28 Temmuz 2026 Salı

Ahzab s. 59. Ayeti ve Kadınlara Örtünme Emri

 Son yıllarda Kur'an üzerine kafa yoran kimselerin artışı, bazı konularda bir takım farklı yorumları da beraberinde getirmiştir. Farklı yorumlardan kastımız, Kur'an merkeze alınarak ve herhangi bir sapmaya meydan verilmeden yapılan yorumlar ki elbette bunlar başımızın üzerindedir ve bir de Kur'an referans verilerek ve kelimeleri ayetleri yerlerinden oynatılarak yapılan yorumlardır. Bu tür yorumlar elbette kabul edilemez yorumlardır. 

Kur'an referans verilerek ilgili ayetlere ve kelimelere farklı anlamlar yüklenmeye çalışılarak yapılan yorumlardan bir tanesi de başörtüsü konusundadır. Bu konuyla ilgili olarak Nur s. 31. ayeti ve Ahzab s. 59. ayeti karşımıza çıkmaktadır. 

Bu konudaki iddiaları özetleyecek olursak, Kur'an'da kadınlar için "Başınızı örtün" şeklinde bir emir olmadığı, Nur s. 33. ayetinde geçen Humur kelimesi ile kast edilen emrin boyun bölgesinin örtülmesi olduğudur. Fakat bu konuda spekülasyonlar üretenlerin Ahzab s. 59. ayetini görmezden geldiklerini de görmekteyiz. Bu yazımızda bu ayetin üzerinde durmaya çalışacağız.

Ahzab s. 59. ayetinin metni ve çevirisi şöyledir.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

---- Ey o haberci, sen kendi eşlerine ve kendi kızlarına ve o inananların kadınlarına de ki, onlar dış giysilerinden bir kısmını üzerlerine yakınlaştırsınlar. Bu, onların tanınmalarına, böylece rahatsız edilmemelerine daha yakındır. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

Çevirideki dış giysilerinden ifadesinin metindeki karşılığı celabihinne kelimesidir. Bu kelimenin kök anlamı kadınların üzerlerine örtmesi gereken örtülerinin nasıl olması gerektiği yönünde bizleri aydınlatmaktadır.

El Müfredat adlı sözlüğe baktığımızda; "Celbü kelimesinin aslı, bir şeyi sürmek, toplamak, bir araya getirmektir. Celeptü celben bir şeyi topladım demektir. Cülbeten ise yaranın üstünü kapatan kabuktur. Celabib ise, kadının başını ve göğsünü örttüğü örtüdür" denilmektedir.

Celp kelimesi bizim dilimizde de olan bir kelimedir, bizim dilde de toplamak, etki oluşturmak gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Bu kelime, Kur'an içinde bir de İsra s. 64. ayette şeytana hitaben "Ve eclib aleyhim bi haylike ve bi recilike" Atlılarınla ve yayalarınla onları celbet" şeklinde geçmektedir. Bu ayette geçen ilgili kelimenin çevirileri farklı anlamlarda karşımıza çıkmasına rağmen "Onları kendine çek, etki oluştur" gibi anlamları uygun düşmektedir.

Peki kadınların kullandığı bu eşya için Araplar neden böyle bir kelime kullanmıştır?

Kadın bedenini dağınıklıktan kurtarmak örtü ile onu bir arada tutmak, örtüyü üzerinde toplamak, kendine doğru çekmek ve bir etki oluşturmak, diyebiliriz. Etki oluşturmak anlamı özellikle ilgili ayeti dikkatle okuduğumuz zaman daha bariz bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

Ayetin mefhumu muhalifini okuyacak olursak, nuzül döneminde sokağa dış giysi almadan yani kendisini belli edecek şekilde çıkan insanlar bulunmaktadır ve bu insanlar başkaları tarafından gözle veya sözle bir şekilde rahatsız edilmektedirler.

Ayet, burada Nebiye hitaben eşlerinin ve kızlarının ve inananların kadınlarının tabi ki kızlarının dışarıya çıkarken cilbab denen örtü ile dışarıya çıkmalarını söylemesini böylelikle onların diğer kadınlardan bir farkındalık oluşturmalarını buyurmaktadır.

Burada cilbab kelimesinin Nur s. 31. ayetinde olduğu gibi başı örten bir şey olup olmadığı sorusu akla gelebilecektir. Bu noktada yine kelimenin El Müfredat adlı sözlükteki "Yaranın üzerini kapatan kabuk" anlamı bize bu konuda yardımcı olacaktır.

Herkes yaşamı içinde elinden, ayağından veya bir yerinde yaralanıp onun üzerinin kabuk bağladığına şahit olmuştur. Ve bu kabuğun da aynı zamanda yaranın bütününü kapladığını açık bir yer bırakmadığına da şahit olmuştur.

İşte burada cilbab kelimesinin karşılığı olarak örtmeyi aldığımızda kadının her tarafını yani başı dahil olmak üzere örttüğü eşyanın ismi olarak karşımıza çıkacaktır.

Ayetteki emri dikkate aldığımızda, bugün Nebi'nin kendi eşleri ve kızları hayatta olmamasına karşın, inanan erkeklerin kadınları ve kızları hayattadır ve kıyamete değin yaşamaya devam edecekleri için ilgili ayetin kapsamına inanan olduğunu iddia eden bütün kadınlar girmektedir.

Hal böyleyken bugün neden bazı kimseler Kur'an'da başı örtme emrinin olmadığını iddia edebilmektedirler?

Konuya ütopik olarak bakacak olursak, eğer bugün Türkiye genelinde bütün kadınlar başı örtülü olarak geziyor olsaydı, böyle bir konu gündeme dahi gelmeyecek ve bütün kadınlar başları örtülü olarak yaşamlarını sürdüreceklerdi. 

Bunun ütopik bir düşünce olduğunu zaten demiştik, ama işin aslı tabi ki öyle değildir. Bugün Türkiye'de inananlar açısında söyleyecek olursak kadınların bir kısmının başları açık, bir kısmının ise başları kapalıdır.

İnandığını iddia edip te başlarını örtmeyen veya örtemeyen birçok kadının olduğu bir vakıadır. İşte bu noktada ne yardan ne de serden vaz geçemeyen yani ne inancından ne de yaşam tarzından ödün vermek istemeyenler için bir çıkış noktası arama çalışmaları başlatılmış, Kur'an'da başörtüsü emrinin olmadığı yönünde bir çıkış noktası evreka denilerek bulunmuştur!

Bu evreka durumu daha başka konularda da yapılmaktadır, ancak bizim konumuz sadece başörtüsü ile sınırlı olduğu için onlara değinmeyeceğiz. İslami yaşam tarzı ile seküler yaşam tarzı arasında bocalayan insanlar bu düşüncelere bir can simidi gibi tutunmuşlar ve bir noktada içlerine su serpmişlerdir.

Fakat ıskaladıkları bir durum vardır.

Kendisini Kur'an merkezli olarak lanse edip başörtüsünün Kur'an'da olmadığını iddia edenlerin büyük bir kısmı bu düşünceleri kendi çalışmaları sonunda değil, başkalarının çalışmaları sonucunda vardıkları bir düşünce olduğunu ve kendilerinin ise bunların görüşleri sadece taklit ettiklerinin farkında bile değillerdir.

Bu kimselerin söylemlerine baktığımızda tarikatlarda asıl olan şeyh mürit ilişkisine, sorgulamadan teslimiyete, mezheplere karşı olduklarını iddia ettiklerini görebiliriz. Fakat kendileri şeyh mürit ilişkisinin, mezhebi görüşü taklitin tam da içine düştüklerini maalesef göremezler.

İslam, adından da anlaşılacağı üzere kendisini dış etkilerden uzak tutarak sadece Allah'a teslim etmenin adıdır. Bu teslimiyet eğer bazı dünyevi çıkarların gayesi ile göz ardı edilerek, emirleri bir şekilde geçmişte Yahudilerin yaptıkları gibi baypas edilmeye çalışılırsa kendisini aldatmaktan başka bi işe yaramayacaktır.

Biz ne dersek diyelim başörtüsü Kur'an'ın bir emridir, başının örtmemek için Kur'an'i bir dayanak arayanlar çürük duvara dayanan misali o yıkıntının altında kalacaklardır. Kimseye böyle bir zorunluluk dayatmaya kimsenin hakkı olamaz, ancak başını örtmemeyi Kur'an'dan çıkardığını iddia edenler bunu yeniden düşünmek zorundadırlar.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


17 Temmuz 2026 Cuma

Neml s. 42. Geçen Diyaloğun Farklı Çevirileri Hakkında Bir Değerlendirme

 Kur'an çevirilerini karşılaştırmalı olarak okuyan bir okuyucu, Neml s. 42. ayetinin çevirilerini karşılaştırmalı olarak okuduğunda وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ  cümlesinde geçen konuşmanın çevirilere iki farklı kişi tarafından yapıldığının yansıtıldığını görecek, haklı olarak bu çevirilerden hangisinin daha doğru olduğu hakkında kafasında oluşan sorunun cevabını aramaya koyulacaktır.

İlgili ayet Süleyman ve Sebe hükümdarı kıssası içinde geçmekte ve Sebe hükümdarının tahtının Süleyman'a getirilmesini konu almaktadır.

Önce ilgili ayetin Arapça metnini ve iki farklı çeviriyi görelim. 

فَلَمَّا جَٓاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ

1. çeviri.

Kraliçe geldiğinde, “Senin tahtın da böyle mi?” diye soruldu. “Tıpkı o!” dedi ve ekledi: “Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik.”

2. çeviri. 

Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allah'tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk.

Bu iki çevirideki farklılık وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ cümlesinin kime ait olduğu yönündedir. 1. çeviride sözün Sebe hükümdarına ait olduğu görülürken, 2. çeviride ise sözün Süleyman a.s. a ait olduğu görülmektedir. Verdiğimiz örnek çevirilerde, kişilerin yaptığı çeviriyi değil yapılan çeviriyi göstermek esaslı olduğu için kişi ismi verilmemiştir. 

Peki, bu iki farklı çeviriden hangisi daha doğrudur, yani konuşmayı yapan kişi Sebe hükümdarı mıdır yoksa Süleyman a.s. mıdır?

Bunun tesbiti için ayetin metninde geçen قَبْلِهَا kelimesini dikkate almak gerektiğini düşünmekteyiz. 

Görüldüğü üzere kelimenin sonunda هَا dişil zamiri bulunmaktadır ve çeviri farklılıkları bu zamirin döndürüleceği şey üzerinden kaynaklanmaktadır.

Kıssayı okuduğumuz zaman bu zamirin, kadın olduğu için Sebe hükümdarı için kullanıldığı görülmektedir. Dolayısı ile 42. ayette geçen قَبْلِهَا kelimesindeki هَا dişil zamirinin Sebe hükümdarına döndürülmesi daha doğru olacaktır.

Bu zamiri Sebe hükümdarına döndürdüğümüz zaman 42. ayetteki konuşmanın şu şekilde gerçekleştiği anlaşılacaktır.

---- Neml s. 42- Ne zaman ki o geldi, ona: "Senin tahtın bu gibi miydi?" denildi. O : "Sanki o, ta kendisidir" dedi: "Ondan önce o bilgi bize verilmişti ve biz teslim olanlar olmuştuk."

Bu çeviriyi önce hiçbir parantez açmadan verdik ve cümlede geçen Gablihe "Ondan önce" kelimesinin karşılığı müennes zamiri Sebe hükümdarına döndürdüğümüz takdirde "O kadından önce" olacaktır.

Şimdi sorarız "O kadından önce" kelimesini kullanan kimse Sebe hükümdarı mıdır yoksa Süleyman a.s. mıdır?

Verilecek cevap "Konuşan elbette Süleyman a.s. dır çünkü bir kadının kendisi için O hükümdardan önce şeklinde bir ifade kullanması uygun düşmeyecektir" olacaktır.

Dolayısı ile Neml s. 42. ayette وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ cümlesini söyleyen kişi Süleyman a.s. dır ve çevirinin daha net anlaşılması için bu konuşmayı yapanın Süleyman a.s. olduğuna dair bir parantez açılması gerekmektedir. 

Buna göre çeviri şu şekilde olacaktır.

---- Neml s. 42- Ne zaman ki o geldi, ona: "Senin tahtın bu gibi miydi?" denildi. O : "Sanki o, ta kendisidir" dedi. (Süleyman): "Ondan (hükümdardan) önce o bilgi bize verilmişti ve biz teslim olanlar olmuştuk" (dedi).

Şimdi burada, "Peki bu kadar basit bir konu hakkkında neden iki farklı çeviri yapılmış, bu çevirileri yapanlar hiç mi bilmiyor Arapçayı?" diye bir soru sorulabilir.

Bu çevirileri yapanların büyük ekseriyeti elbette Arapçayı biliyor ve zamirin mercii konusunda bilgileri de mevcuttur. Ancak ilgili zamirin neye döndürüleceği konusunda görüş farklılıkları bulunmasından ötürü böyle bir farklı çeviri yapıldığını düşünmekteyiz. 

Aşağıda konuşmayı Sebe hükümdarı tarafından yapıldığını yazan meallerin ilgili zamiri neye döndürdüğünü görünce konu daha net anlaşılacaktır.

---- Hükümdar gelince, tahtın bumuydu dendi, o da ona pek benziyor zaten daha önce de Süleyman'ın peygamberliğini bilmiş, anlamıştık ve teslim olmuştuk dedi.

Bu çeviride ilgili zamir Süleyman'ın peygamber oluşuna gönderilmiştir.

---- Böylece (Belkıs) geldiği zaman ona: “Senin tahtın böyle miydi?” denildi. (O da:) “Sanki onun (benzeri, hatta) tıpkısı gibi!” demişti. (Bu olaya şahit olan mü’minler ise: “Çok şükür ki) Bize daha önce verilen bilgi (ve nebi sayesinde) Müslüman olduk” (diye sevinmişlerdi).

---- (Belkıs oraya) gelince, kendisine “Senin tahtın da böyle mi?” denmiş, o da “Sanki o! Bu olaydan önce bize bilgi verilmiş ve biz müslümanlar olmuştuk.” demişti.

Bu çeviride ise ilgili zamir Müslüman olmaya gönderilmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür, görüldüğü üzere ilgili zamirin gönderdildiği merci yoruma dayalı kişisel kanaatlerdir. Oysa konuşmada geçen  ilgili zamirin Sebe hükümdarına döndürülmesi gerektiği düşünüldüğünde ve bu yönde bir çeviri yapıldığı takdirde konuşmanın Süleyman a.s. tarafından yapıldığı ayan beyan ortadadır.

Hasılı kelam; Neml s. 42. ayetinde وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ cümlesi, Süleyman a.s. tarafından söyelenmekte ve bu durumu yansıtan çevirilerin daha isabetli olduğunu düşünmekteyiz.

                                                EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


16 Temmuz 2026 Perşembe

Musa a.s. Kıssasında Geçen Eta (Gelmek) Fiilinin Çevirileri Üzerinde Bir Değerlendirme

Musa a.s. kıssasının Taha ve Şuara sureleri içinde geçen, Medyen'den ailesi ile çıkışı sonrası Allah c.c. ile Tuva vadisinde olan konuşmasında Firavuna gitme emri içinde geçen Eta (gelmek) emrinin meallerde, kelimenin kök anlamı olan gelmek olarak değil de gitmek çevrildiğini görmekteyiz. Bu durum Kur'an'ı metni ve çevirileri ile birlikte karşılaştırmalı olarak okuyan ve biraz Arapça bilen bir okuyucunun dikkatini çekebilecektir.

Önce kıssada bu kelimenin içinde geçtiği ayetleri, sonra da neden böyle bir kelime kullanılmış olabileceği üzerindeki düşüncelerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

---- Taha s. 24-  Sen Firavun'a git (izheb), şüphesiz ki o, taşkınlık yaptı.

---- Taha s. 42- 43- Sen ve kardeşin benim (gözle görülen) delillerimle git (izheb) ve ikiniz beni hatırlamakta sakın ihmalkâr davranmayın. İkiniz Firavun'a gidin (izheba) şüphesiz ki o taşkınlık yaptı.

 ---- Taha s. 47- Şimdi ikiniz ona gelin de (fe'tiyahu) 'Şüphesiz ki biz senin Efendinin iki elçisiyiz, artık Yakub'un oğulları'nı bizim beraberimizde gönder ve onları sakın azaplandırma. Biz sana senin Efendinden kesinlikle (gözle görülen) bir delil getirdik. Ve o esenlik, o doğruya ileteni izlemiş olan kimsenin üzerinedir.' deyin. 

---- Şuara s. 10- 11- Ve bir zaman senin Efendin, Musa'ya: "Sen o haksızlık yapan topluluğa, Firavun'un topluluğuna gel (i'ti), onlar sakınmazlar mı? (sor)" diye seslenmişti.

----Şuara s. 15- 16- 17- (Allah): "Hayır. Şimdi ikiniz bizim delillerimizle gidin (izheba), şüphesiz ki biz sizin beraberinizde işiticileriz. Şimdi ikiniz Firavun'a gelin de (fe'tiya): 'Şüphesiz ki biz, Yakub'un oğullarını bizim beraberimizde gönderesin diye (gönderilmiş) o tüm insanların Efendisinin elçisiyiz' deyin" demişti.

Yukarıda verdiğimiz ayet çevirilerinde görüleceği üzere parantez içine aldığımız iki kelime (Zehebe- Eta) bulunmaktadır. Bunlardan Zehebe kelimesinin anlamı gitmek olup, kıssada geçen yerlerde bütün meallerde aynı şekilde gitmek olarak doğru şekilde çevrildiğini görebiliriz.

Ancak Eta fiiline gelince, kelimenin kök anlamı gelmek olduğu halde istisnai mealler dışında neredeyse bütün meallerde bu kelimenin gelmek yerine gitmek olarak çevrildiğini görmekteyiz. Oysa ki kıssa içinde geçen gitmek kelimesi Zehebe şeklinde metinde yer almaktadır.

Gelmek anlamında olan bir kelimenin neden Gitmek anlamı verilerek çevrildiğini soracak olursak, çevirmenlerin kendilerini savunacak cevapları mutlaka olabilecektir. Çünkü Allah c.c. Musa a.s. henüz Tuva vadisinde iken bu emri vermekte, dolayısı ile Musa a.s. Firavun'a henüz gitmemiş ve hali ile ona yapılan emir git şeklindedir. 

Ancak Musa a.s. a verilen git emri zaten İzheb- İzheba olarak yapılmaktadır. Burada neden aynı kelime değil de İ'ti - Fe'tiya - Fe'tiyahu kelimelerinin kullanılmış olabileceği yönünde, pek düşünülmemiş, diğer meallerin de kelimeye gelmek yerine gitmek anlamı vermiş olması neredeyse herkesin aynı anlamı vermeye yöneltmiştir.

                                     Allah c.c Musa a.s. a neden Gel diye hitap etmiştir?

Kanaatimizce bu soru, üzerinde düşünülmesini gerektirecek kadar önemlidir ve meal yapıcıları maalesef bu noktaya dikkat etmemişlerdir.

Allah c.c. ile Musa a.s. arasında Tuva vadisinde geçen konuşmayı okuduğumuzda Musa a.s ın bazı çekinceleri olduğunu anlamaktayız. Allah c.c onun bu çekincelerini ortadan kaldırmak için, kendisinin her daim onun yanında olduğunu onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını, onu her zaman gözetimi aldığında tutacağını söyleyerek desteğini bildirmektedir.

Bu noktayı göz önüne aldığımızda Eta (Gelmek) fiilinin anlamı daha net ortaya çıkacaktır. Allah c.c Musa a.s. a Firavun'a gel emrini verirken kendisinin de orada olduğu mesajını ona vermektedir. 

Allah c.c. Musa .a.s. Firavun' gel - Firavun'a gelin derken kendisinin onlardan önce orada olduğunu Musa ve Harun a.s. lara haber vermek, onlara zımnen "Siz gelin ben zaten buradayım" demektedir.

Maalesef ne yazıktır ki bu durumu izah etmek için kullanılan Eta fiilinin anlamı göz ardı edilmiş ve burada Kur'an mealllerindeki en büyük açmazlardan biri olan taklit çeviriler devreye girmiş ve "Eta fiilini gelmek yerine gitmek olarak çevrilmesinin bir hikmeti olabilir" denilerek hiç düşünülmeden kelimeye Arapça kök anlamı dışında bir anlam verilerek hata yapılmıştır.

Gerçi bu durumu düşünmeden bile sadece Arapça karşılığı dikkate alınarak ilgili kelimeye doğru anlam verilseydi, yine de böyle bir hataya düşülmeyebilirdi, ancak taklitçilik hastalığı sağduyuya galip gelmiş koyun sürüsü misali bütün meal yapıcıları öndeki koyunun arkasından uçurumdan atlamışlardır.

Hadi Arapça bilmeden meal yapanları mazur sayabiliriz, neticede onlar mealden bakarak meal yapıyorlar, ancak Arapça bildiğini iddia ederek meal yapmaya soyunanların bu dikkatsizliği mazur görülemez.

                                          EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.