Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2025 Çarşamba

Eksere Kelimesinin Kur'an Meallerindeki Çevirilerine Dair Bir Değerlendirme

Kur'an çevirilerinde karşımıza çıkan sorunlardan bir tanesi, herhangi bir ayet veya ayet içindeki bir kelimenin, siyak sibak açısından veya Kur'an bütünlüğü açısından uyum arz etmemesidir. Konuyu biraz daha açacak olursak, bir ayet veya onun içindeki bir kelimeye verilen anlamın siyak sibak içinde veya bütünlük içinde uyum arzetme gereği varken, anlamda bir kopukluk oluşturmasıdır. Bu durumu ancak dikkatli bir meal okuyucusu fark edebilir. Çünkü bu tür sorunlar rastgele bir okuma ile anlaşılabilecek sorunlar değildir. 

Biz, bu konuyu meal yapıcısı açısından değerlendirecek olursak, bu tür sorunları da Kur'an bütünlüğüne hakim olan bir meal yapıcısı fark edebilir ve bu soruna çare bulmaya yönelebilir. Çünkü, bağlam ve bütünlüğe riayet edilmeden salt Arapça bilgisi ile yapılmaya çalışılan bir Kur'an çevirisi, maalesef  bazı anlam kaymalarına sebep olmaktadır. Biz, bu konuyu teorik olarak izah etmeye çalışmak yerine, Kur'an içinde karşımıza çıkan bir kelime olan "Eksere" kelimesi ve onun çoğul kullanımındaki bağlamı ve bu kelimeyle birlikte kullanılan "Ennasu" kelimesi bağlamında örneklerle değerlendirmeye çalışacağız. 

Kesere kelimesi, çokluk anlamına sahip bir kelime olup eksere ise, ismi tafdil sigasında "Daha çok" anlamına gelmektedir. Bu ifade, Kur'an içinde bazı yerlerde "Daha çoğu" olarak doğru karşılığını bulmasına rağmen, bizim kanaatimizce bazı yerlerde "Tamamı" veya "Hiçbiri" şeklinde bir anlam olarak karşılığını bulması gerekmektedir. Biz, bu yazımızda bu şekilde karşılık bulması gerektiğini düşündüğümüz ayetleri örnek olarak vermeye çalışacağız.

---- Bakara s. 100

 ---- Onlar her ne zaman bir antlaşmayla antlaştılarsa, onlardan bir bölük onu fırlatıp atmadı mı? Hayır, onların tamamı inanmazlar.

Bakara s. 100. ayetinde Yahudiler ile ilgili bir durumdan, antlaşmalarına sadık kalmadıklarından bahsedilmektedir. Bizim, "Ekseruhum la yu'minune" ifadesini, "Onların tamamı inanmazlar" olarak çevirmemizin dayanağı, tefsirlerde de izahını görebileceğimiz ve bir edebi üslup olan, "Cüzün zikriyle küllün kastedilmesi" veya "Parça söyleyerek bütünü kastetmek" olan anlatım tarzının bir sonucudur.

Dikkat edilirse burada bahsedilenler Yahudilerin tamamı değil "Onlardan bir bölük" tür, yani antlaşmayı bozanlar onlardır ve Ekseruhum kelimesi de onlardan bir bölüğe dikkat çekmektedir. Biz burada "Ekseruhum" kelimesini birçok olarak anlamlandırdığımız zaman, onların bir kısmının yani antlaşmayı bozanların da içinde inanan olabileceği anlamı çıkabilecektir. Bir şeyi bütün olarak düşünürsek "Onun çoğu" şeklinde bir ifade, bütünün içinde bir parçayı kast etmektedir, yani bütüne dahil olmayan şeyler de vardır. Vereceğimiz örnek ayetlerde bunu daha net görebileceğiz.

---- Al-i İmran s. 110

---- Siz, o insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı bir ana toplum oldunuz. Siz o benimsenene uygunu buyuruyorsunuz ve o yadırganandan vazgeçiriyorsunuz ve siz Allah'a inanıyorsunuz. Ve eğer o kitabın halkı da inanmış olsaydı, kendileri için kesinlikle daha hayırlı olurdu. İçlerinden o inananlar olsa da onların daha çoğu o itaatten çıkanlardır.

Bu ayette sondaki وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ ifadesinin "Daha çoğu" şeklinde çevrilmesi doğrudur. Çünkü kitap ehlinin tamamından bahsedilerek onların çoğunun itaatten çıkanlar olduğu, dolayısı ile az da olsa bir kısmının böyle olmadığı yani inandığı, zaten diğer ayetlerde de beyan edilmektedir.

---- Maide s. 59

---- Sen de ki: "Ey o kitabın halkı, siz bizden Allah'a ve bize indirilmiş olan şeye ve önceden indirilmiş olan şeye inandık diye ve sizin tamamınız itaatten çıkanlar olduğunuzdan ötürü  öç mü alıyorsunuz?"

Bu ayette sondaki وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ ifadesinin Sizin daha çoğunuzun olarak çevrilmesi bağlama uygun değildir. Çünkü buradaki hitap her ne kadar kitap ehli olsa da bu kitap ehli onların hepsi değil inananlara karşı olan yani onlardan kendileri gibi inanmadıkları için öç almaya kalkan kısmına yapılmaktadır. Dolayısı ile çevirinin Sizin tamamınız olarak çevrilmesinin bağlama daha uygun olduğu kanaatindeyiz.

---- Maide s. 103. 

---- Allah, Bahire'den ve Saibe'den ve Vasile'den ve Ham'dan, hiçbirini (serbest) yapmamıştır. Fakat gerçeği örtmüş olan kimseler o yalanı Allah'a karşı yakıştırıyorlar ve onların tamamı bağ kurmazlar.

Bu ayette ortak koşanların kendi kafalarından uydurdukları helal ve haramlara dikkat çekilmektedir. Ayetin sonundaki وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ifadesini, Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, onların diğer bir kısmının akleden olduğu anlamı çıkar ki, akleden bir kafanın Allah c.c. adına helal haram uydurması mümkün değildir. Dolayısı ile bu ayetteki kelimenin daha çoğu olarak değil Onların tamamı olarak çevrilmesi bütünlük açısından daha isabetli olacaktır.

---- Enam s. 37

---- Ve onlar: "Ona, kendisinin Efendisinden (gözle görülen) bir ayet indirilmeli değil miydi?" dediler. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah (gözle görülen) bir ayet indirmenin bir en doğru ölçüsünü koyucudur." Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayette ise ortak koşanların mucize olarak bildiğimiz görsel ayet istekleri dile getirilmektedir. Ayet sonundaki  اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesi ile kast edilenler ortak koşanlardır. Eğer biz bu ibareye Onların çoğu olarak bir anlam verirsek, diğer bir kısmının bilenler olduğu anlaşılabilecektir. Bu nedenle ibarenin "Onların tamamı veya Onların hiçbiri" şeklinde çevrilmesi daha isabetli olacaktır.

---- Enam s. 111

---- Ve eğer biz onlara o melekleri indirmiş olsaydık ve o ölüler onlarla iletişim kursaydı ve biz her bir şeyi karşılarında olarak sürüp toplasaydık, onlar Allah dilemedikçe inanacak değillerdi. Fakat onların tamamı düşüncesizlik ediyorlar.

Bu ayette ortak koşanların ne kadar inatçı olduklarına bir örnek ile dikkat çekilmektedir. Ayetin sonundaki اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ ifadesiyle onların tamamına dikkat çekilmektedir.  Dolayısı ile bu ayetteki kelimenin onların daha çoğu olarak değil "Onların tamamı" olarak çevrilmesi bütünlük açısından yine daha isabetli olacaktır.

---- Araf. s. 102

---- Ve biz onların tamamı için antlaşmaya bağlılıktan (eser) bulmadık. Ve şüphesiz ki biz onların tamamını, kesinlikle itaatten çıkanlar bulduk.

Bu ayette 59. ayetten başlayan ve 93. ayete kadar devam eden helak olaylarından, 94. ayetten 102. ayete kadar ise helak edilen kasabaların halkından bahsedilmektedir. Biz bu ayette iki yerde geçen "Ekserihim ve Ekserehum" kelimelerini "Onların çoğu" olarak çevirdiğimiz takdirde, ayetlerde kastedilenlerin helak edilen kasabalar halkı olduğunu dikkate aldığımızda, bu sefer helak edilenlerin diğer bir kısmının itaatten çıkmayanlar olduğu anlaşılabilir ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir. Çünkü helak edilenlerin tamamı bu helakı hak etmişlerdir. Bu nedenle ilgili kelimenin, onların daha çoğu yerine Onların tamamı olarak çevrilmesi bağlam ve bütünlüğe dikkat esası açısından daha isabetli olacaktır.

---- Araf s. 131

---- Onlara o iyilik geldiği zaman, onlar: "Bu, bizim içindir" derlerdi. Ve eğer onlara bir kötülük değerse onlar, Musa'ya ve onun beraberinde olanların uğursuzluğuna yorarlardı. Dikkat edin, onların uğursuzlukları (işlediklerinden doğan sonuçları) ancak ve ancak Allah'ın yanındadır. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin bağlamı Firavun'a tabi olanlar ile alakalıdır. Ayetin sonundaki  اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ifadesini Onların çoğu olarak çevirmek bağlama uygun düşmeyecektir. Çünkü bir onların kısmının bildikleri gibi bir anlam ortaya çıkabilecektir. Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır.

---- Enfal s. 34

---- Ve Allah onları neden azaplandırmasın? Ve onlar (inananları) o yasak mescitten uzaklaştırıyorlar ve onlar, onun yakınları da değildir. Onun yakınları o korunanlardan başkası değildir. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin 30. ayetten başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bağlam Mekke'li inkarcılardan bahsetmektedir. Eğer biz bu ayetin sonundaki اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, Mekke'li inkarcıların diğer bir kısmının bilenler olduğu anlaşılabilir ki, bu da uygun bir anlam olmayacaktır. Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır.

---- Tevbe s. 8

---- Nasıl (bir antlaşma olabilir ki)? Ve eğer onlar sizin üzerinize üstün gelselerdi, sizin hakkınızda bir yakınlık bağı ve bir anlaşma yükümlülüğü gözetmezlerdi. Onlar ağızları ile sizi hoşnut ederler oysa onların kalpleri ise direnir ve onların tamamı itaatten çıkanlardır. 

Bu ayetin sure başından başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bağlam ortak koşanları kastetmektedir. Eğer biz bu ayetin sonundaki وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ  ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, ortak koşanların diğer bir kısmı itaatten çıkmayanlar olarak anlaşılabilir ki, bu da bağlam ve bütünlük açısından uygun düşmeyecektir.  Bu nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içinde olanlar ve fasık olanların onların çoğu değil tamamıdır.

---- Yunus s. 36

---- Ve onların tamamı kanıdan başkasını izlemiyorlar. Şüphesiz ki o kanı ise, o gerçekten yana hiçbir şeyi ihtiyaçsız kılmaz. Şüphesiz ki Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri bir en iyi bilicidir.

Bu ayet 34. ayetten başlayan ve ortak koşanlardan bahseden bir bağlama sahiptir. Eğer biz ayet içinde geçen Ekserehum kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, ortak koşanların diğer bir kısmının zanna tabi olmadığı gibi bir durum ortaya çıkabilir ki bu  da bağlam ve bütünlük açısından uygun olmayacaktır.

---- Yunus. 55

----  Dikkat edin, o göklerde ve o yerde olan şeyler şüphesiz ki Allah'ındır. Dikkat edin, şüphesiz ki Allah'ın söz vermesi bir gerçektir. Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayet daha yukardan başlayan bir bağlama sahip olmasına rağmen en yakın 52. ayetten ve haksızlık yapanları merkeze alan bağlamı dikkate alınmalıdır. Eğer biz ayetin sonundaki   اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde bağlama uygun düşmeyecektir. Bu  nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içinde olan kimselerdir.

---- Yunus s. 60

---- Ve o yalanı Allah'a karşı yakıştırmakta olan kimselerin, o kalkışın günü hakkındaki kanısı nedir? Şüphesiz ki Allah, o insanların üzerine kesinlikle bir lütuf sahibidir. Fakat onların tamamı şükretmezler.

Bu ayetin de 59. ayetten başlayan kendi kafalarınca haram helal tayini yapanlara ait bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz bu ayetin sonunda geçen كْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟ ifadesini Onların çoğu olarak çevirdiğimizde bu haram helal tayini yapanların diğer bir kısmının şükrettikleri anlaşılabilecektir. Bu  nedenle ifadeyi Onların tamamı olarak çevirmek bağlam ve bütünlük açısından isabetli olacaktır. Çünkü "Onlar" olarak ifade edilenler bağlamın içindeki kendi kafalarınca haram helal tayini yapanlardır.

---- Yusuf s. 38

---- "Ve ben, benim atalarım İbrahim'in ve İshak'ın ve Yakub'un inanç sistemini izledim. Bizim için hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmamız olmaz. Bu, Allah'ın bizim üzerimize ve o insanların üzerine olan lütfundandır. Fakat o insanların tamamı şükretmezler."

Bu ayet Yusuf a.s. ın hapishanedeki iki arkadaşına yapmış olduğu konuşmadan bir kesittir. Yusuf a.s. bunun öncesinde iki arkadaşına, Allah'a ve ahirete inanmayan bir topluluğun inancını terk etmiş olduğunu ve sahip olduğu tevhid inancının Allah c.c. nin o insanların üzerine bir lütuf olduğunu söylemektedir. Yusuf. a.s. O insanlar" olarak ifade "Ennasu" kelimesinin elif lamlı (marife) olarak kullanılmış dikkat edilmesi gereken bir ayrıntıdır. Çünkü Ennasu kelimesi ile kast edilen o insanlar Allah'a ve ahirete inanmayan topluluktur. Allah c.c. o insanlara böyle bir lütufta bulunmasına rağmen o insanlar bu lütfa şükretmek yerine küfretmeyi, yani örtmeyi seçmişlerdir.

Ayetin sonundaki Fakat o insanların tamamı şükretmezler ifadesi ile kast edilen kesim, bu insanlardır. Şimdi biz bu ifadeyi Fakat o insanların çoğu şükretmezler olarak çevirirsek, diğer bir kısmının şükreden olduğu anlaşılabilecektir. Bu nedenle eksere kelimesinin çoğu olarak çevrilmesi yerine, tamamı şeklinde çevrilmesi daha uygun olacaktır.

Kur'an içinde Ennasu olarak marife kullanılan kelimeler, bağlam dikkate alınarak anlaşılmaya çalışılmalıdır. Çünkü bu kelimenin önceki ayetlerden gelen bir bağlamı bulunmaktadır. Aksi takdirde bağlam gözetilmeden "Bütün insanlar" olarak anlaşıldığı takdirde anlama sıkıntısı ortaya çıkabilecektir.

Konuşmanın devam ettiği 40. ayette de aynı şekilde Ve lakin ekserennasi la yalemune ifadesinin yine Fakat o insanların çoğu bilmezler olarak değil, Fakat o insanların tamamı bilmezler olarak çevirmek bağlama uygun düşecektir.

---- Yusuf s. 103

---- Eğer ki sen (inanmaları için) düşkün olsan da, o insanların tamamı inananlar değildir.

Ayet içinde geçen Ekserunnasi ifadesini eğer O insanların daha çoğu olarak çevirirsek devam eden ayetlerdeki konu doğru anlaşılmayacaktır. Çünkü O insanlar olarak ifade edilen insanların kim oldukları devam eden ayetlerde beyan edilmektedir. 

Aynı ifade surenin 106. ayetinde de geçmektedir. Biz bütünlüğe dikkat çekmek açısından 104. ve 105. ayet çevirilerini de paylaşacağız.

---- 104- Ve sen onlardan buna karşı hiçbir iş karşılığı da sormuyorsun. O, o tüm insanlar için bir hatırlatmadan başkası değildir.

---- 105- Ve o göklerde ve o yerde (gözle görülen) ayetten nicesi vardır ki, onlar onun üzerinden kayıtsız kalanlar olarak geçip giderler.

Görüldüğü gibi 103. ayette Ekserunnasi olarak beyan edilen insanlar, vahye karşı yüz çeviren insanlardır yani Mekke toplumundaki vahiy karşıtlarıdır. Şimdi 103. ayetteki ifadeyi eğer "O insanların daha çoğu" olarak çevirirsek diğer bir kısım insanların inandığı gibi bir durum anlaşılabilecektir ki bu ayetlerin mesajı ile uygun düşmeyecektir. Çünkü 104. ve 105. ayetlerde Onlar olarak bahsedilenler, 103. ayette geçen insanlardır, yani onların tamamı inkarcılardır. Şimdi 106. ayete gelelim.

---- Yusuf s. 106

---- Ve onların tamamı Allah'a, ortak koşanlar olaraktan başka inanmıyor. 

Bu ayette de Ekserehum olarak geçen ifadenin Onların çoğu olarak değil, Onların tamamı olarak çevrilmesi gerekmektedir ki bağlama uygun düşsün. Çünkü ortada vahye karşı sırt çevirmiş bir topluluk vardır ve ilgili ayetler bunlardan bahsetmektedir. 

---- Rad s. 1. ayet

---- Elif, Lâm, Mim, Ra. Bunlar, o kitabın ayetleridir. Ve sana Efendinden indirilmiş olan şey o gerçektir. Fakat o insanların tamamı inanmazlar.

Bu ayette geçen Ekserennasi la yu'minune ifadesinin O insanların çoğu olarak yerine O insanların tamamı olarak çevrilmesi bağlama daha uygun düşecektir. Şöyle ki;

Surenin 2. 3. 4. ayetleri kevni ayetlerden bahsettikten sonra, 5. 6. ve 7. ayetlerde yeniden dirilişi ret edenlerin sözlerine yer verilmektedir. 1. ayette Ekserennasi olarak ifade edilen insanlar bu insanlardır. Biz eğer ibareyi O insanların çoğu olarak çevirirsek, bu insanların bir kısmının inandığı gibi bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu da bütünlük ile uyum sağlamayacaktır. Yani yeniden dirilişi inkar eden o insanların tamamı inanmaz olanlardır.

---- Nahl s. 38

----  Ve onlar: "Allah ölecek bir kimseyi (yeniden) harekete geçirmez" (diye) güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, O'nun üzerine gerçek bir söz olarak (bunu yapacaktır). Fakat o insanların tamamı bilmezler.

Bu ayette de yeniden dirilişi inkar eden insanların sözleri aktarılmaktadır. son cümledeki marife olarak Ennasu kelimesi ile ifade edilenler, yeniden dirilişi inkar edenlerdir. Şimdi biz ayetteki Eksere kelimesini Çoğu olarak çevirirsek, yeniden dirilişi inkar eden insanlar içinde bir kısmın bilenler olduğu gibi bir anlamı çağrıştırır ki bu da bağlam ve bütünlük açısından uygun olmayacaktır.

---- Nahl 75

---- Allah, hiçbir şeye gücü yetmez bir mülk edinilmiş kulu ve bizim kendisine bizden bir iyi rızıkla rızık verdiğimiz, böylece o da ondan saklı ve açık olarak harcamakta olan kimseyi bir örnek olarak ortaya koydu. Onlar denk midirler? O övgü Allah'adır. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin 71. ayetten gelen ve ortak koşanlardan bahseden bir bağlamı bulunmaktadır. Şimdi bizayetin sonundaki Ekseruhum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesini çoğu şeklinde çevirirsek, ortak koşanların bir kısmının bildiği gibi bir anlam ortaya çıkabilecektir ki bu da bağlama uygun değildir. Bu nedenle ekseruhum kelimesini Onların tamamı olarak çevirmek bağlama daha uygundur.

Surenin 83. ayeti de bu bağlama dahildir.

---- Onlar Allah'ın nimetini tanıyorlar (ve faydalanıyorlar) sonra onu yadırgıyorlar. Ve onların tamamı o gerçeği örtücülerdir.

Yine ayetin sonundaki Ve ekseruhumulkafirune ibaresini, Onların çoğu kafirdir olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısmının kafir olmadığı gibi bir anlam ortaya çıkabilmektedir ki bu da bağlama uygun değildir. Bu nedenle ekseruhum kelimesini "Onların tamamı" olarak çevirmek bağlama daha uygundur.

---- Nahl s. 101

---- Ve biz bir ayetin yerini (başka) bir ayetle değiştirdiğimiz zaman -ki Allah indirmekte olduğu şeyi en iyi bilendir- onlar: "Sen ancak ve ancak bir yakıştırıcısın" derler. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayette Ekseruhum la ya'lemune olarak ifade edilen kimseler, "Sen ancak ve ancak bir yakıştırıcısın" diyen inkarcılardır. Şimdi biz eksere kelimesine çoğu şeklinde bir anlam verdiğimiz zaman bu inkarcıların bir kısmının bildiği gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ekserehum kelimesinin onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygundur.

---- İsra s. 89.

---- Ve ant olsun ki biz o (inanmayan) insanlara bu okunan (Kur'an)da her bir örnekten evire çevire açıkladık. Buna rağmen o insanların tamamı ancak gerçeği örtmekte diretti.

Bu ayet 88. ayetten başlayan ve 100. ayete kadar devam eden bir bağlamın içindedir ve yine inkarcıları konu etmektedir. Ve bahsettiği inkarcılar için kullandığı "Ekserunnasi" kelimesini, O insanların çoğu olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısmının küfür halinde olmadığı gibi bir anlam ortaya çıkacaktır ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir. Yine burada dikkat çekmek isteriz ki marife olarak Ennasu (o insanlar) kelimesinin diğer ayetlerde onlar olarak çoğul geçen kimseler olduğu ve onların hepsinin inkarcı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

---- Enbiya s. 24

---- Yoksa onlar O'nun berisinden bir takım tanrılar mı bellediler? Sen de ki: "Haydi kendinizin sağlam kanıtını getirin. Bu, benim beraberimde olan kimselerin hatırlatması ve benden önceki kimselerin hatırlatmasıdır." Hayır, onların tamamı o gerçeği bilmezler de bu yüzden onlar kayıtsız kalanlardır.

Bu ayette konu edilenler Allah'a ortak koşanlardır ve onların gerçeği bilmedikleri beyan edilmektedir. Eğer ayette geçen Ekseruhum kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, diğer bir kısmının gerçeği bilenler oldukları gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ibarenin Onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygun olacaktır.

---- Mü'minun s. 70

---- Yoksa onlar (senin için): "Onda bir cinnet hali var" mı diyorlar? Hayır o, onlara o gerçeği getirmiştir, oysa onların tamamı gerçeği çirkin görenlerdir.

Bu ayetin de 68. ayetten başlayan 70. ayetin sonrasında da devam eden bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz ayette geçen Ekseruhum kelimesine, Onların çoğu olarak anlam verirsek, bağlama uygun düşmeyecektir. Bu nedenle ifadeye Onların tamamı olarak anlam vermek daha uygundur.

---- Furkan s. 44

----  Yoksa sen onların tamamının işitmekte olduklarını veya bağlantı kurmakta olduklarını mı hesap ediyorsun? Onlar, o hayvanlar gibiden başkası değildir, hayır, onlar yol bakımından daha sapkındırlar.

Bu ayetin de 40. ayetten başlayan ve aşağı doğru devam eden bir bağlamı bulunmakta ve yine konu ortak koşanlardır. Eğer biz ayette geçen  Ekserehum kelimesini, Onların çoğu olarak çevirirsek, diğer bir kısmının işitmezlik ve akletmezlikten istisna tutulduğu gibi bir anlamı çağrıştıcaktır. Bu nedenle kelimenin Onların tamamı olarak çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Furkan s. 50

---- Ve ant olsun ki biz, onların hatırlamaları için onu (suyu) kendilerinin arasında evirip çevirdik. Buna rağmen o insanların tamamı ancak bir nankörlükte diretti.

Bu ayette yine 44. ayetin devamı olan bir bağlama sahiptir ve Ekserunnasi ifadesinin çoğu olarak yerine tamamı olarak çevrilmesi bağlama daha uygundur.

---- Şuara s. 8- 67- 103- 121- 139- 158- 174- 190- 223

---- Şüphesiz ki bunda (gözle görülen) bir ayet vardır ve onların tamamı inananlar değildir.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Verdiğimiz ayetler 223. ayet haricinde hepsi aynı şekildedir. 8. ve 223. ayetin haricindeki bütün ayetler bahsettiği topluluğun helakından sonra gelmektedir. Dolayısı ile helak edilenlerin tamamının elçiler vasıtası ile kendilerine vahiy ulaştığı halde bu elçileri ret eden insanlardan bahsetmektedir. Dolayısı ile ayet içindeki Ekseruhum kelimesini, Onların çoğu olarak çevirdiğimizde, diğer bir kısım helak edilenlerin inananlar olduğu gibi bir anlam ortaya çıkacaktır ki bu helakın yasası yani Sünnetullah ile asla uyuşmaz.

8. ayet ise önceki ayetlerden gelen bir bağlam dahilinde o ayette aynı şekildedir. "Onlar" olarak bahsedilenler inkarda ayak diretenlerdir. 223. ayet ise 221. ayetten başlayan bir bağlama dahildir ve üzerine şeytanların indiği kimselerden bahsedilmektedir. Ayette geçen Ve ekserehum kazibune ifadesinde geçen eksere kelimesini, çoğu olarak çevirdiğimiz takdirde diğer bir kısmının üzerinde yalancılık vasfının düşürülmesi gibi bir anlam ortaya çıkacağı için ifadenin, Onların tamamı yalancılardır şeklinde çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Neml s. 61

---- Yoksa, o yeri bir sabitlik yapmış ve onun arasında nehirler meydana getirmiş ve ona çakılı dağlar yerleştirmiş ve o iki su kütlesinin arasına engelleyici koymuş olan kimse mi (daha hayırlıdır?) Allah'ın beraberinde başka bir tanrı mı? Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayet 59. ayetten başlayan bir bağlama sahiptir ve yine bahsedilenler ortak koşanlardır. Biz, ayetin sonundaki Ekseruhum la ya'lemune ifadesini, Onların çoğu bilmezler olarak çevirdiğimiz takdirde, azınlıkta kalan kısmın bildiği gibi bir anlam çıkar ki, bu da bağlama uygun düşmez.

---- Kasas s. 13

---- Böylece biz, onun (annesinin) gözü ferah olması ve üzülmemesi ve şüphesiz ki Allah'ın söz vermesinin bir gerçek olduğunu bilmesi için, onu annesine geri döndürdük. Fakat onların (Firavun Haman ve askerlerinin) tamamı bunu bilmezlerdi.

Ayetin sure başından itibaren bir bağlamı bulunmakta ve Firavun, Haman ve askerlerini merkeze almaktadır. Bunu dikkat aldığımızda, ayetin sonundaki Ekserehum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesinin Onların çoğu yerine Onların tamamı şeklinde çevrilmesi bağlama uygun düşecektir.

---- Kasas s. 57.

---- Ve onlar: "Eğer biz senin beraberinde o doğruya ileteni izlersek, kendi yerimizden kapılıveririz" dediler. Biz, onlara kendi katımızdan bir rızık olarak her bir şeyin ürününün derlenip toplanmakta olduğu bir dokunulmazlıklı güvenli yere (yerleşmelerine) olanak sağlamadık mı? Fakat onların tamamı bilmezler.

Bu ayette de inkarcıların kendilerine göre ürettikleri bir gerekçeyi görmekteyiz. Yine ayetin sonundaki, Ekserehum la ya'lemune ifadesindeki eksere kelimesinin, Onların çoğu yerine Onların tamamı şeklinde çevrilmesi bağlama uygun düşecektir.

---- Ankebut s. 63

---- Ve eğer sen onlara: "Kim, o gökten bir su indirmiştir de onunla o yeri onun ölümünden sonra yaşatmıştır?" diye sorarsan, onlar kesinlikle "Allah" diyecekler. Sen de ki: "O övgü Allah'adır." Hayır, onların tamamı bağlantı kurmazlar.

Bu ayetin de 61. ayetten başlayan 68. ayete kadar süren bir bağlamı bulunmakta ve konu yine ortak koşanlardır. Eğer biz ayetin sonundaki Ekseruhum la ya'kılune ifadesindeki eksere kelimesini Onların çoğu olarak çevirirsek, azınlıkta kalan kısmın aklettiği gibi bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ifadenin, Onların tamamı veya Onların hiçbiri olarak çevrilmesi bağlam açısından daha uygundur.

---- Rum s. 6

----  (Bu), Allah'ın söz vermesidir. Allah, verdiği sözüne aykırı davranmaz. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

Bu ayetin surenin başından başlayan bir bağlamı bulunmaktadır. Savaşan rum ordusuna inananlar, diğer orduyu ise ortak koşanlar kendilerine yakın görmektedir. Allah c.c. nin ileri bir zamanda Rum ordusunun galibiyeti haber vermekte ve Ennasu olarak ifade edilen o insanların inananların dışındakiler olduğu dolayısı ile onların çoğunun değil onların tamamının bilmezler olduğu bağlama daha uygundur.

---- Rum s. 8

---- Onlar, Allah'ın o gökleri ve o yeri ve ikisinin arasında olan şeyleri bir gerçekle ve bir isimlenmiş süreyle takdir ettiğini kendi benliklerinde düşünmediler mi? Ve şüphesiz ki o insanlardan bir çoğu, Efendilerinin karşılaşmasını, kesinlikle (reddederek) örtücülerdir.

Bu ayette geçen وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ ifadesinden ki min edatının kısmiyet anlamını dikkate aldığımızda, ibarenin O insanlardan bir çoğu olarak çevrilmesinde herhangi bir sıkıntı yoktur. Bu örneği vermemizin amacı, eksere kelimesinin geçişlerinin tamamının bizim önerdiğimiz şekliyle çevrilemesi gerektiği bir durumun olmadığına dikkati çekmektir.

---- Rum s. 30

----Artık sen yüzünü, (fıtrat yasalarına) bir meyleden olarak o yaşam sistemine kaldır. Allah'ın fıtratına ki O, o insanları onun üzerine açığa çıkarmıştır (fıtrat vermiştir). Allah'ın takdir edişi için hiçbir değişme olmaz. Bu, o dimdik duran o yaşam sistemidir. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

Ayeti okumaya 28. ayetten başladığımız zaman Ennasu yani O insanlar diye bahsedilenlerin kim olduğu daha net anlaşılacak Eksere kelimesinin Çoğu olarak değil Tamamı veya hiçbiri olarak çevrilmesinin bağlama daha uygun düşeceği görülecektir.

---- Rum s. 42

---- Sen de ki: "Siz, o yerde gezin de, önceki kimselerin sonu nasıl olmuş bir bakın. Onların tamamı ortak koşanlardı."

Bu ayette de önceki helak edilmiş topluluklara dikkat çekilmekte onların ortak koşanlar oldukları beyan edilmektedir. Şimdi biz buradaki Ekserehum kelimesini Onların çoğu olarak çevirdiğimiz zaman, azınlıkta kalıp ta helak edilen diğer kısmın ortak koşmayanlar olduğu anlaşılır ki, bu da helakın yasası yani Sünnetullah ile çelişki arzedecek, bu nedenle ibarenin Onların tamamı olarak çevrilmesi daha uygun olacaktır.

---- Lokman s. 25

---- Ve eğer sen onlara: "O gökleri ve yeri kim takdir etti?" diye sorarsan, onlar kesinlikle "Allah" diyecekler. De ki: "O övgü Allah'adır." Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayette yine diğer surelerde de gördüğümüz bir soru ile karşılaşmaktayız. Sorunun muhatabı ortak koşanlardır ve yine onların bilmezler oldukları bildirilmektedir. Ayetin sonundaki Ekseruhum kelimesinin Onların çoğu yerine Onların tamamı olarak çevrilmesi burada da uygun düşecektir.

---- Sebe s. 28- 36- 41

----  Ve biz seni o insanların hepsine bir müjdeci ve bir uyarıcı olaraktan başka göndermedik. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

---- Sen de ki: "Şüphesiz ki benim Efendim, o rızkı kimse dilerse geniş tutar ve bir ölçüye göre verir, fakat (gerçeği örtücü) o insanların tamamı (bunu) bilmezler."

---- (Melekler): "Sen her türlü eksiklikten uzaksın, sen bizim onların berisinden yakınımızsın. Hayır, onlar cinlere kulluk etmekteydiler. Onların tamamı onlara inananlardı" dediler.

Bu ayetlerin sure bütünlüğü dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Çünkü Ekserennasi  olarak ifade edilen insanların sure genelinde tanıtılmakta ve yine ortak koşanlar olduğu anlaşılmaktadır. Eğer biz bu ifadeyi İnsanların çoğu olarak çevirirsek, bir kısım insanın bilmezlikten istisna edilmiş olduğu anlaşılabilecektir.

---- Yasin s. 7

---- Ant olsun ki o söylenen (azap sözü) onların tamamının üzerine bir gerçek olmuştur, artık onlar inanmazlar.

Bu ayetlerin de 7. ayetten sonra devam eden bağlamı dikkate alınarak okunduğunda Ekserihim ifadesinin, Onların tamamı olarak çevrilmesi uygun olacaktır.

---- Zümer s. 29- 49

---- Allah bir örnek ortaya koydu, bir adam ki kendisi hakkında birbiriyle uyuşamayan ortakları olan haldedir ve bir adam ki, tek adama teslim olmuş haldedir. Bu ikisi bir örnek bakımından denk olur mu? O övgü Allah'adır. Hayır, onların tamamı bilmezler.

Bu ayetin yine 22. ayetten başlayan ve 32. ayete kadar süren bir bağlamı dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Böyle bir okuma sonucunda bahsedilen kişilerin zalimler olduğu anlaşılacak ve onların tamamının bilmezler olduğu görülecektir.

49. ayetin ise 43. ayetten başlayan bir bağlamı bulunmakta ve bu bağlam dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Çünkü bağlam içinde Onlar olarak ifade edilenlerin kimler olduğu anlaşılacaktır.

---- Mümin s. 57- 59- 61

---- Elbette ki o göklerin ve o yerin takdir edilişi, o insanların takdir edilişinden daha büyüktür. Fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler.

----  Şüphesiz ki o an kesinlikle gelicidir ki onda hiçbir kuşku yoktur. Fakat o insanların tamamı (buna) inanmazlar.

---- Allah O ki, size o geceyi sizin onda durulmanız için ve o gündüzü de bir açıkça görülebilen olarak, yaptı. Şüphesiz ki Allah o insanların üzerine kesinlikle bir lütuf sahibidir. Fakat o insanların tamamı (buna) şükretmezler.

Bu ayetler grubunun da 56. ayetten başlayan 63. ayete kadar süren bir bağlam dikkate alınarak okunması gerekmektedir ki ayetlerde ki Ekserennasi ifadesinin muhatabının kimler olduğu daha doğru anlaşılabilsin.

---- Fussilet s. 4

---- (2- 3- 4 ) (Bu) o çok şefkatli, sarmalayıcılığı sürekliden indirilme bir kitaptır ki, onun ayetleri bilmekte olan bir topluluk için bir müjdeci ve bir uyarıcı olmak üzere bir Arabi okuma olarak ayrıntılanmıştır. Böyle olmasına rağmen onların (ortak koşanların) tamamı kayıtsız kaldı, artık onlar işitmezler.

Bu ayette Ekseruhum olarak ifade edilenlerin kim oldukları ilerleyen ayetlerde görülmekte ve ifadenin bu bağlam dikkate alınarak çevrilmesi gerekmektedir.

---- Zuhruf s. 78

 ---- 77- 78 - Ve onlar: "Ey (cehennemin) hükümranı, senin Efendin bizim üzerimize (ölüm hükmünü) yerine getirsin" diye seslendiler. O da: "Şüphesiz ki siz (onda) durup bekleyicilersiniz. Ant olsun ki biz size o gerçeği getirmiştik, fakat sizin tamamınız o gerçeği çirkin görenlerdeniz" dedi.

Bu ayetin de 74. ayetten başlayıp surenin sonuna kadar giden bir bağlamı bulunmaktadır. Eğer biz ayettte geçen Eksereküm ifadesini Sizin çoğunuz olarak çevirirsek, diğer bir kısmının gerçeği çirkin görmeyenler olduğu anlaşılabilir ki "o kısmın o zaman cehennemde ne işi var?" sorusunun cevabının verilmesi gerekmektedir.

---- Duhan s. 39

---- Biz, o ikisini o gerçek (amaç) dışında takdir etmedik, fakat onların tamamı (bunu) bilmezler.

Surenin ilerleyen ayetlerine baktığımızda, ayet içinde geçen Ekserehum ifadesi ile kastedilenlerin kimler oldukları, dolayısı ile ifadenin Onların tamamı olarak çevrilmesinin bağlam ve bütünlük açısından daha anlaşılabilir olduğu görülecektir.

---- Casiye s. 26

---- Sen de ki: "Allah, sizi yaşatır, sonra sizi öldürür, sonra sizi o kalkışın gününe toplar ki onda hiçbir kuşku yoktur, fakat o insanların tamamı (bunu) bilmezler."

Bu ayetin 24. ayetten başlayan ve muhatapları yeniden dirilişi inkar edenler olan bir bağlamı bulunmaktadır. Yine ayetteki Ekserennasi ifadesini bu bağlamı dikkate alarak anlamlandırmak gerekmektedir.

---- Hucurat s. 4

---- Şüphesiz ki o kimseler o odaların ötesinden sana sesleniyorlar, onların tamamı bağlantı kurmazlar.

Bu ayetin sure başından başlayan ve muhatabı nezaket kuralları konusunda bilgisiz olan inananlar olan bir bağlamı bulunmaktadır. Ayet bu inananların tamamının akletmez olduğunu beyan etmektedir. Eğer biz, Ekseruhum ifadesini Onların daha çoğu olarak çevirirsek, çoğunluk dışında kalan kısmın akledenler olduğu gibi bir anlam oluşacaktır ki, bu da bağlama uygun düşmeyecektir.

---- Tur. 47

---- Ve şüphesiz ki haksızlık yapmış olan o kimseler için bunun berisi bir azap da vardır, fakat onların tamamı (bunu) bilmezler.

Bu ayetin, 29. ayetten başlayan bir bağlamı dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Ayet içindeki Ekserehum ifadesinin yine Onların tamamı olarak çevrilmesi bağlam açısından daha uygun olacaktır.

Kur'an'da geçen Ekserehum veya Ekserunnasi gibi ifadelerini meallerin neredeyse tamamı, Onların çoğu , insanların çoğu olarak çevrilmiş olduğunu gören bir kimsenin haklı olarak, "Bunların hiçbiri bunun böyle olması gerektiğini bilmiyorlar mıydı?" şeklinde bir serzenişte bulunmaları da normaldir.

Bizim, bu ifadenin çeviri olarak hatalı olduğu şeklinde bir iddiamız olmadığını hatırlatmakla birlikte, bağlam ve bütünlük açısından sıkıntılı olduğunu hatırlatmak isteriz. Şöyle ki;

Kur'an'ın doğru anlaşılmasında en önemli etken, ilgili ayetlerin muhataplarının kimler olduklarının bilinmesidir. Bunun yolu da bağlam ve bütünlüğe dikkat eden bir okuma anlama çalışmasından geçtiği inkar edilemez bir gerçektir.

Kur'an çevirilerinin kahir ekseriyeti, ayetlerde geçen Ennasu ifadesinin marife yani elif lam ekiyle kullanıldığına maalesef dikkat etmeyen bir şekilde çevrilmiş olduğunu görmekteyiz. Kur'an çevirmenlerinin bir çoğu Ekserunnasi ifadesini motamot çevirmiş olsa O insanların çoğu şeklinde çevirmesi gerekmesine rağmen elif lam ekinin bir gereği olan "O" ifadesinin maalesef çeviriye katmayarak insanların çoğu şeklinde çevirmektedirler. Çünkü bu ek bilinen bir şeyi ifade etmekte ve konunun anlaşılması açısından önem arz etmektedir.

Nekre yani belirsiz olarak çevirme nedeninin ise, ifadenin sanki gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanları kapsadığı gibi bir anlayışa sahip olunmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Halbuki ayetlerde geçen Ekseruhum veya Ekserunnasi ifadeleri nuzül sürecindeki muhataplara dikkat çekmekte ve ifadenin bu durum dikkate alınarak çevrilmesi yani "O insanlar" olarak çevrilmesi gerekmektedir. Burada yeri gelmişken hatırlatmak isteriz ki, Kur'an çevirilerinde karşımıza çıkan yanlışlardan birisi de marifelik ifade edilen kelimelerin o durumu dikkat alınmadan, nekre yani belirsiz bir kelime olarak çevrilmiş olmasıdır.

İfade, O insanlar olarak çevrildiği zaman önündeki Eksere kelimesi ile kast edilenlerin kim oldukları daha net anlaşılacaktır. Yazımızın başındaki "Parça söyleyerek bütünü kastetmek" şeklinde karşımıza çıkan edebi üslubu dikkate aldığımızda, bu ifadelerin Çoğu olarak yerine Tamamı, hiçbiri şeklinde çevrilmesinin bağlam ve bütünlük açısından daha tutarlı olduğu görülecektir.

Yine burada hatırlatmak isteriz ki bizim böyle bir çeviri tercihinde bulunmamız, türedi bir çeviri yani "Ben yaptım oldu" anlamında bir çeviri değildir. Bu üslüp Kur'an tefsirlerinde de izahı olan ve başka ayetlerde de karşımıza çıkan bir üsluptur.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


1 Kasım 2017 Çarşamba

Al-i İmran s. 23-25. Ayetleri: Cehennem'den Çıkış Olduğuna Dair İddianın Yanlışlığı

Kur'an, Medine'de inen ayetlerinin bir çoğunda, Kitap Ehli olarak tanımlanan Yahudi ve Hristiyanların inançlarını eleştirmekte, bunların yanlışlığına vurgu yaparak doğruyu ortaya koymaktadır. Ne gariptir ki Kur'an'ın eleştirdiği bu inançların bazıları ise, biz Müslümanlar tarafından sahiplenilerek İslam inancı haline getirilmektedir. Kur'an'ın yanlış olarak tanımladığı bu inançlardan birisi de, Yahudiler tarafından ortaya atılan cehennemden çıkış olduğu düşüncesi olup, bu düşünce onlardan ithal edilmek sureti ile biz Müslümanların inanç kurallarından birisi olarak kitaplarda yerini almıştır.

[003.023] Allah'ın kitabından kendilerine bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Bunlar aralarında hüküm versin diye Allah'ın kitabına çağırılıyorlar, fakat sonra aralarından bir grup bu kitaba karşı çıkarak sırt çeviriyor.

[003.024] Bu, onların: «Bize ateş sadece sayılı birkaç gün değecektir» demelerindendir. Uydurup durdukları şeyler, onları dinlerinde aldatmıştır.

[003.025] Ya geleceğinden şüphe olmayan bri günde onları topladığımız ve kendilerine zulmedilmeden herkesin kazandığının tastamam ödendiği zaman halleri ne olacak?

Ayetlerin ilk hitap çevresi Medine'de bulunan Yahudiler olup, cehennemde belirli bir süre kalma inancına onların sahip olduğunu, bu konuda Bakara suresi içinde geçen ayetlerden de anlaşılacaktır ( Bakara s. 80-82). Fakat ateşin sayılı günler dokunacağı, biz Müslümanların inançlarına dahil edilmiş olup, konumuz bu ayetlerin bize bakan tarafını okumaya çalışmak olacaktır.

Yahudilerin böyle inanç ve düşünce ihdas etmelerinin arka planına baktığımızda, Allah'ın Günah olarak tanımladığı bazı amelleri işlemekteki arzularının onları böyle bir iddia içine  girmelerine sebep olduğunu görmekteyiz. Cehennem azabına inanmış olmaları, onların dünya hayatlarında bazı yanlışları yapmalarına engel olmakta, ve bu engelin bir şekilde aşılarak rahatlıkla bazı yanlışların işlenmesinin önünün açılması gerekmekteydi. Ateşin sayılı günler dokunacağı teorisi işte böyle bir düşüncenin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Cehennem, Allah (c.c) nin koymuş olduğu yasakların çiğnenmesi halinde kullarına vaat ettiği, ve bir çok ayetinde de Ebedi olduğunu vurguladığı bir yerdir. Allah (c.c) nin kullarına vaat ettiği ve ebedi olduğunu belirttiği bu yer, kullarının dünya hayatlarında yapabilecekleri muhtemel suçları terk etmesini sağlayan ve  caydırıcılık unsuru taşıyan bir mekandır.

Allah (c.c) nin cehennem cezası ile cezalandıracağını  vaat ettiği suçlardan bir tanesi, tarih boyunca elçileri aracılığı ile gönderdiği kitaplarda beyan ettiği yaşam sistemine uyulmamasıdır. Alllah (c.c) nin gönderdiği kitapların amacı insanların dünya hayatında doğru bir yolda yürümelerini sağlamak amaçlı olmasına rağmen, insanların büyük çoğunluğu bu kitabın gösterdiği yolda yürümeyi ya direk inkar etmişler, ya da dolaylı olarak inkar ederek kitabı arkaya atmaya çalışmışlardır.

İsrailoğulları kendilerine Allah'ın gösterdiği yolda yürümelerini emreden kitap ve elçileri devre dışı bırakarak, kendi yanlarından ürettikleri sistemleri hayata geçirmenin yanlışlığını bildikleri için, bu yanlışlarının kendilerine ahirette vereceği zararı bir şekilde en aza indirmek düşüncesi içinde, kendilerine sayılı günlerde ateş dokunacağını yani cehennemin geçici bir mekan olduğunu iddia ederek kendilerini bir şekilde aldatma yoluna gitmektedirler.

Direk inkar edenlerin büyük çoğunluğunun ahiret ve yeniden diriliş inancı olmadığı için, cehennem cezası onlar için hiç bir şey ifade etmemekte, fakat cehennem inancına sahip olanlar ve kendilerini kitabın sorumluluğundan kurtarmak isteyenler için iş değişmektedir. Aldatıcı dünya hayatının geçici nimetleri bir çok insanı çekmekte, fakat bu nimetlerden faydalanmak konusunda Allah (c.c) tarafından konulmuş kırmızı çizgiler mevcut olup, bu çizgiler aşıldığında bunun bir takım uhrevi karşılığı olduğu haber verilmektedir.

Cehennem inancı dünya hayatının nimetlerinden sınırsız bir şekilde faydalanmanın önünde en büyük teşkil ettiği için bu inanç bir şekilde bypass edilmeye çalışılmış, Ebedi olarak bildirilen bu cezanın Geçici olduğu düşüncesi ortaya atılmış, dünya hayatında her ne yapsanız dahi, yaptıklarınızın  belirli bir zaman cehennemde cezasını çektikten sonra cennete gitmenin garanti olduğu inancı ortaya atılarak cehennemin caydırıcılığı ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. 

Bu düşüncenin Kur'an'da İsraioğulları tarafından dile getirildiğini ve yine onların sahip olduğu bu düşüncenin şiddetli bir biçimde ret edildiğini görmemize rağmen, aynı düşüncenin biz Müslümanlar tarafından sahiplenilmiş olması, kitabın yasakları ile dünya hayatının geçici nimetleri arasında kalanlar için bir nevi can simidi olarak kullanılmasına sebep olmaktadır. 

İsrialoğulları ile Müslümanlar arasında ortak bağın beşer olmak olduğunu düşündüğümüzde, geçici dünya hayatının nimetlerinden Müslümanlarında faydalanma yoluna gitmek amacı ile Yahudilerden böyle bir düşünce ithal etmiş olmaları dikkat çekicidir.

Şöyle bir düşünelim; Allah (c.c) bizlere bir takım yasaklar  getiriyor, Bu yasaklarıma uymaz iseniz sizi ebedi olarak cehenneme atarım buyuruyor, bizler ise türlü kelime oyunları ile bunun böyle olamayacağını, olmaması gerektiğini iddia ederek bu yasağı bir şekilde delmeye çalışıyoruz. Cehennemde ebedi kalmanın olmadığına inananlar için artık bazı yasaklar çiğnenebilmekte, bazı günahlar rahatlıkla cehennemin geçici bir mekan olduğu düşünülerek işlenebilmektedir. Halbuki bu düşüncenin insanın kendisini aldatmasından başka bir şey olmadığının özellikle vurgulanmakta olduğuna ise hiç dikkat edilmemektedir.

İşin ilginç tarafı, Müslümanların da sahip çıktığı bu düşüncenin Kur'an tarafından da desteklenmiş olduğu iddiasıdır.

[019.071] İçinizden, oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür.

Meryem s. 71. ayeti, cehennemde belirli bir süre kaldıktan sonra çıkış olacağı dair getirilen bir ayet olarak, bir çok kimsenin dilinde dolaşmasına rağmen, bağlam ve bütünlük gözetilerek okunduğunda, ateşe bütün insanların değil Meryem s. 66. ayetinde "Ben öldüğümde mi diriltileceğim?" diyen, yani ölümden sonra dirilişi inkar eden kimselerin gireceği, kolaylıkla anlaşılacaktır.

Ateşin sayılı günler dokunacağı iddiası Yahudileri aldattı da Müslümanları aldatmadı mı?

Al-i İmran 2. 24. ayetinde geçen "Uydurup durdukları şeyler, onları dinlerinde aldatmıştır" cümlesi üzerinde durulması gereken bir cümledir. Aldatmıştır olarak meal verilen kelimenin Arapça orjinali olan Ğarra kelimesinin geçtiği ayetlere bakıldığında, bu kelimenin Şeytan ile iç içe girmiş bir anlama sahip olduğunu göreceklerdir (4.120- 6.112- 17.64).

Bu kelimeyi Şeytan ile ilgisini dikkate alarak okuduğumuz zaman, ateşin sayılı günler dokunacağı düşüncesi, Şeytan tarafından iğva edilen bir vesvese olarak karşımıza çıkacaktır.

Bu noktada, Günahkar Müslümanların işledikleri günahların cezası ahirette ne olacaktır? şeklinde bir soru sorulacaktır. 

Bir çok ayette Allah (c.c) nin kullarına zulmetmeyeceğini beyan edilmesi, bu konuda en doğru kararın verileceğinden herhangi bir şüphemiz olmaması gerektiğini göstermektedir. Ayrıca Kur'an içinde bu konuda herhangi bir bilgi olmaması, bize bu konuda yürüteceğimiz fikirlerin zan olmaktan öte geçemeyeceğini de göstermektedir. Biz cehennem konusundaki ayetlere baktığımızda, onun ebedi bir mekan olarak tavsif edilmesi üzerinden fikir yürütmek, ona göre tedbir almak zorunda olduğumuzu unutmamamız gerekmektedir. Allah (c.c) nin şirk dışında dilediği bütün günahları af edebileceğinin beyan etmiş olduğu da hatırdan çıkarılmamalıdır.

Sonuç olarak; Ateşin sayılı günler dokunacağı iddiası, Yahudilerden ithal edilerek İslam inancına sokulmuş, böylece cehennem azabının caydırıcılığı bir şekilde ortadan kaldırılma yoluna gidilmiştir. Cehennemin ebedi olarak bildirilmiş olması, caydırıcılık unsurunun ağır basmasına ve işlenebilecek olan günahlardan kaçınılması vesile olması gerekirken, onu geçici olduğu düşüncesi bazı günahları işleme konusunda cesaret vermektedir.

Cehennemin ebedi olduğu düşüncesinin bizleri günahlardan kaçınma noktasında daha dikkatli olmaya sevk etmesi gerekirken, cehennemin geçici olduğu düşüncesi, bazı günahlara kapı aralama konusunda Müslümanları cesaretlendirmektedir. Bugün dünya yüzünde yaşayan sadece Müslümanlar, gerçek olarak cehennem azabına inanmış olsalar ve cehennem korkusunu hayatlarına yansıtan bir yaşam sürmüş olsalar,  dünyanın en dürüst bir toplumu olarak bütün insanlara karşı olan örneklik vazifelerini de yerine getirmiş olacaklardır.

                                              EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

29 Eylül 2017 Cuma

Allah'ın Adem'e İsimleri Öğretmesi Bize Dair Neler Söylemektedir?

Bakara s. içinde geçen Adem ve İblis kıssasında, Allah (c.c) Adem'i yarattıktan sonra ona isimlerin tümünü öğrettiğini bildirmektedir (bakara s. 31. ayet). Adem ve İblis kıssası direk olarak bütün insanları ilgilendirmesi nedeniyle, bu öğretmenin bizler için ne anlam ifade edebileceği bu yazımızın konusu olacaktır.

 Allah'ın Adem'e isimleri öğretmesinin anlamını, insanın yaşamını doğru biçimde idame ettirmesini sağlayacak olan tüm temiz fıtri bilgiler olarak tarif edebiliriz. Ancak burada Öyleyse Allah (c.c) nin bir çok ayette insana iki yol göstermesini, ona fücuru ve takvayı ilham etmesini beyan etmiş olmasını nasıl anlayabiliriz? sorusu sorulabilir.

Evet, Allah (c.c) insanı iyilik ve kötülüğe meyyal bir yapıda yaratmıştır. Ancak insanın kötülüğe meyyal tarafının baskın gelmesi, Adem ve İblis kıssasının en önemli aktörü olan Şeytan'ın insan üzerindeki etkisi nedeniyledir. Allah (c.c) insana fesat ve bozgunculuk yapmasını gerektirecek isimler öğretmemiştir. 

Allah (c.c) nin insana kötülük ile ilgili isimleri öğretmediğini nasıl ve nereden anlıyoruz?.

Bakara s. içinde geçen Adem ve İblis kıssasına baktığımızda surenin 30. ayetinde Allah (c.c) meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" dediğinde, melekler bu söze karşılık "yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" demekte, meleklerin bu sözlerine karşılık ise Allah (c.c) onlara "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" diyerek, yaratacağı insanın yeryüzünde fesat çıkaran ve kan dökücülüğü öğretmediği birisini olacağının işaretini vermiştir.

Allah (c.c) Adem'i yaratıp ona isimlerin tümünü öğrettikten, Adem ise öğrendiği bu isimleri meleklere haber verdikten sonra, Allah (c.c) nin meleklere "Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?" demiş olması, meleklerin fesat ve kan dökücülük isnat ettiği insana, bu fiilleri işleyebilecek yeteneğe sahip olacağı isimleri Allah'ın öğretmediğini göstermektedir.

Peki, Allah'ın fesatçılık ve kan dökücülük öğretmediği insana bu fiilleri kim öğretti?.

Bu sorunun cevabını, İblis'in Ademe secde etmemesi neticesinde huzurdan kovulması, Allah'tan insanları onun öğrettiği isimlere aykırı davranışlar sergilemelerini iğva etmek için kıyamete kadar mühlet istemesinde, ve bu mühletin ona verilmesinde bulmaktayız.

İşte Allah'ın insana öğrettiği isimler içinde bulunmayan Fesatçılık, ve Kan dökücülük olarak gördüğümüz olumsuz davranışların kaynağı Allah değil Şeytan'dır. Allah bu noktada insana iki yol göstermiş, bu iki yolun hangisini seçerse bu seçimlerinin onlara ne gibi karşılığı olacağını bildirmiş, seçimi hangisi olursa olsun ona müdahale etmeden seçtiği yolu ona açmaktadır.  Adem ve İblis kıssası içinde geçen ayetlerde, Şeytan'ın onlara düşman olduğu haber verilerek, ona uydukları takdirde başlarına gelecek olanın haber verildiği ayetlerde de görmekteyiz. Allah Adem ile eşine yolu göstermiş, fakat seçimlerinde onlara müdahale etmemiş, onları seçimlerinde serbest bırakmıştır.

Allah Adem ile eşine, onlara öğrettiği isimler dahilinde bir yaşam sürdükleri takdirde cennette kalabileceklerini haber vermiştir. Fakat Şeytan devreye girerek, onlara öğretilen bu temiz öğretilerin aksine kirli öğretileri onlara süslü göstermek sureti ile onların ayaklarını kaydırmıştır.

İnsanın olumsuz tarafı olarak fesatçılık ve kan dökücülüğünün öne çıkması, Bakara suresinin diğer ayetlerde gördüğümüz İsrailoğullarının yaptıkları yanlışlar ile ilgilidir. Bakara suresi içinde anlatılan İsrailoğulları ile ilgili ayetlerde, onların fesatçılık ve kan dökücülüklerinin öne çıktığı dikkat çekmekte, onların bu yanlışlarının sebebinin ise, Allah'ın öğretilerini bırakarak Şeytan'ın öğretilerine tabi olmaları neticesinde olduğu anlatılmak istenmektedir. Adem ve İblis kıssasının hemen arkasından uzun bir bölüm İsrailoğulları ile ilgili ayetlerin gelmesi dikkat çekicidir.

[007.071]  «Hiç şüphesiz artık Rabbinizin azab ve öfkesini hak ettiniz. Allah'ın hiçbir delil indirmediği, isimlerini de siz ve babalarınızın koyduğu putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim» dedi.


[012.040]  Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

[053.023] Aslında bu putlar sizin ve atalarınızın uydurduğu, kuru isimlerden, boş lafızlardan başka bir şey değildir. Allah onların tanrılıklarına delil olabilecek hiçbir şey indirmemiştir. Onlar sadece zanlarına ve nefislerinin heva ve heveslerine uyarlar. Halbuki onlara Rab’leri tarafından uyacakları mükemmel Rehber çoktan gelmiş bulunuyor!

[013.033] Böylece herkesin bütün kazancım gözetim altına alan zat (Allah) hiç inkar edilir mi? Tuttular Allah'a ortaklar koştular. De ki: «Söyleyin bakalım onların isimlerini!» O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz, yoksa anlamı olmayan sadece kuru bir laf mı? Doğrusu küfre saplananlara hileleri hoş gösterildi ve doğru yoldan saptırıldılar. Allah her kimi saptırırsa artık onu yola getirecek yoktur!

Yukarıdaki ayetleri dikkatle okuduğumuz zaman, şirk konusunda insanların düştükleri yanılgılarda, Allah'a rağmen insanların yaşamları konusunda isim koyma yetkisini kendilerinde görmesinin rol oynadığını görmekteyiz. Çünkü Allah'ın insana öğrettiği isimlerde onu şirke düşürecek herhangi bir bilgi yoktur. Şirk, insanın fıtratında bulunan bir özellik değil, sonradan oluşan yani Şeytan olgusunun devreye girmesi ile meydana gelen arızi bir durumdur. İnsanın şirke düşmesi kendi fıtratına yüklenmiş olan temiz bilgiyi terk ederek, Şeytan tarafından empoze edilen kirli bilgiyi tercih etmesi, bu bilgilerin gösterdiği doğrultuda isimler edinmesidir.


Bu noktada Şeytanın kimliği gündeme gelecektir. Öncelikle şunu ifade etmek isteriz ki insan kendisinin şeytanı olabilir. Onun fücura yönelmeye olan itiyadı, içindeki şeytanın harekete geçmesi ile gerçekleşmektedir. Şeytan olarak bildiğimi şey, kafasında boynuz elinde iki uçlu mızrak ile karikatürize edilen korkunç bir yaratık değildir. İnsannın kendi cinsinden olan yakınları da onun şeytanı olabilir. Hülasa şeytanı, İnsanın ayağının cennetten kaymasına sebep olan her şey olarak tarif etmek mümkündür.

Ütopik (imkansız) olsa da, olayın daha net anlaşılabilmesi için şöyle kurgu bir hayat sunabiliriz;

Bir kişi dünyaya gelir ve yaşamında sadece kendisine öğretilen temiz bilgileri uygulama alanına koyar, kendisine içinden seslenen kötü duygulara asla prim vermez, yaşadığı hayat içinde karşısına çıkan kişiler ve olaylar hakkındaki yaklaşımını Allah'ın kendisine öğrettiği isimlerin gösterdiği yönde değerlendirir. İşte böyle bir insan tipinin ahiret karşılığı cennet olacaktır. Ancak başta da söylediğimiz gibi bu imkansız bir olay olup, yaşama alanına çıkan her insan bir takım tehlikeler ile karşı karşıya mutlaka kalacaktır.
Bu noktada devreye Allah'ın gönderdiği elçiler ve kitaplar girmektedir.

Zaman içinde şeytan iğvası ile bozulan insanların imdadına elçiler ve kitaplar yetişmekte, insanın unuttuğu temiz duyguları ve yaşamı onlara tekrar hatırlatmakta, onların fabrika ayarlarına geri dönmeleri konusunda uyarılar ve hatırlatmalarda bulunmaktadırlar.

Sonuç olarak; Allah'ın Adem'e isimleri öğretmesi, onun fıtratına temiz bilgileri yerleştirmesi anlamında olup, bu temiz bilgiler şeytan tarafından bozulmadığı sürece insanı cennete taşıyacaktır. Ancak şeytan insanın hiç bir zaman rahat bırakmamakta, onun ayağını kaydırmak için fırsat kollamaktadır. 

Allah'ın insana öğrettiği isimler kullanılarak yaşanan hayatlar, insanı cennete taşırken, Allah'ın dışındakilerin öğrettiği isimler insanı cehenneme taşıyacaktır.


                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

27 Eylül 2017 Çarşamba

Adem İle Eşinin Cennette Yerleştirilmesi Bize Dair Neler Söylemektedir?

Adem ve İblis kıssasının, yaratılmış bütün insanları direk olarak ilgilendiren bir kıssa olması nedeniyle, Kur'an içindeki kıssaların en önemlisi (diğer kıssaların önemsiz olduğunu iddia etmediğimizi hatırlatmak isteriz) olduğunu söyleyebiliriz. Kıssa içinde geçen Adem ile eşinin cennette yerleştirilmesi ile ilgili olarak tefsirlerde tartışılan konulardan bir tanesi de, onların yerleştikleri cennetin nerede olduğu yönündedir. 

Bu gibi soruların, kıssayı anlamaktan daha çok anlamamayı, yani kıssadan hisse alamamayı beraberinde getirmesi bakımından vakit kaybından başka bir şey olmadığını düşünmekteyiz. Halbuki, Bu kıssa bize dönük ne gibi mesajlar içeriyor olabilir? sorusu sorularak, bu sorunun cevabı aranmaya çalışılmış olsa idi, bu gibi soruların cevaplarını aramaya çalışmakla vakit kaybedilmeyerek kıssadan hisse alınması mümkün olabilirdi.

Biz bu yazımızda, Adem ile eşinin cennette yerleştirilmesi bize dair neler söylemektedir? sorusunun cevabını aramaya çalışacağız. Bu sorunun cevabını bulabilmek için, Bakara s. içindeki kıssada geçen Ademin yaratılışı ile ilgili ayetler, bize yol gösterecektir.

[002.030] Rabbin meleklere «Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim» demişti; melekler, «Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz» dediler; Allah «Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim» dedi.

Bakara s. 30 ayetinde geçen Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? cümlesi, fıtratına uygun davranmayan insanın bozguncu yönünü göstermesi bakımından dikkat çekici bir cümledir.

[002.031] Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: «Eğer doğru sözlüler iseniz, bunları bana isimleriyle haber verin» dedi.

Allah'ın Adem'e isimleri öğretmesini, İnsanın yaşamını doğru biçimde idame ettirmesini sağlayacak olan doğuştan sahip olduğu tüm fıtri bilgi ve yetenekler olarak okumak mümkündür.

[002.032] Dediler ki: «Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem Hakim'sin».

Bu ayette meleklerin söylediği "Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur" cümlesi. Bilginin öğrenilmesi gereken adresi göstermesi açısından önemli bir cümledir. Alim ve Hakim olan Allah'ın öğrettiği bilgiden başka bilgiler ve öğreticiler aramak, arayanları hüsrana düşürecektir. Kıssada Adem'in düştüğü yanlış, Allah'ın kendisine öğrettiği bilgiyi terk ederek, Şeytanın iğvasını tercih etmiş olmasıdır.

[002.033] (Allah:) «Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver» dedi. O da, bunları onlara isimleriyle haber verince, (Allah) dedi ki: «Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da ben bilirim.»

Ademin isimleri haber vermesi, bu isimleri öğrendiğini göstermektedir. Bu durum bize bütün insanların yaşamlarında doğru biçimde ilerlemelerini sağlayacak olan bilgiler ile mücehhez olduğunu da göstermektedir. Aynı zamanda Allah'ın Ademi yaratacağı zaman meleklerin, "Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" şeklindeki itirazlarının yersiz olduğu, Ademe Allah'ın kan dökücülüğü ve fesat çıkarıcılığı öğretmediği anlaşılmaktadır. 

Bu noktada, İnsan fesadı ve kan dökücülüğü Allah'tan öğrenmedi ise o zaman kimden öğrendi? sorusu akla gelecek, bu sorunun cevabı ise kıssa içinde önemli bir aktör olan İblis'in ağzından dökülen insana ne gibi kötülükler yapacağını vaat eden sözlerden öğrenilebilecektir.

Bundan sonraki olaylar, Adem'in şahsında yaşamı için gerekli olan fıtri bilgileri donanmış olan insanın, mükellef bir varlık olarak hayat sahasına atılması, ve bu yolda önüne çıkan en büyük engel olan Şeytan tarafından nasıl tökezlenebileceğini gösterecektir.

[002.034] Meleklere, «Adem'e secde edin» demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu.

Tüm meleklerin Adem'e secde etme emrine karşı gelen İblisin, secde etmeme gerekçesini ve kendisine mühlet verildiği takdirde insana ne gibi kötülükler yapabileceğini, bu kıssanın geçtiği diğer suredeki ayetlerde görmekteyiz. Şeytan artık bundan sonra insanın kıyamete kadar en büyük düşmanıdır, ve bu düşman insana en büyük kötülüğü onu cennetten çıkararak yapmış, ve halen de yapmakta, kıyamete kadar da yapacaktır.

[002.035] Dedik ki; «Ey Adem, sen ve eşin Cennette yerleşiniz, oranın yiyeceklerinden istediğinizi bolbol yiyiniz, fakat şu ağaca yanaşmayınız, yoksa zalimlerden olursunuz.»

Adem yaratılmış, akabinde meleklerin ona secde etmesi emredilmiş, İblis hariç bütün melekler secde etmiş, bundan sonra İblis artık Şeytan olarak anılmaya başlanmış, insana kıyamete kadar düşman olacağını ilan etmiştir. Şeytan Adem'in şahsında bütün insanlar için artık amansız bir düşmandır.

Bakara s. 35. ayetine gelince Allah (c.c) Adem ve eşini bir ağaç haricinde oradaki bütün nimetlerden faydalanabileceklerini söyleyerek cennette yerleştirmiştir. Bu ayet ile ilgili yapılan tefsirlere bakıldığında yapılan yorumların Adem ile eşinin yerleştirildiği cennetin, ahiretteki cennet mi yoksa dünya üzerindeki bir bahçe mi olduğu tartışılmış, ve bu tartışma halen yapılmaktadır. Biz bu tartışmaların hiç bir tarafında olmadığımızı hatta bu tartışmaların gereksiz olduğunu yeniden hatırlatarak, bu yerleştirilmenin bizim için ne ifade edebileceğini düşünmeye çalışacağız.

Allah (c.c) Adem'e isimleri öğretmesini, onun yaşamı içinde ona gerekli olan fıtri bilgilere sahip olması olarak okumak gerektiğini merkeze aldığımızda, Adem ve eşi Allah (c.c) tarafından kendilerine yüklenmiş olan fıtri bilgileri taşıdığı sürece cennette kalacaklardır. Bu durumu bizler için düşündüğümüzde şunları söyleyebiliriz.

Bütün insanlar tıpkı Adem gibi yaşamları içinde kendilerinin doğru yolda yürümelerini sağlayacak olan fıtri bilgileri mücehhez olarak yaratılmışlardır. İnsan şayet hayatı boyunca bu fıtri bilgileri kendisine rehber edinerek hayat yolunda yürüdüğü zaman, bu yolun sonu ebedi cennete varacaktır. Adem ile eşinin cennette yerleştirilmiş olması işte bu durumu ifade etmektedir. Adem ve eşi şayet Allah (c.c) tarafından kendilerine öğretilen isimleri hayatlarında tatbik ettikleri sürece cennette kalacaklardır. 

Ancak Şeytan bu noktada devreye girmekte, insanın ayağına çelme takmak için her an tetikte beklemektedir. Ona yüklene fıtri bilgileri ona unutturmak, insanın unuttuğu fıtri bilgiden doğan açığı, kendisinin iğva ettiği bilgi ile doldurmak, onun ana görevidir.

Her insan yaratıldığı andan itibaren potansiyel cennet adayı bir birey olarak doğmaktadır. Allah (c.c) bütün insanların fıtratlarına yükledikleri bilgiyi yaşamları boyunca herhangi bir dış faktörün etkisi altına girmeden pratiğe aktardıkları sürece, sahip oldukları fıtri bilgiler onları cennete taşıyacaktır.

Bakara s. 30. ayetinde geçen insanın yeryüzünde fesat çıkarıcılığı ve kan dökücülüğü, Allah'ın ona öğrettiği isimleri, yani Allah'ın ona öğrettiği doğru fıtri bilgileri kullanmayarak, başkaları tarafından öğretilen isimlere yani fıtratını bozacak bilgilere yönelmesi, insanı fesada ve kan dökücülüğe yöneltmektedir. İnsanın kan dökücü ve fesat çıkarıcı olması, fıtratındaki bilgileri başka bilgiler ile değiştirmek neticesinde meydana gelmektedir.

[002.036] Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı, onlara «Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz» dedik.

Şeytanın Adem ile eşine ne gibi vesveseler vererek onların ayaklarını cennetten kaydırdığına dair ayetler, kıssanın diğer surelerindedir. Adem ile eşi, şayet Allah tarafından kendilerine öğretilen isimleri hayata geçiren bir yaşam sürmüş olsalardı, böyle bir cezaya çarptırılmayacaklardı. Fakat insanın ebedi düşmanı Şeytan onu hiç bir zaman yalnız bırakmamakta, Allah'ın onlara öğrettiği isimleri, yani fıtri bilgileri unutan bir hayat sürmeleri için, onlara her zaman iğvada bulunmaktadır.

[002.037] Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.

Şeytanın iğvası sonucu hata yapan insanın, bu hatasından tevbe ederek dönmesi mümkündür. Adem'in Şeytanın iğvası sonucunda düştüğü hatanın telafisi bu şekilde mümkün olmuştur. İnsan şayet yaşadığı hayat içinde böyle bir hataya düşecek olursa, yaptığı hatadan dönme imkanı bulunmaktadır. 

Allah'ın Adem ile eşine yasakladığı ağaç bizim için ne ifade etmektedir?.

Allah (c.c) Adem ile eşine yasakladığı ağaç, onun bize emrettiği yasakları sembolize etmektedir. Allah kullarının hayatlarına bir takım yasaklar koymak sureti ile müdahale etmekte, onun tarafından konulan bu yasaklar insan tarafından elçileri aracılığı ile gönderdiği kitaplarda bulunmakta, bu yasaklar insan fıtratı ile herhangi bir uyumsuzluk arz etmemektedir. Şeytan insana olan düşmanlığını onlara bu yasakları çiğnetmek sureti ile gerçekleştirmekte, bu yasakları çiğnetirken ise, bu yasakları onlara güzel göstermektedir.

Burada insana düşen görev, Allah (c.c) ona neyi yasaklamış ise, o yasakların delinmesi için yapılan hiç bir tavsiyeye prim vermemesi olmalıdır. Şeytan denilince aklımıza, bizim ayağımızı cennetten kaydırmak için çalışan her türlü kişi, kuruluş, düşünce gibi şeyler geldiği zaman, bu kavramın anlamı daha net anlaşılacaktır.

Buraya kadar söylediklerimizi toparlayacak olursak; Adem kıssası bütün insanları birebir ilgilendiren bir kıssa olması nedeniyle hepimizi yakından ilgilendirmektedir. Onun ve eşinin cennete yerleştirilmesi, insanın doğuştan sahip olduğu fıtri bilgileri kullanan bir hayat sürdüğü takdirde potansiyel bir cennet adayı olması anlamına gelmektedir.

Ancak Şeytan bu noktada devreye girmekte, insanın ayağını cennetten kaydırmak amacı ile ona her türlü iğvayı yapmaya çalışmaktadır. Şeytanın iğvasına kapılan insan için bu hatasından dönme imkanı bulunmakta, tevbe ettiği takdirde tevbesi kabul olmaktadır.

Adem ile eşinin cennette yerleştirilmesini hangi cennette yerleştirilmiş olabileceği üzerinden yapılan tartışmalar, kıssanın bize dair ne gibi mesajları olabileceğini anlamaktan uzak tartışmalar olması nedeniyle bu tür kısır tartışmalardan uzak durulması daha doğru olacaktır. 

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


27 Ekim 2016 Perşembe

Tevbe s. 128 ve 129. Ayetlerinin Sahte Olduğuna Dair Getirilen Bir Hüccetin Değerlendirilmesi

1974 yılında Amerika'da Reşat Halife adında bir kişi tarafından ortaya atılan ve kısaca "19 Mucizesi" olarak bilinen , Kur'an'ın 19 sayısının katları ile korunmuş olduğu teorisine göre , Tevbe suresinin 128. ve 129. Ayetleri, bu sayı ile oluşturulmuş korunma şifresine uymadığı için "Sahte Ayetler" olarak değerlendirilerek , Kur'an'dan olmadığı kararına varılmıştır.

[009.128] Andolsun ki; size kendinizden bir resul gelmiştir. Sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelir. Sizin üzerinize düşkündür, mü'minlere RAUF ve RAHİM' dir.
[009.129]  Eğer yüz çevirirlerse; de ki: Allah, bana yeter. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve O, büyük Arş'ın Rabbıdır.

Bu ayetlerin sahte olduğuna dair ortaya konan bir kaç delilden bir tanesi de, 128. ayette ki "Rauf" ve "Rahim" kelimelerinin , Allah c.c nin isimlerinden olduğu gerekçesi ile , ayette bu kelimelerin Muhammed a.s için kullanılmış olmasıdır. Yani Rauf ve Rahim kelimeleri, Allah c.c den başkası için kullanılamaz , eğer kullanılmış ise o ayet SAHTE AYETtir.

Yazımızın çerçevesi sadece Tevbe s. 128. ve 129 ayetlerinin sahte olduğuna dair getirilen bu delili değerlendirmek ile sınırlı olacaktır.

İddiamız şu dur ; Eğer Allah c.c den başkası için kullanılması yanlış olan bir kelime , içinde geçtiği ayetin  "Sahte Ayet" olarak damga yemesini gerektiriyor ise , Kur'an'da Tevbe s. 128. ayetinde olduğu gibi ,  Esma ya dahil olan bazı isimler, başka surelerde de geçmekte ve bu isimler, Allah c.c dışındaki kimseler için kullanılarak ,"Sahte Ayet" damgasını yemeyi hak etmektedir. 

Sahte Ayet !! olma ihtimali olan ayetler aşağıdadır. 

[020.068]  Korkma; muhakkak sen daha üstünsün (El - A'LA), dedik.

El- A'la bilindiği üzere Allah c.c nin esmasına dahil olan isimler olup Taha s. 68. ayetinde Musa a.s için kullanılmaktadır . Aynı isim , A'la s. 1. ayet ve Leyl s. 20. ayetinde Allah c.c nin ismi olarak kullanılmaktadır.

[012.043]  Bir gün Hükümdar (EL-MELİKÜ) dedi ki: «Ben rüyamda yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz rüya tabir edebiliyorsanız benim bu rüyamın tabirini bana bildirin.»
[012.050]  Hükümdar(EL-MELİKÜ) dedi ki: «Onu bana getirin.» Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) «Efendine (Rabbine) dön de ona soruver: «Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.»
[012.054]  Hükümdar: (EL-MELİKÜ)«Onu bana getirin, yanıma alayım» dedi. Onunla konuşunca: «Bugün senin yanımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir durumun vardır.» dedi.
[012.072]  «Hükümdarın(ELMELİKİ) su kabını kaybettik, onu getirene bir deve yükü mükafat verilecek, buna ben kefil oluyorum» dediler.
[012.076]  Bunun üzerine kardeşinin kablarından evvel onlarınkini aramaya başladı. Sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz, Yusuf için böyle bir tedbir kullandık. Yoksa o hükümdarın(EL-MELİKİ) dinine göre; kardeşini tutabilecek değildi. Meğer ki Allah dileye. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır.

El-Melik, bilindiği üzere Allah c.c nin esmasına dahil olan isimlerden olup, bu ayetlerde Allah c.c için değil ,insan için kullanılmaktadır. El-Melik ismi aynı şekilde, başka ayetlerde Allah c.c için kullanılmaktadır. (20.114 - 23.116 - 59.23 - 62.1 - 114.2)

[012.030]  Şehirdeki bazı kadınlar dediler ki: Azizin karısı(EL- AZİZİ), delikanlısının nefsinden murat almak istiyormuş; Yusuf'un sevdası onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.
[012.051]  kadınlara dedi ki: «Mühim haliniz ne idi. O vakit ki, Yusuf'un nefsinden muradını almak istemiş idiniz?» Dediler ki: «Hâşâlillâh! Biz O'nun aleyhinde bir fenalık bilmiş değiliz.» Azîz'in karısı da (EL-AZİZİdedi ki: «Şimdi hak tebeyyün etti. O'nun nefsinden ben murad almak istemiştim ve şüphe yok ki, o elbette sâdıklardandır.»
[012.078]  Dediler ki: Ey aziz! (EL-AZİZİGerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz.
[012.088]  Yusuf'un yanına girdiklerinde dediler ki: Ey aziz! (EL-AZİZÜ) Bizi ve ailemizi kıtlık bastı ve biz değersiz bir sermaye ile geldik. Hakkımızı tam ölçerek ver. Ayrıca bize bağışta da bulun. Şüphesiz Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır.

El-Aziz'de , Allah c.c nin esmasına dahil olan isimlerden olup , bu ayetlerde Allah c.c için değil , insan için kullanılmıştır. Bu isim başka ayetlerde Allah c.c için kullanılmaktadır. (Bakara s. 129-209-220-228-240-260 gibi daha onlarca ayette Allah c.c nin ismi olarak kullanılmaktadır)

[012.055]  Dedi ki: «Beni ülke hazineleri üzerine memur et, çünkü ben iyi korur,(HAFİZUN) iyi bilirim! (ALİMUN)»

Yusuf s. 55. ayetinde geçen "Hafizun" kelimesi burada insan için kullanılmış olmasına karşın aynı kelime Hud s. 57 , Sebe s. 21 , Şura s. 6. ayetlerinde Allah c.c için kullanılmıştır. 

[012.093]  «Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün. Görücü bir hale gelir (BASİRAN). Ve bütün ailenizle beraber bana geliniz.»
[012.096]  Müjdeci gelip de onu  onun yüzüne sürdüğü zaman, gözü görür olarak (BASİRAN) dönüverdi. (Yakub) Dedi ki: «Ben, size bilmediğinizi Allah'tan gerçekten biliyorum demedim mi?»

[020.125]  O zaman: «Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören (BASİRAN)bir kimseydim» der.

Yusuf s. 93 ve 96. , Taha s. 125. ayetlerinde kullanılan "Basiran" kelimesi bir insan için kullanılmasına karşın , başka ayetlerde Allah c.c için kullanılmaktadır. (4.58 . 134 / 17. 17-30 -96 / 20.35 / 25.20/ 33.9/ 35.45/ 48.24 / 84.15 )

[076.002]  Hiç şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu denemekteyiz. Bundan dolayı onu işiten (SEMİAN ve gören (BASİRAN) yaptık.

İnsan s. 2. ayetinde kullanılan "Semian" ve "Basiran" kelimeleri Allah c.c için değil insan için kullanılmıştır. Basiran kelimesinin Allah c.c kullanıldığı diğer ayetleri yukarıda vermiştik. "Semian" kelimesinin Allah c.c için kullanıldığı ayetler şunlardır (4.58 - 134 -148)

[044.049]  Tad bakalım; hani güçlü olan (El- Aziz), kerim(El-Kerim) olan yalnız sendin?

Duhan s. 49. geçen esmaya dahil olan iki isim , bu ayette yine insan için için kullanılmaktadır. (82.6)

Yukarıda verdiğimiz ayetler , Tevbe s. 128. ayetinin içinde Allah c.c ye ait olan "Rauf" ve "Rahim" geçtiği için sahte ayet olarak damga yemesine gerekçe olarak gösterilen, Allah c.c ye ait olan ve sadece onun için kullanılması gerektiği düşünülen, diğer Esma-ül Hüsna'ya dahil olan isimlerin Allah c.c için değil , insan için kullanıldığı ayetlerdir.  Eğer bir ayetin sahte ve Kur'an'a sonradan ilave edildiğinin delili Allah c.c ye ait olması gereken bir ismin , insan için kullanılmış olması ise, yukarıda verilen ayetlerin de Kur'an'a sonradan ilave edilmiş olması acaba mümkün müdür ?. 

Sorduğumuz soruya büyük ihtimalle herkes hatta 19 taraftarları bile, "Hayır" cevabı vereceklerdir. Öyleyse bir ayetin sahte olarak damga yemesine, böyle bir delilin getirilmiş olması yanlıştır . Bu konuda yapılan hata, Allah c.c nin "Esma-ül Hüsna" olarak bildiğimiz isimlerin teşbih (benzetme) içermiş olduğunun bilinmemesidir. Allah c.c nin bu isimlerle kendisini bize tanıtmış olması , bu isimlerin onun dışında kimse için kullanılmasının yanlış olduğu anlamına gelmez. Eğer yanlış olsaydı, bu kelimeler Kur'an içinde Allah c.c dışında bazı kimseler için kullanılmazdı. 

Kur'an ile ilgili olarak bilinmesi önem arz eden bir nokta , Allah c.c ile ilgili bilgilerin benzetme yolu ile anlatılmasıdır. Bu bilgiye sahip olmayan birisinin hataya düşerek , Allah c.c nin kendisini bizlere tanıttığı isimleri sadece ona has olması gerektiğini zannederek , başkası için kullanılmasından dolayı , hatalı düşüncelere düşebilir.

Ayrıca Kur'an ayetlerinin "Bağlam" veya "Siyak-Sibak" dediğimiz konu ile alakalı öncesi ve sonrası ayetleri bulunmaktadır. Siyak ve sibak, ayetlerin anlaşılmasında önemli bir etkendir. Tevbe s. 128 ve 129 ayetleri böyle bir bağlama sahip olan ayetlerdendir. 

[009.124]  Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan bir kısmı der ki: «Bu sizin hanginizin imanını artırdı?» İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler.
[009.125]  Kalblerinde hastalık olanların ise pisliklerine pislik katmıştır; onlar kafir olarak ölmüşlerdir.
[009.126]  Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar.
[009.127]  Bir sure inince, «Sizi bir kimse görüyor mu?» diye birbirlerine bakarlar, sonra dönüp giderler. Anlamaz bir güruh olmalarına karşılık Allah onların kalblerini imandan döndürmüştür.
[009.128]  Andolsun ki; size kendinizden bir resul gelmiştir. Sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelir. Sizin üzerinize düşkündür, mü'minlere rauf ve rahim' dir.
[009.129]  Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: «Bana Allah yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O'dur.»

Tevbe s. 128-129. ayetleri bir bütünlük içinde okunduğunda,bu ayetlerin 124. ayetten başlayan bir bağlamı bulunmaktadır. Bu bağlamı dikkate almayarak sadece son iki ayetinin sonradan ilave edildiği düşüncesi tutarlı değildir. Eğer ret edilmesi gerekiyor ise , 124. ayetten başlayan bağlamı ile toptan 6 ayetin hepsinin birden ret edilmesi gerekmektedir. Çünkü son iki ayetin diğer ayetler ile olan bağlamı bulunmakta ve bu bağlam gözetilerek değerlendirme yapılması gerekmektedir. 

Kur'an'daki bazı kelimelerin 19 sayısı ve katları ile uyum sağladığı bir gerçektir. Ancak bu gerçeğin Kur'an'ın korunmadığına dair bir düşünce üretmiş olması , olayın bir mucize olmasından çok bir proje olmasını düşündürmektedir. Bir kimse Kur'an'ın tahrif edildiğini direk olarak iddia etmiş olsa , bu iddiası büyük bir tepki toplayarak ret edilirdi . Fakat Samirice diyebileceğimiz bir taktik yapılan bu iddia, bazı Müslümanlar tarafından dahi kabul edilerek, ateşli bir biçimde savunulmaktadır. 

Sonuç olarak : "19 Mucizesi" olarak bilinen ve Kur'an'ın bu sayının katları ile korunmuş olduğu iddiası , gerçekte korunmuşluğu ispat etmekten çok , korunMAmışlığı ispat etmeye çalışmak üzere ortaya atılmış bir proje olduğu görülmektedir. Yanlışları bir avuç doğru katarak insanlara empoze etmek , Samiri adlı kişiden miras kalan bir yol olup ,bu yol İslam dünyası içinde bazı kimseler tarafından sıkça kullanılmaktadır. 

19 culuk olarak bilinen bu düşünce , böyle bir mirasın devamı olarak kendisini göstermektedir. 
Tevbe s. 128 ve 129. ayetlerinin sonradan mushaf'a ilave edilmiş olduğu düşüncesi bu yol ile ispatlanmaya çalışılarak , Kur'an'ın tahrife uğradığı düşüncesi ortaya atılmış ve mushaf'ın tahrife uğramış olduğu düşüncesi kapısı açılarak , büyük bir fitne yayılmaya çalışılmaktadır. 
İlgili ayetlerin bağlamı 124. ayetten başlamakta , ve ilave olduğu iddia edilen ayetler bu bağlamın bir parçasıdır. 

128. ayet içinde geçen Allah c.c ye ait olan isimlerin Muhammed a.s için kullanıldığı gerekçesi ile, ilave ayet olduğuna dair bir delil olarak sunulması ise, cehalet değil ise tam bir ihanet örneğidir. 

İşin daha garibi ise , bu böğüren buzağıya sahip çıkanların , Kur'anı açıp , Esma-ül Hüsna'ya dahil olan bazı isimlerin Allah c.c dışındaki kullanımlarından dahi habersiz olarak bu iddiayı savunmuş olmalarıdır. Kur'anı açıp okudukları takdirde , bu delilin yanlış bir delil olduğunu görecekler , en azından bu ayetlerin sahte !! olduğuna dair olan delillerini bu iddia üzerinden ortaya atmaktan vaz geçeceklerdir.

                                    EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C BİLİR.

8 Eylül 2016 Perşembe

Yardım Kuruluşlarının Yardım Yöntemlerine Dair Yeni Bir Yöntem Teklifi

Allah (c.c) insanların bazılarını , bazılarının üzerinde rızık bakımından üstün kılmıştır. Bazı insanların rızık bakımından , neden bazı insanların altında olduğunun sebebinin bu yazının konusu olmadığını hatırlatarak , konumuz rızık bakımından üstün olanların , rızık bakımından aşağı olanlara yardım etmesi ve bu yardımın bir takım yardım kuruluşları ile yürütülmesinin yöntemi hakkında olacaktır. 

Türkiye merkezli bir çok yardım kuruluşunun , dünyanın bir çok yerindeki ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırmaya çalışması takdire şayan ve ancak fazilet sahibi insanların yapabileceği bir özveridir. Özellikle Ramazan ve Kurban bayramlarında yoğunlaşan bu yardımlar , elbette ulaştığı kimseler için bir umut ışığı olmaktadır. 

Ancak bu yardımların yapılış şekline bakıldığında "Günü kurtarmak" veya "Balık vermek" diyebileceğimiz bir yöntem dahilinde yapıldığını görmekteyiz. Türkiye den giden kuruluşlar ve onların gönüllü elemanları, Türkiye den toplanan paralar ile alınan kurbanlıkları orada keserek fakir halka dağıtmakta, ve bu halk onlara yapılan bu yardımlar ile karınlarını doyurmaktadır. 

Yapılan bu yardımı asla küçümsememekle birlikte , bu yardım yönteminin yetersiz ve kısa vadeli bir yöntem olduğunu söylemek istiyoruz. Bu yardımların günü kurtarmak veya balık vermek şeklinde değil "Balık tutmayı öğretmek" şekline dönüşmesi , yapılan yardımların daha faydalı ve kalıcı olmasını sağlayacaktır. 

Yardım kuruluşları tarafından kurban eti götürülen halk , her sene onlara yapılacak bu yardımı bekleyerek , zaten fakir duruma düşerek yardıma muhtaç hale gelme sebeplerinden biri olan tembelliğe alışmaktadırlar (tek sebebin tembellik olmadığını hatırlatmak isteriz). Bu sene gelen kurban etlerini yiyen insanlar , gelecek senenin kurbanını bekleyerek , Türkiye ve benzeri ülkelerden gelecek kurban ve diğer yardımlar ile günlerini geçirmektedirler. 

Burada bir hususu hatırlatmak isteriz ki , Kurban kesmek ibadeti Hac ibadeti içinde yapılması gereken bir rükün olup , Hac ibadetini yerine getirmeyen insanların üzerine vecibe olan bir ibadet değildir. 

Hac ibadetini yerine getiremeyen insanların kurban kesmelerinin gereksiz veya yanlış olduğunu asla iddia etmemekle birlikte , bu ibadeti yurt dışında bazı ülkelerde yardım kuruluşlarının vasıtası ile yapılması yerine, bu paralar ile o ülkelerde "Balık tutmayı öğretmek" şeklinde daha kalıcı ve uzun vadeli yatırımlar yapılarak , o insanların daha verimli hale getirilmesi sağlanabilir. 

Bu yardımları kısaca özetleyecek olursak , hayırsever kişi istediği yardım kuruluşuna belirlenen miktarı ödeyerek vazifesini yerine getirmekte , yardım kuruluşları ise kendilerine ödenen bu meblağları kurbanlık hayvana çevirerek ihtiyaç sahiplerine gönüllü elemanları vasıtası ile dağıtmaktadır. Bu yardımlar yapıldıktan sonra o kuruluşun gönüllü elemanları o ülkeyi terk ederek kendi ülkelerinde işlerine dönmekte, ta ki gelecek senenin kurban bayramına kadar o ülke insanı kendi kaderine terk edilerek , yeni gelecek kurbanı ve gönüllüleri beklemektedir. 

Fakat Hristiyan yardım kuruluşlarının yöntemleri bizden daha farklı olarak , o ülkelerde daha fazla zaman harcamak şeklinde gerçekleşmektedir. "Misyoner" olarak adlandırılan kimseler , kendilerini o işe adayarak belirli ülkelerde kurudukları kiliseler ile yıllarca kalmakta ve bütün sene o insanlar ile ilişki içinde bulunmaktadırlar. 

Öncelikle yardım kuruluşlarının , bir kaç günlük ziyaretler ile kurban eti dağıtarak , ülkelerine geri dönmek yerine, o ülkelerde daha kalıcı olmalarını sağlayacak yöntemler üzerinde düşünmeleri gerekmektedir.

O ülkelerde devamlı kalan Müslüman yardım kuruluşları , oradaki insanların güvenini sağlamak bakımından daha şanslı olacaklardır. Dahası, oradaki insanların kendi karınlarını doyurmaları için gerekli olan bilgi ve deneyimleri onlara aktararak , tembellikten kurtularak çalışır bir hale gelmeleri de sağlanacaktır. 

Her gün bir balık vermek yerine , insanlara balık tutmayı öğreterek atıl durumdan, çalışır duruma getirmek , o insanlara yapılacak olan en büyük yardımdır. 

Sürekli kalan yardım kuruluşları bu sayede, o ülkenin iç dinamiklerini öğrenerek o ülke insanına kendi deneyimlerini aktaracak , onları üretken hale getirerek ihtiyaç sahibi olmaktan kurtaracak, o insanlara daha faydalı olacaklardır. 

Bunun sağlanması için de , kurban bedeli olarak alınan paraların üretimin desteklenmesi yönünde kullanılması gerekmektedir. Ancak kurban bedeli olarak yardım yapan halkın, bu paraların mutlaka kurban olarak kesilmesi gibi bir istekten vazgeçmesi , yardım kuruluşlarının da bu paraların daha gerekli yatırımlarda kullanılmasının daha iyi ve doğru olacağını, yardım sahiplerine uygun bir dille anlatması gerekmektedir. 

Bu teklifimizin hayata geçebilmesi için , yardım yapan kişilerin kurban kesme ibadetini hacca gitmeyenler için dini bir vecibe olarak görmekten çıkmalarını sağlayacak bir şuur ve bilgiye sahip olmaları gerekir. 

Tekrar hatırlatmak isteriz ki, ülke içinde kurban kesmeye itirazımız olmamakla birlikte , kurbanının başka ülkelerde kesilmesini isteyen kimselerin, bu ülkelerde yaşayanlara daha faydalı olması açısından böyle bir teklifi sunmaktayız. 

Kurban kesmeyi Hanefi mezhebinin hükmünce "Vacip" olarak gören insanımızın bir çoğu maalesef , kurban bedeli olarak gönderdiğimiz paraların ihtiyaç sahiplerinin bulunduğu bir ülkede o ülke insanın üretken hale getiren ve onları muhtaç durumdan çıkarır bir hale gelecek şekilde harcandığını duyduğu anda kıyameti koparacaktır.

Kurbanın altında yatan asıl maksadın yardımlaşma ve ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidererek Allah (c.c) ye yakınlaşmak olduğunu düşündüğümüzde, yurt dışı ülkelerde kurban kesimi için yardım kuruluşlarına para veren insanların yardım maksadına uygun olarak , bu yardımlarının kısa vadeli değil , uzun vadeli bir yatırıma dönüşmesi daha faydalı olacaktır.

Kısa vadeli tedbirler yerine , uzun vadeli tedbirler almak, her konuda başarı getirecektir. 

Bu teklifimizin hemen ve herkes tarafından kabul edilebilir teklif olmadığını elbette bilmekteyiz. Ancak yardım etmenin amacının yardım edilen kişi ve kişileri tembel hale düşürerek gelecek yardımları bekler hale getirmek olmaması gerektiği bilinmelidir.

Yardımın amacının , ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını kendilerinin gidermelerini sağlayarak , onları kendi ayakları üzerinde durmaları öğretmek olması gerektiği , bu yardımları iyi niyetle yapan herkesin malumudur. 

Bir insana yardım etmek demek , o insanı ve insanları size mahkum ve müteşekkir olmak zorunda bırakmak anlamına gelmemelidir. Kur'an bu konuya özellikle vurgu yaparak "Başa kakma" şeklinde yardım yapmanın müşrik adeti olduğunu ve bu tür yardımların boşa gideceğini sıkça hatırlatır.

Yardım kuruluşlarımızın , yardım yaptıkları ülkelere günübirlik yardım yerine onları muhtaç halden çıkaracak şekilde yardım yöntemleri ve o ülkelerde üretimi destekleyici eğitim ve öğretim faaliyetleri ile yardımda bulunmaları önemli bir zarurettir. Bu desteğin hiç yapılmadığını iddia etmemekle birlikte , yok denecek kadar az olduğunu söylemek istiyoruz.

Sonuç olarak ; Dara düşen ihtiyaç sahiplerine yardım etmek , insani bir erdem olup bu yardım o insanları rencide edecek veya kısa vadeli tedbirler ile olmamalıdır. Türkiye merkezli yardım kuruluşlarının , dış ülkelerde ihtiyaç sahiplerine yapmış olduğu kurban yardımları kısa vadeli ve balık vermeye yönelik yardımlardır. 

Halbuki insanlara balık vermek yerine balık tutmayı öğrettiğimizde , onların başkaları tarafından yardıma olan ihtiyaçları zaman için bitecek, ve onlar yardım eder hale geleceklerdir.
Türkiye den yapılan ve önemli bir meblağ tutan kurban bağışları , şayet uzun vadeli üretime yönelik yatırımlar için kaynak olarak kullanıldığında , bu ülkelerde yaşayan insanlar hem iş hem da aş sahibi olacaklardır. 

Ancak Kurban kesmenin vacip olduğu konusunda bilgi sahibi olan insanımızın bir çoğunun, böyle bir yardım konusunda pek taraftar olmayacağını bilmekteyiz. Bu konuda Kur'an merkezli bir fıkıh üretilerek , ve bu fıkıh doğrultusunda kurban yardımlarının üretime kanalize edilmesi veya yardım kampanyalarının üretime ve uzun vadeli tedbirlere yönelik düzenlenmesi ile meydana gelecek katma değer , ihtiyaç sahibi olan insanlar için daha değerli yardımlar olacaktır.

10 Ocak 2016 Pazar

Salih (a.s) Kıssasının Günümüze Dair Düşündürdükleri

Kur'an kıssaları bizlere, geçmiştekilerin başlarından geçenleri anlatarak , o olaylardan ibretler çıkarmamızı amaçlayan anlatımlardır. Salih (a.s) , kıssası anlatılan elçilerden olup , onun kavminin başına gelen helak olayı , insanın arzı ifsad etmesinin bir neticesi olarak evrensel mesajlar olarak karşımızda durmaktadır. Ne var ki bir kısım tefsirlere bakıldığında kıssaya yoğunlaşma noktası, devenin taştan çıkıp çıkmadığı üzerinde olup , "Kıssadan hisse almak" deyimi maalesef pek hesaba katılmamıştır. 

Kur'an kıssaları kur'anın mesajını genişleten anlatım uslubu olup , bir kıssanı anlattığı mesajı belki de 10 cilt kitap yazılsa anlatmak mümkün olmayacaktır. Salih (a.s) ın kavmine gönderilen deveyi daha önce başka bir açıdan okumaya çalışarak , Allah (c.c) tarafından bir kullara uygulanan imtihan konusu ile ilişkilendirmeye çalışmıştık. Bu yazımızda "Deve" üzerinden verilmek istenen mesajı günümüze dair bir mesaj olarak okumaya çalışacağız.

 http://kuranimuminceanlamak.blogspot.com.tr/2013/10/salih-asn-devesi-ibrahim-asn-oglu-ve.html

Salih (a.s) ın kavmi dahil olmak üzere, helak edilen bütün kavimlerin ortak özelliklerinin, Allah (c.c) ye ortak koşmak yani "Şirk" olduğunu görmekteyiz. Kavimlerde ortaya çıkan bu durum, sadece o kavimlerin taştan tahtadan putlara tapması olarak sınırlandırıldığında , "Şirk" kavramının anlam alanı oldukça daraltılmış olacaktır. 

"Şirk" kavramının anlamı sadece, Allah (c.c) yi toptan ret ederek taştan tahtadan putlara tapmak ile sınırlı değildir. Böyle bir sınırlama, bu kavramın evrensel bir olgu olduğunu unutturarak , özellikle biz Müslümanları bu kavramın dışında tuttuğu gibi bir aldanışa sebep olacaktır. 

"Şirk" kavramını , "Allah (c.c) ile birlikte başka ilahlar edinmek" şeklinde izah ettikten sonra bu kavram, sadece taştan tahtadan putlara tapmak şeklinde bir sınırlamadan çıkmış olacaktır, "İlah" kavramının ifade ettiği anlamı, sadece Allah (c.c) ye tahsis etmeyerek , bu tahsise onunla birlikte başkalarını da ortak etmek, dün nasıl kavimlerin helakına sebep oldu ise , bugünde aynı helake sebep olacaktır. 

Salih (a.s) ın kavminin helakı, bu konuda örnek helak olarak önümüzde durmakta ve bizlerin bu kıssadan ibret alarak , arz üzerinde yaşama hakkına sadece biz insanların sahip olmadığını , bizim dışımızda olan bitki ve hayvan neslinin, en az bizim kadar bu hakka sahip olduğunu anlatmaktadır. 

Salih (a.s) kıssasını okuduğumuzda, onun ilk sözleri diğer elçiler gibi , "Allah tan başkasına kulluk etmeyin" şeklinde olmuştur. Onun kavminin şirk konularından bir tanesi , yaşadıkları arzı babalarının mülkü gibi görerek , arz üzerinde nasıl tasarruf edeceklerine Allah (c.c) değil , kendilerinin karar verme yetkilerinin olduğunu zannetmeleri idi.

Onun kıssasında geçen ,"Naqatullah" (Allah'ın devesi) , "Arzullah" (Allah'ın arzı) (7.73/ 11.64) deyimlerinin , kıssanın anahtar deyimlerinden olduğunu düşünmekteyiz. Bu deyimler , yaşadığımız dünyada insan dışında olan unsurları ifade eden iki deyim olarak evrensel bir boyuta çekildiğinde , onun kıssası yaşadığımız dünyanın bir çok bölgesinde halen yaşanmakta olduğu karşımıza çıkacaktır. 

Allah (c.c) nin "Deve" nin ve "Arz" ın kendisine ait olduğunu beyan eden bir deyim kullanmasını , yaşadığımız dünyada bizim menfaatimiz için yaratılmış olan şeylerin mülkiyetinin bizim değil, geçici bir süre için emrimize verildiğinin hatırlatılması olarak okumak durumundayız. Allah (c.c) nin arz üzerinde yaratmış olduğu her şey, bir denge unsuru olup , biz insan eli ile bu denge bozulduğunda fesad meydana gelmektedir. 

[030.041]  İnsanların elleriyle kazandıkları  yüzünden karada ve denizde fesat çıktı. Allah'da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.

 Daha tok yaşamak , daha fazla ve çeşitli gıdalar temin etmek için avlanan hayvanlardan bir çoğunun bugün nesli tükenmek gibi bir tehlike altında olması ,insanoğlunun ne kadar açgözlü olduğunun bir göstergesidir. Daha fazla üretmek için yapılan sanayileşme hamleleri , yaşayan insanın fiziki olarak sağlığını bozmakla birlikte , onu yaratılış gayesinin sadece daha fazla üretmek gibi bir vazife olduğu gibi bir düşünce içine itmiştir. 

[017.016]  Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.

 [027.048]  Ve şehirde dokuz kişi var idi ki, yerde fesada çalışıyorlardı, ıslah da bulunmuyorlardı.

Kur'an kıssalarında "Mele" , "Müstekbir" , "Mütref" gibi kavramlarla anılan insanların torunları , bugün "Sanayileşmiş ülkeler" deyiminin çerçevesine dahil olan ve o ülkelerdeki kişiler olarak halen yaşamaktadır. Bu ülkelerdeki  varlıktan şımarmış olan zenginler , daha fazla üretim yaparak kasalarını doldurmak için hiç bir kural tanımamakta ve yaşam felsefesi olarak "Kazanma sadece kazanmak" sloganını seçmişlerdir.

"Ekolojik denge" deyimi , İnsan , Hayvan , bitki gibi canlıların hayati faaliyetlerini sürdürmek için gerekli olarak şartların sağlanmasını ifade etmektedir. Bu durumu  misallendirecek olursak ; Bitki -Fare -Yılanlar doğada dengeli bir biçimde yaşadığında , yılanlar fareleri , fareler bitkileri yiyerek hayatiyetleri devam ettirecektir. Eğer biz yılanları yok etmeye çalışırsak , fare nesli çoğalarak bitkilere aşırı bir zarar verecektir. Fareleri yok edersek, bu sefer yılanlar açlık tehlikesi ile karşıya karşıya kalacaklardır. 

Bugün daha fazla kazanmak adına üretilen tarım ilaçlarının, bu dengeyi bozduğu bilinmektedir. Mevcut tarım ilaçlarının insan bünyesine yapmış olduğu tahrifat işin cabası olup , yediğimiz ürünlerin bir çoğu bize fayda yerine zarar verir olmuştur.

Salih (a.s) kıssası , bizlerin ekolojik dengeyi bozarak , arz üzerinde fesad çıkarmasının , bu fesadın neye mal olacağını anlatan bir kıssa olarak karşımızda durmasına rağmen , daha çok kazanma adına, Allah'ın develeri ve arzı fesada boğularak , gün be gün helaka doğru yaklaşılmaktadır. Bugün dünyanın genelinde yaşanan çevre felaketleri daha büyük bir helakın habercisi olmasına rağmen , maalesef , Salih (a.s) kavmi içindeki 9 lu çetenin bugün yaşayan torunları , bu felakete karşı ciddi bir önlem almaya yanaşmamaktadırlar.

Gün be gün yaklaşan helaka karşı nasıl bir önlem alınarak bunun önü alınabilir ?. 

Allah (c.c) nin arz üzerine koymuş olduğu yasalar gereğince , yaşadığımız topraklardaki ekolojik dengenin bozulması , dün nasıl toplumsal helaklara yol açtı ise , bugünde aynı fesad devam ettiği için bu yasa işleyecektir. Bu yasanın işlememesi için yapılacak ilk şey , bizim dışımızda olan hayvan ve bitki neslinin, en az bizim kadar arz üzerinde yaşama hakkı olduğuna inanan ve bu yolda çalışmalar yapan insanların iş başına geçmesidir.
[002.205]  Ve yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekinleri, nesli helâk etmeğe çalışır. Allah Teâlâ ise fesadı sevmez.

Bakara s. 205. ayetinde Elçi ile yani vahiy ile alakasını kesmiş münafık karakterinin , iktidara gelince nasıl bir icraat yapacağı anlatılmaktadır. "Ekin ve Nesil" olarak ifade edilen şeyleri ifsad etmek için çalışması, bu insanların ortak karakteri olarak ortaya çıkmaktadır. "Nesil" kelimesini insan ve hayvanı , "Ekin" kelimesini bitkisel hayatı ifsad etmesi olarak okuduğumuz zaman , ayetin evrensel bir mesaj taşıdığı görülmektedir.

Arz üzerinde kendisini vahiyden soyutlamış , sadece kendisini düşünen ve dünyaya endeksli bir hayat süren insanların hakim olması, bu helakın hızlanmasına sebep olacaktır. Arz üzerinde var olma sebebini, sadece Allah'a kul olmak üzerine kurulu bir hayat sürmek olduğunun bilicinde olan insanlar iş başına geçtiğinde , bu helakın önü alınarak, fesada değil ıslaha yönelik bir dünya hayatı sürdürülmüş olacaktır. 

Tek bir ilaha kul olmak demek sadece belirli ritüellere hasredilmiş bir dini hayat anlamına asla gelmez. Allah (c.c)  kendisine kul olma şartını sadece belirli zaman ve mekanlarda yapılan şekilsel ibadetler ile sınırlamamıştır. Allah (c.c) yarattığı insanın bütün yaşamında karşılacağı sorunlar konusunda yol göstermiş ve bu yol üzerinde gidilmesini şart koşmuştur . 

Bu şartlardan bir tanesi de , yaşadığımız toprakları sadece kendimizin yaşam alanı olarak değil , hayvan ve bitkilerinde  ortak yaşama alanı  olarak görmektir. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c) nin belirleyici olduğu bir hayatta , İnsan -Hayvan-Bitki nesli fesad edilerek değil , ıslah edilerek bir arada yaşar. Bitki ve hayvanların fesada uğratılarak, ıslaha yönelik bir hayat yaşanmaması sonucunda , insan nesli de tehlikeye girerek yok oluşa gidecektir. Salih (a.s) kıssası işte bu yok oluşun canlı bir örneğidir. 

Allah'a kul olmuş bir insan, elinde olan imkanların , kendisine geçici bir süre için verildiğini , bu imkanları kullanmasına göre ebedi olan hayatının belirleneceğini çok iyi bildiği için , bu imkanları babasının malı gibi değil Allah (c.c) nin malı olduğu bilinci içinde yönetecektir.
Bugün "Şirk" kavramının pratik hayata yansıyan taraflarından birisi , insanın ekolojik dengeyi Allah (c.c) nin belirleyiciliğinde değil , Salih (a.s) ın kavmindeki 9 lu çetenin torunlarının  belirleyiciliğinde kullanmasıdır. Allah (c.c) yi birleyici bir yaşam demek , hayatın bütün boyutlarında geçerli olması gerektiği ve bu birlemenin yapılmaması neticesinde, akıbetin helak olması kaçınılmazdır. 

Kur'anda anlatılan helak olaylarının şekli, bizlere din dilinin anlatım uslubu dahilinde yapılan anlatımlar olduğu için , artık bu tür helakların yaşanmamış olması , bizleri helak sürecinin artık bittiği gibi bir düşünce içine itmiştir. Halbuki bizler anlatılan kıssayı , helak biçimini dikkate alarak değilde , o kavimleri helak olmasına götüren sebepleri dikkate alarak okumuş olsaydık , helakın devam eden bir süreç olduğunu kolayca anlayabilirdik.

Salih (a.s) ın kavminin helakı , sadece o kavme has bir helak olmayıp , kıyamete kadar o kavmin işlemiş olduğu cürümlerin aynısını işleyenlerin , o kavmin akıbetine düçar olacağını anlatmaktadır. Kavimlerin helakı, sebep - sonuç ilişkisi dahilinde işleyen bir kural olup , o kavimlerin helak olmasına sebep olan amelleri işleyenler , o kavimlerin başlarına gelen aynı sonuçlara katlanmak zorunda kalacaklardır.

Sonuç olarak ; Kur'an kıssaları sadece "Eskilerin masalları" olarak okunmayarak , toplumsal işleyiş yasalarının tezahürünün geçmiş kavimler örneğinde gösterilerek , aynı suçları işleyenlerin kıyamete kadar, aynı akıbet ile karşı karşıya kalacaklarını anlatan mesajlar olarak okunduğunda , Salih (a.s) ın kavminin helak olmasına sebep olan amillerin aynısı bugün işlenerek benzer akıbet kaçınılmaz olarak yaklaşmaktadır. 

Salih (a.s) ın kavminin helak olmasına sebep , o kavmin ekolojik dengenin korunmasında belirleyici olarak Allah (c.c) yi değil o şehrin fesadçı elebaşlarına uymuş olması idi. Dünkü 9 lu çetenin torunları, aynı cürümü bugünde  işleyerek , yaşadığımız arzın fesadına sebep olmaktadır.

Bu gün Salih (a.s) ın kavminin işlemiş oldukları suçlar aynı şekilde hayata yansıtılmış olarak devam etmekte , "kulak çekmek" mahiyetinde bu işlenenlerin karşılığı azar azar gösterilmekte olmasına rağmen , "illaki şamar isteriz" şeklinde istekler hal ile dillendirilerek , ekolojik denge hız kesilmeden bozulmaya devam edilmektedir. 

Arz üzerinde kendisini vahyin belirleyiciliğine teslim etmiş kullar iş başına geçmediği müddetçe  EKİN ve NESİL bozulmaya devam ederek , helak kaçınılmaz olacaktır. 

                                  EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.