Metot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2018 Salı

Metot Saplantısı, Tekfirci ve Ötekileştirici Üslup kıskacındaki Süleymaniye Vakfı'na Uyarılar

Süleymaniye Vakfı adı ile bildiğimiz kuruluşun, son yıllarda Türkiye genelinde Kur'an'ın gündeme gelmesinde önemli rol oynadığı, ve bu konuda gayretli çalışmalar içinde bulunduğu malumdur. Ancak vakıf, ortaya koyduğu "Ekip Çalışması Metodu"nun Allah'ın öğrettiği tek metot olduğunu, Kur'an üzerine bireysel olarak çalışma yapanların bu emre itaat etmediklerini iddia etmektedir.

Süleymaniye Vakfı'nın bu iddiasını temellendirdiği tezlerini şöyle özetleyebiliriz:

1- Kur'an'ı sadece Allah diğer ayetleri ile açıklar. Bunun adı Hikmettir.
2- Hikmeti de ekip çalışmaları, yani Şura ile çıkarabiliriz.
3- 1. ve 2. şıklardaki sebeplerden ötürü, KUR'AN HİÇBİR BEŞER TARAFINDAN YORUMLANAMAZ.
(Şayet kendilerini yanlış anlamış isek, Vakfın cevap hakkı mahfuzdur)

Vakfın bu konudaki söylemini "KUR'AN ÜZERİNE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI" başlıklı makalelerinde dile getiren Erdem Uygan, bu makalelerinde Prof Dr. Mehmet Okuyan tarafından ortaya konulan bazı çalışmalardaki yanlışlığı eleştirmekte, Okuyan hocanın bu yanlışlığı yapmasındaki baş etkenin, ekip ile değil ferdi olarak çalışmasını göstermektedir. Erdem Uygan tarafından yapılan eleştirilerde, Okuyan hocanın hatalı yaklaşımlarda bulunduğunu biz de kabul ediyor, Uygan'a bu konudaki yaptığı eleştirilerden dolayı hak veriyoruz. Ancak hocanın hatasını ortaya koyarak yapılan metodolojik temellendirmenin ve üslubun son derece yakışıksız olduğunu da söylemek istiyoruz. 

Erdem Uygan, Okuyan hoca ile ilgili olarak yaptığı en son suçlamaları sosyal medya ortamındaki sayfasından yapmakta ve şunları söylemektedir:

"Kur'an'ın hiç kimse tarafından asla yorumlanamayacağını sürekli söylüyoruz ve söyleyeceğiz. Çünkü bu bizim uydurduğumuz bir şey değil, Kur'an'ı indirenin emridir. Bu gerçeği kabul etmek istemeyen kişilerin Allah’ın Kitabını yorumlarken düştükleri acıklı hallerse her geçen gün artmaktadır.
Bu yazıda ele alacağımız konu Kur'an'ı yorumlamanın çok ötesindedir. Gelinen nokta, profesörlük mertebesine gelmiş kişilerin, yazdıklarının ne kadar anlamsız olduğunu dahi fark edemeyecek durumda olduklarını, söylediklerinin sonuçlarını bir kere dahi düşünmediklerini, tek dertlerinin Kur’an’ı kendi kafalarına göre konuşturmak olduğunu göstermektedir. Artık bir ilahiyatçının değil, ilahiyat akademiyasının ilmî(!) seviyesinin tartışmaya açılması gereken bir durumla karşı karşıya olduğumuz anlaşılmaktadır."

Erdem Uygan, Kur'an'ı kimsenin yorumlayamayacağını, bunun Allah'ın emri olduğunu, böyle yapanların acıklı bir duruma düştüğünü, bazı kişilerin Kur'an'ı kendi kafalarına göre  konuşturduklarını, ilahiyatın ilmi seviyesinin tartışmaya açılması gerektiğini iddia etmektedir.

Fakat Uygan, yapmış olduğu suçlamalrdan, mensup olduğu vakfın da pay alabileceğini hiç düşünmemekte, kendilerini "Sudan çıkmış ak kaşın" gibi görmekle büyük bir hataya düştüğünün acaba farkında mıdır?. Bir kişiyi eleştirmeden önce, o hatanın benzerinin mensup olduğu toplulukta bulunup bulunmadığına dikkat etmek, erdemli insanların yapması gereken davranışlardandır. Eğer bu hata kendilerinde varsa, önce kendilerini düzeltmeye çalışmak, sonra başkalarına el atmak, yapılması gereken bir davranış olmalıdır.

Vakıf tarafından yapılan Kur'an mealinin Araf s. 205. ayetine verilen mealdeki hata dahi, bu kişinin Allah'ın emri olduğunu iddia ettiği ekip çalışmasının ne kadar başarılı !! olduğunu göstermesi açısından manidardır. Artı, Uygan'ın Okuyan hoca hakkında ortaya suçlamaların aynısının kendilerinin de hak ettiklerinin bir göstergesidir.


Öncelikle şu noktayı önemle hatırlatmak isteriz: Vakıf tarafından yapılan Araf s. 205. ayeti meali hakkındaki düşüncelerimizi vakfa ileterek bu konuda onları uyarmaya çalıştık, ve bu uyarımızdan ötürü olumlu bir geri dönüş aldık. Derdimiz, vakfın yaptığı bu meal hatasını onların yüzüne vurarak vakfı kınamak ve rencide etmek değil, vakfın düşüncelerini holigan bir taraftar şeklinde dile getirmeye çalışan Uygan'ın, ve onunla aynı  paralelde düşünenlerin bu konuda kimseye karşı rencide edici bir söz söyleme durumlarının olmadığını "Tencere dibin kara benimki senden kara" misali bir durumda olduklarını onlara hatırlatmaya çalışmaktır.

Vakfın Araf s. 205. ayetine verdiği meal şu şekildedir:

"Öğle ve ikindide[*], yüksek olmayan bir sesle içten içe yalvararak Rabbini gizlice an. Sakın dikkatsizlik etme." 


Mealin altına koydukları dipnotta ise, "Öğle ve ikindi namazlarının sessiz kılınmasının delili bu ayettirşeklinde bir iddia ortaya koymaktadırlar.


Ayet içinde geçen Öğle ve İkindi olarak çevirdikleri kelime ile ilgili sözlerimize geçmeden önce, yapılan mealde "yüksek olmayan bir sesle" ifadesi ile, dipnota koydukları "sessiz" kelimesi arasında anlam bakımından fark olduğunu vakıf maalesef görememiş veya görmek istememiştir.

Yazısında, "tek dertlerinin Kur’an’ı kendi kafalarına göre konuşturmak olduğunu göstermektedir"  şeklinde bir cümle sarf eden Uygan'ın taraftarlığını yaptığı vakıf, aynı suçlamanın muhatabıdır. Vakıf, önce kafasında öğle ve ikindi namazlarının sessiz kılınmasının delilinin Kur'an'da olması gerektiğini düşünmüş, ve bu düşüncesine uygun ayet arayışına gitmiştir. Ayet mealini "yüksek olmayan bir sesle" şeklinde yapmalarına rağmen, dipnota "sessiz" kelimesini koyarak, onlarda Kur'an'ı kendi kafalarına konuşturmanın örneğini vermişlerdir. Çocukların dahi bilebileceği yüksek olmayan bir ses ile sessizlik arasındaki fark, vakfın alimler topluluğu tarafından fark edilememiştir.  

بِالْغُدُوِّ kelimesi sözlüklerde, günün ilk bölümüne verilen isim olarak geçmekte, وَالْآصَالِ kelimesi ise, bu kelimenin karşıtı olarak yani, günün son bölümüne verilen isim olarak geçmektedir. Bu kelimenin Kur'an içinde geçtiği ayetlerde bu kelimeler,  Sabah ve Akşam olarak anlamlandırılmaktadır. Vakıf ise Araf. 205. ayetine verdiği anlamda, bu kelimelere Sabah, Akşam şeklinde anlam vermek yerine,  Öğle  ve İkindi  anlamını vermiştir. 


"Kur'an'ın hiç kimse tarafından asla yorumlanamayacağını sürekli söylüyoruz ve söyleyeceğiz" diyerek, vakfın bu konudaki söylemini dile getiren Uygan, bu kelimelere böyle anlam veren bir vakfın Kur'an'ı yorumladığının hem de kendi kafasına göre yanlış olarak yorumladığının acaba farkında değil midir?.

Olayın daha da trajikomik tarafı ise, bu kelimelerin geçtiği başka ayetlerde, bu kelimelere doğru anlam verilmiş olmasıdır. بِالْغُدُوِّ kelimesine bir ayette Sabah anlamı, bir ayette Öğle anlamı, وَالْآصَالِ kelimesine ise bir ayette İkindi anlamı, bir ayette ise Akşam anlamı verilerek, vakıf tarafından büyük bir çelişkiye imza atılmıştır.

Bu konuda daha detaylı yaptığımız çalışma için verdiğimiz linkteki yazıya bakılabilir.

https://kuranimuminceanlamak.blogspot.com.tr/2017/12/araf-s-205-ayetine-suleymaniye-vakf.html

Allah'ın emri olduğunu iddia ettiği ekibi oluşturarak Kur'an çalışmalarını yaptığını iddia edenlere şimdi sorarız; Bu ekibin içinde bir Allah'ın kulu kalkıp ta, "Ey alimler topluluğu, biz bir kelimeye bir yerde başka bir yerde başka anlam vererek çelişkili bir meale imza atmıyor muyuz?" diye sor(a)maz mı?.

Şu nokta asla hatırdan çıkarılmamalıdır, Kur'an hakkında söylenen her söz kişisel bir yorumdur. Kur'an hakkında konuştukları hakkında "Ben demiyorum Allah diyor"şeklinde bir iddia, Allah adına konuşmak anlamına gelir ki, bu kapı Muhammed (a.s) ile bir daha açılmamak üzere kapanmıştır. Vakıf Kur'an ile ilgili yaptığı çıkarımlarda böyle bir iddia içine girerek, Allah adına konuşmaya yetkili kılınmış kişiler oldukları havasını oluşturmaktadır.  Vakfın bu konuda daha tutarlı bir görüşe sahip olması, yaptıkları çalışmalarının daha geniş kitle tarafından kabul görmesi ve faydalanılması açısından önemlidir.


Yaptıkları çalışmanın  benzerinin başkaları tarafından yapılmadığını ileri sürerek, başkalarını bu konuda acımasızca eleştirmenin ellerinde patladığını, sadece Araf s. 205. ayetinde geçen iki kelimenin diğer geçişlerinde yaptıkları çelişkilerde görmelidirler. Ekip çalışması ile yapılan bir mealdeki çelişkinin ekip içinde fark edilmemesi af edilir bir hata değildir. Şayet "Bu meal nihai şeklini daha almadı daha hazırlık aşamasında" denilirse, bizde bitmemiş bir meali neden internet ortamında yayınladıklarını sorarız.

Hasılı kelam, Süleymaniye Vakfı, Erdem Uygan gibi kişilerin yaptığı acımasızca eleştirilerin önce kendi kapılarını çaldığını görmeli, başkalarına laf atarak kendi yaptıklarını üste çıkarma gayretinden vazgeçmelidir.  Kur'an'ın asla yorumlanamayacağı iddiası üzerine kurdukları söylem ile önüne gelen laf etmeyi vazife edinmiş insanların, vakfın yaptığı bariz bir hatayı görmeyerek başkalarını acımasızca eleştirmeleri haddini bilmezlikten başka bir şey değildir. 

Herkes hata yapabilir, vakıfta bu konuda hata yapmıştır ve hatasını düzeltecektir, ancak holigan taraftarlarının yaptıkları acımasız eleştirilere ses çıkarmayarak, yıpratılmalarına müsaade etmemeleri kendi gelecekleri için gereklidir. Geçmişte bazı kişilerin (şimdi bu kişiler vakfı kafir ve müşrik olarak görmektedir) yaptıkları holigan davranışların, vakfa büyük zarar verdiğini akıllarından çıkarmamalıdırlar. 

Okuyan hocanın avukatı değiliz, yazdıklarını kendisi savunabilir, biz Okuyan hocayı hedef tahtasına oturtmak sureti ile kendi yöntemlerini Allah'a mal eden, ortaya koydukları çalışmaların nihai doğrular olduğunu ileri süren, fakat daha bir kelimenin anlamını tespit etmekte çelişkiye düşerek meal yapan vakfın önce kendisini düzeltmesi, sonra başkalarına el atması gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. Tek başına çalışma yapanları eleştirerek, ekip çalışması yapanların düştükleri yanlış, bu tür çalışmanın da pek para etmediğini göstermesi açısından manidardır.

Kişilere hakaret olarak görülebilecek eleştirilerin hiç bir zaman, karşılık bulmayacağı bilinmeli, şayet Okuyan veya başka hocaların yaptığı hatalar yetkin kişilerce düzgün bir dille eleştirilmelidir. Erdem Uygan gibi kişilerin eline geçen eleştiri silahı, maalesef önce vakfın kendisini vurmaktadır. 

Sonuç olarak; Yazımızın başında özetlediğimiz metot saplantısına yukarıda verdiğimiz bir tek örnek olan Araf s. 205. ayetine verdikleri yanlış meal bile şahittir ki şöyle itiraz edilebilir.

1- Kur'an'ı sadece Allah (c.c) diğer ayetleri ile açıklar, bu düşünce elbette doğrudur, ve bizde yazılarımızda bu metodu kullanarak anlama çalışmaları yapmaktayız. Ancak Kur'an'ın Kur'an ile tefsirini yapmak iddiasında olan, ve bu konuda çalışma yapan herkes ama herkes buna Süleymaniye Vakfı da dahildir, sonuçta Allah (c.c) tarafından Resul-Nebiler gibi bazı hatalı davranışları düzeltilmeyen, masum olmayan seçilmemiş kullar ve kuruluşlardır.

Bundan dolayı Resul- Nebi olmayan kulların ve kuruluşların ayetler arasında kuracakları bağlantılar farklılık arz edebilir. Kimsenin ayetler arasında kurduğunu iddia ettiği bağlantı, mutlak olarak "ALLAH'IN ÖĞRETTİĞİ" kesin doğrular değil, hata ve eksik barındırması muhtemel olan bir "İÇTİHATTIR".

2- Hikmeti de ekip çalışmaları ve Şura ile çıkarabiliriz. Elbette bu görüş doğru olmakla beraber, ekip çalışması tek bir görüşe sahip birden fazla kişinin çalışması değildir. Farklı uzmanlık alanlarına sahip, farklı bakış açılarına sahip Kur'an talebelerinin bir konu hakkında istişare etmesidir. Süleymaniye Vakfı ise tek bir görüşün, tek bir bakış açısının adresidir. Bundan dolayı Kur'an üzerine ekip çalışması yapılacak yerin tek ve son adresi olamaz.

3- 1 ve 2 de bahsettiğimiz sebeplerden dolayı, Kur'an üzerinde yapılacak ferdi ya da toplu, tüm anlama çalışmaları başka kişilerin istişarelerine açıktır, kesin ve son nokta değildir, ve buna Süleymaniye Vakfı da dahildir. Her türlü ferdi veya toplu olarak yapılan çalışmalar sonucu Kur'an hakkında varılan yorumlar Kur'an'ı tahrif değildir.

Eğer bu böyleyse bu güne kadar sayın Abdülaziz Bayındır ve vakıf mensuplarının bazı konularda değiştirdikleri (adetli kadının namazı konusu örneğinde olduğu gibi) veya halen savundukları ayet yorumları da tahriftir. Burada açık bir mantıksal çelişki bulunmaktadır.

4- Süleymaniye Vakfı'nın bu metodolojik saplantısı, üslubunun da ötekileştirici ve tekfirci olmasına yol açmakta, Kur'an'ı merkeze alan Müslümanlar arasında bölünme ve çatışmaya sebep olmaktadır. Bu durum hem Müslümanlara, hem de Süleymaniye Vakfına zarar vermekte, takdir edilecek olan güzel çalışmalarının göz ardı edilmesine ve çalışmalarının verimsizleşmesine ve kendilerini taassuba mahkum etmektedir.



14 Nisan 2016 Perşembe

Evleri Kıble Yapmak : Firavunlar İle yapılacak Mücadelede Önerilen İlahi Metot

Allah (c.c) yaratmış olduğu kullarına dünya hayatlarında nasıl bir sistem (Din) üzere yaşamaları gerektiğini, gönderdiği elçiler ve kitaplarla bildirmiştir. Temeli şirke dayalı yerleşik düzenlerinden vazgeçmek istemeyen mütref takımı , kendilerine gelen elçi ve kitaplara amansız bir savaşa girişerek , sistem(din)lerinin değişmemesi için ellerinden geleni ardına koymamışlardır.

Firavun ve yandaşları bilindiği üzere , Musa ve Harun (a.s) lar ile kendilerine gelen ikazları ret ederek , yerleşik sistemlerinin devamı için göz kırpmadan halkına zulmeden bir yönetim sergileyerek, zulmün ve tuğyanın evrensel bir karakteri olarak Kur'anda yerlerini almışlardır.

Firavun ve yandaşları ile mücadele etmeyi iman edenlerin üzerine görev olarak yükleyen Allah (c.c), bu mücadelenin yol işaretlerini de kendisi belirleyerek, ilah bir yöntem olarak bizlere bildirmektedir. Yunus s. 87. ayeti tek bir ayet olmasına rağmen , bu ayet içindeki önerilen mücadele metodu , dün nasıl Musa (a.s) ve beraberinde olanları firavun karşısında galip getirdi ise , bugün çağdaş firavunlar ile yapılan mücadelede uygulandığı takdirde bizleri de galip getirecektir.

Bu gibi kıssalardaki mücadele örneklerini , yaşanmış bitmiş masallar olarak okumak yerine , bizden öncekilerin kulluk gereklerini nasıl yerine getirmeye çalıştıkları , ve bizlerin de aynı yolu izleme gereğinin bir hatırlatılması olarak okumaya çalıştığımızda , Kur'an ölü ve geçmişte kalmış bir metin yerine , canlı ve şimdiki yaşanan hayatlara dair sözü olan bir metin haline gelecektir. 

[010.087] Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi kıble yapın ve salatı ikame edin. Müminleri müjdele! diye vahyettik.

Musa ve kardeşine , firavun iktidarının son bularak İsrailoğullarının bu zulümden kurtulması için takip edilmesi gereken yöntem, bu ayet içinde beyan edilmektedir. Bu ayetin meallerine baktığımızda , bu emrin evrensel bir yöntem olabileceği gibi bir düşünce içine düşülmeden yapılmış çeviriler olduğunu görmekteyiz. Konumuz, ayetin farklı çevirilerini ele almak olmadığı için , biz ayet ile ilgili düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

Ayet içindeki emirleri 3 kısma ayırarak okumaya çalışmak mümkündür. 

1- Evler hazırlanması. 
2- Evlerin kıble yapılması.
3- Salatın ikame edilmesi. 

1. emir olan "Evler hazırlanması" nın ne anlama gelebileceği üzerinde durmak gerekirse şunları söyleyebiliriz;

Bu emir , "Beyt" kelimesinin "GECENİN KARANLIĞINDAN VE TEHLİKESİNDEN SIĞINILAN YER" anlamını dikkate aldığımızda daha kolay anlaşılacaktır. 

Bu emri "Firavun ve melesinin size vereceği zarardan korunmak için gerekli önlemleri alın" şeklinde okumaya çalıştığımızda , bu iş için alınacak ilk önlem , İsrailoğullarının içinde bulundukları firavun tehlikesinin farkına vararak , ondan kurtulmak için farkındalık oluşturmaları gerektiği olarak anlayabiliriz. Çünkü celladına aşık olan kölelerden meydana gelen toplumlarda zulüm asla sona ermez , aksine artarak devam eder.

Hiç bir toplumsal hareket , o toplumu oluşturan bireylerin ortak bir düşünce içinde olmadıkları müddetçe başarıya ulaşamaz. Başarıya giden yolun ilk basamağı , toplumu şuurlandırmak ve bu şuur etrafında toplumun birliktelik oluşturmasını sağlamaktır. 

Kur'anın "Evler" olarak belirttiği merkezlerin bugünkü karşılığı , dernek , vakıf , okuma evleri v.s gibi isimler altında oluşmuş olan sivil toplum örgütleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır  

"Peki bu şuuru ve birlikteliği Musa (a.s) sağladı mı , sağladı ise nasıl sağladı ?" sorusunun cevabını, yine aynı sure içindeki ayetlerden okumak mümkündür. 

[010.083] Firavun ve melesinin kendilerini belaya uğratacağı korkusundan dolayı Musa'ya kendi kavminin bir oymağından başka kimse iman etmedi. Çünkü orada Firavun çok üstün idi ve o kesinlikle aşırı giden taşkınlardandı.

İlgili ayetlerin , kronolojik olarak firavunun sihirbazlarının Musa (a.s) karşısında yenilgiye uğrayarak iman etmelerinin ardından başlayan yeni bir soykırım dalgasının ardından oluşan durumu anlattığını hatırlatmak isteriz. Firavun zulmü insanları öyle bir korkuya sokmuştur ki , insanlar onun kendilerine vereceği zararı dikkate alarak , Musa (a.s) a iman etmemektedirler. 

Peki Musa (a.s) bu durum karşısında elini kolunu bağlayıp oturuyor mu ? 

Asla oturmuyor , halkını korkulacak asıl mercinin firavun değil Allah (c.c) olması gerektiğini merkeze alarak bilinçlendirme faaliyetine hız kesmeden devam ediyor , onun bu faaliyetini ilerleyen ayetlerde şöyle görmekteyiz. 

[010.084] Musa dedi ki; «Ey kavmim eğer Allah'a inandıysanız, eğer O'na teslim olmuşsanız, O'na dayanınız.

Musa (a.s) , firavun zulmünden korkarak kendisine iman etmeyenler üzerinde yaptığı çalışmanın özetini bu ayette görebiliriz. Musa (a.s) ın söyleminin üzerine oturduğu temel , korkulacak ve vekil edinilmesi gereken yegane mercinin yalnız Allah (c.c) olduğunu kavmine gücünün yettiğince tebliğ ederek, gerekli olan bilince ulaşmalarını sağlamaya çalışmaktadır.

Sadece Allah (c.c) den korkan ve sadece onu vekil edinenler başka kimden korkar ? . 

Bu sorunun en güzel cevabını iman eden sihirbazlarda görmekteyiz. 

[020.072] «Mümkün değil» dediler, «bize gelen bunca delillere ve bizi Yaratana karşı seni tercih edemeyiz. İstediğin hükmü ver. Senin hükmün nihayet, bu dünyada geçer.»

Allah (c.c) için ölümü göze alabilmiş bir topluluğu değil bir firavun , yüzlerce firavun dahi durduramaz. 


[010.085-86] Onlar da dediler ki: «Allah’a dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma!Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar!»

85. ve 86. ayetler , Musa (a.s) ın çalışmalarının semerisini aldığını bildirmektedir. Artık gerekli olan hareket alt yapısı hazırlanmış, ve mücadele süreci yeni bir ivme kazanmıştır. İnsanlar içinde bulundukları zulüm ortamından kurtulmaları gerektiği bilincine ulaşmadan toplumsal hareketlerin başlayabilmesi mümkün değildir.

2. emir olan "Evlerin kıble yapılması" nın anlamı için de şunları söyleyebiliriz.

"Kıble" ; "Yüzün döndürüldüğü yer" anlamında bir kelimedir. Bu anlamdan hareketle evlerin birbirine bakması , her evin birbirine dönük olmasının emredilmesinin ne anlama gelebileceği sorusunun cevaplanması gerekmektedir.

Evlerin içlerindeki bireylerin hepsinin ortak bir amacı olması , herkesin tek bir hedefi olması gerektiği , farklı hedefler peşinde koşmanın toplumu zayıflatarak amaca ulaşmaya engel bir durum oluşturduğu , mücadele sürecinde ortak hedef peşinde koşmanın önemine dair vurgular olarak okunduğunda bu ayetler , bizlere dönük mesajlar olarak geri dönecektir.

3. emir olan "Salatın ikamesi" ni , meallerde namaz kılınması olarak çevrildiğini görmekteyiz. Kısaca söylemek gerekirse salat , namazı da içine alan şemsiye bir kavramdır. 1. ve 2. sıradaki şartların yerine getirilmiş olması, artık daha etkin bir mücadelenin başlamasını gerektirmektedir. 1. ve 2. sıradaki şartlar topyekün  mücadele için gerekli olan alt yapının oluşturulma sürecini ifade etmekte iken , 3. sıradaki şart artık mücadelenin en son safhasına geçmeyi ifade etmektedir.

Salatın ikamesini sadece namazın kılınması anlamı şeklinde değil , ayetlerin bağlamı ile alakasını kurarak okuduğumuzda ki bu deyimin geçtiği ayetlerin bağlamı bu deyimin daha doğru anlaşılmasını sağlayacaktır, bu deyimin ayetlerin bağlamı ile alakalı anlamı , firavun zulmünden kurtulmak için gerekli olan topyekün mücadelenin ortaya konulması olarak okunabilir. 

"Salat" , kulun Allah (c.c) ye olan yönelimini ifade eden bir kelime olduğuna göre, bu yönelim sadece namaz ile değil , yeri geldiğinde zalimlerden kurtulmak için yapılan mücadele de bu yönelime dahil edilebilir. Çünkü zalimlerden kurtulmak, mazlumların bu konuda yapmış olduğu çalışmaların sonucunda mümkün olacaktır. 

Allah (c.c) elbette firavun ve avanesini kendisi yok etmeye kadirdir , ancak yeryüzüne koyduğu yasalardan olan insanları birbiri ile def etmesi sünneti gereği , bu görevi biz insanlara yüklemiştir (22.40/ 2.251). Firavun ve avanesinden yıllar süren mücadele sonunda kurtulmayı hak eden israiloğulları nihai hedefleri olan firavun zulmünden kurtulmayı artık hak etmişlerdir. 

MÜ'MİNLERİ MÜJDELE ifadesinin , 1.2.3. aşamalardan sonra geldiğini dikkate aldığımızda , Allah (c.c) nin değişmez yasası olan kullarına yardım sözünün, bu aşamaların gereklerinin yerine getirildiğinde hak edişe bağlı olarak karşılık bulacağını haber vermektedir . Surenin ilerleyen ayetlerinde , yardımı hak edenlerin bu yardıma nasıl ulaştığı , bunun mukabilinde helakı hak edenlerin nasıl helak edildiği beyan edilmektedir.

Musa (a.s) için önerilen firavun zulmünden kurtulma yöntemi, sadece ona has bir metot olarak okunmayarak , Muhammed (a.s) ın Mekke dönemi içindeki mücadelesi içinde örnek oluşturduğunu söyleyebiliriz. Erkam'ın evini üs olarak kullanan Muhammed (a.s) ve onunla birlikte olanlar , Tevhid mücadelesinin Mekke dönemininde bu evin çatısı altında aldıkları kararları uygulayarak sağlam temeller oluşturmaya bu evde alınan kararlarda atılan adımlar ile başlamışlardır. 

Sonuç olarak ; Kur'an kıssaları içinde anlatılan olaylar , sadece tarihi bir olayı anlatmaya yönelik değil , o anlatımdan yaşama dair mesajlar çıkararak , yaşanan hayat ile bağının kurularak ilgili ayetin canlı bir anlatım haline gelmesini amaçlamaktadır.

Geçmişte yaşamış olan despot yönetimlerin nasıl bir şekilde alt edileceği elçi kıssaları ile bizlere bildirilmektedir. Firavun zulmün ve despotluğun evrensel bir ismi haline gelmiş birisi olarak , dün Musa (a.s) ve İsrailoğulları ile nasıl yıkıldıysa , bugün , yarın ve kıyamete kadar gelecek olan despot ve zalim rejimler Musa (a.s) ve beraberindekilerin izlediği yolu izlenmesi sureti ile yıkılacaktır.

Çağdaş firavunlardan kurtulma yolu öncelikle , bunların zalim olduklarının fark edilmesi ile başlayan ilk adımı atmakla olacaktır. İkinci adımda, gerekli olan örgütlenmeler meydana getirilerek tek bir ses olarak hareket etme imkanı oluşturulacaktır. Bu oluşumun sağlanması ile nihai hedefe varmak için gerekli olan yola girilecek ve sonunda Allah (c.c) nin yardım sünnetinin işlemesini gerektirecek olan ameller yapılmış ise müjde mutlaka alınacaktır bu Allah (c.c) nin değişmez vaadidir.
                                  EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.