık yoktur. Harr, kavramının yere yığılıp yani secde anlamında olmadığını bu ayet açık olarak göstermektedir. Yani birçok ayette bulunan رََّ خََ) harra) kavramı ayetlere karşı sağır ve kör olmama, ayetlere karşı ilgisiz ve duyarsız kalmama anlamına gelmektedir. رََّ خََ) harra) yere kapanma anlamında değildir. “Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. Bu âyette geçen “lem yahirru” “harr yapmazlar” ifadesi, ona karşı kör ve sağır davranmama, ilgisiz kalmama, üzerine düşme” demektir. “Harra” yere kapanma değildir. 

Sayın hocanın bu notunun değerlendirmesini bütün ayetlerin mealleri bittikten sonra yapacağız.

Burada lem yehirru kelimesine verdiği anlam, “Harra” yere kapanma değildir şeklindeki önyargısının bir sonucu olarak verdiği anlamdır.

10- Secde s. 15. ayeti.

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ 

---- Bizim âyetlerimize ancak o kimseler iman ederler ki, bunlar kendilerine hatırlatıldığında büyüklük taslamadan secde ederler. Yani Rablerini hamd ile tespih ederler. 

Sayın hoca bu ayette de Harru kelimesinin mealini ayet içinde Sücceden kelimesi geçtiği için vermemiştir.

11- Sebe s. 14. ayeti. 

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ

---- Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü, ancak değneğini yiyen bir yer dâbbesi gösterdi. (Sonunda yere) yığılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o alçaltıcı azabın içinde kalmazlardı.

Sayın hoca bu ayetin mealinde de ilgili kelimeye sözlük anlamına uygun olarak içinde secde kelimesi geçmediği için yere yığılmak şeklinde anlam vererek meale koymuştur.

12- Sad s. 24. ayeti. 

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ

---- Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu ortakların çoğu, birbirlerine haksızlık ederler. Yalnız iman edip yani salih amel işleyenler başkadır. Bunlar da azdır! dedi. Davud, kendisini sınadığımızı zannetti ve Rabbinden bağışlanma dileyerek rüku etti yani boyun eğerek (Allah’a) yöneldi. 

Sayın hoca bu ayette de Harre kelimesinin anlamını, rüku etmenin yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bir eylem olduğunu çağrıştırmamak için meale koymamıştır.

Şimdi gelelim sayın hocanın Furkan s. 73. ayetinde yaptığı açıklamanın değerlendirilmesine.

Sayın hoca o açıklamada "“Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. " demektedir.

Kendisinin bu açıklamasından yol çıkarak ona şunları sorarız.

1- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında ayrı, nesneler bağlamında ayrı geçiyorsa (ki bu sizin iddianız), Araf s. 143. ayetinde insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyip de neden nesne bağlamında geçen yığılıp kaldı anlamını verdiniz?

2- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Yusuf s. 100. ayetinin mealine insan bağlamında geçtiği anlamı neden yansıtmadınız?

3- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, İsra s. 107. ayetinin mealine insan bağlamında geçtiği anlamı Lil ezkani kelimesinin de üzerini örterek neden vermediniz?

4- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, İsra s. 109. ayetinde geçen Yehirrune kelimesine insan bağlamında geçtiği anlam yerine nesne bağlamında geçtiği anlamı, yine burada da Lil ezkani kelimesinin üzerini örterek tercih ettiniz?

5- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Meryem s. 58. ayetinde geçen Harru kelimesine neden insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimeyi görmezden geldiniz?

6- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında sizin söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Hac s. 31. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek nesne bağlamında geçen anlamı verdiniz?

7- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Secde s. 15. ayetinde geçen Harru kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimenin üzerini neden örttünüz?

8- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, neden Sebe s. 14. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek nesne bağlamında geçen yere yığılmak anlamı verdiniz?

9- Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi Harre kelimesi insan bağlamında söylediğiniz şekilde geçiyorsa, Sad s. 24. ayetinde geçen Harre kelimesine insan bağlamında geçtiği anlamlardan birini vermeyerek kelimenin üzerine neden örttünüz?

Görüldüğü üzere sayın hoca Harre kelimesinin insan ve nesne bağlamında ayrı anlamlara sahip olduğunu karşılığı kendinden menkul olarak iddia etmekte, yine de bu iddialarının altını ilgili kelimenin mealinin karşılığı ile doldurmamaktadır. 

Bizim sayın hocanın mealinin Harre kelimesinin geçtiği ayetler bağlamındaki çevirileri hakkındaki gözlemlerimiz bu şekildedir.

Kur'an selim bir akılla okunmak yerine önyargılı bir akılla okunduğu zaman, ortaya çıkan durum maalesef bu dur. Bir kelimeye siz türedi bir anlam vererek geçtiği ayetleri o türedi anlamla çevirmeye kalkarsanız bu kitap size "Dur" diyecektir. Siz durmak yerine illaki devam edeceğim derseniz, ya kelimeyi türedi anlam üzerinden ya da üzerine örtmek suretiyle bir çıkış bulacaksınız. Sayın Ali Aydın hocanın bulduğu çıkış, ilgili kelimenin üzerine örtmek suretiyle olmuştur.

Bizim Harre kelimesinin geçtiği ayetler bağlamında inceleme imkanı bulduğumuz sayın hocanın bu eserinin bizce ismi "Ezber Bozan Kur'an Meali"  yerine "İnanç Bozan Kur'an Meali" olmaya daha layıktır.

                              EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


23 Aralık 2025 Salı

AHKAF SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Ha, Mim.

2- Bu kitabın indirilmesi, en güçlü, en bilge Allah'tandır.

3- Ve biz o gökleri ve o yeri ve o ikisinin arasında olan şeyleri, o gerçek (bir neden) den ve bir isimlenmiş süreden başka takdir etmedik. Ve gerçeği örtmüş olan kimseler ise uyarıldıkları şeyden kayıtsız kalanlardır.

4- Sen de ki: "Siz, Allah'ın berisinden kulluk etmekte olduğunuz şeyleri gördünüz mü? Gösterin bana, onlar o yerden neyi takdir etmişler? Yoksa o göklerde bir ortaklık onlar için midir? Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, bana bunun öncesinden bir kitap veya bilgiden herhangi bir iz getirin.

5- Ve daha sapkın kimdir o kimseden ki Allah'ın berisinden o kalkışın gününe kadar kendisine cevap veremez şeyi çağırır? Oysa onlar, onların çağrılarından duyarsız kalanlardır.

6- Ve o insanlar sürülüp toplandığı zaman, onlar (putlar) onlara düşmanlar olurlar ve onlar (putlar) onların kulluklarını örtücüler olurlar.

7- Ve onlara bizim ayetlerimiz apaçık olarak peşi sıra okunmakta olduğu zaman, gerçeği örtmüş olan kimseler, o gerçek onlara geldiğinde: "Bu, apaçık bir sihirdir" dedi.

8-  Yoksa onlar (senin için): "O, onu yakıştırdı" mı diyorlar? Sen de ki: "Eğer ben onu yakıştırmış isem, artık siz benim için Allah'tan hiçbir şeye hükümran olamazsınız. O, sizin onda dökülüp gitmekte olduğunuz şeyi en iyi bilendir. Benimle sizin aranızda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir."

9- Sen de ki: "Ben, o elçilerden örneksiz biri değilim ve ben, bana ve size ne yapılacak bilmiyorum. Ben, bana vahyedilmekte olan şeyden başkasını da izlemiyorum ve ben, bir apaçık uyarıcıdan başkası da değilim."

10- Sen de ki: "Siz gördünüz mü, eğer o Allah'ın yanından ise ve siz de onu örttüyseniz ve Yakub'un oğullarından bir tanık da onun bir örneği üzerine tanıklık etti de hemen inandıysa ve siz de büyüklük tasladıysanız (haliniz nice olur)? Şüphesiz ki Allah, o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez."

11- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler, inanmış olan kimseler için: "Eğer (onda) bir hayır olsaydı, onlar ona (inanmakta) bizim önümüze geçemezlerdi" dedi. Ve onlar, onunla doğruya iletilmedikleri zaman ise hemen: "Bu, bir eski saptırmadır" diyeceklerdir.

12- Ve onun öncesinden de bir önder ve bir şefkat olarak Musa'nın kitabı vardı. Ve bu da haksızlık yapmış olan kimseleri uyarmak ve o iyilik edenler için bir Arabi dil kitaptır.

13- Şüphesiz ki o kimseler: "Bizim Efendimiz Allah'tır" dediler, sonra onlar dosdoğru oldular, artık onlara hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

14- İşte onlar, o bahçenin arkadaşlarıdır. Onların işlemekte oldukları şeylere bir karşılık olarak, onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

15- Ve biz, o insana ana babasına iyiliği tembihledik. Annesi onu zorlanarak taşıdı ve onu zorlanarak doğurdu. Ve onun taşınması ve onun (sütten) ayrılması otuz aydır. Nihayet o en çetinliğine ulaştığı ve kırk seneye ulaştığı zaman: "Ey Efendim, sen beni bana ve anneme babama verdiğin nimetine şükretmeme ve senin ona hoşnut olacağın bir düzgün iş işlemeye beni düzenli olarak sevk et ve benim soyumda (olanları) da düzelt. Şüphesiz ki ben itaate döndüm ve şüphesiz ki ben o teslim olanlardanım." dedi.

16- İşte onlar, biz onların işledikleri şeylerin en iyisini onlardan kabul edeceğimiz ve onların kötülüklerinden geçeceğimiz o bahçenin içindeki kimselerdir.

17- Ve o kimse ki annesine babasına: "Öf ikinize, siz ikiniz beni (yeniden) çıkarılmamla mı tehdit ediyorsunuz? Oysa benden önce o kuşaklar gelip geçmiştir" dedi. Ve o ikisi Allah'ın yardımına sığınarak: "Yazıklar olsun sana gel inan, şüphesiz ki Allah'ın söz vermesi bir gerçektir" (dediler). Buna karşılık o: "Bu, o ilklerin söylencelerinden başkası değil" der.

18- İşte onlar, onlardan önce gelip geçmiş o cinden ve o insandan olan ana toplumların içinde o söylenen üzerlerine gerçek olan kimselerdir. Şüphesiz ki onlar ziyan edenler olmuşlardır.

19- Ve her biri için işledikleri şeylerden dereceleri vardır.  Ve O sonunda onlara işlerini(n karşılığını) tastamam verir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

20- Ve gerçeği örtmüş olan kimselerin ateşe sunulacağı gün (onlara): "Siz, (ahirette alacağınız) temiz şeylerinizi o yakın yaşamınızda giderdiniz ve onlarla yararlandınız. Artık bugün siz o gerçek olmaksızın o yerde büyüklük taslamakta olmanız nedeniyle ve itaatten çıkmakta olmanız nedeniyle o alçaltıcılığın azabıyla karşılık göreceksiniz" (denilecek).

21- Ve sen Ad'ın kardeşini hatırla. Bir zaman o, onun önünden ve ardından o uyarıcıların gelip geçtiği o kum tepelerindeki topluluğunu : "Siz, Allah'tan başkasına sakın kulluk etmeyin. Şüphesiz ki ben sizin üzerinize bir acı gün azabından kaygılanıyorum" diye uyarmıştı.

22- Onlar: "Sen bizi tanrılarımızdan saptırmak için mi geldin?  Eğer sen o doğru söyleyenlerden isen, senin bizi tehdit etmekte olduğun o şeyi haydi bize getir" dediler.

23- O: "O bilgi ancak ve ancak Allah'ın yanındadır ve ben size onunla gönderildiğim şeyi ulaştırıyorum, fakat ben sizi düşüncesizlik etmekte olan bir topluluk olarak görüyorum" dedi.

24- 25- Onlar, onu vadilerine yönelen bir geniş bulut olarak gördüklerinde: "Bu, bize yağmur yağdırıcı bir geniş buluttur" dediler. (Hud): "Hayır o, kendisinin çabuklaşmasını istediğiniz şeydir. Bir rüzgardır ki onda bir acı azap vardır. Her bir şeyi kendisinin Efendisinin buyruğu ile yerle bir edecektir" (dedi). Böylece onların durulma yerlerinden başka bir şey görülmez oldu. Biz, suç işleyenler topluluğuna böyle karşılık veririz.

26- Ve ant olsun ki biz onlara, bizim size kendisinde sağlamadığımız öyle şeylerde olanak sağlamış ve onlar için işitme ve görmeler ve gönüller var etmiştik. Ne var ki onların işitmesi ve görmeleri ve gönülleri, onlar Allah'ın ayetlerinin ısrarla reddetmekte oldukları zaman onlardan hiçbir ihtiyacı gidermedi ve kendisiyle alay etmekte oldukları şey onları sarıvermiştir.

27- Ve ant olsun ki biz sizin çevrenizdeki o kasabalardan bir kısmını yok ettik ve biz onlara, onların dönmeleri için o ayetleri o ayetleri evire çevire açıklamıştık.

28- Bu durumda onların Allah'ın berisinden yakınlık vesilesi olarak belledikleri şeyler olan tanrıları onlara yardım etmeli değil miydi? Hayır onlar, onlardan saptılar. Ve bu, onların saptırmaları ve yakıştırmakta oldukları şeydir.

29- Ve bir zaman biz o cinden bir takımı sana çevirmiştik, onlar o okunan (Kur'an) ı dinliyorlardı. Onlar, ona hazır olduklarında "Susun" dediler. (Okuma) yerine getirilince onlar topluluklarına uyarıcılar olarak yakınlaştılar.

30- 31- 32- Onlar: "Ey topluluğumuz, şüphesiz ki biz Musa'nın sonrasından indirilmiş, kendisinin önünde olan şeyi bir doğrulayıcı ve o gerçeğe ve bir dosdoğru yola iletir bir kitap işittik. Ey topluluğumuz, siz Allah'ın çağrıcısını cevaplandırın ve ona inanın ki, O da sizin peşinize takılı suçlarınızdan bir kısmı size bağışlasın ve sizi bir acı azaptan himaye etsin. Ve kim Allah'ın çağrıcısını cevaplandırmazsa artık o, o yerde yetersiz bırakıcı değildir ve onun için O'nun berisinden yakınlar yoktur. İşte onlar bir apaçık sapkınlık içindedirler " dediler.

33- Onlar görmediler mi şüphesiz Allah O ki, o gökleri ve o yeri takdir etmiştir ve onların takdiriyle bitkin düşmemiştir ve o ölüleri (yeniden) yaşatmaya da güç yetiricidir?  Evet, şüphesiz ki O, her bir şeyin üzerine bir güç yetiricidir.

 34- Ve gerçeği örtmüş olan kimselerin ateşe sunulacağı gün (onlara): "Bu, o gerçek değil miymiş?" (denilecek). Onlar: "Efendimize ant olsun ki evet" dediler. O: "Öyleyse siz gerçeği örtmekte olmanız nedeniyle o azabı tadın" dedi.

35- Artık sen, o kararlılığın sahibi bir kısım elçilerin direnip gayret ettiği gibi direnip gayret et ve onlar için çabukluk isteme. Onlar, söz verilmekte oldukları şeyi görecekleri gün (kabirlerinde) o gündüzden bir andan başka kalmamışlar gibidir. (Bu), bir ulaştırmadır. Artık o itaatten çıkanlar topluluğundan başkası mı yok edilir?


20 Aralık 2025 Cumartesi

Harre Kelimesinin Kur'an'da Geçişleri Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an kendi iç bağlamında öyle bir anlam örgüsüne sahiptir ki, eğer bir kimse onun kelimelerinden herhangi birini konulduğu yerinden oynatmak isterse yani anlam çarputması yaparsa, Kur'an  o kişiye "Beni tahrif ediyorsun" diye resmen bağırır. Eğer bu kimse yaptığı şeyi hataen yapıyorsa bundan döner, bilerek yapıyorsa, kelimelere kırk takla attırarak istediği anlamı o kelimeye söyletir.

Malum olduğu üzere Kur'an, muhataplarının Arap olması nedeniyle o topluluğun konuştuğu dil üzerine inmiş bir kitaptır. Dolayısı ile bu kitabın doğru anlaşılmasının yolu, içinde geçen kelimelerin ilk dönemde sahip olduğu anlamın dikkate alınmasından geçmektedir. 

Son yıllarda bazı kimselerin Kur'an'da ritüel anlamda bir secde eylemi olmadığını iddia etmeleri de, kanaatimizce kelimelere kırk takla attırarak vardıkları bir sonucun ürünüdür. Bu kelimeler içinde Harre kelimesi de bulunmaktadır.

Biz, sözü fazla uzatmadan Kur'an'da geçen Harre kelimesi ve onun Kur'an'da geçtiği ayetlerde taşıdığı anlam üzerinde durmaya çalışarak, bu kelimenin Kur'an bütünlüğünde sahip olduğu anlam üzerinde düşünmeye çalışacağız.

Bu fiilin anlamı El Müfredat adlı sözlükte şöyle izah edilmektedir: Harre, duyulabilecek şekilde bir ses çıkararak düşmek demektir. Yehirru ise, su, rüzgar ve benzeri yukardan yere düşen şeylerin düşerken çıkardıkları seslerdir.

Kısaca Harre kelimesi sözlük anlamı olarak yukarıdan aşağıya doğru bir düşüşü ifade etmektedir. Şimdi bu kelimenin Kur'an'da geçtiği 12 yerdeki geçişlerini ve sahip oldukları anlamı teker teker okumaya çalışalım.

Bu meyanda Ezber bozan Kur'an meali adıyla bir Kur'an çevirisi bulunan ve namaz, secde gibi ritüellerin Kur'an'da olmadığını iddia eden sayın Ali Aydın hocanın bu kelimeye verdiği anlamları da burada paylaşacağız.

1- Araf s. 143. ayeti.

----  Ve Musa bizim belirlenmiş vaktimiz için geldiğinde ve ne zaman ki kendisinin Efendisi onunla sözlü iletişim kurduğunda o : "Ey Efendim, sen bana görün de sana bakayım" dedi. (Allah): "Sen beni asla göremeyeceksin. Fakat şu dağa bak, eğer kendi yerinde sabit kalırsa, artık sen de beni göreceksin" dedi. Ne zaman ki onun Efendisi kendisini o dağa ortaya çıkardığında, onu dümdüz bir hale getirdi ve Musa baygın bir halde yere kapaklandı. Ayıldığında o: "Sen, her türlü eksiklikten uzaksın. Sana itaate döndüm ve ben o inananların ilkiyim" dedi.

Bu ayette Musa a.s. ın yere kapaklanması Harre kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu kelimenin burada kullanılışı sözlük anlamına uygun olarak yukardan aşağı bir düşüşü ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca, bu ayetin mealinde ilgili kelimeye "yığıldı kaldı" şeklinde bir anlam vermiş, ve bu anlam kelimenin sözlük anlamına uygun düşmektedir.

2- Yusuf s. 100. ayeti.

---- Ve babasını annesini o tahtın üzerine yükseltti ve ona boyun eğerek (secde ederek) yere kapandılar. Ve: "Ey babacığım bu, önceden gördüğüm rüyamın geri dönüşümüdür. Benim Efendim onu bir gerçek yaptı. Beni o hapishaneden çıkardığı zaman ve o şeytan benimle kardeşlerimin arasını dürtüklemesinin arkasından sizi o çölden getirmekle, kesinlikle bana iyilik etti. Şüphesiz ki benim Efendim ne dilerse lutfedicidir. Şüphesiz ki O, o en iyi bilicinin, o en bilgenin ta kendisidir."

Bu ayette Yusuf a.s. a yapılan secde, "Ve harru lehu sücceden" şeklinde ifade edilmektedir. Burada yapılan eylem yine yukardan aşağı düşüş anlamına gelen Harru kelimesi ile anlatılmaktadır. Secde olarak bildiğimiz eylemin burada hakiki bir anlamda yani kişinin yukarıdan aşağıya düşüş şeklinde gerçekleşen bir eylem olduğu açıktır. Çünkü Harru kelimesi burada eylemin şeklini ifade etmesi açısından önem arz etmektedir.

Sayın Ali Aydın hocanın bu ayeti çevirirken Harre kelimesini meale katmadığını görmekteyiz. Hocanın ilgili cümleyi çevirisi  "Ana ve babasını tahtın üzerine çıkardı ve hepsi ona secde ettiler." şeklindedir. Görüldüğü gibi çeviride Harre kelimesinin anlamı bulunmamaktadır. Ayetin altına yaptığı yorumda, bu secdenin geleneksel anlamda bir secde olmadığını söylemektedir. Eğer Harre kelimesine çevirisine katarak bir meal yapsaydı, bu iddiasının yanlış olduğunu kendisi kanıtlamış olacaktı ki bu nedenle ilgili kelimeyi çeviriye katmamayı daha uygun gördüğünü düşünmekteyiz.

3- Nahl s. 26. ayeti.

---- Onlardan önceki kimseler de kesinlikle tuzak kurmuştu da Allah onların yapılarına o temellerinden gelmiş, böylece o tavan onların üstüne tepelerinden çökmüş ve o azap onlara fark edemeyecekleri yerden gelmişti.

Bu ayette "Feharra aleyhimusakfu min fevkıhim" cümlesi tavan çökmesini ifade etmektedir. Yine burada da Harre kelimesinin yukarıdan aşağıya bir düşüşü ifade ettiği görülmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye Çökme anlamı vermiştir ki bu anlam kelimenin sözlük anlamına uygundur.

4- İsra s. 107. ayeti.

----  Sen de ki: "Ona inanın veya inanmayın. Şüphesiz ki onun öncesinden o bilgi verilmiş olan kimselere okunmakta olduğu zaman, boyun eğen (secde eden) olarak o çenelerin üzerine kapanırlar.

Bu ayette "Yehirrune lil ezkani sücceden" cümlesi secde eyleminin yukardan aşağıya düşmek anlamındaki Harre kelimesi ile ifade edildiğini görmekteyiz.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin çevirisinde "Yehirrune lil ezkani" ibaresinin anlamını çeviriye yansıtmamış, fakat çevirinin altına bununla ilgili şu şekilde not düşmüştür. (Arapça metinler yazıyı kopyaladığımız için net okunamamaktadır)

“Daha önce kendilerine ilim verilenler o (Kur’an) onlara okunduğunda, çenelerine doğru secde ederek (ona) eğilirler. (üstüne düşerler-ona kör ve sağır davranmazlar)...” Ayrıca bu âyetlerde salât kelimesinin geçmemesi çok önemlidir. Yani bu iki âyette geçen “harr” ve “sücceden” salâttan ayrı olarak “Kur’an’a eğilmek ve onun emir ve yasaklarını kayıtsız şartsız kabul etmek” anlamına gelmektedir. O halde salât sırasında çenelerimize doğru kapanmamız veya yığılmamız gerektiği düşüncesini buradan çıkaramayız. Ek olarak, şu kullanıma bir bakın: “Çenelerine doğru kapanırlar...” Arapçası “ً ان ُ س َّجدا ِ َ ْق َذ َ ِخ ُّر َون ِ ل ْاْل ي) yahirrûne lil ezkâni succeden)” Bu kısımla ilgili bir kaç gözlemimiz bulunmaktadır. Öncelikle burada “çenelerine doğru” diyor. Çenelerin “üstüne” değil, Ayrıca burada çenelerine doğru “eğilirler-önemserler” diyor. Çenelerine doğru secde ederler değil, Furkan 73.âyet “harra” kelimesinin hangi anlama geldiğini bize gösteriyor. “ً َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي ِّه ِِّهْْم َل � َا ِِت ََرِّب َٰي ِٰا ُ �ِّكِ ُُروا ِب ِ ََذا ُذ ٖٖذي ََن ِا ً ََواَّلَ َـانًا يَمْْ عُُ وََ)) Onlara Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır dav ranmazlar.)” Kelime metin olarak şöyledir. “ً َـانًا ً ََو ُُع ْْمَي َـْْيـ ََها ُُصـمًّا َ ِِخُّرُوا ََعَل َ ْْم َي لَ) lem yehirru aleyhe summen ve umyenen) (Âyetlere kör ve sağır davranmazlar.)”

Demek oluyor ki, “harra” kelimesi, bu âyette bulunan “yehirrune” kelimesi, Kur’an’a karşı kayıtsız kalmamak, ona eğilmek, onu önemsemek veya akla yatmak, zihne yerleşmek, emin olmak, şüphesi kalmamak anlamına gelirken secde ise üstünlüğünü kabul etme kayıtsız şartsız itaat etme anlamına gelmektedir. “yehirrune lilezkani sücceden” “çenelerine doğru secde etmek” demek, “Rabbimizi tespih ve tenzih ederiz, Rabbimizin vadettiği yerine gelecektir, çenelere harr yaparlar yani onun gerçeklerine karşı ağlayarak huşuları (saygıları) artar” demektir. Yani burada çenelerin var olması, göz, gönül ve kulaklarının kabul ettiği şeyin dillerinde yani çenelerinde dışa yansıması olarak görülebilir. Dolayısıyla Kur’an’a karşı kör ve sağır davranmazlar onun hak olduğu dil ve çenelerinde, ahlak ve karakterlerinde ortaya çıkıyor. Vahye baktığımız zaman onun görünen ve bilinen maddi organlara değil, duygusal organlara seslendiğini görüyoruz. Yani Kur’an’da var olan kalp, gönül, göz, kulak görülen ve bilinenler değil, zihinsel ve fikirsel imanla ilgili şeylerdir.

Yaptığı bu izahlardan sonra sayın hoca Harre kelimesine kendince bir anlam yüklemektedir. Kur'an eğer önyargılardan arınmış bir kafa ile okunacaksa, içindeki kelimelerin kök anlamları dikkate alınarak okunmalı ve geçtiği yerlerde bir anlam bütünlüğüne sahip olmalıdır. Önyargılı bir okuma neticesinde bazı kelimelere kendisinin sahip olduğu anlam yerine, kişinin sahip olduğu düşünceye uygun bir anlam oturtulmaya çalışılması bu kitaba yapılabilecek en büyük zulüm olacaktır.

5- İsra s. 109. ayeti.

---- Ve onlar ağlayarak o çenelerin üzerine kapanırlar ve (o okunan) onları saygı bakımından artırır.

İsra s. 107. ayetinin devamı olarak "Ve yehirrune lil ezkani" ibaresi çenelerin yukarıdan aşağı bir düşme anlamına gelen Harre kelimesi ile yere kapanmasını ifade etmektedir. Çenenin başımıza ait bir parça olduğunuz düşündüğümüzde başın ve bedenin yukarıdan aşağıya doğru yere inmesi anlaşılmaktadır.

Sayın Ali aydın hocanın bu ayete verdiği meale baktığımızda 107. ayetin mealine almadığı "Ve yehirrune lil ezkani" ibaresinin anlamını 109. ayete almış ve kelimenin sözlük anlamına uygun olarak "Yığılıp düşmek" anlamını vermiştir. Sayın bu sefer de 109. ayette geçen "lil ezkani" kelimesinin anlamını mealine yansıtmamıştır. Bu durum sayın hocanın yaptığı meale ne kadar özen gösterdiği konusunda bir fikir sahibi olmamız açısından kayda değerdir. Bu durum yine bir dikkatsizlik sonucu sehven yapılmış bir hata olduğunu düşünsek dahi, yaptığı mealde eksik veya hata var mı yok mu diye defalarca kontrol etmek zorunda olduğunu bilen bir kimse için bu hatayı mazur görmek safdillik olacaktır.

6- Meryem s. 58. ayeti.

----  İşte bunlar o kimselerdir ki, Allah'ın kendilerini nimetlendirmiş olduğu o habercilerden, Adem'in soyundan ve Nuh'un beraberinde bizim taşıdığımız kimselerden ve İbrahim'in ve İsrail'in (Yakub'un) soyundan doğruya ilettiklerimizden ve derlediğimiz kimselerdendir. Onlara sarmalayıcılığı kapsamlının ayetleri okunmakta olduğu zaman, onlar boyun eğen olarak ve ağlayan olarak kapanırlardı.

Bu ayette geçen "Harru sücceden ve bukiyyen" ibaresindeki Harru kelimesi yine yukarıdan aşağı bir düşmeyi ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin mealinde Harru kelimesinin anlamını meale yansıtmamıştır.

7- Meryem s. 90. ayeti

---- Ondan dolayı neredeyse o gökler yarılacaklar ve o yer parçalanacak ve o dağlar da bir sarsıntı ile yere kapaklanacak.

Ayet Allah c.c. ye çocuk isnadı ile ilgili bir bağlama sahiptir ve bu isnadın şiddeti 90. ayette "Ve tahirrulcibale hedden" ifadesi ile anlatılmaktadır. Dağların yıkılarak yere düşmesi yine Harre kelimesi ile ifade edilmektedir. Yine görülmektedir ki bu ayette de kelime yukarıdan aşağı bir düşüşü ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin çevirisinde kelimenin sözlük anlamına uygun bir anlam olan "Yıkılıp düşmek" anlamı vermiştir.

8- Hac s. 31. ayeti.

---- O'na ortak koşmaksızın (fıtrat yasalarına göre) Allah'a meyledenler olarak. Ve kim Allah'ı ortak koşarsa, o gökten yere düşmüş de o kuş onu kapıveriyor veya o rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir.

Bu ayette geçen "Harre minessemai" ifadesi gökten yere düşmeyi ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın bu ayetin çevirisinde de kelimenin sözlük anlamına uygun bir anlam olan "Gökten düşmek" anlamını vermiştir.

9- Furkan s. 73. ayeti.

---- Ve o kimseler ki, Efendilerinin ayetleriyle hatırlatıldıkları zaman, onlara karşı sağırlar ve körler olarak kapanmadılar.

Bu ayet inanan kimselerin vasıflarını beyan eden bir bağlama sahiptir. İnanan kimselerin Allah'ın ayetlerine karşı olan tavırları kapanmamayı ifade "Lem yehirru" kelimesi ile anlatılmaktadır. 

Sayın Ali aydın hoca ve diğer bazı meal yapıcıları bu kelimeye "Davranmazlar" şeklinde anlam vermişlerdir. Kapanmak bir davranış biçimi olmakla birlikte Harre kelimesinin sözlük anlamı olan yere düşüp kapanma anlamı veren mealler bu konuda daha isabetlidir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayet ile ilgili şu şekilde bir not düşmüştür.

Bütün kötülüklerin anası Kur’an’dan yüz çevirmektir. Kur’an’dan yüz çevirmek kadar büyük bir bela ve musibet, perişanlık ve dağılmışlık yoktur. Harr, kavramının yere yığılıp yani secde anlamında olmadığını bu ayet açık olarak göstermektedir. Yani birçok ayette bulunan رََّ خََ) harra) kavramı ayetlere karşı sağır ve kör olmama, ayetlere karşı ilgisiz ve duyarsız kalmama anlamına gelmektedir. رََّ خََ) harra) yere kapanma anlamında değildir. “Harra” kelimesi nesneler bağlamında yere yığılma anlamına gelir insan bağlamında geçtiği yerlerde ise ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, değer verme, üzerine eğilme, benimseme ve kabul etme anlamına gelmektedir. Âraf-43; Sâd- 24; Yusuf-100; Meryem- 58; Secde-15 âyetlerinde bulunan “harra” kavramı “ilgilenme, merak etme, araştırma, önemseme, ciddiyetle yaklaşma, değer verme, üzerine düşme ve kabul etme” anlamına gelmektedir. Bu âyette geçen “lem yahirru” “harr yapmazlar” ifadesi, ona karşı kör ve sağır davranmama, ilgisiz kalmama, üzerine düşme” demektir. “Harra” yere kapanma değildir. 

Sayın hocanın bu notu ile ilgili düşüncelerimizi diğer bir yazımızda kendisinin bu kelimenin geçtiği ayetlere verdiği meallerin üzerinde teker teker durarak, verdiği ayet meallerini bu notunda yazdıkları ile karşılaştırarak yapmaya çalışacağız. 

10- Secde s. 15. ayeti.

---- Bizim ayetlerimize ancak ve ancak o kimseler inanır ki onlar, onlarla hatırlatıldıkları zaman, boyun eğen olarak kapanırlar ve Efendilerini övgü ile her türlü eksiklikten uzak tutarlar ve onlar büyüklük taslamazlar.

Bu ayette geçen Harru kelimesi, kelimenin sözlük anlamı karşılığı olan yukarıdan aşağıya düşmek anlamında kullanılmaktadır.

Sayın Ali aydın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeyi yine es geçerek anlama dahil etmemiştir.

11- Sebe s. 14. ayeti

----  Ne zaman ki biz, ona o ölümü yerine getirdiğimizde, onun ölümünü onlara onun bastonunu kemirmekte olan o yerin bir canlısı dışında kılavuzluk etmedi. Ne zaman ki o, yere kapaklandığında, o cinlere (o zaman) apaçık belli oldu. Eğer onlar o algılanamayananı biliyor olsalardı, o alçaltıcı azap içinde kalmazlardı.

Ayet Süleyman a.s. ın vefatı ile ilgilidir ve ayet içindeki Harre onun ölüp yere düşmesini ifade etmektedir.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayetin mealinde ilgili kelimeye sözlük anlamına uygun biçimde "Yere yığılma" anlamı vermiştir.

12- Sad s. 24. ayeti.

---- (Davud): "Ant olsun ki o, senin koyununu kendi koyunlarına (katmayı) istemekle sana haksızlık yapmıştır. Ve şüphesiz ki o (mallarını birbirine) karıştıranlardan birçoğu, bir kısmı bir kısma karşı kesinlikle saldırganlık yapar. İnanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimseler başka ve onlar da bir azdır" demişti. Ve Davud bizim kendisini ancak ve ancak denediğimiz kanısına varmıştı da Efendisine bağışlama istemiş ve saygıyla eğilerek kapanmış ve içtenlikle yönelmişti.

Bu ayet Davud a.s. a gelen davacılar ile ilgili bir bağlama dahildir. Davud a.s. diğer davacıyı dinlemeden verdiği karar sonucunda hatasını anlamış ve yukarıdan aşağıya bir düşüş anlamına sahip Harre ile ifade edilen bir eylemle bağışlama istemişti.

Sayın Ali Aydın hoca bu ayette de ilgili kelimeyi es geçerek meale dahil etmemiştir.

Buraya kadar gördüğümüz ayetlerde geçen Harre kelimesi, hangi Arapça sözlüğe bakarsanız bakın kök anlamı yukarıdan aşağıya doğru bir düşüş anlamını taşımaktadır. Kur'an'da geçtiği 12 ayetin tamamı sözlük anlamına uygun bir karşılığa sahiptir.

Kur'an ile hemhal olanların malumudur ki Kur'an içinde geçen kelimelerin kök anlamları bulunmaktadır ve ayetlerde geçen kelimeler bu kök anlamlarının dışında bir kullanıma sahip değildir. Meallerin birçoğu maalesef bu durumu yansıtmadıkları için anlam konusunda sıkıntılar doğmaktadır.

Kur'an'a önyargılarını onaylatmak amacı ile yaklaşanları Kur'an kendi bütünlüğü içinde mahkum etmektedir. Ancak onlar da bu mahkumiyeti ya ilgili kelimeleri görmezden gelerek ya da kendi hevalarınca bir anlam uydurmak suretiyle bozmaya çalışmaktadırlar.

Kur'an'da şekilsel bir secdenin olmadığını iddia eden kimseleri yalanlayan kelimelerden bir tanesi de Harre kelimesidir. Örnek olarak sunduğumuz sayın Ali aydın hocanın mealinde bu kelimenin anlamı, kelimenin geçtiği yerlerin bir kısmında meale dahil edilmemiştir. Bu konudaki düşüncelerimizi inşallah bu kelimenin geçtiği ayetlere sayın hocanın verdiği anlamları ele almaya çalışacağımız diğer bir yazımızda değineceğiz.

                                          EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


CASİYE SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Ha, Mim.

2- Bu kitabın indirilmesi, en güçlü, en bilge Allah'tandır.

3- Şüphesiz ki o göklerde ve o yerde o inananlara kesinlikle (gözle görülen) ayetler vardır.

4- Ve sizin takdir edilişinizde ve canlıdan yaymakta olduğu şeylerde, kesinkes inanmakta olan bir topluluğa (gözle görülen) ayetler vardır.

5- Ve o gece ve o gündüzün aykırı düşmesinde ve Allah'ın o gökten o şeyi (suyu) rızık olarak indirip de onunla o yeri onun ölümünden sonra onunla yaşatmasında ve o rüzgarları evirip çevirmesinde, bağlantı kurmakta olan bir topluluğa (gözle görülen) ayetler vardır.

6- Bunlar Allah'ın ayetleridir, biz onları sana o gerçekle peşi sıra okuyoruz. Artık onlar Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi bir söze inanacaklar?

7- Yazıklar olsun her bir azılı gerçeği saptırıcı günahkara.

8- O, kendisine peşi sıra okunmakta olan Allah'ın ayetlerini işitir, sonra onları işitmemiş gibi büyüklük taslayıcı olarak (inkarda) ısrar eder. Artık sen onu bir acı azabla müjdele.

9- Ve o bizim ayetlerimizden bir şey bildiği zaman, onları alay konusu olarak beller. İşte onlar  var ya bir alçaltıcı azap, onlar içindir. 

10- Onların ötelerinden cehennem vardır. Ve onların kazandıkları şeyler ve Allah'ın berisinden belledikleri yakınlar, onlardan hiçbir şeyi ihtiyaçsız kılamaz. Ve bir büyük azap, onlar içindir.

11- Bu, bir doğruya iletendir. Ve o kimseler ki Efendilerinin ayetlerini örttüler, titreten bir acı azap onlar içindir.

12- Allah O ki, kendisinin buyruğu ile o su kütlesini o gemilerin onda akması ve kendisinin lütfundan bir kısmın sizin peşine düşmeniz ve şükretmeniz için, size boyun eğdirdi.

13- Ve O, o göklerde olan şeyleri ve o yerde olan şeyleri toplu olarak kendisinden (bir nimet olarak) size boyun eğdirdi. Şüphesiz ki bunda, düşünmekte olan bir topluluğa kesinlikle (gözle görülen) ayetler vardır.

14- Sen inanmış olan kimselere de ki: Onlar, Allah'ın günlerini beklemez kimseleri, sonunda bir topluluğu kazanmakta olduğu şeyler nedeniyle karşılık vermesi için (şimdilik) bağışlasınlar.

15- Kim bir düzgün iş işlerse, artık kendisinin benliğinedir ve kim kötülük yaparsa, artık benliğinin aleyhinedir. Sonra siz Efendinize döndürüleceksiniz.

16- Ve ant olsun ki biz Yakub'un oğullarına o kitabı ve o bilgeliği ve o haberciliği verdik ve biz onlara o temizlerden rızık verdik ve biz onları o tüm insanların üzerine lütuflandırdık.

17- Ve biz onlara o buyruktan apaçık belgeler verdik. Ama onlar kendilerine o bilgi gelmesi sonrasından kendi aralarında bir saldırganlıktan başka bir nedenle aykırı düşmediler. Şüphesiz ki senin Efendin o kalkışın günü onların kendisi hakkında aykırı düşmekte oldukları şeylerde, onların arasında (kararı) yerine getirecektir.

18- Sonra biz seni o buyruktan bir açık yol üzerinde görevlendirdik, o halde sen de onu izle ve sakın bilmezlerin keyfi arzularını izleme.

19- Şüphesiz ki onlar seni Allah'tan (gelecek azaba karşı) hiçbir şeyle asla ihtiyaçsız kılamazlar. Ve şüphesiz ki o haksızlık yapanlar, onların bir kısmı bir kısmın yakınlarıdır. Ve Allah o korunanların yakınıdır.

20- Bu, o insanlar için doğru görüşler ve kesinkes inanmakta olan bir topluluk için de bir şefkattir.

21- Yoksa o kötülükleri deşmiş olan kimseler, bizim onların yaşamlarını ve ölümlerini inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselerle bir denklikte tutacağımızı mı hesap etti? Onlar ne kötü şeye karar veriyorlar.

22- Ve Allah o gökleri ve o yeri o gerçekle ve sonunda her bir benliğin kazandığı şey nedeniyle görmesi için takdir etti ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

23- Şimdi sen tanrısını kendi keyfi arzusu bellemiş olan ve Allah'ın kendisini bir bilgi üzerine saptırdığı ve işitmesinin ve kalbinin üzerini mühürlediği ve görmesinin üzerine de bir kaplama çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'ın sonrasından kim onu doğruya iletebilir? Siz hiç hatırlamaz mısınız?

24- Ve onlar: "O (yaşam), bizim o yakın yaşamımızdan başkası değildir, biz ölürüz ve yaşarız ve bizi o zamandan başkası yok etmiyor" dediler. Onlar için bu konuda hiçbir bilgi yoktur. Ve onlar kanıdan başka bir şeyde bulunmuyorlar.

25- Ve bizim ayetlerimiz onlara apaçık olarak peşi sıra okunmakta olduğu zaman onların tartışmaları: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, bizim atalarımızı getirin" demelerinden başkası olmadı.

26- Sen de ki: "Allah, sizi yaşatır, sonra sizi öldürür, sonra sizi o kalkışın gününe toplar ki onda hiçbir kuşku yoktur, fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler."

27- Ve o göklerin ve o yerin hükümranlığı, Allah'ındır. Ve o anın ayağa kalkacağı gün ki, o gün geçersizciler ziyan edecek.

28- 29- Ve sen her bir ana topluluğu dizüstü çökmüş olarak görürsün. Her bir ana topluluk kendisinin kitabına çağrılır. (Onlara): "Bugün siz işlemekte olduğunuz şeylerle karşılık göreceksiniz. Bu, bizim size karşı o gerçeği konuşacak kitabımızdır. Şüphesiz ki biz sizin işlemekte olduğunuz şeyleri kaydediyor idik" (denilir).

30- Şimdi inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselere gelince; Artık onları Efendileri kendisinin şefkatine girdirecektir. Bu, o apaçık başarının ta kendisidir.

31- Ve gerçeği örtmüş olan kimselere gelince; Benim ayetlerim size peşi sıra okunuyor değil miydi siz de büyüklük taslamıştınız ve suç işleyenler topluluğu olmuştunuz?

32- Ve (size): "Şüphesiz ki Allah'ın söz vermesi bir gerçektir ve o an ki onda hiçbir kuşku yoktur" denildiği zaman, siz: "Biz, o an nedir bilmiyoruz. Biz, bir kanıdan başka kanaatte bulunmuyoruz ve biz kesinkes inananlar değiliz" demiştiniz.

33- Ve onlara işledikleri şeylerin kötülükleri belli olmuş ve kendisiyle alay etmekte oldukları şey onları sarıvermiştir.

34- Ve onlara: "Siz, bu gününüzün karşılaşmasını unuttuğunuz gibi, bugün de biz sizi unutacağız ve sizin sığınağınız o ateştir. Ve sizin için yardımcılardan da hiçbiri yoktur" denildi.

35- Bu size Allah'ın ayetlerini bir alay konusu olarak bellemiş olmanız ve o yakın yaşamın sizi aldatmış olması nedeniyledir. Artık bugün onlar ondan çıkarılmazlar ve onların hoşnutluk istekleri de kabul edilmez.

36- Artık o övgü o göklerin ve o yerin Efendisi, o tüm insanların Efendisi Allah'adır.

37- Ve o göklerde ve o yerde o büyüklük O'nundur. Ve O çok güçlüdür, en bilgedir.


17 Aralık 2025 Çarşamba

Eksere Kelimesinin Kur'an Meallerindeki Çevirilerine Dair Bir Değerlendirme

Kur'an çevirilerinde karşımıza çıkan sorunlardan bir tanesi, herhangi bir ayet veya ayet içindeki bir kelimenin, siyak sibak açısından veya Kur'an bütünlüğü açısından uyum arz etmemesidir. Konuyu biraz daha açacak olursak, bir ayet veya onun içindeki bir kelimeye verilen anlamın siyak sibak içinde veya bütünlük içinde uyum arzetme gereği varken, anlamda bir kopukluk oluşturmasıdır. Bu durumu ancak dikkatli bir meal okuyucusu fark edebilir. Çünkü bu tür sorunlar rastgele bir okuma ile anlaşılabilecek sorunlar değildir. 

Biz, bu konuyu meal yapıcısı açısından değerlendirecek olursak, bu tür sorunları da Kur'an bütünlüğüne hakim olan bir meal yapıcısı fark edebilir ve bu soruna çare bulmaya yönelebilir. Çünkü, bağlam ve bütünlüğe riayet edilmeden salt Arapça bilgisi ile yapılmaya çalışılan bir Kur'an çevirisi, maalesef  bazı anlam kaymalarına sebep olmaktadır. Biz, bu konuyu teorik olarak izah etmeye çalışmak yerine, Kur'an içinde karşımıza çıkan bir kelime olan "Eksere" kelimesi ve onun çoğul kullanımındaki bağlamı ve bu kelimeyle birlikte kullanılan "Ennasu" kelimesi bağlamında örneklerle değerlendirmeye çalışacağız. 

Kesere kelimesi, çokluk anlamına sahip bir kelime olup eksere ise, ismi tafdil sigasında "Daha çok" anlamına gelmektedir. Bu ifade, Kur'an içinde bazı yerlerde "Daha çoğu" olarak doğru karşılığını bulmasına rağmen, bizim kanaatimizce bazı yerlerde "Tamamı" veya "Hiçbiri" şeklinde bir anlam olarak karşılığını bulması gerekmektedir. Biz, bu yazımızda bu şekilde karşılık bulması gerektiğini düşündüğümüz ayetleri örnek olarak vermeye çalışacağız.

---- Bakara s. 100

 ---- Onlar her ne zaman bir antlaşmayla antlaştılarsa, onlardan bir bölük onu fırlatıp atmadı mı? Hayır, onların tamamı inanmazlar.

Bakara s. 100. ayetinde Yahudiler ile ilgili bir durumdan, antlaşmalarına sadık kalmadıklarından bahsedilmektedir. Bizim, "Ekseruhum la yu'minune" ifadesini, "Onların tamamı inanmazlar" olarak çevirmemizin dayanağı, tefsirlerde de izahını görebileceğimiz ve bir edebi üslup olan, "Cüzün zikriyle küllün kastedilmesi" veya "Parça söyleyerek bütünü kastetmek" olan anlatım tarzının bir sonucudur.

Dikkat edilirse burada bahsedilenler Yahudilerin tamamı değil "Onlardan bir bölük" tür, yani antlaşmayı bozanlar onlardır ve Ekseruhum kelimesi de onlardan bir bölüğe dikkat çekmektedir. Biz burada "Ekseruhum" kelimesini birçok olarak anlamlandırdığımız zaman, onların bir kısmının yani antlaşmayı bozanların da içinde inanan olabileceği anlamı çıkabilecektir. Bir şeyi bütün olarak düşünürsek "Onun çoğu" şeklinde bir ifade, bütünün içinde bir parçayı kast etmektedir, yani bütüne dahil olmayan şeyler de vardır. Vereceğimiz örnek ayetlerde bunu daha net görebileceğiz.

---- Al-i İmran s. 110

---- Siz, o insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı bir ana toplum oldunuz. Siz o benimsenene uygunu buyuruyorsunuz ve o yadırganandan vazgeçiriyorsunuz ve siz Allah'a inanıyorsunuz. Ve eğer o kitabın halkı da inanmış olsaydı, kendileri için kesinlikle daha hayırlı olurdu. İçlerinden o inananlar olsa da onların daha çoğu o itaatten çıkanlardır.

Bu ayette sondaki وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ ifadesinin "Daha çoğu" şeklinde çevrilmesi doğrudur. Çünkü kitap ehlinin tamamından bahsedilerek onların çoğunun itaatten çıkanlar olduğu, dolayısı ile az da olsa bir kısmının böyle olmadığı yani inandığı, zaten diğer ayetlerde de beyan edilmektedir.

---- Maide s. 59

---- Sen de ki: "Ey o kitabın halkı, siz bizden Allah'a ve bize indirilmiş olan şeye ve önceden indirilmiş olan şeye inandık diye ve sizin tamamınız itaatten çıkanlar olduğunuzdan ötürü  öç mü alıyorsunuz?"

Bu ayette sondaki وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ ifadesinin Sizin daha çoğunuzun olarak çevrilmesi bağlama uygun değildir. Çünkü buradaki hitap her ne kadar kitap ehli olsa da bu kitap ehli onların hepsi değil inananlara karşı olan yani onlardan kendileri gibi inanmadıkları için öç almaya kalkan kısmına yapılmaktadır. Dolayısı ile çevirinin Sizin tamamınız olarak çevrilmesinin bağlama daha uygun olduğu kanaatindeyiz.

---- Maide s. 103. 

---- Allah, Bahire'den ve Saibe'den ve Vasile'den ve Ham'dan, hiçbirini (serbest) yapmamıştır. Fakat gerçeği örtmüş olan kimseler o yalanı Allah'a karşı yakıştırıyorlar ve onların tamamı bağ kurmazlar.

Bu ayette ortak koşanların kendi kafalarından uydurdukları helal ve haramlara dikkat çekilmektedir. Ayetin sonundaki وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ifadesini, Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, onların diğer bir kısmının akleden olduğu anlamı çıkar ki, akleden bir kafanın Allah c.c. adına helal haram uydurması mümkün değildir. Dolayısı ile bu ayetteki kelimenin daha çoğu olarak değil Onların tamamı olarak çevrilmesi bütünlük açısından daha isabetli olacaktır.

---- Enam s. 37

---- Ve onlar: "Ona, kendisinin Efendisinden (gözle görülen) bir ayet indirilmeli değil miydi?" dediler. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah (gözle görülen) bir ayet indirmenin bir en doğru ölçüsünü koyucudur." Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayette ise ortak koşanların mucize olarak bildiğimiz görsel ayet istekleri dile getirilmektedir. Ayet sonundaki  اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesi ile kast edilenler ortak koşanlardır. Eğer biz bu ibareye Onların çoğu olarak bir anlam verirsek, diğer bir kısmının bilenler olduğu anlaşılabilecektir. Bu nedenle ibarenin "Onların tamamı veya Onların hiçbiri" şeklinde çevrilmesi daha isabetli olacaktır.

---- Enam s. 111

---- Ve eğer biz onlara o melekleri indirmiş olsaydık ve o ölüler onlarla iletişim kursaydı ve biz her bir şeyi karşılarında olarak sürüp toplasaydık, onlar Allah dilemedikçe inanacak değillerdi. Fakat onların tamamı düşüncesizlik ediyorlar.

Bu ayette ortak koşanların ne kadar inatçı olduklarına bir örnek ile dikkat çekilmektedir. Ayetin sonundaki اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ ifadesiyle onların tamamına dikkat çekilmektedir.  Dolayısı ile bu ayetteki kelimenin onların daha çoğu olarak değil "Onların tamamı" olarak çevrilmesi bütünlük açısından yine daha isabetli olacaktır.

---- Araf. s. 102

---- Ve biz onların tamamı için antlaşmaya bağlılıktan (eser) bulmadık. Ve şüphesiz ki biz onların tamamını, kesinlikle itaatten çıkanlar bulduk.

Bu ayette 59. ayetten başlayan ve 93. ayete kadar devam eden helak olaylarından, 94. ayetten 102. ayete kadar ise helak edilen kasabaların halkından bahsedilmektedir. Biz bu ayette iki yerde geçen "Ekserihim ve Ekserehum" kelimelerini "Onların çoğu" olarak çevirdiğimiz takdirde, ayetlerde kastedilenlerin helak edilen kasabalar halkı olduğunu dikkate aldığımızda, bu sefer helak edilenlerin diğer bir kısmının itaatten çıkmayanlar olduğu anlaşılabilir ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir. Çünkü helak edilenlerin tamamı bu helakı hak etmişlerdir. Bu nedenle ilgili kelimenin, onların daha çoğu yerine Onların tamamı olarak çevrilmesi bağlam ve bütünlüğe dikkat esası açısından daha isabetli olacaktır.

---- Araf s. 131

---- Onlara o iyilik geldiği zaman, onlar: "Bu, bizim içindir" derlerdi. Ve eğer onlara bir kötülük değerse onlar, Musa'ya ve onun beraberinde olanların uğursuzluğuna yorarlardı. Dikkat edin, onların uğursuzlukları (işlediklerinden doğan sonuçları) ancak ve ancak Allah'ın yanındadır. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin bağlamı Firavun'a tabi olanlar ile alakalıdır. Ayetin sonundaki  اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ifadesini Onların çoğu olarak çevirmek bağlama uygun düşmeyecektir. Çünkü bir onların kısmının bildikleri gibi bir anlam ortaya çıkabilecektir. Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır.

---- Enfal s. 34

---- Ve Allah onları neden azaplandırmasın? Ve onlar (inananları) o yasak mescitten uzaklaştırıyorlar ve onlar, onun yakınları da değildir. Onun yakınları o korunanlardan başkası değildir. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin 30. ayetten başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bağlam Mekke'li inkarcılardan bahsetmektedir. Eğer biz bu ayetin sonundaki اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, Mekke'li inkarcıların diğer bir kısmının bilenler olduğu anlaşılabilir ki, bu da uygun bir anlam olmayacaktır. Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır.

---- Tevbe s. 8

---- Nasıl (bir antlaşma olabilir ki)? Ve eğer onlar sizin üzerinize üstün gelselerdi, sizin hakkınızda bir yakınlık bağı ve bir anlaşma yükümlülüğü gözetmezlerdi. Onlar ağızları ile sizi hoşnut ederler oysa onların kalpleri ise direnir ve onların tamamı itaatten çıkanlardır. 

Bu ayetin sure başından başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bağlam ortak koşanları kastetmektedir. Eğer biz bu ayetin sonundaki وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ  ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, ortak koşanların diğer bir kısmı itaatten çıkmayanlar olarak anlaşılabilir ki, bu da bağlam ve bütünlük açısından uygun düşmeyecektir.  Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içinde olanlar ve fasık olanların onların çoğu değil tamamıdır.

---- Yunus s. 36

---- Ve onların tamamı kanıdan başkasını izlemiyorlar. Şüphesiz ki o kanı ise, o gerçekten yana hiçbir şeyi ihtiyaçsız kılmaz. Şüphesiz ki Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri bir en iyi bilicidir.

Bu ayet 34. ayetten başlayan ve ortak koşanlardan bahseden bir bağlama sahiptir. Eğer biz ayet içinde geçen Ekserehum kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, ortak koşanların diğer bir kısmının zanna tabi olmadığı gibi bir durum ortaya çıkabilir ki bu  da bağlam ve bütünlük açısından uygun olmayacaktır.

---- Yunus. 55

----  Dikkat edin, o göklerde ve o yerde olan şeyler şüphesiz ki Allah'ındır. Dikkat edin, şüphesiz ki Allah'ın söz vermesi bir gerçektir. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayet daha yukardan başlayan bir bağlama sahip olmasına rağmen en yakın 52. ayetten ve haksızlık yapanları merkeze alan bağlamı dikkate alınmalıdır. Eğer biz ayetin sonundaki   اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde bağlama uygun düşmeyecektir. Bu  nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içinde olan kimselerdir.

---- Yunus s. 60

---- Ve o yalanı Allah'a karşı yakıştırmakta olan kimselerin, o kalkışın günü hakkındaki kanısı nedir? Şüphesiz ki Allah, o insanların üzerine kesinlikle bir lütuf sahibidir. Fakat onların tamamı şükretmezler.

Bu ayetin de 59. ayetten başlayan kendi kafalarınca haram helal tayini yapanlara ait bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz bu ayetin sonunda geçen كْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde bu haram helal tayini yapanların diğer bir kısmının şükrettikleri anlaşılabilecektir. Bu  nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içindeki kendi kafalarınca haram helal tayini yapanlardır.

---- Yusuf s. 38

---- "Ve ben, benim atalarım İbrahim'in ve İshak'ın ve Yakub'un inanç sistemini izledim. Bizim için hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmamız olmaz. Bu, Allah'ın bizim üzerimize ve o insanların üzerine olan lütfundandır. Fakat o insanların tamamı şükretmezler."

Bu ayet Yusuf a.s. ın hapishanedeki iki arkadaşına yapmış olduğu konuşmadan bir kesittir. Yusuf a.s. bunun öncesinde iki arkadaşına, Allah'a ve ahirete inanmayan bir topluluğun inancını terk etmiş olduğunu ve sahip olduğu tevhid inancının Allah c.c. nin o insanların üzerine bir lütuf olduğunu söylemektedir. Yusuf. a.s. O insanlar" olarak ifade "Ennasu" kelimesinin elif lamlı (marife) olarak kullanılmış dikkat edilmesi gereken bir ayrıntıdır. Çünkü Ennasu kelimesi ile kast edilen o insanlar Allah'a ve ahirete inanmayan topluluktur. Allah c.c. o insanlara böyle bir lütufta bulunmasına rağmen o insanlar bu lütfa şükretmek yerine küfretmeyi, yani örtmeyi seçmişlerdir.

Ayetin sonundaki Fakat o insanların tamamı şükretmezler ifadesi ile kast edilen kesim, bu insanlardır. Şimdi biz bu ifadeyi Fakat o insanların çoğu şükretmezler olarak çevirirsek, diğer bir kısmının şükreden olduğu anlaşılabilecektir. Bu nedenle eksere kelimesinin çoğu olarak çevrilmesi yerine, tamamı şeklinde çevrilmesi daha uygun olacaktır.

Kur'an içinde Ennasu olarak marife kullanılan kelimeler, bağlam dikkate alınarak anlaşılmaya çalışılmalıdır. Çünkü bu kelimenin önceki ayetlerden gelen bir bağlamı bulunmaktadır. Aksi takdirde bağlam gözetilmeden "Bütün insanlar" olarak anlaşıldığı takdirde anlama sıkıntısı ortaya çıkabilecektir.

Konuşmanın devam ettiği 40. ayette de aynı şekilde Ve lakin ekserennasi la yalemune ifadesinin yine Fakat o insanların çoğu bilmezler olarak değil, Fakat o insanların tamamı bilmezler olarak çevirmek bağlama uygun düşecektir.

---- Yusuf s. 103

---- Eğer ki sen (inanmaları için) düşkün olsan da, o insanların tamamı inananlar değildir.

Ayet içinde geçen Ekserunnasi ifadesini eğer O insanların daha çoğu olarak çevirirsek devam eden ayetlerdeki konu doğru anlaşılmayacaktır. Çünkü O insanlar olarak ifade edilen insanların kim oldukları devam eden ayetlerde beyan edilmektedir. 

Aynı ifade surenin 106. ayetinde de geçmektedir. Biz bütünlüğe dikkat çekmek açısından 104. ve 105. ayet çevirilerini de paylaşacağız.

---- 104- Ve sen onlardan buna karşı hiçbir iş karşılığı da sormuyorsun. O, o tüm insanlar için bir hatırlatmadan başkası değildir.

---- 105- Ve o göklerde ve o yerde (gözle görülen) ayetten nicesi vardır ki, onlar onun üzerinden kayıtsız kalanlar olarak geçip giderler.

Görüldüğü gibi 103. ayette Ekserunnasi olarak beyan edilen insanlar, vahye karşı yüz çeviren insanlardır yani Mekke toplumundaki vahiy karşıtlarıdır. Şimdi 103. ayetteki ifadeyi eğer "O insanların daha çoğu" olarak çevirirsek diğer bir kısım insanların inandığı gibi bir durum anlaşılabilecektir ki bu ayetlerin mesajı ile uygun düşmeyecektir. Çünkü 104. ve 105. ayetlerde Onlar olarak bahsedilenler, 103. ayette geçen insanlardır, yani onların tamamı inkarcılardır. Şimdi 106. ayete gelelim.

---- Yusuf s. 106

---- Ve onların tamamı Allah'a, ortak koşanlar olaraktan başka inanmıyor. 

Bu ayette de Ekserehum olarak geçen ifadenin Onların çoğu olarak değil, Onların tamamı olarak çevrilmesi gerekmektedir ki bağlama uygun düşsün. Çünkü ortada vahye karşı sırt çevirmiş bir topluluk vardır ve ilgili ayetler bunlardan bahsetmektedir. 

---- Rad s. 1. ayet

---- Elif, Lâm, Mim, Ra. Bunlar, o kitabın ayetleridir. Ve sana Efendinden indirilmiş olan şey o gerçektir. Fakat o insanların tamamı inanmazlar.

Bu ayette geçen Ekserennasi la yu'minune ifadesinin O insanların çoğu olarak yerine O insanların tamamı olarak çevrilmesi bağlama daha uygun düşecektir. Şöyle ki;

Surenin 2. 3. 4. ayetleri kevni ayetlerden bahsettikten sonra, 5. 6. ve 7. ayetlerde yeniden dirilişi ret edenlerin sözlerine yer verilmektedir. 1. ayette Ekserennasi olarak ifade edilen insanlar bu insanlardır. Biz eğer ibareyi O insanların çoğu olarak çevirirsek, bu insanların bir kısmının inandığı gibi bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu da bütünlük ile uyum sağlamayacaktır. Yani yeniden dirilişi inkar eden o insanların tamamı inanmaz olanlardır.

---- Nahl s. 38

----  Ve onlar: "Allah ölecek bir kimseyi (yeniden) harekete geçirmez" (diye) güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, O'nun üzerine gerçek bir söz olarak (bunu yapacaktır). Fakat o insanların tamamı bilmezler.

Bu ayette de yeniden dirilişi inkar eden insanların sözleri aktarılmaktadır. son cümledeki marife olarak Ennasu kelimesi ile ifade edilenler, yeniden dirilişi inkar edenlerdir. Şimdi biz ayetteki Eksere kelimesini Çoğu olarak çevirirsek, yeniden dirilişi inkar eden insanlar içinde bir kısmın bilenler olduğu gibi bir anlamı çağrıştırır ki bu da bağlam ve bütünlük açısından uygun olmayacaktır.

---- Nahl 75

---- Allah, hiçbir şeye gücü yetmez bir mülk edinilmiş kulu ve bizim kendisine bizden bir iyi rızıkla rızık verdiğimiz, böylece o da ondan saklı ve açık olarak harcamakta olan kimseyi bir örnek olarak ortaya koydu. Onlar denk midirler? O övgü Allah'adır. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin 71. ayetten gelen ve ortak koşanlardan bahseden bir bağlamı bulunmaktadır. Şimdi bizayetin sonundaki Ekseruhum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesini çoğu şeklinde çevirirsek, ortak koşanların bir kısmının bildiği gibi bir anlam ortaya çıkabilecektir ki bu da bağlama uygun değildir. Bu nedenle ekseruhum kelimesini Onların tamamı olarak çevirmek bağlama daha uygundur.

Surenin 83. ayeti de bu bağlama dahildir.

---- Onlar Allah'ın nimetini tanıyorlar (ve faydalanıyorlar) sonra onu yadırgıyorlar. Ve onların tamamı o gerçeği örtücülerdir.

Yine ayetin sonundaki Ve ekseruhumulkafirune ibaresini, Onların çoğu kafirdir olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısmının kafir olmadığı gibi bir anlam ortaya çıkabilmektedir ki bu da bağlama uygun değildir. Bu nedenle ekseruhum kelimesini "Onların tamamı" olarak çevirmek bağlama daha uygundur.

---- Nahl s. 101

---- Ve biz bir ayetin yerini (başka) bir ayetle değiştirdiğimiz zaman -ki Allah indirmekte olduğu şeyi en iyi bilendir- onlar: "Sen ancak ve ancak bir yakıştırıcısın" derler. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayette Ekseruhum la ya'lemune olarak ifade edilen kimseler, "Sen ancak ve ancak bir yakıştırıcısın" diyen inkarcılardır. Şimdi biz eksere kelimesine çoğu şeklinde bir anlam verdiğimiz zaman bu inkarcıların bir kısmının bildiği gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ekserehum kelimesinin onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygundur.

---- İsra s. 89.

---- Ve ant olsun ki biz o (inanmayan) insanlara bu okunan (Kur'an)da her bir örnekten evire çevire açıkladık. Buna rağmen o insanların tamamı ancak gerçeği örtmekte diretti.

Bu ayet 88. ayetten başlayan ve 100. ayete kadar devam eden bir bağlamın içindedir ve yine inkarcıları konu etmektedir. Ve bahsettiği inkarcılar için kullandığı "Ekserunnasi" kelimesini, O insanların çoğu olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısmının küfür halinde olmadığı gibi bir anlam ortaya çıkacaktır ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir. Yine burada dikkat çekmek isteriz ki marife olarak Ennasu (o insanlar) kelimesinin diğer ayetlerde onlar olarak çoğul geçen kimseler olduğu ve onların hepsinin inkarcı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

---- Enbiya s. 24

---- Yoksa onlar O'nun berisinden bir takım tanrılar mı bellediler? Sen de ki: "Haydi kendinizin sağlam kanıtını getirin. Bu, benim beraberimde olan kimselerin hatırlatması ve benden önceki kimselerin hatırlatmasıdır." Hayır, onların tamamı o gerçeği bilmezler de bu yüzden onlar kayıtsız kalanlardır.

Bu ayette konu edilenler Allah'a ortak koşanlardır ve onların gerçeği bilmedikleri beyan edilmektedir. Eğer ayette geçen Ekseruhum kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, diğer bir kısmının gerçeği bilenler oldukları gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ibarenin Onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygun olacaktır.

---- Mü'minun s. 70

---- Yoksa onlar (senin için): "Onda bir cinnet hali var" mı diyorlar? Hayır o, onlara o gerçeği getirmiştir, oysa onların tamamı gerçeği çirkin görenlerdir.

Bu ayetin de 68. ayetten başlayan 70. ayetin sonrasında da devam eden bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz ayette geçen Ekseruhum kelimesine, Onların çoğu olarak anlam verirsek, bağlama uygun düşmeyecektir. Bu nedenle ifadeye Onların tamamı olarak anlam vermek daha uygundur.

---- Furkan s. 44

----  Yoksa sen onların tamamının işitmekte olduklarını veya bağlantı kurmakta olduklarını mı hesap ediyorsun? Onlar, o hayvanlar gibiden başkası değildir, hayır, onlar yol bakımından daha sapkındırlar.

Bu ayetin de 40. ayetten başlayan ve aşağı doğru devam eden bir bağlamı bulunmakta ve yine konu ortak koşanlardır. Eğer biz ayette geçen  Ekserehum kelimesini, Onların çoğu olarak çevirirsek, diğer bir kısmının işitmezlik ve akletmezlikten istisna tutulduğu gibi bir anlamı çağrıştıcaktır. Bu nedenle kelimenin Onların tamamı olarak çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Furkan s. 50

---- Ve ant olsun ki biz, onların hatırlamaları için onu (suyu) kendilerinin arasında evirip çevirdik. Buna rağmen o insanların tamamı ancak bir nankörlükte diretti.

Bu ayette yine 44. ayetin devamı olan bir bağlama sahiptir ve Ekserunnasi ifadesinin çoğu olarak yerine tamamı olarak çevrilmesi bağlama daha uygundur.

---- Şuara s. 8- 67- 103- 121- 139- 158- 174- 190- 223

---- Şüphesiz ki bunda (gözle görülen) bir ayet vardır ve onların tamamı inananlar değildir.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Verdiğimiz ayetler 223. ayet haricinde hepsi aynı şekildedir. 8. ve 223. ayetin haricindeki bütün ayetler bahsettiği topluluğun helakından sonra gelmektedir. Dolayısı ile helak edilenlerin tamamının elçiler vasıtası ile kendilerine vahiy ulaştığı halde bu elçileri ret eden insanlardan bahsetmektedir. Dolayısı ile ayet içindeki Ekseruhum kelimesini, Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısım helak edilenlerin inananlar olduğu gibi bir anlam ortaya çıkacaktır ki bu helakın yasası yani Sünnetullah ile asla uyuşmaz.

8. ayet ise önceki ayetlerden gelen bir bağlam dahilinde o ayette aynı şekildedir. "Onlar" olarak bahsedilenler inkarda ayak diretenlerdir. 223. ayet ise 221. ayetten başlayan bir bağlama dahildir ve üzerine şeytanların indiği kimselerden bahsedilmektedir. Ayette geçen Ve ekserehum kazibune ifadesinde geçen eksere kelimesini, çoğu olarak çevirdiğimiz takdirde diğer bir kısmının üzerinde yalancılık vasfının düşürülmesi gibi bir anlam ortaya çıkacağı için ifadenin, Onların tamamı yalancılardır şeklinde çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Neml s. 61

---- Yoksa, o yeri bir sabitlik yapmış ve onun arasında nehirler meydana getirmiş ve ona çakılı dağlar yerleştirmiş ve o iki su kütlesinin arasına engelleyici koymuş olan kimse mi (daha hayırlıdır?) Allah'ın beraberinde başka bir tanrı mı? Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayet 59. ayetten başlayan bir bağlama sahiptir ve yine bahsedilenler ortak koşanlardır. Biz, ayetin sonundaki Ekseruhum la ya'lemune ifadesini, Onların çoğu bilmezler olarak çevirdiğimiz takdirde, azınlıkta kalan kısmın bildiği gibi bir anlam çıkar ki, bu da bağlama uygun düşmez.

---- Kasas s. 13

---- Böylece biz, onun (annesinin) gözü ferah olması ve üzülmemesi ve şüphesiz ki Allah'ın söz vermesinin bir gerçek olduğunu bilmesi için, onu annesine geri döndürdük. Fakat onların (Firavun Haman ve askerlerinin) tamamı bunu bilmezlerdi.

Ayetin sure başından itibaren bir bağlamı bulunmakta ve Firavun, Haman ve askerlerini merkeze almaktadır. Bunu dikkat aldığımızda, ayetin sonundaki Ekserehum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesinin Onların çoğu yerine Onların tamamı şeklinde çevrilmesi bağlama uygun düşecektir.

---- Kasas s. 57.

---- Ve onlar: "Eğer biz senin beraberinde o doğruya ileteni izlersek, kendi yerimizden kapılıveririz" dediler. Biz, onlara kendi katımızdan bir rızık olarak her bir şeyin ürününün derlenip toplanmakta olduğu bir dokunulmazlıklı güvenli yere (yerleşmelerine) olanak sağlamadık mı? Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayette de inkarcıların kendilerine göre ürettikleri bir gerekçeyi görmekteyiz. Yine ayetin sonundaki, Ekserehum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesinin, Onların çoğu yerine Onların tamamı şeklinde çevrilmesi bağlama uygun düşecektir.

---- Ankebut s. 63

---- Ve eğer sen onlara: "Kim, o gökten bir su indirmiştir de onunla o yeri onun ölümünden sonra yaşatmıştır?" diye sorarsan, onlar kesinlikle "Allah" diyecekler. Sen de ki: "O övgü Allah'adır." Hayır, onların tamamı bağlantı kurmazlar.

Bu ayetin de 61. ayetten başlayan 68. ayete kadar süren bir bağlamı bulunmakta ve konu yine ortak koşanlardır. Eğer biz ayetin sonundaki Ekseruhum la ya'kılune ifadesindeki eksere kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, azınlıkta kalan kısmın aklettiği gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ifadenin, Onların tamamı veya Onların hiçbiri olarak çevrilmesi bağlam açısından daha uygundur.

---- Rum s. 6

----  (Bu), Allah'ın söz vermesidir. Allah, verdiği sözüne aykırı davranmaz. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

Bu ayetin surenin başından başlayan bir bağlamı bulunmaktadır. Savaşan rum ordusuna inananlar, diğer orduyu ise ortak koşanlar kendilerine yakın görmektedir. Allah c.c. nin ileri bir zamanda Rum ordusunun galibiyeti haber vermekte ve Ennasu olarak ifade edilen o insanların inananların dışındakiler olduğu dolayısı ile onların çoğunun değil onların tamamının bilmezler olduğu bağlama daha uygundur.

---- Rum s. 8

---- Onlar, Allah'ın o gökleri ve o yeri ve ikisinin arasında olan şeyleri bir gerçekle ve bir isimlenmiş süreyle takdir ettiğini kendi benliklerinde düşünmediler mi? Ve şüphesiz ki o insanlardan bir çoğu, Efendilerinin karşılaşmasını, kesinlikle (reddederek) örtücülerdir.

Bu ayette geçen وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ ifadesinden ki min edatının kısmiyet anlamını dikkate aldığımızda, ibarenin O insanlardan bir çoğu olarak çevrilmesinde herhangi bir sıkıntı yoktur. Bu örneği vermemizin amacı, eksere kelimesinin geçişlerinin tamamının bizim önerdiğimiz şekliyle çevrilemesi gerektiği bir durumun olmadığına dikkati çekmektir.

---- Rum s. 30

----Artık sen yüzünü, (fıtrat yasalarına) bir meyleden olarak o yaşam sistemine kaldır. Allah'ın fıtratına ki O, o insanları onun üzerine açığa çıkarmıştır (fıtrat vermiştir). Allah'ın takdir edişi için hiçbir değişme olmaz. Bu, o dimdik duran o yaşam sistemidir. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

Ayeti okumaya 28. ayetten başladığımız zaman Ennasu yani O insanlar diye bahsedilenlerin kim olduğu daha net anlaşılacak Eksere kelimesinin Çoğu olarak değil Tamamı veya hiçbiri olarak çevrilmesinin bağlama daha uygun düşeceği görülecektir.

---- Rum s. 42

---- Sen de ki: "Siz, o yerde gezin de, önceki kimselerin sonu nasıl olmuş bir bakın. Onların tamamı ortak koşanlardı."

Bu ayette de önceki helak edilmiş topluluklara dikkat çekilmekte onların ortak koşanlar oldukları beyan edilmektedir. Şimdi biz buradaki Ekserehum kelimesini Onların çoğu olarak çevirdiğimiz zaman, azınlıkta kalıp ta helak edilen diğer kısmın ortak koşmayanlar olduğu anlaşılır ki, bu da helakın yasası yani Sünnetullah ile çelişki arzedecek, bu nedenle ibarenin Onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygun olacaktır.

---- Lokman s. 25

---- Ve eğer sen onlara: "O gökleri ve yeri kim takdir etti?" diye sorarsan, onlar kesinlikle "Allah" diyecekler. De ki: "O övgü Allah'adır." Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayette yine diğer surelerde de gördüğümüz bir soru ile karşılaşmaktayız. Sorunun muhatabı ortak koşanlardır ve yine onların bilmezler oldukları bildirilmektedir. Ayetin sonundaki Ekseruhum kelimesinin Onların çoğu yerine Onların tamamı olarak çevrilmesi burada da uygun düşecektir.

---- Sebe s. 28- 36- 41

----  Ve biz seni o insanların hepsine bir müjdeci ve bir uyarıcı olaraktan başka göndermedik. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

---- Sen de ki: "Şüphesiz ki benim Efendim, o rızkı kimse dilerse geniş tutar ve bir ölçüye göre verir, fakat (gerçeği örtücü) o insanların tamamı (bunu) bilmezler."

---- (Melekler): "Sen her türlü eksiklikten uzaksın, sen bizim onların berisinden yakınımızsın. Hayır, onlar cinlere kulluk etmekteydiler. Onların tamamı onlara inananlardı" dediler.

Bu ayetlerin sure bütünlüğü dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Çünkü Ekserennasi  olarak ifade edilen insanların sure genelinde tanıtılmakta ve yine ortak koşanlar olduğu anlaşılmaktadır. Eğer biz bu ifadeyi İnsanların çoğu olarak çevirirsek, bir kısım insanın bilmezlikten istisna edilmiş olduğu anlaşılabilecektir.

---- Yasin s. 7

---- Ant olsun ki o söylenen (azap sözü) onların tamamının üzerine bir gerçek olmuştur, artık onlar inanmazlar.

Bu ayetlerin de 7. ayetten sonra devam eden bağlamı dikkate alınarak okunduğunda Ekserihim ifadesinin, Onların tamamı olarak çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Zümer s. 29- 49

---- Allah bir örnek ortaya koydu, bir adam ki kendisi hakkında birbiriyle uyuşamayan ortakları olan haldedir ve bir adam ki, tek adama teslim olmuş haldedir. Bu ikisi bir örnek bakımından denk olur mu? O övgü Allah'adır. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin yine 22. ayetten başlayan ve 32. ayete kadar süren bir bağlamı dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Böyle bir okuma sonucunda bahsedilen kişilerin zalimler olduğu anlaşılacak ve onların tamamının bilmezler olduğu görülecektir.

49. ayetin ise 43. ayetten başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bu bağlam dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Çünkü bağlam içinde Onlar olarak ifade edilenlerin kimler olduğu anlaşılacaktır.

---- Mümin s. 57- 59- 61

---- Elbette ki o göklerin ve o yerin takdir edilişi, o insanların takdir edilişinden daha büyüktür. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

----  Şüphesiz ki o an kesinlikle gelicidir ki onda hiçbir kuşku yoktur. Fakat o insanların tamamı (buna) inanmazlar.

---- Allah O ki, size o geceyi sizin onda durulmanız için ve o gündüzü de bir açıkça görülebilen olarak, yaptı. Şüphesiz ki Allah o insanların üzerine kesinlikle bir lütuf sahibidir. Fakat o insanların tamamı (buna) şükretmezler.

Bu ayetler grubunun da 56. ayetten başlayan 63. ayete kadar süren bir bağlam dikkate alınarak okunması gerekmektedir ki ayetlerde ki Ekserennasi ifadesinin muhatabının kimler olduğu daha doğru anlaşılabilsin.

---- Fussilet s. 4

---- (2- 3- 4 ) (Bu) o çok şefkatli, sarmalayıcılığı sürekliden indirilme bir kitaptır ki, onun ayetleri bilmekte olan bir topluluk için bir müjdeci ve bir uyarıcı olmak üzere bir Arabi okuma olarak ayrıntılanmıştır. Böyle olmasına rağmen onların (ortak koşanların) tamamı kayıtsız kaldı, artık onlar işitmezler.

Bu ayette Ekseruhum olarak ifade edilenlerin kim oldukları ilerleyen ayetlerde görülmekte ve ifadenin bu bağlam dikkate alınarak çevrilmesi gerekmektedir.

---- Zuhruf s. 78

 ---- 77- 78 - Ve onlar: "Ey (cehennemin) hükümranı, senin Efendin bizim üzerimize (ölüm hükmünü) yerine getirsin" diye seslendiler. O da: "Şüphesiz ki siz (onda) durup bekleyicilersiniz. Ant olsun ki biz size o gerçeği getirmiştik, fakat sizin tamamınız o gerçeği çirkin görenlerdeniz" dedi.

Bu ayetin de 74. ayetten başlayıp surenin sonuna kadar giden bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz ayettte geçen Eksereküm ifadesini Sizin çoğunuz olarak çevirirsek, diğer bir kısmının gerçeği çirkin görmeyenler olduğu anlaşılabilir ki "o kısmın o zaman cehennemde ne işi var?" sorusunun cevabının verilmesi gerekmektedir.

---- Duhan s. 39

---- Biz, o ikisini o gerçek (amaç) dışında takdir etmedik, fakat onların tamamı (bunu) bilmezler.

Surenin ilerleyen ayetlerine baktığımızda, ayet içinde geçen Ekserehum ifadesi ile kastedilenlerin kimler oldukları, dolayısı ile ifadenin Onların tamamı olarak çevrilmesinin bağlam ve bütünlük açısından daha anlaşılabilir olduğu görülecektir.

---- Casiye s. 26

---- Sen de ki: "Allah, sizi yaşatır, sonra sizi öldürür, sonra sizi o kalkışın gününe toplar ki onda hiçbir kuşku yoktur, fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler."

Bu ayetin 24. ayetten başlayan ve muhatapları yeniden dirilişi inkar edenler olan bir bağlamı bulunmaktadır. Yine ayetteki Ekserennasi ifadesini bu bağlamı dikkate alarak anlamlandırmak gerekmektedir.

---- Hucurat s. 4

---- Şüphesiz ki o kimseler o odaların ötesinden sana sesleniyorlar, onların tamamı bağlantı kurmazlar.

Bu ayetin sure başından başlayan ve muhatabı nezaket kuralları konusunda bilgisiz olan inananlar olan bir bağlamı bulunmaktadır. Ayet bu inananların tamamının akletmez olduğunu beyan etmektedir. Eğer biz, Ekseruhum ifadesini Onların daha çoğu olarak çevirirsek, çoğunluk dışında kalan kısmın akledenler olduğu gibi bir anlam oluşacaktır ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir.

---- Tur. 47

---- Ve şüphesiz ki haksızlık yapmış olan o kimseler için bunun berisi bir azap da vardır, fakat onların tamamı (bunu) bilmezler.

Bu ayetin, 29. ayetten başlayan bir bağlamı dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Ayet içindeki Ekserehum ifadesinin yine Onların tamamı olarak çevrilmesi bağlam açısından daha uygun olacaktır.

Kur'an'da geçen Ekserehum veya Ekserunnasi gibi ifadelerini meallerin neredeyse tamamı, Onların çoğu , insanların çoğu olarak çevrilmiş olduğunu gören bir kimsenin haklı olarak, "Bunların hiçbiri bunun böyle olması gerektiğini bilmiyorlar mıydı?" şeklinde bir serzenişte bulunmaları da normaldir.

Bizim, bu ifadenin çeviri olarak hatalı olduğu şeklinde bir iddiamız olmadığını hatırlatmakla birlikte, bağlam ve bütünlük açısından sıkıntılı olduğunu hatırlatmak isteriz. Şöyle ki;

Kur'an'ın doğru anlaşılmasında en önemli etken, ilgili ayetlerin muhataplarının kimler olduklarının bilinmesidir. Bunun yolu da bağlam ve bütünlüğe dikkat eden bir okuma anlama çalışmasından geçtiği inkar edilemez bir gerçektir.

Kur'an çevirilerinin kahir ekseriyeti, ayetlerde geçen Ennasu ifadesinin marife yani elif lam ekiyle kullanıldığına maalesef dikkat etmeyen bir şekilde çevrilmiş olduğunu görmekteyiz. Kur'an çevirmenlerinin bir çoğu Ekserunnasi ifadesini motamot çevirmiş olsa O insanların çoğu şeklinde çevirmesi gerekmesine rağmen elif lam ekinin bir gereği olan "O" ifadesinin maalesef çeviriye katmayarak insanların çoğu şeklinde çevirmektedirler. Çünkü bu ek bilinen bir şeyi ifade etmekte ve konunun anlaşılması açısından önem arz etmektedir.

Nekre yani belirsiz olarak çevirme nedeninin ise, ifadenin sanki gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanları kapsadığı gibi bir anlayışa sahip olunmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Halbuki ayetlerde geçen Ekseruhum veya Ekserunnasi ifadeleri nuzül sürecindeki muhataplara dikkat çekmekte ve ifadenin bu durum dikkate alınarak çevrilmesi yani "O insanlar" olarak çevrilmesi gerekmektedir. Burada yeri gelmişken hatırlatmak isteriz ki, Kur'an çevirilerinde karşımıza çıkan yanlışlardan birisi de marifelik ifade edilen kelimelerin o durumu dikkat alınmadan, nekre yani belirsiz bir kelime olarak çevrilmiş olmasıdır.

İfade, O insanlar olarak çevrildiği zaman önündeki Eksere kelimesi ile kast edilenlerin kim oldukları daha net anlaşılacaktır. Yazımızın başındaki "Parça söyleyerek bütünü kastetmek" şeklinde karşımıza çıkan edebi üslubu dikkate aldığımızda, bu ifadelerin Çoğu olarak yerine Tamamı, hiçbiri şeklinde çevrilmesinin bağlam ve bütünlük açısından daha tutarlı olduğu görülecektir.

Yine burada hatırlatmak isteriz ki bizim böyle bir çeviri tercihinde bulunmamız, türedi bir çeviri yani "Ben yaptım oldu" anlamında bir çeviri değildir. Bu üslüp Kur'an tefsirlerinde de izahı olan ve başka ayetlerde de karşımıza çıkan bir üsluptur.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.