30 Nisan 2026 Perşembe

Enam s. 66. Ayetindeki Bihi Zamirinin Çevirileri Üzerinde Bir Değerlendirme

Kur'an'ın doğru anlaşılmasında ayetlerin öncesi ve sonrasının (siyak sibak) dikkate alınarak anlamlandırılmaya çalışılmasının önemini sıklıkla vurgulamaktayız. Bu yazımızda da Enam s. 66. ayetinde geçen Bihi zamirinin bağlam gözetilmeden yapılmış okumaları neticesinde parantez içi veya parantez açılmadan verilen Kur'an anlamı üzerinde durmaya çalışacağız.

Ayetin metni ve çevirisi şu şekildedir.

وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ

---- 66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir üstlenici değilim."

Bizim, çevirilerinde problem olduğunu iddia ettiğimiz yer, ayetteki Ve kezzebe bihi kavmüke ifadesinde yer alan Bihi edatına verilen anlamdır.

Arap gramerinde zamirin en yakın isme döndüğü veya dönmesi gerektiği (istisnaları olsa da) genel bir kuraldır. Zamirin mercii ile ilgili ihtilaflar tefsirlerde yer alan konularında arasında önemli bir yer tutmaktadır. İlgili ibarenin motamot çevirisi "senin topluluğun onu yalanladı" şeklindedir. İbarede Bihi (onu) zamirinin hangi isme dönebileceğinin aranması gerekmesine rağmen bir çok meal bunu aramadan parantez içine veya parantez olmadan Kur'an'ı anlamını vermiştir. Yani ayete göre Muhammed a.s. ın topluluğu Kur'an'ı yalanlamıştır

"Peki zamire bu anlamı verecek bir karine var mıdır?" diye sorarsak, cevabımız, hayır yoktur olacaktır.

Bazı kimseler, "Kardeşim onlar Kur'an'ı yalanlamadılar mı?" diye itiraz etse de biz ona "Kardeşim evet onlar Kur'an'ı yalanladı, fakat bu ayette o yalanmadan bahsedilmiyor" deriz.

Peki ayette bahsedilen elçinin topluluğunun yalanladığı şey nedir?

Bunun için bir önceki Enam s. 65. ayetine bakmamız bize doğru bir cevabı verecektir.

قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ

---- 65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

Bu ayette dikkat edilirse, Azaben kelimesi bulunmakta ve Bihi zamiriyle ifade edilen topluluğun yalanladığı şey bu kelimeye dönmektedir. Eğer bağlam gözeten bir okuma yapılsa, 65 66 67. ayetler birlikte değerlendilmiş olsaydı, parantez içi veya parantezsiz olarak "Kur'an'ı" yazmanın isabetsiz bir yorum sonucu verilen anlam olduğu kolayca anlaşılabilecekti. 

Arapça bilgisi dahi olmasına gerek kalmadan dikkatli bir okuma yapılsa doğru anlamın kolayca yakalanabileceği kanaatindeyiz.

---- 65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

---- 66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir üstlenici değilim."

---- 67-Her haberin bir karar zamanı vardır. Ve siz (bunu) ileride bileceksiniz.

Üç ayeti birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan durum şu dur; Allah c.c. başları dara düştüğü zaman inanıp, dardan çıktıklarında inkara devam edenlere onları her an için beklemedikleri yerden azaplandırmaya güç yetirdiğine dair bir tehditte bulunmakta, fakat Muhammed a.s ın topluluğu bunu yani gelebilecek azabı yalanlamaktadır.

Eğer bir kimse "Kardeşim herkes yanlış da bir sen mi doğrusun?" derse bu anlamı ilk defa ortaya atan biz değiliz, bu ayetin tefsiri ile alakalı olarak Keşşaf tefsirine bakabilirler. Orada da ilgili zamirin azap kelimesine döndüğü konusunda bir görüşü bulunmaktadır.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.


28 Nisan 2026 Salı

Enam s. 20 Ayeti: Kitap Verilenlerin Oğulları Gibi Tanıdıkları kimdir?

Kur'an'ın doğru anlaşılmasında ayetlerin öncesini ve sonrasını (siyak sibakı) dikkate alan bir okuma yapılmasının önemi herkes tarafından kabul gören bir yöntem olmasına rağmen, maalesef bu yöntem bazı ayet okumalarında göz ardı edilmektedir. 

Sözü uzatmadan bu dediğimize örnek olarak verebileceğimiz bir ayet de Enam s. 20. ayetidir.

Ayetin Arapça metni ve çevirisi şu şekildedir:

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟

---- Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu oğullarını tanımakta oldukları gibi tanıyorlar. O kimseler ki benliklerini ziyana sokmuşlardır, artık onlar inanmazlar.

Bu ayetin çeşitli kimseler tarafından yapılan meallerine baktığımızda, çoğu meal yapıcısının kitap verilenlerin oğulları gibi tanımakta olduğunun elçi olduğu şeklinde bir anlam verdiğini görmekteyiz.

"Peki bu anlam sağlıklı bir anlam mıdır?" dersek, evet cevabını vermek maalesef zordur. Çünkü ayetin öncesi gözetilmemiş ve daha önceki mealler taklit edilerek anlamlandırılmaya çalışılmış olduğu görülmektedir. Ayette geçen Ebnaehum kelimesinin erkek çocuğu kastetmesinden yola çıkılarak ki aynı hata Bakara s. 146. ayetinin çevirilerinde de yapılmış ve bunu daha önce ele almaya çalışmıştık, hemen bunun Muhammed a.s. olduğu şeklinde bir anlam verilmiştir.

Bu ayette önemli nokta Ya'rifuhehu kelimesindeki Hu zamiridir. Meal yapanların hepsi zamirlerin bazı istisnai durumlar olsa da en yakın isme döndüğünü mutlaka bilmektedir, fakat bu kuralı bir çoğu es geçerek yoruma dahil olabilecek bir anlam vermeyi tercih etmişlerdir.

Eğer Muhammed veya Elçi şeklinde anlam veren meal yapıcıların hepsine "Ayette geçen hu zamirinin mercii hangi isimdir?" diye sorsanız istisnasız olarak hepsi "Bir önceki ayette geçen Kur'an'dır" diye cevap verecektir. Fakat bu anlamı meale neden yansıtmadıklarını merak konusudur.

Hasılı kelam; Enam s. 20 ayetinde geçen kitap verilenlerin oğulları gibi tanıdıkları Muhammed a.s. değil, bir önceki ayetteki Kur'an'dır. Kitap verilenler onu da Saff. s. 6. ayetinde beyan edildiği üzere önceden tanımaktadırlar, fakat bu ayette geçen tanıma onunla ilgili değil, ona vahyedilen Kur'an ile ilgilidir. Bunun böyle olduğu bağımsız ve ve dikkatli bir okumayapan herkesçe malumdur. 

Ayetin çevirilerinde onu (Kur'an'ı) şeklinde açılan parantezlerin, ya da hiç parantez açmadan sadece metni çevirenlerin isabetli, (Muhammed'i) şeklinde açılan parantezlerin isabetsiz olduğunu söyleyebiliriz.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

24 Nisan 2026 Cuma

Maide s. 38. Ayetinin Bir Meali Örneğinde Kitabın Tahrifi

Herhangi bir eseri yabancı bir dilden kendi dilimize çevirirken uyulması gereken bazı etik kurallar olması gerektiği malumdur. Yazılan eseri hiçbir çevirmen "Ben bundan böyle anlıyorum veya böyle anlamak istiyorum" diyerek, çevirme hakkına sahip değildir. O dilin kendi dilimizdeki karşılıklarını ve gramer kaidelerini bilmek çeviri işini yaparken dikkat edilmesi gereken en önemli husustur.

Bu durumu Kur'an ile ilişiklendirirsek şunları söyleyebiliriz.

Kur'an dilinin konuştuğumuz dil olmaması nedeniyle onun anlaşılma yolu mealler veya çeviriler ile olmaktadır. Kur'an meali veya çevirisi yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, metnin izin vermediği bir anlamın meal içine parantez koymadan yansıtılmasıdır. Hiç kimse "Ben bundan bunu anladım veya ben böyle anlamak istiyorum" şeklinde bir yaklaşımla Kur'an'ı çevirmeye kalkamaz, kalkarsa ve çeviriye de metin izn vermezse bunun adı TAHRİF olur. 

Son yıllarda ortaya çıkan "Anlam yorum" tarzı mealler dahi, metnin izin vermediği anlamlar yükleyerek "Ben bu ayeti böyle anladım" denilerek yazılma hakkına sahip değildir. Eğer metin ayetin yorumunu genişletmeye izin verirse buna sözümüz olmaz.

Sözü fazla uzatmadan ne demek istediğimizi Maide s. 38. ayetinin yapılmış bir mealine örnek vererek izah etmeye çalışacağız.

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Bu ayetin metne uygun olarak yapılmış çevirisi şu şekildedir.

---- Ve o hırsızlık yapan erkeğin ve o hırsızlık yapan kadının kazandıklarına bir karşılık Allah'tan bir caydırıcılık olarak, hemen ikisinin ellerini kesin. Ve Allah, çok güçlüdür, en bilgedir.

Son yıllarda bazı değişik Kur'an anlayışları nedeniyle bu veya benzeri ayetlerin farklı biçimde yorumlandığı herkesin malumudur. Bu durumu bu ayet hakkında söyleyecek olursak ayetteki el kesme emrinin hakiki anlamda bir el kesme değil, mecazi anlamda bir el kesme olduğu iddia edilmektedir.

Şunun özellikle altını çizerek söylüyoruz ki; Kur'an ayetleri ile ilgili olarak konuşan bir kimsenin elbette ayetler üzerinde yorum ve söyleme hakkı bulunmaktadır. Yalnız bu konuşma hakkı, metnin doğru bir şekilde okuyup meallendirilmesinden sonra olmalıdır. Doğru bir meal üzerinden yapılan yorumlar doğru veya yanlış olabilir, ve kişinin kendisini bağlar.

Bizim burada ısrarla üzerinde durduğumuz ve itiraz ettiğimiz konu metni kişinin kendi istediği anlam doğrultusunda çevirmeye kalkmasıdır.

Bu duruma kur'anmeali.org sitesinde bulunan bir meal üzerinden örnek vermek istiyoruz. Meal yapan kişinin adını kişi merkezli bir eleştiri yapmıyor olmamız nedeniyle vermiyoruz. Biz burada zihniyete ve hataya dikkat çekmeyi amaçlıyoruz.

---- Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarına karşılık, ibretlik ceza olması için ellerini hırsızlıktan kesin. Allah güçlüdür, doğru karar verendir.

Dikkat edilirse bu meal "ellerini hırsızlıktan kesin" şeklindedir. Kanaatimizce meal sahibi kişi, hırsızlık cezasının hakiki anlamda bir el kesme olmadığı yönündeki ön yargısına istinaden böyle bir anlamı tercih etmiştir. Yani, "Kur'an'da hırsızlık cezası el kesme şeklinde olmamalıdır, o zaman ilgili ayetin anlamı da o şekilde verilmemelidir" şeklinde bir yaklaşım sergilemektedir.

Peki böyle bir anlam metne uygun bir anlam mıdır?

Yine altını çizerek söylüyoruz ki; Amacımız el kesme cezasının mahiyetini tartışmak değildir. Bizim amacımız önce metnin doğru bir anlamının yapılıp yapılmadığının tesbitidir.

Meal yapıcısının ellerini hırsızlıktan kesin şeklinde yaptığı mealin Kur'an metindeki karşılığı fektau eydiyehuma şeklindedir. Dikkat edilirse mealde yer alan hırsızlıktan kelimesi metinde bulunmamaktadır. Metinde yer alan vessariku vessarikatu kelimelerinin karşılığı ise erkek hırsız ve kadın hırsız olarak mealde yer almaktadır.

Şimdi meal yapıcısına sorarız; Siz, metinde olmayan hırsızlıktan ilavesini herhangi bir parantez koyma ihtiyacı hissetmeden neden meale koydunuz? 

Aynı sitede bulunan bir başka kişinin mealinde aynı meal, "ellerini (hırsızlıktan) kesin" şeklinde yapılmıştır. Bu mealin sahibi, hırısızlıktan kelimesinin karşılığının metinde olmadığını bilerek parantez açmış ve bu ilaveyi koymuş, fakat bahsettiğimiz meal sahibi ise, böyle yapma ihtiyacı hissetmeden metne direk ilave yapmıştır.

Anlamın meal yapıcısının verdiği şekilde olması için Kur'an metninin Fektau eydiyehuma minessirkati şeklinde olması gerekmektedir. Yani ilave ettiği hırsızlıktan kelimesinin karşılığı olan minnessirkati kelimesinin metinde olması gerekmektedir ki böyle bir kelime metinde yoktur.

Öyleyse meal yapıcısı neden böyle bir ilaveye ihtiyaç duymuştur?

Meal yapıcısı önce, Kur'an'da hırsızlığın cezası el kesme değildir veya olmamalıdır" şeklinde bir önyargı ile kitaba yaklaşmakta, sonra bu ön yargısını Kur'an'an'a söyletmek amacıyla bir kelime ilavesinde bulunmaktadır.

Burada bir başkası, "Acaba sizin "Kur'an'da hırsızlığın cezası el kesmedir" şeklinde bir önyargınız var da bu kişi sizin önyargınıza göre meal yapmadığı için onu suçluyor olabilir misiniz?" derse cevabımız şu olur.

Hayır, kişiyi suçlama nedenimiz bu değildir. Bizim kitaba yaklaşımımız bir şey Kur'an'da vardır veya yoktur şeklinde değildir. Bizim yaklaşımımız önce metnin doğru bir çeviri üzerinden anlaşılması, sonra da ayetler hakkında yorum yapılması yönündedir. Bu yorumlara katılırız veya katılmayız o ayrı.

Bu kişi eğer metni ilavesiz çevirip, "Bizim bu konudaki görüşümüz el kesme cezasının mecazi olduğu yönündedir" demiş olsaydı, bu  da kendi görüşü der, katılmasak ta onu suçlamazdık. Fakat kişi böyle yapmamış, metni tahrif ederek görüşünü Kur'an'a söyletmeye kalkmıştır.

Kur'an metni kendi içinde öyle bir anlam örgüsüne sahiptir ki, eğer bir kimse bu metin üzerinde bir tahrifata kalkışşsa bu kişi mutlaka bir yerde çelişkiye düşer ve kitap onun görüşünü yalanlar. Bu ayet mealinde de aynı şey söz konusudur.

Kişi, yaptığı mealde ayetin metninde bulunan nekalen minallahi ibaresinde bulunan minallahi ibaresini meale koymamış (olmayan kelimeyi koymak olan kelimeyi koymamak nasıl bir çeviri tekniği ise), nekalen kelimesine ibretlik ceza olması için anlamı vermiştir. Verdiği anlamda herhangi bir sıkıntı yoktur, fakat bu ibretlik cezanın ellerini hırsızlıktan kesmek anlamı ile nasıl uyuşabileceğini hiç düşünmemiştir.

Çünkü ibretlik ceza ile eli hırsızlıktan kesmek birbiri ile uygun bir karşılık değildir. İbretlik ceza caydırıcı sert bir tedbir, eli hırsızlıktan kesmek ise önleyici bir tedbirdir. Nekalen kelimesinin yerine "Önleyici bir tedbir olması için" şeklinde anlam verilebilecek bir kelime olsaydı, meal yapıcısı kişinin verdiği anlam kabul edilebilir bir anlam olurdu, fakat öyle bir kelime metinde yoktur.

Hasılı kelam; Kur'an, kimsenin keyfi olarak çevirebileceği veya yorumlayabileceği bir kitap değildir. Bu işi yapmanın metnin izin verdiği sınırlar ile yakından alakası vardır. Bu sınırı önceden aşan Yahudiler bizlere boşuna anlatılmamaktadır. Kimse bu kitabın ayetlerine "Ben yaptım oldu, ben dedim oldu" şeklinde bir yaklaşımla babasının kitabı muamelesi yapamaz.

                                 EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.

9 Nisan 2026 Perşembe

Al-i İmran s. 81. Ayetinin Anlatım üslubu Üzerinde Bir Değerlendirme

İnsanlar için doğru yol rehberi olan Kur'an, biz muhataplarına vermek istediği mesajlarını birçok edebi üslubu kullanarak vermektedir. Bu üsluplardan birisi de kıssa yollu anlatım üslubudur. Fakat kıssa yollu anlatım üslubunda  o kıssanın yaşanıp yaşanmadığı yani temsili bir kıssa mı yoksa yaşanmış bir kıssa mı olup olmadığının tesbiti, mesajın doğru anlaşılmasında önemli bir yere sahiptir.

Tabi ki biz bunu söylerken bazı kimselerde bir tereddüt oluşacak ve bizim kıssalar konusunda uçuk kaçık bir düşüncelere kapılmaya başladığımız düşünülebilecektir. Hayır, kıssalar konusunda ilk günden beri nasıl düşünüyorsak öyle düşünüyor, kıssaların vermek istediği mesajı okuyup anlamanın esas olması gerektiğini savunuyoruz.

Elbette Kur'an kıssaları içinde, birebir yaşanmışlar olduğu gibi, temsili olarak okunabilecek yani birebir yaşanmamış kıssalar olduğu da bir gerçektir. Bu ayrımı yapmak ilgili kıssanın doğru anlaşılmasının bir yoludur. Bununla beraber yaşanmış kıssaların daha çoğunlukta olduğunu da hatırlatmak isteriz. Biz bu düşüncemizi önce Araf s. 172. ve 173. ayetler üzerinden örnekleyerek izah etmeye gayret edersek, meramımızın yanlış anlaşılmaya mahal bırakmayacağını düşünmekteyiz. Çünkü yazımızın başlığındaki ayet ile aşağı yukarı aynı paralelde bir ayettir.

---- Araf s. 172-Ve o kalkışın günü siz: "Şüphesiz ki biz bundan duyarsız kalanlardık" dersiniz diye, bir zaman senin Efendin, Adem'in oğullarından onların sırtlarından soylarını almış ve onları kendi benliklerine tanık yaparak: "Ben sizin Efendiniz değil miyim?" (demişti). Onlar da: "Evet biz tanığız" demişlerdi. 

---- Araf s. 173- Veya siz: "Bizim atalarımız önceden ortak koşmuşlar ve biz onlardan sonra gelen bir soy idik. O geçersizcilerin yaptığı nedeniyle bizi yok mu edeceksin?" dersiniz diye.

Şimdi bu ayeti düz bir okuyuşla okuduğumuz zaman ortaya çıkan tablo şu dur; Allah (c.c) bizler yaratılmadan evvel gelmiş gelecek bütün insanları bir araya toplamış ve aralarında yukarıdaki ayetlerdeki konuşmalar geçmiştir.

Acaba bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır bu olay birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse Allah (c.c.) bize yalan mı söylüyor?

Cevap= Hayır Allah c.c kullarına asla yalan söylemez.

Öyleyse bu olayı biz nasıl anlayacağız ki bazı kimseler bu olayın birebir yaşanmışlık durumunu istismar ederek: "Biz böyle bir söz verdiğimiz hatırlamıyoruz" şeklinde sözler sarfedilmektedir.

Biz bu kıssayı birebir yaşanıp yaşanmadığı üzerinde dönüp dolaşarak değil, bize dair ne gibi mesaj vermiş olabileceği yönünde bir anlama çalışması yaptığımızda, Allah c.c nin gelmiş gelecek bütün kullarının fıtratlarına Onu İlah ve Rab olarak bilmeyi yerleştirmiş olduğunu anlayabiliriz. Allah c.c. bu durumu bize böyle bir anlatım üslubu ile görselleştirerek anlatmaktadır. İnsanların fıtratlarında mevcut olan bu bilginin yerini zaman içinde farklı ilah ve rab tanımaları yani şirk koşmanın almış olduğu da malumdur.

Şimdi konumuz olan ayete geçebiliriz.

---- Al-i İmran s. 81- Ve bir zaman Allah o habercilerin yeminle bağlanmış sözünü almış: "Ant olsun ki ben size kitaptan ve bilgelikten verdim, sonra beraberinizdeki şeyi doğrulayıcı olan bir elçi size geldiğinde, kesinlikle ona inanacaksınız ve kesinlikle ona yardım edeceksiniz. Siz (bunları) kabullendiniz ve sizin üzerinize olan bu ağır görevimi sahiplendiniz mi?" demiş, onlar: "(Evet) biz kabullendik" demişler, O da: "Tanık olun ve ben de sizin beraberinizde o tanık olanlardanım" demişti.

---- Al-i İmran s. 82- Artık kim bundan sonra (başka tarafa) yakınlaşırsa, artık onlar o itaatten çıkanların ta kendileridir.

Bu ayette de Araf s. 172. de geçen olayın bir benzeri görülmektedir. Allah c.c. bu ayette bütün Nebileri bir araya toplamış ve onlarla yukarıda geçen konuşmayı yapmaktadır.

Soru= Şimdi bu olay birebir yaşanmış mıdır?

Cevap= Hayır birebir yaşanmamıştır.

Soru= Öyleyse bu ayeti biz nasıl anlayacağız?

Önce, Medine'de nazil olan surelerdeki Yahudi ve Hristiyanlar tarafından Muhammed a.s. karşı olan tavırlar ile ilgili ayetleri okuyacağız. Bu ayetlerdeki genel manzaranın Yahudi ve Hristiyanların sadece kendi elçilerine inandıkları son elçiye inanmakta ayak direttikleri ve elçiler arasında bir ayrım yaptıkları olduğu açıkça görülecektir.

Bu arka planı dikkate alarak ilgili ayeti okuduğumuzda, Allah c.c. nin gönderdiği bütün elçilerin bir bayrak yarışı içinde oldukları bir önceki elçinin elindeki bayrağı diğer elçiye devrettiği yani bütün elçilerin taşıdğı bayrağın aynı bayrak olduğu görülecektir.

Musa a.s. ın taşıdığı bayrak, arada geçen bir çok elçilerden sonra İsa a.s. a devredilmiş, onun taşıdığı bayrak ise son nebi resul Muhammed a.s. a devredilmiştir. Dolayısı ile Musa ve İsa a.s. a inandıklarını iddia edenlerin Muhammed a.s. a da inanmaları gerektiği hatırlatması bu ayette yapılmaktadır. Elçiler arası ayrım yapmanın ne kadar anlamsız olduğu bu ayette bizlere bir kıssa dahilinde anlatılmaktadır.

Bu kıssayı eğer ki adlandırmak gerekiyorsa buna Temsili Kıssa demek, daha uygun olacaktır. Eğer ki bu kıssayı birebir yaşanmıştır diyerek okumaya kalktığımızda, ortaya çıkacak soruların cevabı verilemeyecek, eğer verilmeye çalışılırsa bu cevapları başka sorular izleyecektir. Bu nedenle kıssayı mesaj çeriğini öne çıkararak okuyup anlamaya çalışmak daha sağlıklı sonuçlar çıkaracaktır. Temsili kıssaların birebir yaşanmadığı sadece ilgili konunun anlaşılabilmesinin bu anlatım üslubu ile seçilmiş olduğu bilinmelidir.

Temsili kıssaların birebir yaşanmamış kıssalar olduğunu söylemek, Allah c.c. yi yalancılıkla itham etmek anlamına gelmez. 

                                       EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.