15 Temmuz 2018 Pazar

BAKARA SURESİ ÇEVİRİSİ


الٓمٓ
1- Elif, Lam, Mim.

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
2- Bu, o (harflerden oluşan) kitaptır ki kendisinde hiçbir kuşku yoktur. (O), korunanlar için bir yol göstericidir.

لَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ
3- Onlar öyle kimselerdir ki, algılayamaz iken inanırlar ve o kulluk görevini* ayakta tutarlar ve bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerin bir kısmından harcarlar. 

* Bu ayete bütün meallerin (istisnalar hariç) Namazı dosdoğru kılarlar şeklinde anlam vermiş olmaları, Salat kavramının geniş bir anlama sahip olması gerçeğini ötelemektedir. Bu kavram namazı da içine alan daha geniş bir anlama sahip olduğu için, bu anlamın genişliğini çeviriye yansıtmaya çalıştık. Yukimunessalate kelimesine verdiğimiz bu anlamı, Meryem s. 59. ayetini dikkate alarak tercih ettik. Ayrıca Mekke döneminde inen ayetlerde geçen Salat kavramının müşrikler tarafından içinin boşaltılmış olmasını haber veren ayetler, böyle bir anlamı vermemizdeki etkenlerden birisidir.
 
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
4- Ve onlar öyle kimselerdir, o şeye inanırlar ki sana indirilmiştir ve o şeye (de inanırlar) ki senden önce indirilmiştir ve o sonraki (yaşama)da onlar kesinkes inanırlar.

اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
5- İşte onlar, kendilerinin Efendisinden bir yol gösterici üzerindedirler ve işte onlar, o başarıya erişenlerin ta kendileridir.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
6- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir, sen onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onların üzerine denktir, onlar inanmayacaklardır.

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
7- Allah, onların kalplerinin üzerine ve onların işitmesinin üzerine mühür vurmuştur. Ve bir perde de onların görmelerinin üzerindedir. Ve çok büyük bir azap onlar içindir. *

* 6. ve 7. ayetlerde bahsedilen inkâr edenlerin, Mekke veya Medine'deki belirli bir grup olduğu, genelleme içermediğine dikkat edilmelidir, önceden inkarcı olup da sonradan inanan bir çok kişi olduğu malumdur.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
8- Ve (Medine'deki) o insanlardan kimi: "Biz Allah'a ve o sonraki güne inandık" diyor, oysa onlar hiç inanan değilllerdir. 

يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ
9- Onlar (akıllarınca) aldatıyorlar Allah'ı(n elçisini)* ve o kimseleri ki inanmışlardır. Oysa onlar aldatmıyorlar, kendi benlikleri başka ve farkına da varmıyorlar.

* 9. ayette (elçisini) şeklinde açtığımız parantezin gerekçesi; Aldatma fiilinin Allah'a nispet edilerek kullanılmasının nedeni Allah'ın elçisine yapılan muamelenin Allah'a karşı yapılmış gibi olmasından ötürüdür. Ayrıca Fetih s. 10. ayetinde Allah'ın elçisine yapılan biatın Allah'a karşı yapılmış gibi beyan edilmesi bu parantezi açmamızın gerekçelerinden birisidir (Nisa s. 80). 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
10- Bir hastalık onların kalplerindedir, bu yüzden de Allah onları hastalıkça artırmıştır. Ve çok acı verici bir azap, o şeyler nedeniyle onlar içindir ki yalan söylüyor idiler.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ 
11- Ve onlara: "Siz, bu yerde sakın bozuculuk yapmayın" denildiği zaman, onlar: "Biz, ancak ve ancak düzelticileriz" diyorlar.

اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ 
12- Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o bozuculuk yapanların ta kendileridir, fakat farkına varmazlar.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
13- Ve onlara: "Siz, o (inanmış olan) insanların inandığı gibi inanın" denildiği zaman, onlar: "Biz o ahmakların inandığı gibi inanır mıyız?" diyorlar. Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o ahmakların ta kendileridir, fakat (bunu da) bilmezler.

وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
14- Ve o kimselerle karşılaştıkları zaman ise ki onlar inanmışlardır: "Biz inandık" diyorlar. Ve kendilerinin şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman ise onlar: "Şüphesiz ki biz sizin beraberinizdeyiz, biz ancak ve ancak (onlarla) alay edicileriz" diyorlar.

اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
15- Allah onlarla alay ediyor ve kendilerine süre vererek uzatıyor, onlar da kendi taşkınlıkları içinde bocalayıp duruyorlar.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
16- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o yol göstericiyi o sapkınlıkla takas etmişler, ne var ki onların bu ticaretleri kâr sağlamamış ve onlar doğruyu bulanlar da olamamışlardır.

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
17- Onların örneği o kimsenin örneği gibidir ki o, bir ateş tutuşturmak istemiştir. Ne zaman ki o (ateş), onun çevresinde olan o şeyleri aydınlattıysa, Allah onların ışığını gidermiş ve onları karanlıkların içinde bırakıvermiştir, artık göremezler.

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ
18- (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden onlar dönmezler.

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ
19- Ya da (onların örneği), o gökten boşalan sağanak bir yağmur(a tutulmuşların örneği) gibidir ki karanlıklar ve gök gürlemesi ve şimşek onun içindedir. Onlar, çakan o korkunç gürültülerden dolayı o ölümün sakınması ile parmaklarını kulaklarında tutarlar. Ve Allah, o gerçeği örtücüleri kuşatıcıdır.

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ 
20- O şimşek onların görmelerini neredeyse kapıverecek. O (şimşek), her ne zaman onları(n önünü) aydınlatsa, onlar on(un aydınlığın)da adımlarlar. Ve karanlık onların üzerine çökertildiği zaman, onlar dikilip kalırlar. Ve eğer Allah dileseydi, onların işitmesini ve görmelerini kesinlikle giderirdi. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.
 
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
21- Ey o insanlar, siz Efendinize kulluk edin, O ki  yaratmıştır sizi ve o kimseleri ki sizden öncedir, böylece siz böylece korunabilirsiniz.

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
22- O ki, o yeri bir yaygı olarak, o göğü de bir yapı (tavan) olarak sizin için yaptı ve o gökten bir su indirdi de onunla o ürünlerden bir rızık sizin için çıkardı. O halde siz Allah'a benzerler sakın kılmayın, oysa siz (bunları) biliyorsunuz.

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
23- Ve eğer siz, o şeyden bir kuşku içindeyseniz ki biz kulumuzun üzerine indirmişizdir, haydi siz de onun örneğinden bir sure getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'ın berisinden tanıklarınızı da çağırın.

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ 
24- Yok eğer yapamadıysanız ki asla yapamayacaksınız, o halde korunun o ateşten ki onun yakıtı o insanlar ve o taşlardır. (O ateş), o gerçeği örtücüler için hazırlanmıştır.

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
25- Ve sen müjdele o kimseleri ki onlar inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir. Şüphesiz ki bahçeler kendileri içindir, onların altından o nehirler akar. Kendileri her ne zaman onlardaki bir üründen rızık olarak rızıklandırılsalar: "Bu, o şeydir ki biz önceden rızıklandırılmıştık" diyeceklerdir. (Bu ürün) onlara kendisini (önceden tattıkları rızıklara) benzeşen olarak verilmiştir. Ve onlardaki temizlenmiş eşler kendileri içindir. Ve kendileri, onların içinde sürekli kalıcılardır.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
26- Şüphesiz ki Allah, örnek olarak ortaya koymaktan çekinmez o şeyi ki bir sivrisinektir hatta o şeyi ki kendisinden (küçüklük bakımından) daha üstündür. Şimdi o kimselere gelince ki inanmışlardır, onlar hemen bilirler ki şüphesiz ki o (örnek) kendilerinin Efendisinden bir gerçektir. Ve o kimselere gelince ki gerçeği örtmüşlerdir, onlar hemen derler ki: "Allah, bununla örnek olarak neyi istedi?" O, onunla birçoğunu saptırıyor ve onunla birçoğunu da doğruya iletiyor. Ve O, onunla o itaatten çıkanlardan başkasını da saptırmıyor.

لَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ 
27- Onlar öyle kimselerdir ki, Allah'ın bağlayıcı sözünü, onun yeminle bağlanmasının ardından bozarlar ve o şeyi keserler ki Allah, onun iliştirilmesini buyurmuştur ve o yerde bozuculuk yaparlar. İşte onlar, o ziyan edenlerin ta kendileridir.

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 
28- Siz, Allah'a karşı nasıl nankörlük edebiliyorsunuz? Oysa siz ölüler idiniz de O sizi yaşattı. Sonra O sizi öldürecek, sonra sizi (yeniden) yaşatacak, sonra da siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ 
29- O ki, toplu olarak sizin için yarattı o şeyleri ki Yerdedir, sonra Göğü denkleştirmeye yöneldi de onu yedi gök olarak denkleştirdi. Ve O, her bir şeyi en iyi bilicidir.

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
30- Ve bir zaman senin Efendin o meleklere: "Doğrusu ben, Yerde bir ardıl* atayıcıyım" demişti de onlar: "Sen onda o kimseyi mi atayacaksın ki o, onda bozuculuk yapacak ve o kanları akıtacaktır? Oysa biz seni övgünle tesbih ediyor ve seni kutsallaştırıyoruz." demişlerdi. O ise: "Doğrusu ben o şeyi daha iyi bilenim ki siz bilmezsiniz" demişti.

(*)- 30 ayette geçen Halifeten kelimesine, Bir ardıl anlamını verme nedenimiz için Yunus s. 14-73, Araf s. 69- 74. ayetlere bakılabilir. Bu ayetlerde geçen halife kelimesi, helak edilenlerin yerine geçenler için kullanılmaktadır. Helak edilen kavimler ile ilgili ayetlere dikkat ettiğimizde, helakı hak eden toplumların yerine, başka toplumlar geçmiştir. Sünnetullahı dikkate aldığımızda kan döken ve bozuculuk yapan bir topluluk mutlaka yok edilir ve yerine bir başka topluluk gelir.

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
31- Ve O, Adem'e o adları onların hepsini öğretmiş ve sonra o (adlara sahip ola)nları o meleklerin üzerine sunmuştu da: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, bana şunların adlarını haber verin" demişti.

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
32- Onlar: "Biz,seni tenzih ederiz, hiçbir bilgi bizim için yoktur, o şey başka ki sen bize öğretmişsindir. Şüphesiz ki sen, en iyi bilicinin, mutlak bilgenin ta kendisisin" demişlerdi.

قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
33- O: "Ey Adem, sen kendilerini onların adları ile haberlendir" demişti de ne zaman ki o, kendilerini onların adları ile haberlendirdi, O da: "Ben size dememiş miydim doğrusu ben o göklerin ve o yerin algılanamayanını en iyi bilenim ve o şeyleri de daha iyi bilenim ki siz ortaya döküyorsunuz ve o şeyleri ki siz içinizde tutuyor idiniz?" demişti.

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ 
34- Ve bir zaman biz o meleklere: "Siz, Adem'e boyun eğin" demiştik de, onlar hemen boyun eğmişlerdi, İblis hariç. O, direnmiş ve büyüklük taslamış ve o gerçeği örtücülerden olmuştu.

وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
35- Ve biz: "Ey Adem, sen ve eşin bu bahçede dinginleş ve ikiniz ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve ikiniz şu ağaca sakın yaklaşmayın, yoksa ikiniz de o haksızlık yapanlardan olursunuz" demiştik.

فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
36- Buna rağmen Şeytan ikisini ondan (ağaca yaklaşmama buyruğundan) kaydırmış, böylece ikisini o şeyden çıkarmıştı ki ikisi onun içinde idiler ve biz de: "Siz, bir kısmınız bir kısma düşman olarak inin. Ve Yerde belirli bir vakte kadar karar kılınmış bir yer ve bir yarar, sizin içindir" demiştik.

فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
37- Bunun üzerine Adem, kendisinin Efendisinden (öğretilen) bir takım kelimeleri karşılayıp almış, böylece O'da onun üzerine lütufla dönmüştü. Şüphesiz ki O, lütufla çok dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir.

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعاًۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
38- Biz de: "Siz, ondan toplu olarak inin. Şimdi eğer benden size bir yol gösterici gelir de kim benim yol göstericime uyarsa, artık hiçbir kaygı onların üzerine olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir" demiştik.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
39- Ve o kimseler ki, gerçeği örtmüşler ve bizim delillerimizi yalanlamışlardır, işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ
40- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben onu sizin üzerinize gönendirmiştim ve tastamam yerine getirin benim bağlayıcı sözümü ki, ben de size olan bağlayıcı sözümü tastamam yerine getireyim ve artık yalnızca benden sakının.

وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ
41- Ve siz, inanın o şeye ki sizin beraberinizde olan şeyi doğrulayıcı olarak indirmişimdir ve onu örtücünün ilki (Mekke'liler gibi) sakın olmayın ve benim delillerimi pek az bedele sakın takas etmeyin ve artık yalnızca benden korunun.

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ 
42- Ve siz, o gerçeğe o geçersizliği giydirmeyin ve o gerçeği de sakın içinizde tutmayın, oysa siz biliyorsunuz.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
43- Ve siz, o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin ve o saygıyla eğilenlerin beraberinde saygıyla eğilin.

تَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
44- Siz, o insanlara yüce gönüllü olmayı buyuruyorsunuz ve kendi benliklerinizi unutuyor musunuz, oysa siz o kitabı peşisıra okuyorsunuz? Siz, hiç bağlantı kurmaz mısınız?

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
45- Ve siz, (haksızlığa) direnç göstermekle ve o kulluk görevini ayakta tutmakla destek isteyin. Şüphesiz ki o, saygıyla baş eğenlerden başkasının üzerine kesinlikle ağır gelir.

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟
46- Onlar öyle kimselerdir ki kanıya varırlar şüphesiz ki kendilerinin Efendisiyle karşılaşıcıdırlar ve şüphesiz ki onlar yalnızca O'na dönücüdürler.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ 
47- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben onu sizin üzerinize gönendirmiş ve şüphesiz ki ben sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım. 

وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
48- Ve siz, korunun öyle bir güne karşı ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şeyle karşılık görmeyecektir ve ondan bir eşlikçilik kabul edilmeyecektir ve ondan bir eşitlik bedeli de alınmayacaktır ve onlar yardım da edilmeyeceklerdir.

وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ
49- Ve bir zaman biz, Firavun'un hanedanından sizi kurtarmıştık, onlar sizi o azabın kötüsüne sürüyorlar, sizin oğullarınızı boğazlıyorlar ve kadınlarınızı yaşatıyorlardı. Ve size Efendinizden bir büyük yoklama, işte bundaydı.

وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ 
50- Ve bir zaman biz, o su kütlesini sizin için ayırmıştık da sizi kurtarmış ve Firavun'un hanedanını batırmıştık ve siz de bakıp duruyordunuz.

وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
51- Ve bir zaman biz, Musa ile kırk geceliğine sözleşmiş*, sonra siz onun ardından o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz ve siz haksızlık yapanlarsınız. 

*Kelimenin söz vermiştik anlamına gelen kıraatı da vardır. Meallerdeki sözleşmiştik veya söz vermiştik şeklindeki anlam farkının nedeni bu dur.

ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
52- Sonra biz, bunun ardından (pişman olup döndüğünüzde) sizden (hatalarınızı) yok saymıştık ki siz şükredesiniz.

وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
53- Ve bir zaman biz, Musa'ya o kitabı yani o (doğru ile yanlışı) ayıranı vermiştik ki siz doğruyu bulasınız.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
54- Ve bir zaman Musa, kendi topluluğuna: "Ey topluluğum, şüphesiz ki siz o buzağıyı (tanrı) edinmekle kendi benliklerinize haksızlık yaptınız. Haydi, kusursuz var edeninize (itaate) dönün de birbirinizi (içinizdeki itaate dönmeyenleri) öldürün*. Bu, sizin için kusursuz var edeninizin yanında daha hayırlıdır. (Bunu yaptığınızda) artık O sizin üzerinize lütufla dönmüştür. Şüphesiz ki O, lütufla çokça dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir" demişti.

* 54. ayete böyle bir parantez açma gerekçemiz, ayet içinde geçen Faktülü (öldürün) kelimesinin, Kur'an içinde geçtiği hiçbir ayette mecazi anlamda kullanılmamış olmasıdır. Ayrıca Enfüseküm kelimesinin bağlamına göre Kendinizi veya Birbirinizi anlamı taşımaktadır. Hakiki anlamı dikkate alınarak verilen bir mealde Kendinizi öldürün olarak ortaya çıkan anlamın düşük olması bizi, bazı tefsirlerde geçen yorumları dikkate almaya yönelterek, kelimeye mecazi bir anlam vermememize, ve tevbe edenlerin tevbe etmeyenleri öldürmesi gerektiği şeklinde bir anlam vermeye yöneltmiştir. Allahu alem.

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
55- Ve bir zaman siz Musa'ya: "Ey Musa, biz sana asla inanmayacağız ta ki Allah'ı açıkça görünceye kadar" demiştiniz de o korkunç gürültü hemen sizi tutmuştu oysa siz bakıp duruyordunuz.

ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
56- Sonra biz, ölümünüzün ardından sizi (yeniden) harekete geçirmiştik ki, şükredesiniz.

وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
57- Ve biz, o bulutu sizin üzerinize gölgelendirmiş ve sizin üzerinize o kudret helvasını ve o bıldırcını indirmiş: "Siz, yiyin o şeylerin temizlerinden ki biz size rızık olarak verdik" (demiştik). Ve onlar bize haksızlık yapmadılar, fakat onlar kendi benliklerine haksızlık yapıyor idiler.

وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
58- Ve bir zaman biz: "Siz, şu kasabaya girin de, ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve o kapıya boyun eğenler olarak girin ve 'Günahlarımızı üzerimizden düşür' deyin ki biz de sizin yanılgılarınızı bağışlayalım. Ve biz o iyilik edenlere yakında artıracağız" demiştik.

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
59- Ne var ki bir sözle değiştirdi o kimseler ki haksızlık yapmışlardır, o şeyin başkasıyla ki kendilerine denilmişti, bunun üzerine biz de Gökten indirdik titreten bir azap o kimselerin üzerine haksızlık yapmışlardır, o şey nedeniyle ki itaatten çıkıyor idiler.

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ 
60- Ve bir zaman Musa, kendi topluluğunu suvarmak istemişti de biz ona: "Sen, değneğinle o taşa vur" demiştik. Böylece ondan oniki göze fışkırmış, (topluluğundan olan) bütün insanlar içecekleri yeri kesinlikle bilmişti. (Onlara): "Siz, Allah'ın rızkından yiyin ve için ve bu yerde bozuculuk yapanlar olarak sakın karışıklık çıkarmayın" (demiştik).

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْراً فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
61- Ve bir zaman siz: "Ey Musa, biz bir tek çeşit yiyeceğin üzerinde asla direnç gösteremeyeceğiz, sen Efendine bizim için hemen çağrı yap da, bizim için çıkarsın o şeylerden ki o yer bitiriyor, onun sebzesinden ve salatalığından ve sarmısağından ve mercimeğinden ve soğanından" demiştiniz. O da: "Siz değiştirmek mi istiyorsunuz o şeyi ki kendisi daha aşağı o şeyle ki kendisi daha hayırlıdır? Mısır'a inin şüphesiz ki talep ettiğiniz şeyler sizin için (orada) vardır" demişti. (Nankörlükleri nedeniyle) onların üzerine o aşağılanma ve o çaresizlik vuruldu (o duruma düşürüldüler) ve Allah'tan bir hiddete yerleştiler. Bu böyledir çünkü onlar Allah'ın delillerini örtüyor ve o habercileri hiçbir haklı gerekçe olmaksızın öldürüyor idiler. Bu, o şey nedeniyleydir ki onlar baş kaldırmışlar ve aşırı gidiyor idiler.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
62- Şüphesiz ki o kimseler inanmışlardır ve o kimseler ki Yahudi* ve Hristiyan* ve Sabiidir (onlardan) kim Allah'a ve o sonraki güne inanır ve düzgün iş işlerse, Efendilerinin yanındaki ödülleri, artık onlar içindir. Ve hiçbir kaygı onların üzerine olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir. 

*Burada Yahudi anlamı verilen Hadu kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
63- Ve bir zaman biz, yeminle bağlanmış sözünüzü almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiş: "Tutun o şeyi kuvvetlice biz size verdik ve hatırlayın o şeyleri onun içindedir, ta ki korunabilesiniz" (demiştik).

ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
64- Sonra siz bunun ardından (başka tarafa) yakınlaşmıştınız. Bu durumda eğer Allah'ın lütfu ve O'nun şefkati sizin üzerinizde olmasaydı, siz kesinlikle o ziyan edenlerden olurdunuz.

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ 
65- Ve ant olsun ki siz bildiniz o kimseleri ki içinizden o dinlenme (günün)de aşırı gitmişlerdir. Biz bundan dolayı onlara: "Siz, aşağılanan maymunlar olunuz" demiştik.
 
فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ 
66- Böylece biz onu (olayı) bir caydırıcı karşılık yaptık o kimseler için ki onun (olayın) önündedir ve o kimseler için ki onun ardındadır ve o korunanlar için bir öğüt yapmıştık.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
67- Ve bir zaman Musa kendi topluluğuna: "Şüphesiz ki Allah size bir sığır boğazlamanızı buyuruyor" demişti de onlar: "Sen bizi alay konusu olarak mı ediniyorsun?" demişler, o da: "Ben o düşüncesizlerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.
 
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
68- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o(nun özellikleri) nedir bize açıklasın" demişler, o da: "Şüphesiz ki O, 'Doğrusu o bir sığırdır ki, (toprağı) yarıcı (yaşlı) değildir ve körpe de değildir, bunun arasında bir ortancadır' diyor. O şeyi hemen yapın ki siz buyuruluyorsunuz" demişti.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ
69- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da onun rengi nedir bize açıklasın" demişler, o da: " Şüphesiz ki O, 'Doğrusu o bir sığırdır ki sapsarı parlayandır, onun rengi o bakanlara mutluluk verir' diyor" demişti.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ
70- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o nedir bize açıklasın. Doğrusu (o yaşlı ve körpe olmayan sapsarı) o sığırlar bizim üzerimize birbirine benzeşik geldi. Ve şüphesiz ki biz eğer Allah dilerse kesinlikle doğruyu bulanlarız" demişlerdi.

قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
71- O da: "Şüphesiz ki O, 'Doğrusu o sığırdır ki, o yeri sürerek ve o ekini suvararak boyunduruğa alınmamıştır. (Bunları yapmaktan) salim kılınmıştır, onda (sarıdan başka) hiçbir renk yoktur' diyor" demişti de onlar: "Şimdi sen o gerçeği bize getirdin" demişler ve onu hemen boğazlamışlardı ve neredeyse (bunu) yapmıyorlardı.

وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ 
72- Ve bir zaman siz bir benliği öldürmüştünüz de, onu (öldürmenin suçunu) birbirinize defetmiştiniz. Ve Allah ortaya çıkarıcıdır o şeyleri ki siz içinizde tutuyor idiniz.

فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْـيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
73- Bunun üzerine biz de: "Siz, onun bir kısmını ona (öldürülene) vurun"* demiştik. Böylece Allah o ölüleri yaşatır ve kendisinin (gözle görülen) delillerini size gösterir ki siz bağlantı kurabilesiniz. 

* Faili meçhul cinayetlerde bu yöntemi uygulayın.

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ 
74- Sonra bunun ardından sizin kalpleriniz katılaştı. Artık onlar o taşlar gibi, hattâ katılık bakımından daha çetindir.  Ve şüphesiz ki o taşlardan öylesi vardır ki ondan o nehirler fışkırır. Ve şüphesiz ki onlardan öylesi vardır ki, çatlar da ondan o su çıkar. Ve şüphesiz ki onlardan öylesi vardır ki, Allah'ın çekincesinden dolayı aşağı yuvarlanır. Ve Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.

اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
75- Şimdi siz hala umutlanıyor musunuz onlar size inanacaklar? Oysa içlerinden bir bölük vardı ki onlar Allah'ın kelamını işitiyorlar, sonra ona bağlantı kurmalarının ardından onu saptırıyorlardı, oysa onlar (doğruyu) biliyorlardı.

وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
76- Ve o kimselerle karşılaştıkları zaman ki onlar inanmışlardır: "Biz inandık" diyorlar. Ve onların bir kısmı bir kısmı ile yalnız kaldıkları zaman ise: "Siz, onlara mı söylüyorsunuz o şeyi Allah size açtımıştır ki Efendinizin yanında onu sizin üzerinize delil getirsinler? Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?" diyorlar.

اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
77- Ve onlar bilmezler mi şüphesiz ki Allah biliyor o şeyleri ki onlar gizliyorlar ve o şeyleri ki ilan ediyorlar?

وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ 
78- Ve onlardan bir kısmı anasından doğduğu gibidir kitabı bilmezler, boş beklentiler başka. Ve onlar kanıdan başkasına da varmazlar.

فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ 
79- O halde perişanlık o kimseler içindir ki onlar o kitabı elleri ile yazarlar, sonra da onunla pek az bedel takas etmek için: "Bu, Allah'ın yanındandır" derler. O halde perişanlık onlaradır o şeyden dolayı ki onlar elleri ile yazmışlardır ve perişanlık onlaradır o şeyden dolayı ki onlar kazanıyorlar. 

وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْداً فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
80- Ve onlar: "O ateş bize asla dokunmayacaktır, sayılanmış günler başka" dediler. Sen de ki: "Siz, Allah'ın yanından bir bağlayıcı söz mü edindiniz? Öyleyse Allah kendisinin bağlayıcı sözüne asla aykırı davranmayacaktır. Yoksa siz Allah'ın üzerine o şeyi mi diyorsunuz ki (doğruluğunu) bilemezsiniz?"

بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
81- Öyle değil, kim bir kötülük kazanır ve bu yanılgısı onu kuşatmış (halde ölür) ise, bu yüzden işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar, onun içinde sürekli kalıcılardır.

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ 
82- Ve o kimseler ki, inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir, işte onlar o bahçenin arkadaşlarıdır. Onlar, onun içinde sürekli kalıcılardır.

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْناً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
83- Ve bir zaman biz Yakub'un oğulları'ndan: "Siz, Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceksiniz ve anne babaya iyilikle davranın ve o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o çaresizlere de ve o insanlar için iyi söz söyleyin ve o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin" diye, yeminle bağlanmış söz almıştık. Sonra siz (başka tarafa) yakınlaşmıştınız, içinizden pek azınız başka ve siz hâlâ da ilgisiz kalıcılarsınız.

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
84- Ve bir zaman biz: "Siz, kanlarınızı akıtmacaksınız ve birbirinizi kendi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız" diye, sizden yeminle bağlanmış sözünüzü almış, sonra da siz kararlılık sözü vermiştiniz. Ve siz (bunlara) hâlâ da tanıklık ediyorsunuz.

ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقاً مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
85- Sonra siz şunlarsınız ki, birbirinizi (haksız yere) öldürüyorsunuz ve içinizden bir bölüğü yurtlarından çıkarıyorsunuz, onların üzerine o günahla ve o düşmanlıkla sırt sırta veriyorsunuz. Ve eğer onlar size esirler olarak gelirlerse de, onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa ki o (onları çıkarmak) sizin üzerinize yasaklanmıştı. Şimdi siz o kitabın (fidye almayı serbest bırakan) kısmına inanıyorsunuz da (birbirinizi çıkarmayı yasaklayan) kısmını örtüyor musunuz? O halde karşılık yoktur o kimseye ki içinizden bunu yapıyor, o yakın yaşamda bir rezillik başka. Ve o kalkışın günü ise onlar o azabın en çetinine geri döndürüleceklerdir. Ve Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
86- İşte onlar öyle kimselerdir ki, bu şimdiki yaşamı o sonrakiyle takas etmişlerdir. Bu yüzden o azap onlardan hafifletilmeyecektir ve onlar yardım da edilmeyeceklerdir.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقاً كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقاً تَقْتُلُونَ
87- Ve ant olsun ki biz Musa'ya o kitabı verdik ve onun ardından o elçileri peşine düşürdük ve Meryem'in oğlu İsa'ya da o apaçık belgeleri verdik ve onu Kutsal'ın Esintisi (Ruhu'l Kudüs) ile güçlendirdik. Şimdi, her ne zaman bir elçi size kendi benliklerinizin kaymayacağı (benimsemeyeceği) şeyi getirdiyse, siz büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir bölüğünü yalanladınız ve bir bölüğünü de öldürüyordunuz.

وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلاً مَا يُؤْمِنُونَ
88- Ve onlar: "Bizim kalplerimiz (çağırdığına şeye karşı) kılıflıdır" dediler. Aksine, gerçeği örtmeleri nedeniyle Allah onları dışlamıştır, bu yüzden pek azı da olsa inanmıyorlar*. 

*Kalilen kelimesi az anlamında kullanıldığı gibi, hiç olmadığı anlamında da kullanılmaktadır.  

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
89- Ve onlara Allah'ın katından kendilerinin beraberindeki şeyi doğrulayıcı bir kitap geldiğinde, oysa önceden o kimselerin (müşrik Arapların) üzerine fetih istiyor idiler ki onlar gerçeği örtmüşlerdir. Ne zaman ki tanıdıkları şey onlara geldi, onlar onu (kitabı) örttüler. Bu yüzden Allah'ın dışlaması o gerçeği örtücülerin üzerinedir.

ئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
90- Ne kötüdür o şey ki kendi benliklerini onunla takas ettiler. (O da) Allah'ın indirdiği o şeyi, Allah'ın kendi kullarından dileyeceği kimsenin üzerine lütfundan indirmesini çekemeyerek örtmeleridir. Bu yüzden onlar hiddet üzerine hiddete yerleştiler. Ve bir alçaltıcı azap o gerçeği örtücüler içindir.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
91- Ve onlara: "Siz, o şeye inanın ki Allah indirmiştir" denildiği zaman, onlar: "Biz, o şeye inanırız ki bizim üzerimize indirilmiştir" diyorlar ve o şeyi örtüyorlar ki onun ötesindedir. Oysa o, onların beraberindeki şeyi doğrulayıcı bir gerçektir. Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, o halde Allah'ın habercilerini önceden niçin öldürüyordunuz?"

وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
92- Ve ant olsun ki Musa o apaçık belgeleri size getirmişti, sonra da siz onun (Tur'a çıkmasının) o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz ve siz haksızlık yapanlarsınız.

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
93- Ve bir zaman biz, yeminle bağlanmış sözünüzü almıştık ve Tur'u sizin üstünüze yükseltmiştik: "Siz, o şeyi kuvvetlice tutun ki biz size verdik ve dinleyin" (demiştik). Onlar ise: "Biz işittik ve baş kaldırdık" demişler ve gerçeği örtmeleri nedeniyle onların kalplerinde o buzağı (sevgisi) içirilmişti (sindirilmişti). Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, ne kötüdür o şey ki inancınız size onu buyuruyor."

قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ 
94- Sen de ki: "Eğer o sonraki yurt Allah'ın yanında (Yahudi olmayan) o insanların berisinden sadece size özel ise, eğer siz de doğru söyleyenler iseniz, o halde o ölümü temenni edin."

وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
95- Ve onlar sonsuza dek onu asla temenni etmeyeceklerdir o şey nedeniyle ki kendi elleri öncelemiştir. Ve Allah, o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.

وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
96- Ve sen onları kesinlikle ve kesinlikle bulacaksın ki yaşamın üzerine o insanların en düşkünüdür. Hattâ o kimselerden ki ortak koşmuşlardır, onların her biri gönülden arzu eder ki bin sene ömürlense. Oysa o (ömürlenmesi) onu o azaptan asla uzaklaştırıcı olmayacaktır. Ve Allah en iyi görücüdür o şeyleri ki onlar işliyorlar.

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
97- Sen de ki: "Kim Cibril'e bir düşman ise, oysa doğrusu o, onu Allah'ın onayıyla senin kalbinin üzerine onun önünde olan şeyi doğrulayıcı ve doğruya ileten ve o inananlara müjde olarak indirmiştir."

مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ 
98- Kim, Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun elçilerine ve Cibril'e ve Mikal'e bir düşman ise, o halde şüphesiz ki Allah da o gerçeği örtücülere bir düşmandır.

وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ 
99- Ve ant olsun ki biz sana apaçık deliller indirdik. Ve onları (red edip) örtmüyor, o itatten çıkanlar hariç.
 
اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ 
100- Ve onlar her ne zaman bir sözle bağlılık sözü verdilerse, içlerinden bir bölük onu fırlatıp atmadı mı? Hayır, onların tamamı* inanmazlar.

*Ekseruhum kelimesine diğer meallerden farklı olarak tamamı anlamı verme gerekçemiz, bağlamın 99. ayet ile olan ilgisine istinaden fasıkları kast ediyor olmasıdır.

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
101- Ve onlara Allah'ın yanından o şeyi  doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ki (o şey) onların beraberindedir, Allah'ın kitabını sırtlarının ötesine fırlatıp attı o kimselerden bir bölük kendilerine o kitap verilmişti, sanki onlar (kitap) bilmez (Mekke'li)ler*.

* Ayetin sonundaki la ya'lemune ifadesine (Mekke'li) parantezini açma gerekçemiz bu ifadenin aynı surenin 113. ve 118. ayetlerin Mekke'li müşrikler için kullanılması nedeniyledir.

وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ 
102- Ve onlar o şeye uydular ki o (insan) şeytanlar Süleyman'ın hükümranlığı üzerine peşi sıra okuyorlardı. Oysa Süleyman gerçeği örtmemişti, fakat hakikat şu ki o (insan) şeytanlar gerçeği örtmüşlerdi. Onlar, o insanlara o sihri öğretiyorlardı ve o şeyi de (öğretiyorlardı) ki Babil'de iki güç sahibi* Harut'un ve Marut'un üzerine indirilmişti. Ve o ikisi ise hiçbirine birşey öğretmiyordu ta ki: "Biz ancak ve ancak bir ayartmayız, o halde sen sakın gerçeği örtme" deyinceye kadar. Buna rağmen onlar o ikisinden o şeyi öğreniyorlardı ki onunla adam ve kendi eşinin arasını ayrıştırıyorlardı. Oysa onlar, onunla hiçbirine zarar vericiler değildi, Allah'ın onayı olması başka. Ve onlar o şeyi öğreniyorlardı ki o (sihir) kendilerine zarar verecek ve fayda veremeyecekti. Ve ant olsun ki onlar kesinlikle bilmişlerdi ki kim onu (sihri) takas etmişse onun için o sonraki (yaşam) da hiçbir (güzel) nasip olmayacaktır. Ve kesinlikle ne kötüdür o şey ki kendi benliklerini ona takas etmişlerdir. Eğer onlar biliyor olsalardı, (böyle yapmazlardı). 

* 102. ayet içinde geçen Melekeyn  kelimesine İki güç sahibi anlamı verme gerekçemiz, Harut ve Marut'un bildiğimiz anlamda iki melek anlamı verildiğinde ortaya çıkan problemlerin, bu ayeti Kur'an içinde birbirinden çok farklı biçimde anlaşılan bir duruma düşürmesidir. Ayrıca bu kelimenin Melikeyn olarak da kıraatı vardır. 

وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
103- Ve eğer gerçekten onlar inansalar ve korunsalardı, Allah'ın yanında dönüş yeri bakımından kesinlikle daha hayırlı olacaktı. Eğer onlar biliyor olsalardı, (inanır korunurlardı).

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ 
104- Ey o kimseler ki inanmışlardır siz sakın:"Bizi güt" demeyin, siz: "Bizi gözet" deyin ve dinleyin. Ve çok acı verici bir azap, o gerçeği örtücüler içindir.

مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
105- Gönülden arzu etmiyor o kimseler ki o kitabın mensuplarından gerçeği örtmüşlerdir ve ne de o ortak koşanlar, kendi Efendinizden sizin üzerinize herhangi bir hayır indirilsin. Oysa Allah, kendisinin şefkatini kime dilerse özelleştirir. Ve Allah, o büyük lütfun sahibidir. 

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ 
106- Eğer biz herhangi bir delilden (önceki kitaplardan) hükmü kaldırırsak veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun örneğini getiririz. Sen bilmedin mi şüphesiz ki Allah her şeyin üzerine güç yetiricidir?
 
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
107- Sen bilmedin mi şüphesiz ki Allah, o göklerin ve o yerin hükümranlığı O'na aittir? Ve Allah'ın berisinden hiçbir yakın ve hiçbir yardımcı sizin için yoktur.

اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ 
108- Yoksa siz, önceden Musa'ya talep edildiği gibi kendi elçinize de mi talepte bulunmayı istiyorsunuz? Ve kim o inancı o gerçeği örtme ile değiştirirse, artık kesinlikle o yolun denk olanından sapmıştır.

وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ 
109- O kitabın mensuplarından birçoğu gönülden arzu etti ki, keşke kendileri inanmanızın ardından sizi azılı gerçeği örtücüler olarak döndürebilseler. Kendilerine o gerçeğin apaçık belli olmasının ardından kendi benliklerinin yanındaki bir kıskançlık nedeniyle. Buna rağmen siz onları (hatalarını) yok sayın ve aldırış etmeyin ta ki Allah kendi buyruğunu getirinceye kadar. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
110- Ve siz, o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin. Ve siz, kendi benlikleriniz için hayırdan ne öncelerseniz, onu Allah'ın yanında bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah o şeyleri tamamıyla en iyi görücüdür ki siz işliyorsunuz.

وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
111- Ve onlar: "O bahçeye asla giremeyecektir, o kimse hariç ki kendisi Yahudidir veya Hristiyandır*" dediler. Bu, onların boşa beklentileridir. Sen de ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, sağlam kanıtınızı getirin."

*Yahudiler ve Hristiyanlar ayrı ayrı sadece kendilerinin cennete gideceğini iddia etmektedir.

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟
112- Öyle değil, kim kendi yüzünü iyilik eden olarak Allah'a teslim ederse, artık kendi Efendisinin yanındaki ödülü onun içindir Ve hiçbir kaygı onların üzerine olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir. 

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
113- Ve Yahudiler*: "Hristiyanlar* bir şey üzerinde değildir" dedi. Ve Hristiyanlar da: "  Yahudiler bir şey üzerinde değildir" dedi. Oysa onlar o kitabı peşi sıra okuyorlar. O kimseler ki (kitap) bilmezler, onların söylediğinin örneğini aynı şekilde dedi. Artık Allah, o kalkışın günü onların arasında karar verecektir o şeyde ki onlar onun hakkında aykırılığa düşüyor idiler.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ 
114- Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'ın boyun eğilen yerlerini O'nun adının onların içinde hatırlanmasını alıkoymuştur ve onların harap olmasında çaba göstermiştir? İşte onlar var ya, oralara girmeleri kendileri için (doğru) olamaz, kaygılananlar olarak girmeleri başka. O yakında bir rezillik onlar içindir. Ve o sonrakinde çok büyük bir azap ise onlar içindir.

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
115- Ve (güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. O halde siz nereye yakınlaşırsanız, Allah'ın yüzü (hoşnutluğu) artık oradadır. Şüphesiz ki Allah, kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ
116- Ve onlar: "Allah bir çocuk edindi" dediler. O, münezzehtir. Aksine, o şeyler ki Göklerde ve Yerdedir, O'nundur. Her biri O'na gönülden bağlananlardır.

بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
117- O, Göklerin ve Yerin örneksiz yaratıcısıdır. Ve O, bir işe karar verdiği zaman, ona ancak ve ancak "Ol" der, o da hemen oluverir.

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
118- Ve o kimseler ki (kitap) bilmezler: "Allah bizimle kelam etmeli veya bize (gözle görülen) bir delil gelmeli değil miydi?" dedi.  O kimseler ki kendilerinden öncedir, onların söylediğinin örneğini aynı şekilde demişti. Onların kalpleri birbirine benzeşti. Biz kesinkes inanacak bir topluluk için o (gözle görülen) delilleri kesinlikle açıklamışızdır.

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ 
119- Şüphesiz ki biz seni o gerçekle bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve sen o şiddetli ateşin arkadaşlarından (bilgi) talep edilmeyeceksin.

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
120- Ve Yahudiler ve Hristiyanlar* senden asla hoşnut olmayacak ta ki sen onların inanç çizgisine uyuncaya kadar. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah'ın yol göstericiliği, o doğruyu göstericiliğin ta kendisidir." Ve ant olsun ki eğer sen, onların keyfi eğilimlerine o şeyin ardından uyarsan ki sana o bilgiden gelmiştir, Allah'tan sana  hiçbir yakın dost ve hiçbir yardımcı yoktur.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
121- O kimseler ki biz kendilerine o kitabı vermişizdir, onu izlemenin hakkını vererek izlerler. İşte onlar ona inanırlar. Ve kim onu örterse, işte onlar o ziyan edenlerin ta kendileridir.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
122- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben onu sizin üzerinize gönendirmiştim ve şüphesiz ki ben sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım. 

وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ 
123- Ve siz korunun öyle bir güne karşı ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şey karşılık görmeyecektir ve ondan bir eşitlik bedeli kabul edilmeyecektir ve ona bir eşlikçilik de fayda vermeyecektir ve onlar yardım da edilmeyeceklerdir.

وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ
124- Ve bir zaman İbrahim'i kendi Efendisi bir takım kelimeler(den oluşan buyruklar)la yoklamıştı da o, onları (yerine getirerek) tamamlamıştı. O (Allah): "Şüphesiz ki ben, seni o insanlar için bir önder yapıcıyım" demişti. O da: "Ve soyumdan olanları da" demişti. O (Allah): "Benim bağlılık sözüm o haksızlık yapanlara kavuşmaz" demişti.

وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
125- Ve bir zaman biz  Evi (Kabe'yi) o insanlar için dönüp gelecekleri ve güvenli yer olarak belirlemiş ve (insanlara): "İbrahim'in mevkisinden siz de kulluk görev yeri edinin (İbrahim'in tevhidi yaşamını örnek alın)" (demiş), İbrahim'e ve İsmail'e: "İkiniz benim evimi, (ziyaret maksadıyla) o dolaşanlar ve (Mekke'de) o yerleşenler ve o saygıyla eğilenler, o boyun eğenler için (putlardan) temiz tutun" diye bağlılık sözü almıştık.

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ 
126- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen burayı bir güvenli yerleşim merkezi yap, ve onun mensuplarını içlerinden Allah'a ve o sonraki güne kim inanmışsa o ürünlerden rızıklandır" demiş, O da: "Ve kim gerçeği örtmüşse de, artık ben onu pek az yararlandıracağım sonra da onu o ateşin azabına mecbur bırakacağım. Ve ne kötüdür o varış yeri" demişti. 

وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿١٢٧﴾ رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿١٢٨﴾ رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟ ﴿١٢٩
127- 128- 129- Ve bir zaman İbrahim, o ev (Kabe) den o temelleri yükseltiyor ve İsmail'de (yükseltiyor ve şöyle diyordu): "Ey Efendimiz, sen bizden kabul et. Şüphesiz ki sen en iyi işiticinin, en iyi bilicinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen bizi, sana iki teslim olan yap ve bizim soyumuzdan da sana teslim olan bir toplum (yap) ve bize (hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerimizi göster ve bizim üzerimize lütufla dön. Şüphesiz ki sen çok lütufla dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen onların içinde kendilerinden bir elçi harekete geçir ki o, senin delillerini onların üzerine peşi sıra okusun ve onlara o kitabı ve o bilgeliği öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz ki sen mutlak güçlünün, mutlak bilgenin ta kendisisin."

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
130- Ve kim İbrahim'in inanç çizgisinden ilgisini keser? O kimse hariç ki, kendi benliğini ahmak hale getirmiştir. Ve ant olsun ki biz onu o yakın (yaşam)da seçmiştik. Ve şüphesiz ki o, o sonrakinde kesinlikle o düzgünlerdendir.

اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
131- Bir zaman kendi Efendisi ona "Teslim ol" demişti de, o: "Ben o tüm insanların Efendisine teslim oldum" demişti.

وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
132- Ve İbrahim onu (inanç çizgisini) oğullarına da tembihlemiş ve Yakup da: "Ey oğullarım, şüphesiz ki Allah, bu yükümlülüğü size seçti,o halde siz sakın sakın ölmeyin, teslim olanlar haliniz başka" (diye oğullarına tembihlemişti).

اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
133- (Ey Yahudiler), yoksa siz tanıklar mı idiniz hani o ölüm Yakub'a hazır olmuştu? Hani o oğullarına: "Siz benim ardımdan neye kulluk edeceksiniz?" demişti de, onlar: "Biz, senin tanrına ve senin ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın tanrısına, bir tek tanrı olarak kulluk edeceğiz. Ve biz O'na teslim olanlarız" demişlerdi.

تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
134- Bu, bir toplumdur ki kesinlikle gelip geçmiştir. Onun (o toplumun) kazandığı şeyler kendisine ve sizin kazandığınız şeyler de sizedir. Ve siz (bilgi) talep edilmeyeceksiniz o şeylerden ki onlar işliyor idiler.

وَقَالُوا كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
135- Ve onlar: "Siz, Yahudi* veya Hristiyan* olun ki, doğruya iletilesiniz" dediler. Sen de ki: "Aksine bu, ( fıtrat yasalarına) meyleden haldeki İbrahim'in inanç çizgisiyle (mümkündür). Ve o, o ortak koşanlardan değildi."

* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir. 

*Yahudiler ve Hristiyanlar bunu ayrı ayrı kendileri için söylemiştir.

قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
136- Siz (onlara): "Biz, inandık Allah'a ve o şeye ki bize indirilmiştir ve  o şeye ki İbrahim'e ve İsmail'e ve İshak'a ve Yakub'a ve o torunlara indirilmiştir ve o şeye ki Musa'ya ve İsa'ya verilmiştir ve o şeye ki o habercilere kendilerinin Efendisinden verilmiştir. Biz onlardan hiçbirinin arasını ayrıştırmayız. Ve biz O'na teslim olanlarız" deyin.

فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ
137- Yok eğer onlar o şeyin örneğine inanırlarsa ki siz de ona inanmışsınızdır, artık kesinlikle doğruyu bulmuşlardır. Ve eğer (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık onlar ancak ve ancak bir ayrışma içindedirler. Bu durumda onlara karşı Allah sana yetecektir. Ve O, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
138- (Siz onlara): "Allah'ın boyası. Ve boya bakımından Allah'tan daha iyi olan kimdir? Ve biz O'na kulluk edenleriz" (deyin).

قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ 
139- Ve sen de ki: "Siz, Allah hakkında bizimle mi tartışıyorsunuz? Oysa O, bizim de Efendimizdir ve sizin de Efendinizdir. Ve bizim işlediklerimiz bizedir ve sizin işledikleriniz sizedir. Ve biz O'na katışıksız inananlarız."

اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ 
140- Yoksa siz: "Şüphesiz ki İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve o torunlar, Yahudi veya Hristiyan* idiler" mi diyorsunuz? Sen de ki: "Siz mi daha iyi bilensiniz yoksa Allah mı?" Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, kendi yanındaki Allah'tan (gelmiş) bir tanıklığı içinde tutmuştur? Ve Allah, asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.

* Yahudiler, "onlar Yahudi", Hristiyanlar ise "onlar Hristiyan idi" diyorlar anlamında.

تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
141- Bu, bir toplumdur ki kesinlikle gelip geçmiştir. Onun (o toplumun) kazandığı şeyler kendisine ve sizin kazandığınız şeyler de sizedir. Ve siz (bilgi) talep edilmeyeceksiniz o şeylerden ki onlar işliyor idiler.

سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
142- O insanlardan o kimi ahmaklar: "Onları (şimdiki) yönlerinden (başka tarafa) ne yakınlaştırdı ki onlar onun üzerinde idiler?" diyecekler. Sen de ki: "(Güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. O, kim dilerse doğruluğunu koruyan yola iletir."

* Allah'ın dilediğini saptırması dilediğini hidayete ulaştırması ile ilgili ayetler, Allah c.c. nin keyfi bir tutum takınarak kulları hakkında böyle bir tasarrufta bulunduğu anlamına değil, bu güce sahip olduğu anlamına gelir.

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ 
143- Ve işte böyle biz, sizi bir dengeli toplum yaptık ki o insanların üzerine tanıklar olasınız ve o elçi de sizin üzerinize tanık olsun. Ve biz o yönü (yeniden Kabe) yapmadık ki sen (önceden de) onun üzerinde idin, bilip ayırt edelim o kimseyi ki o elçiye uyar, o kimseden ki kendisi iki ökçesi üzerinde çevrilir. Ve şüphesiz ki (bu değişiklik) kesinlikle ağır olmuştur, o kimselerin üzerine başka ki Allah onları doğruya iletmiştir. Ve Allah sizin inanmanızı kesinlikle kayba uğratacak değildir. Şüphesiz ki Allah, o insanlara kesinlikle çok acıyıcıdır, şefkati süreklidir.

قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
144- Biz, kesinlikle görüyoruz ki senin yüzün Göğe çevrilip duruyor. Şimdi biz seni kesinlikle ve kesinlikle bir yöne yakınlaştıracağız ki sen ona hoşnut olacaksın. Bundan böyle sen yüzünü Mescidi Haram'ın ortasına yakınlaştır. Ve siz de nerede olursanız, bundan böyle yüzlerinizi onun ortasına yakınlaştırın. Ve şüphesiz ki o kimseler kendilerine kitap verilmiştir, kesinlikle biliyorlar şüphesiz ki o, kendilerinin Efendisinden bir gerçektir. Ve Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki onlar işliyorlar.

وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
145- Ve ant olsun ki eğer sen getirsen ki o kimselere kendilerine o kitap verilmiştir her bir delili, onlar senin yönüne uymadılar. Ve sen de onların yönüne uyucu değilsin. Ve onların bir kısmı bir kısmın yönüne de uyucu değildir. Ve ant olsun ki eğer sen o şeyin ardından onların keyfi eğilimlerine uyarsan ki sana o bilgiden gelmiştir, o takdirde şüphesiz ki sen de kesinlikle o haksızlık yapanlardansın.

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
146- O kimseler ki biz kendilerine o kitabı vermişizdir, onu öyle tanıyorlar ki onlar sanki kendi oğullarını tanıyorlar. Ve şüphesiz ki içlerinden bir bölük de o gerçeği kesinlikle içlerinde tutuyorlar oysa onlar biliyorlar.

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟ 
147- O gerçek, senin Efendindendir. O halde sen o tereddüte düşenlerden sakın sakın olma.

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
148- Ve yüz çevirme yeri her bir kimse içindir, o ona yakınlaşıcıdır, o halde siz de o hayırlarda yarışın. Siz nerede olursanız Allah (kalkışın gününde) sizi toplu olarak getirecektir. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
149- Ve sen nereden çıkarsan, bundan böyle yüzünü Mescidi Haram'ın ortasına yakınlaştır. Ve şüphesiz ki o, (buyruk) senin efendinden bir gerçektir. Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ 
150- Ve sen nereden çıkarsan, bundan böyle yüzünü Mescidi Haram'ın ortasına yakınlaştır. Ve siz de nerede olursanız yüzlerinizi onun ortasına yakınlaştırın ki o insanlar için sizin üzerinize bir delil olmasın, o kimseler başka ki içlerinden haksızlık etmişlerdir. O halde siz onlardan sakın çekinmeyin ve benden çekinin ve ben de sizin üzerinizdeki gönencimi tamamlayayım ve siz de doğruyu bulasınız.

كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
151- Nitekim biz size içinizde (yaşayan) sizden bir elçi gönderdik, o (elçi) bizim delillerimizi sizin üzerinize peşi sıra okuyor ve sizi arındırıyor ve size o kitabı ve o bilgeliği öğretiyor ve öğretiyor ki o şeyleri ki siz biliyor değildiniz.

فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟
152- O halde siz beni hatırlayın ki bende sizi hatırlayayım ve bana şükredin ve bana sakın nankörlük etmeyin.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
153- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz direnç göstermekle ve o kulluk göreviyle (Allah'tan) destek isteyin. Şüphesiz ki Allah, o direnç gösterenlerin beraberindedir.

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
154- Ve siz, sakın demeyin o kimse için ki o Allah'ın yolunda öldürülüyor: "(Onlar) ölülerdir." Aksine, onlar yaşayanlardır, fakat siz farkına varamazsınız.

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
155- Ve biz sizi, o kaygıdan ve o açlıktan az bir şeyle ve o mallardan ve o benliklerden ve o ürünlerden bir eksiltmeyle kesinlikle ve kesinlikle yoklayacağız. Ve sen (bu zorluğa karşı) o direnç gösterenleri müjdele.

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
156- Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir musibet değdiği zaman: "Şüphesiz ki biz Allah'a aidiz ve şüphesiz ki biz yalnızca O'na dönücüleriz" derler.

اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ 
157- İşte onlar, kendilerinin Efendisinden sahiplenmeler ve bir şefkat kendilerinin üzerinedir. Ve işte onlar o doğruyu bulanların ta kendileridir.

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ
158- Şüphesiz ki Safa ve Merve, Allah'ın farkındalıklarındandır. O halde kim Evi (Kabe'yi) hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini dolaşmasında artık hiçbir sakınca onun üzerine yoktur. Ve kim gönüllü bir hayır işlerse, artık şüphesiz ki Allah, şükrün karşılığını vericidir, en iyi bilicidir.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ 
159- Şüphesiz ki o kimseler, bizim o apaçık belgelerden ve o doğruya iletenden indirdiğimiz şeyi, bizim o kitapta onu o insanlar için açıklamamızın ardından içlerinde tutuyorlar, işte onlar var ya Allah onları dışlayacaktır ve dışlayıcılar da onları dışlayacaktır.

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
160- O kimseler hariç ki onlar İtaate dönmüşler ve (durumlarını) düzeltmişler ve (kitabı) açıklamışlardır, şimdi işte bende onların üzerine (lütufla) dönerim. Ve ben çok lütufla dönücüyüm, şefkati sürekliyim.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ 
161- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşler ve azılı gerçeği örtücüler olarak ölmüşlerdir, işte onlar var ya Allah'ın ve o meleklerin ve o (inanan) insanların toplu olarak dışlaması onların üzerinedir. 

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ 
162- Onlar, onda (dışlamada) sürekli kalıcılardır. O azap onlardan hafifletilmeyecektir ve onlar bakılmayacaklardır.

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟ 
163- Ve sizin tanrınız, bir tek tanrıdır. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, şefkati kapsamlıdır, şefkati süreklidir.

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
164- Şüphesiz ki bağlantı kuracak bir topluluk için (gözle görülen) deliller, Göklerin ve Yerin yaratılışında, Gece ve Gündüzün ard arda gelişinde ve o gemidedir ki o su kütlesinde akmaktadır o şeylerle ki insanlara fayda verir ve o şeydedir ki Allah onu Gökten suyun bir kısmından indirmiş böylece Yeri onun ölümünden sonra onunla (suyla) yaşatmıştır ve onda (yerde) her bir canlıdan saçmıştır ve Gök ve Yer arasında boyun eğdirilmiş o rüzgârları ve o bulutları evirip çevirmesindedir.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
165- Ve o insanlardan kimi, Allah'ın berisinden benzerlere tutunuyor, onları öyle seviyorlar ki sanki Allah'ın sevgisi. Ve o kimseler ki inanmışlardır, Allah'a sevme bakımından daha çetindir. Ve eğer görebilseydi o kimseler ki o haksızlık yapmışlardır o azabı görecekleri zamanı o kuvvetin toplu olarak Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın o azabın çetinine sahip olduğunu, (onlara böyle sevgi beslemezlerdi).

اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ
166- O zaman ayrılıp uzaklaşmıştır o kimseler ki kendilerine uyulmuştur, o kimselerden ki kendilerine uymuştur, onlar o azabı görmüşler ve onların o ulaşım imkanları büsbütün kesilmiştir.

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟
167- Ve o kimseler ki uymuşlardır: "Eğer bizim için bir tekrar daha (geri dönüş) olsaydı da, şimdi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşırdık onların bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi" demiştir. Allah, onlara kendi işlerini hayıflanmalar olarak kendilerinin üzerinde işte böyle gösterecektir. Ve onlar o ateşten çıkıcılar da asla olmayacaklardır.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
168- Ey o insanlar, siz yeyin o şeylerden ki Yerdedir, ama serbest temiz olmak kaydıyla ve Şeytanın adımlarına sakın uymayın. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.

اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
169- O, size ancak ve ancak o kötülüğü ve o hayasızlığı ve Allah'ın üzerine o şeyleri demenizi buyurur ki siz (doğruluğunu) bilemezsiniz.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ
170- Ve onlara: "Siz, o şeye uyun ki onu Allah indirmiştir" denildiği zaman, onlar: "Hayır, biz o şeye uyarız ki  kendi atalarımızı onun üzerinde bulduk" diyorlar. Ve eğer ki onların ataları bir şeyle bağlantı kuramazlar ve doğruyu bulamazlar idiyse de mi (onları izleyecekler)?
 
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ 
171- Ve o kimselerin örneği ki gerçeği örtmüşlerdir, o kimsenin örneği gibidir ki o şeye haykırıyor ki o işitmez, bir çağırma ve seslenme hariç. (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden onlar bağlantı kuramazlar.*

* Muhammed a.s. ın çağrısına karşı inkarcıların tutumu örneklenmektedir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
172- Ey o kimseler ki inanmışlardır, yiyin o şeylerin temizlerinden biz size rızık olarak verdik ve Allah'a şükredin, eğer yalnızca O'na kulluk etmekte olanlar iseniz. 

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ 
173- O, sizin üzerinize ancak ve ancak yasaklamıştır ki ( o da) o ölü hayvan ve o kan ve o domuzun eti ve o şey ki kendisine Allah'tan başkası için ses yükseltilmiştir (Allah'tan başkasının adı anılmıştır). O halde kim (açlık sebebi ile) zarar görürse, haddi aşmaksızın ve aşırı gitmeksizin (yemesinde), artık onun üzerine hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
174- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'ın o kitaptan indirdiği şeyi içlerinde tutuyorlar ve onunla pek az bedel takas ediyorlar. İşte onlar, karınlarında o ateşten başkasını yemiyorlar. O kalkışın günü Allah onlarla kelam etmeyecek, ve onları arındırmayacak. Ve çok acı verici bir azap onlar içindir.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ
175- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o doğru yolu o sapkınlıkla, o bağışlanmayı da o azabla takas etmişlerdir. Artık onlar o ateşin üzerinde ne de dirençlidirler.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟
176- Bu böyledir, çünkü Allah o kitabı o gerçekle indirmiştir. Ve şüphesiz ki o kimseler o kitap üzerinde aykırı düşmüşlerdir, onlar kesinlikle bir uzak ayrışmanın içindedir.

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
177- O yüce gönüllülük, sizin yüzlerinizi (güneşin) o doğum yönüne ve o batım yönüne yakınlaştırmanız değildir. Fakat hakikat şu yüce gönüllü o kimsedir ki, Allah'a ve o sonraki güne ve o meleklere ve o kitaba ve o habercilere inanmıştır. Ve o malı, onun üzerindeki sevgisine rağmen onu o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o çaresizlere ve o yolun oğluna (yolda kalmışa) ve o talep edicilere (dilencilere) ve o boynu bağlılara (kölelere) vermiştir. Ve o kulluk görevini ayağa kaldırmış ve o arınmayı yerine getirmiştir. Ve onlar bağlılık sözü verdikleri zaman bağlılık sözlerini tastamam yerine getirenlerdir. Ve onlar o sıkıntı da ve o zararda ve o şiddet vaktinde o direnç gösterenlerdir. İşte onlar o kimselerdir doğru söylemişlerdir. Ve işte onlar, o korunanların ta kendileridir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخ۪يهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
178- Ey o kimseler ki inanmışlardır, o (kasti) öldürmelerde o eşit karşılık, sizin üzerinize yazıldı. O özgür o özgürle ve o köle o köleyle ve o dişi o dişiyle (karşılıktır). Fakat kim (öldüren), kendisine (öldürülenin) kardeşi tarafından (kısas hakkından) bir şey yok sayılırsa, artık (yok sayanın) o benimsenmişe uyması ve (öldürenin de) ona bir iyilikle ödeme yapması vardır. Bu size, kendinizin Efendisinden bir hafifletme ve bir şefkattir. Artık bunun ardından kim aşırı giderse, çok acı verici bir azap artık onun içindir.

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
179- Ve o eşit karşılıkta yaşam, sizin içindir. Ey o saf aklın sahipleri, umulur ki siz (cinayetlerden) korunursunuz.

كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْراًۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ
180- O ölüm birinizin üzerine hazır olduğu zaman, eğer o bir mal bırakıyorsa ana babaya ve o en yakınlara, o benimsenmişe göre bir tembihte bulunması, sizin üzerinize yazıldı. (Bu) o korunanların üzerine bir vazifedir.

فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ 
181- Buna rağmen kim onu işitmesinin ardından değiştirirse, artık şüphesiz ki onun günahı ancak ve ancak o kimselerin üzerinedir ki onu değiştiriyorlar. Şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ 
182- Bununla birlikte kim tembih edenden bir haksızlığa meyil veya bir günah kaygısı taşır da onların arasını düzeltirse, artık onun üzerine hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
183- Ey o kimseler ki inanmışlardır, o oruç sizin üzerinize yazıldı o kimselerin üzerine yazıldığı gibi sizden öncedir, ki siz korunabilesiniz.

اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
184- (O), sayılanmış günlerdir. O halde içinizden kim hasta veya sefer üzerinde olursa, (tutmadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Ve o kimselerin üzerine ise onlar ona zorlukla güç yetiriyorlar, artık bir çaresiz doyumu fidye vardır. Buna rağmen kim gönüllü bir hayır yaparsa, artık o da kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer siz bilirseniz orucu tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ 
185- Ramazan ayı ki, bu okunan (Kur'an) o insanlar için yol gösterici ve doğru yoldan, doğruyu ve yanlışı ayıran ve apaçık belgeler olarak onda indirildi. O halde içinizden kim o aya tanık olursa, artık o (ayın orucu)nu tutsun. Ve kim hasta veya sefer üzerinde olursa, (tutmadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Allah sizin üzerinize o kolaylığı ister ve size o zorluğu istemez. Ve (bu kolaylık), o sayıyı eksiksiz yapmanız ve sizi doğruya iletmesine karşılık Allah'ı büyüklemeniz içindir ki şükredesiniz.

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
186- Ve benim kullarım sana benden (bilgi) talep ettiği zaman, şüphesiz ki ben (onlara uzak değil) yakınım. Beni çağırdığı zaman ben, o çağırıcının çağrısını cevaplandırırım. Öyleyse onlar da beni cevaplandırsınlar, bana inansınlar ki olgunluğa ereler.

اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
187- O orucun gecesi kendi kadınlarınıza o cinsel ilişki size serbestleştirildi. Onlar sizin için bir elbise ve siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah bildi şüphesiz ki siz kendi benliklerinize karşı ihanet edecek idiniz de bu yüzden sizin üzerinize lütufla döndü ve sizden (hatalarınızı) yok saydı. Artık şimdi onlarla (oruç gecelerinde de) temasta bulunun ve peşine düşün o şeyin ki Allah sizin için yazmıştır. Ve siz yiyin ve için ta ki o fecirden o beyaz iplik o siyah iplikten size apaçık belli oluncaya kadar, sonra o orucu o geceye tamamlayın. Ve siz Mescidlerde kapananlar iken, onlarla temasta bulunmayın. Bu (buyruklar), Allah'ın sınırlarıdır, siz onlara sakın yaklaşmayın. Allah o insanlar için kendisinin delillerini işte böyle açıklıyor ki onlar korunalar.

وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
188- Ve siz kendi mallarınızı aranızda o geçersiz nedenle sakın yemeyin ve onları insanların mallarından bir bölümünü o günahla yemek için o karar vericilere sakın sarkıtmayın, oysa ki siz biliyorsunuz.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ 
189- Onlar sana o hilâllerden (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onlar, o insanlar ve Hacc için vakit ölçüleridir." Ve o yüce gönüllülük, sizin o evlere onların sırtlarından gelmeniz (işi usulüne göre yapmamanız) değildir. Fakat hakikat şu ki o yüce gönüllülük, kişinin korunmasıdır. Ve siz o evlere onların kapılarından gelin (işi usulüne göre yapın). Ve Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
190- Ve siz Allah'ın yolunda öldürüşün o kimselerle ki onlar sizinle öldürüşüyorlar ve sakın aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, o aşırı gidenleri sevmez. 

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
191- Ve siz, öldürün onları nerede ele geçirdiyseniz ve çıkarın onları onlar sizi nereden çıkardılarsa. Ve o ayartma(yı körüklemek) o öldürmekten daha çetindir. Ve siz onlarla Mescidi Haram'ın yanında sakın öldürüşmeyin ta ki onlar sizinle onda öldürüşünceye kadar. Yok eğer onlar sizinle öldürüşürlerse, artık siz de onları öldürün. O gerçeği örtücülerin karşılığı, işte böyledir.

فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ 
192- Yok eğer onlar vazgeçerlerse, artık şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِۜ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِم۪ينَ
193- Ve siz onlarla öldürüşün ta ki bir ayartma olmayıncaya ve o yükümlülük Allah'a ait oluncaya kadar. Eğer onlar vazgeçerlerse, artık hiçbir düşmanlık olmaz, o haksızlık yapanların üzerine başka.

لشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
194- Yasak Ay, Yasak Aya karşılıktır. Ve yasaklar da eşit karşılıktır.Bu durumda kim sizin üzerinize aşırı giderse, artık siz de onun üzerine aşırı gidin, sizin üzerinize aşırı gittiği şeyin örneği kadar. Ve siz, Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki Allah o korunanların beraberindedir.

وَاَنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
195- Ve siz, Allah'ın yolunda harcayın ve ellerinizle kendinizi sakın o yok oluşla karşılaştırmayın. Ve siz, iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, o iyilik edenleri sever.

وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِۜ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ بِه۪ٓ اَذًى مِنْ رَأْسِه۪ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ۠ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْۜ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌۜ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟
196- Ve siz, Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın. Yok eğer kısıtlanırsanız, artık o hediyeden kolayınıza geleni (gönderin). Ve siz başlarınızı sakın traş etmeyiniz ta ki o hediye kendisinin kesileceği yere ulaşıncaya kadar. Eğer ki içinizden kim hasta ise veya onun başında bir rahatsızlık var ise, artık ona oruçtan veya bağıştan veya kurbanlıktan bir fidye vardır. Artık siz güvende olduğunuz zaman, kim Hacca kadar Umre ile yararlanacak olursa, bu durumda ona da o hediyeden kolayına gelen vardır. Eğer ki kim (kurbanlık) bulamadıysa, artık o hacda üç gün ve döndüğünüz zaman ise yedi (gün) oruç vardır. Bu, eksiksiz on (oruç)dur. Bu, o kimse içindir ki kendi ailesi Mescidi Haram'ın hazırında değildir. Ve siz, Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz kiAllah'ın o sonuçlandırmasının çok çetindir.
 
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىۘ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
197- Hacc, bilinmiş aylardır. Eğer kim onlarda Haccı (kendisine) belirlerse, artık o hacda cinsel ilişki ve yoldan çıkma ve söz dalaşı olmaz. Ve siz hayırdan ne yaparsanız, Allah onu bilir. Ve siz azıklanın, şüphesiz ki o azığın en hayırlısı o korunma bilincidir. Ve ey o saf aklın sahipleri, siz bana karşı korunun.

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْۜ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
198- (Hacc aylarında ticaret yaparak) kendi Efendinizden bir lütfun peşine düşmenizde hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Siz Arafat'tan akın akın döküldüğünüz zaman, artık Meşar-ı Haram'ın (Müzdelife) yanında Allah'ı hatırlayın. Ve size yol gösterdiği gibi O'nu hatırlayın. Ve şüphesiz ki siz onun öncesinden kesinlikle o sapkınlardan idiniz.

ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
199- Sonra siz, o insanların akın akın döküldüğü yerden akın akın dökülün ve Allah'ın bağışlamasını isteyin. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًۜ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ
200- Nihayet siz (Hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerinizi yerine getirdiğiniz zaman, artık kendi atalarınızı hatırlamanız gibi, hatta ondan daha çetin bir hatırlamayla Allah'ı hatırlayın. Şimdi, o insanlardan kimi: "Ey Efendimiz, sen bize o yakında ver" der ve o sonrakinde hiçbir (güzel) nasip onun için yoktur.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
201- Ve onlardan kimi de: "Ey Efendimiz, sen bize o yakında da bir iyilik ve o sonrakinde de bir iyilik ver ve bizi o ateşin azabından koru" der.

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
202- İşte onlar var ya, kazandıkları şeylerden bir hisse kendileri içindir. Ve Allah, o hesabın çok hızlı görenidir.

وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
203- Ve siz sayılanmış günlerde Allah'ı hatırlayın. Eğer kim (Mina'dan Mekke'ye dönmeyi) iki günde acele ederse, artık onun üzerine hiçbir günah yoktur. Ve kim sonralarsa, artık onun üzerine de hiçbir günah yoktur. (Bu) korunan kimse içindir. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki siz yalnızca O'na sürülüp toplanacaksınız.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ
204- Ve o insanlardan kimi var ki, onun sözü o yakın yaşamda seni şaşırtır ve o şeyi Allah'ın üzerine tanıklandırır ki kendisinin kalbindedir. Oysa o, çekişenlerin en azılısıdır.

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ 
205- Ve o (başka tarafa) yakınlaştığı zaman ise, o yerde çabalar ki onda bozuculuk yapsın o ekini ve o nesli (iktisadi ve sosyal düzeni) yok etsin. Ve Allah o bozuculuğu sevmez.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ
206- Ve ona: "Sen, Allah'a karşı korun" denildiği zaman, o güçlülüğü onu o günah ile tutar. Bu yüzden cehennem ona yeter ve kesinlikle ne kötüdür o döşek.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
207- Ve o insanlardan kimi de vardır ki Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek için kendi benliğini takas eder.  Ve Allah, o kullara karşı çok acıyıcıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
208- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz topyekün barış ve selâmete girin ve Şeytanın adımlarına sakın uymayın. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.

فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
209- Yok eğer siz o apaçık belgelerin kendinize gelmesinin ardından kayarsanız, artık bilin şüphesiz ki Allah mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
210- Onlar (inanmak için) Allah'ın ve o meleklerin o buluttan gölgeler içinde gelmesine ve o buyruğun yerine getirilmesine mi bakıyorlar? Oysa o işler yalnızca Allah'a döndürülecektir.

سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
211- Sen, Yakub'un oğullarına (bilgi) talep et, biz onlara apaçık belgeden nicesini verdik. Ve kim Allah'ın gönencini, kendisine gelmesinin ardından değiştirirse, artık şüphesiz ki Allah, o sonuçlandırması çok çetindir.

زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
212- Süslendi o yakın yaşam o kimseler için ki gerçeği örtmüşlerdir. Ve onlar küçümsüyorlar o kimselerden bir kısmını ki inanmışlardır. Ve o kimseler ki korunmuşlardır, o kalkışın günü onların üstündedirler. Ve Allah, kim dilerse hiçbir kısıtlama olmaksızın rızık verir. 

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

213- O insanlar (yaratılış ayarı olarak) bir tek toplum idi (zamanla aykırı düştüler), Allah, bunun üzerine o habercileri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak harekete geçirdi. Ve onların beraberine o kitabı da o gerçekle indirdi ki o insanlar arasında o şey de karar versin, ki kendileri onun hakkında aykırı düşmüşlerdir. Ve o kimselerden başkası onda aykırı düşmedi ki onlara o (kitap) verilmişti kendilerine o apaçık belgelerin gelmesinin ardından kendileri arasında haddi aşarak. Hal böyleyken iletti Allah o kimseleri ki inanmışlardır kendisinin onayıyla o şeye ki kendileri onun hakkında o gerçekten yana aykırı düşmüşlerdir. Ve Allah, kim dilerse doğruluğunu koruyan yola iletir.
 
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ
214- Yoksa siz hesap mı ettiniz o bahçeye girivereceksiniz? Oysa o kimselerin (sıkıntılarının) örneği size henüz gelmedi, ki onlar sizden önce gelip geçmiştir. Onlara o sıkıntı ve o zarar dokunmuş ve onlar sarsılmışlardı hatta diyene kadar, o elçi ve o kimseler ki onun beraberinde inanmışlardır: "Allah'ın yardımı ne zaman?" Dikkat edin, şüphesiz ki Allah'ın yardımı yakındır.

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ 
215- Onlar sana, neye harcayacakları hakkında (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Siz bir hayırdan her ne harcarsanız, artık o, anne baba ve o en yakınlar ve o yetimler ve o çaresizler ve o yolun oğlu (yolda kalmış) içindir. Ve siz hayırdan her ne yapıyorsanız, artık şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir."

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ 
216- O öldürüşme sizin üzerinize yazıldı, oysa o size göre çirkindir. Ve ola ki o size çirkin olan şey, oysa ki o sizin için daha hayırlıdır. Ve ola ki size sevimli olan şey, oysa ki o sizin için daha şerdir. Ve  Allah bilir oysa ki siz bilmezsiniz.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ
217- Onlar sana o yasak aydan (yani) onda öldürüşmekten (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onda öldürüşmek bir büyük (günahtır). Ve Allah'ın yolundan uzaklaştırmak ve O'na nankörlük etmek ve Mescidi Haram'dan (uzaklaştırmak) ve onun mensuplarını ondan çıkarmak ise Allah'ın yanında daha büyük (günahtır). Ve o ayartma(yı körüklemek) ise o öldürmekten daha (büyük günahtır)."  Ve eğer onların gücü yetse sizinle öldürüşmekten geri kalmayacaklar ta ki kendi yükümlülüğünüzden sizi geri döndürünceye kadar. Ve kim içinizden kendi yükümlülüğünden geri döndürülür de gerçeği örtücü olarak ölürse, işte onlar var ya onların işleri o yakında ve o sonrakinde boşa gitmiştir. Ve işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
218- Şüphesiz ki o kimseler, inanmışlar ve o kimseler ki göçmüşler ve Alllah'ın yolunda güçlerini kullanmışlardır, işte onlar Allah'ın şefkatini bekleyebilirler. Ve Allah, çok bağışlayacıdır, şefkati süreklidir.

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ
219- Onlar sana o şarap ve o kumardan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "İkisinde de bir büyük günah ve faydalar o insanlar içindir. Ve ikisinin günahı, ikisinin faydasından daha büyüktür." Ve onlar sana neyi harcayacaklarını soruyorlar. Sen de ki: "(İhtiyaçtan) o yok sayılanı." Allah, o delilleri sizin için işte böyle açıklıyor ki iyice düşünesiniz.

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىۜ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ 
220- O yakın (yaşam) da ve sonrakinde. Ve onlar sana o yetimlerden de (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onların (durumlarını) düzeltmek daha hayırlıdır. Ve eğer siz onlarla birbirinize karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Ve Allah o bozucuyu o düzelticiden (ayırt etmeyi) bilir. Ve eğer Allah dileseydi, sizi kesinlikle şiddetli sıkıntıya sokardı Şüphesiz ki Allah, mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.

وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟ 
221- Ve siz Allah'a ortak koşan o kadınlarla sakın evlenmeyin ta ki onlar inanıncaya kadar. Ve bir inanan kadın köle, ortak koşan (hür) bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır ve eğer ki (dış görünüşü) sizi şaşırtsa bile. Ve siz o ortak koşan erkekleri (inanan kadınlarla) sakın evlendirmeyin ta ki onlar inanıncaya kadar. Ve bir inanan erkek köle, ortak koşan (hür) bir erkekten kesinlikle daha hayırlıdır ve eğer ki (dış görünüşü) sizi şaşırtsa bile. İşte onlar o ateşe çağırıyorlar. Ve Allah ise kendisinin onayıyla o bahçeye ve bağışlanmaya çağırıyor. Ve O, o insanlar için kendisinin delillerini açıklıyor ki onlar hatırlayalar.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ
222- Ve onlar sana o hayızdan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "O, bir rahatsızlıktır. Bu yüzden siz o hayızda o kadınlardan uzak durun ve onlara  sakın yaklaşmayın (cinsel ilişki kurmayın) ta ki onlar temizleninceye kadar. Nihayet onlar temizlendikleri zaman, artık siz Allah'ın size buyurduğu yerden onlara gelin (cinsel ilişki kurabilirsiniz). Şüphesiz ki Allah o çokça itaate dönenleri sever ve o temizlenenleri de sever."

نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْۖ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْۘ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
223- Kadınlarınız sizin için (neslin devamını sağlayan) bir tarladır. O halde siz de tarlanıza (Allah'ın emrettiği yerden) nasıl dilediyseniz gelin ve kendi benlikleriniz (için hayrı) önceleyin. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki siz O'nunla karşılaşıcısınız. Ve sen o inananları müjdele.

وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
224- Ve siz Allah'ı yeminlerinizle yüce gönüllülüğünüze ve korunmanıza ve o insanların arasını düzeltmenize, sakın engel yapmayın. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
225- Allah, yeminlerinizdeki o amaçsız söz ile sizi (sorumlu) tutmaz, fakat O sizi o şey ile (sorumlu) tutar ki kalpleriniz kazanmıştır. Ve Allah, çok bağışlacıdır, çok yumuşak davranıcıdır.

لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ۫ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ 
226- O kimseler içindir ki dört ay beklemek, onlar kendi kadınlarından geri duruyorlar (ila yapıyorlar). Yok eğer onlar güzelce dönerlerse, artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

وَاِنْ عَزَمُوا الطَّـلَاقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
227- Ve eğer onlar evlilik bağını çözmeye kesin karar verirlerse, artık şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ اَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ اِنْ كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلَاحاًۜ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۖ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
228- Ve evlilik bağı çözülmüş o kadınlar, üç hayız müddeti kendi benliklerini (evlenmeden) bekletirler. Ve eğer onlar Allah'a ve o sonraki güne inanıyor iseler, kendilerine serbest olmaz içlerinde tutmaları o şeyi ki Allah onların rahimlerinde yaratmıştır. Ve onları (boşayan) kocaları ise eğer (yeniden) bir düzgün (geçim) isterlerse, bu durumda onları (kendilerine) geri döndürmeye daha hak sahibidirler.Ve onlar için o şeyin örneği kendi lehlerinedir ki kendi üzerlerindedir (hakları olduğu gibi görevleri de vardır). Ve o adamların onların üzerindeki (hakları) bir kademe daha fazladır. Ve Allah mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.

لطَّـلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَأْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـٔاً اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
229- Evlilik bağının çözülmesi, iki defadır. (Sonrası) benimsenmişe göre elde tutmak veya bir iyilikle salıvermektir. Ve tutmanız sizin için serbest olmaz o şeylerden ki siz onlara mehir olarak vermişsinizdir, her ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından kaygılanması başka. Yok eğer siz de ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından kaygılanırsanız, artık hiçbir sakınca ikisinin de üzerine yoktur o şey hakkında ki o kadın onu (mehri) fidye olarak vermiştir. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, siz bunlarda sakın aşırı gitmeyin. Ve kim Allah'ın sınırlarına karşı aşırı giderse, artık onlar o haksızlık yapanların ta kendileridir.

فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَـنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ 
230- Yok eğer o (koca üçüncü defa) onun evlilik bağını çözerse, artık o (kadın) onun (çözmenin) ardından (tekrar) ona serbest olmaz ta ki o ondan başka bir eş ile evleninceye kadar. Yok eğer o (evlendiği kişi) kadının evlilik bağını çözerse, eğer (önceden ayrılan) o iki Allah'ın sınırlarını ayakta tutacakları kanısına varırlarsa, artık birbirlerine dönmelerine hiçbir sakınca ikisinin de üzerine yoktur. Ve bunlar Allah'ın sınırlarıdır, O bunları bilecek bir topluluk için açıklıyor.

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍۖ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَاراً لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ وَلَا تَتَّخِذُٓوا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُواًۘ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
231- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık onları benimsenmişe göre elde tutun, veya benimsenmişe göre salıverin. Ve siz onlara zarar vererek aşırı gitmeniz için elde tutmayın. Ve kim bunu yaparsa, artık kesinlikle kendi benliğine haksızlık yapmıştır. Ve siz Allah'ın delillerini sakın bir alay konusu edinmeyin ve Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini ve o şeyi hatırlayın ki o kitap ve o bilgelikten size onunla öğüt vermek için sizin üzerinize indirmiştir. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki Allah her bir şeyi en iyi bilicidir.

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ يَنْكِحْنَ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ ذٰلِكَ يُوعَظُ بِه۪ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
232- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık kendilerinin arasında karşılıklı hoşnutlukla benimsenmişe göre anlaştıkları zaman, eş (aday)ları ile evlenmelerine sakın sertlik göstermeyin. Bu, kendisi ile öğüt veriliyor o kimseye ki içinizden Allah'a ve o sonraki güne inanıyordur. Bu sizin için, daha arınmış ve daha temizdir. Ve Allah bilir ve siz bilmezsiniz.

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُـتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالاً عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
233- Ve (evlilik bağı çözülmüş) anneler, emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimse (baba) için, kendi çocuklarını eksiksiz iki yıl emzirirler. Ve (emzirme süresince) onların rızıkları ve giyimleri benimsenmişe göre kendisi için doğurulmuşun (babanın) üzerinedir. Bir benlik kendi (maddi) kapsayıcılığından başka sorumlu tutulamaz. Ne bir anne kendi çocuğu nedeniyle ve ne de kendisi için doğurulmuş (baba) kendisi çocuğu nedeniyle zarar görmesin. Bunun örneği o varisin de üzerinedir. Yok eğer ikisi karşılıklı hoşnutlukla ve danışmayla çocuğu (iki yıldan önce sütten) ayırmak isterlerse, artık hiçbir sakınca ikisinin de üzerine yoktur. Ve eğer siz kendi çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz şeyi (emzirme ücretini) benimsenene göre teslim ettiğiniz zaman, artık hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve siz Allah'a karşı o korunun ve bilin şüphesiz ki Allah o şeyleri en iyi görücüdür ki siz işliyorsunuz.

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراًۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
234- Ve o kimseler ki içinizden ömürleri tamamlanıyor ve geriye eşler bırakıyorlar, onlar kendi benliklerini dört ay on gün bekletirler. Nihayet onlar sürelerine ulaştıkları zaman hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur o şey hakkında ki onlar kendi benliklerinde benimsenmişe göre yapmışlardır. Ve Allah şeyleri tamamıyla en iyi haber alıcıdır ki siz işliyorsunuz.

وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِراًّ اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلاً مَعْرُوفاًۜ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
235- Ve hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur o şey hakkında ki siz onu (bekleme sürelerini doldurmamış) kadınlara sesli arz ettiniz veya kendi benliklerinizde korumaya aldınız. Allah bildi ki şüphesiz ki siz onları hatırlayacaksınız. Fakat siz onlarla gizli olarak sakın sözleşmeyin, benimsenmiş söz demeniz başka. Ve siz onlarla evliliğin bağına sakın kesin karar vermeyin ta ki o yazılı sürenin sonuna ulaşıncaya kadar. Ve siz bilin  şüphesiz ki Allah o şeyi bilmektedir ki sizin benliklerinizdedir, o halde siz O'ndan sakının. Ve siz bilin şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşak davranıcıdır.

لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
236- Ve eğer siz, o kadınların evlilik bağını, onlara dokunmadan veya onlara bir (mehir) belirleme yapmadan çözerseniz, hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve siz onları yararlandırın. O (maddi) kapsayıcılığı geniş olanın üzerine kendisinin ölçüsünce, o darlığı olanın da üzerine kendisinin ölçüsünce, benimsenmişe göre bir yararlandırma vardır. (Bu), o iyilik edenlerin üzerine bir gerçek (vazife)dir.

وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
237- Ve eğer siz, onlara dokunmanız öncesinden onların evlilik bağını çözer ve onlar için kesinlikle bir (mehir) belirleme yapmışsanız, artık o şeyin yarısı vardır ki siz belirlemişsiniz. Onların (kadınların o mehri) yok saymaları veya o kimsenin (yarısını vermeyi) yok sayması ki o evliliğin bağı kendisinin elindedir (tamamını vermesi) başka. Ve sizin (yarısını vermeyi) yok saymanız (ve tamamını vermeniz) o korunma bilincine daha yakındır. Ve siz kendi aranızdaki lütfu sakın unutmayın. Şüphesiz ki Allah o şeyleri tamamıyla en iyi görücüdür ki siz işliyorsunuz.

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ
238- Siz, o kulluk görevlerinin üzerinde titizlikle kollayıp gözetici olun ve o en orta (merkezdeki) o kulluk görevinin de (namazın da) ve Allah'a gönülden bağlananlar olarak ayağa kalkın.

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ 
239- Yok eğer siz (güvenliğinizden) kaygılanırsanız, artık yaya olarak veya binekli olarak (kollayıp gözetin). Artık (güvenliğinizden) emin olduğunuz zaman da Allah'ı size öğrettiği gibi hatırlayın o şeyleri ki siz biliyor değildiniz.

وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاًۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
240- Ve o kimseler ki içinizden ömürleri tamamlanacak ve geriye eşler bırakacaktır. (Onlara) eşleri için (evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıl bir yarar tembih etmesi vardır. Yok eğer onlar (istekli olarak) çıkarlarsa, hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur o şeyde ki onlar kendi benliklerinde  benimsenmişe göre yapmışlardır. Ve Allah mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.

وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ
241- Ve benimsenmişe göre bir yararlandırma, o evlilik bağı çözülmüş kadınlar içindir. (Bu), o korunanların üzerine bir gerçek (vazife)dir.

كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟ 
242- Allah size kendisinin delillerini böyle açıklıyor ki siz bağlantı kurabilesiniz.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ 
243- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendileri binlerce oldukları halde o ölümün sakınması ile yurtlarından çıkmışlardı da Allah onlara "Ölün" *  demiş, sonra onları yaşatmıştı. Şüphesiz ki Allah, o insanların üzerine kesinlikle bir lütfun sahibidir, fakat hakikat şu ki o insanların daha çoğu şükretmezler.

* Allah'ın Ölün deyip, sonra onları yaşatması, hakiki anlamda bir öldürüp diriltme değildir. Bir toplumun saldırganlık karşısında zarar görmesinin nasıl önleneceğinin Talut kıssası örneğinde göstermesidir.

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
244- Ve siz, Allah'ın yolunda öldürüşün ve bilin şüphesiz ki Allah en iyi işiticidir,en iyi bilicidir.

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
245- Kimdir o kimse ki, Allah'a bir iyi ödünçle ödünç verir de, O'da onu o kimse için bir katlamayla pek çok katlandırır. Ve Allah, sıkar ve genişletir. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ 
246-  Sen görmedin mi Yakub'un oğulları'ndan Musa'dan sonraki o bir kısım ileri gelenleri? Bir zaman onlar kendilerinin habercisine: "Sen, bize bir hükümdar harekete geçir de biz Allah'ın yolunda öldürüşelim" demişlerdi. O: "Eğer o öldürüşme sizin üzerinize yazılırsa, öldürüşmemeniz sizden umulur mu?" demişti de, onlar: "Bize ne oluyor ki Allah'ın yolunda öldürüşmeyelim? Oysa ki biz yurtlarımızdan ve oğullarımızdan kesinlikle çıkarılmışız" demişlerdi. Ne zaman ki o öldürüşme onların üzerlerine yazıldı, (başka tarafa) yakınlaşmışlardı içlerinden pek azı başka. Ve Allah o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
247- Ve onların habercisi kendilerine: "Şüphesiz ki Allah size Talut'u hükümdar olarak kesinlikle harekete geçirdi" demişti de onlar: "Onun bizim üzerimize o hükümdarlığı nasıl olabilir? Oysa biz o hükümdarlığa ondan daha hak sahibiyiz oysa ona o maldan da bir kapsayıcılık da (zenginlik) verilmemiştir" demişlerdi. O: "Şüphesiz ki Allah onu sizin üzerinize seçti, ona genişliği o bilgi ve o dış görünüşte artırdı. Ve Allah kendi hükümranlığını kim dilerse verir. Ve Allah kapsayıcıdır, en iyi bilicidir" demişti.

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
248- Ve onların habercisi kendilerine: "Şüphesiz ki onun hükümdarlığının delili o sandığın size gelmesidir, ki sizin Efendinizden bir dinginlik ve o şeylerden bir kalıntı onun içindedir ki Musa'nın hanedanı ve Harun'un hanedanı bırakmıştır, onu melekler taşımaktadır. Eğer siz inananlar iseniz şüphesiz ki sizin için (gözle görülen) bir delil kesinlikle bundadır" demişti.

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
249- Ne zaman ki Talut o askerleri ile (sefer için) ayrıldı o: "Şüphesiz ki Allah, sizi bir nehir ile yoklayıcıdır. Şimdi, kim ki ondan içti, artık benden değildir. Ve kim ki onu tatmadıysa o kimse ki kendi eliyle bir avuç olarak avuçlamıştır o başka, şüphesiz ki o bendendir" demişti. Buna rağmen onlar ondan içmişlerdi, pek azı başka. Ne zaman ki o, kendisi ve kendisinin beraberindeki inanmış olan kimseler ile onu (nehri) geçti, onlar (sudan içenler): "Bugün Calut'a ve onun askerlerine karşı zorlanarak ta olsa gücümüz yok" demişlerdi. O kimseler kanıya varıyorlardı ki kendileri şüphesiz Allah ile karşılaşıcıdırlar (içmeyen veya bir avuç içenler): "(Askeri) birlikten pek az halde olan nicesi vardır ki, birçok  olan (askeri) birliği Allah'ın onayıyla yenmiştir. Ve Allah o direnç gösterenlerin beraberindedir" demişti.

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
250- Calut ve onun askerlerine karşı belirdiklerinde onlar: "Ey Efendimiz, sen bizim üzerimize bir direnç boşalt ve bizim ayaklarımızı sabitleştir ve bize o gerçeği örtenler topluluğunun üzerine yardım et"  demişlerdi.

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
251- Sonunda onlar Allah'ın onayıyla onları hezimete uğratmışlar ve Davut Calut'u öldürmüş ve Allah ona o hükümdarlığı ve o bilgeliği vermiş ve ona dileyeceği şeylerden öğretmişti. Ve eğer Allah'ın o insanların bir kısmını bir kısmı  ile savması olmasaydı, o yer kesinlikle bozulurdu. Fakat hakikat şu ki Allah, o tüm insanların üzerine bir lütfun sahibidir.

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
252- Bu (anlatılanlar), Allah'ın delilleridir, biz onları senin üzerine o gerçekle peşi sıra okuyoruz. Ve şüphesiz ki sen kesinlikle o gönderilmişlerdensin.

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟
253- Bu (anlatılanlar), o elçilerdir ki biz onların bir kısmını bir kısmın üzerine lütuflandırdık. Allah'ın kelam ettiği kimi onların içindedir ve onların bir kısmını da kademelerle yükseltmiştir. Ve biz Meryem'in oğlu İsa'ya o apaçık belgeleri verdik ve onu Kutsal'ın Esintisi (Cibril) ile güçlendirdik. Ve eğer Allah dileseydi birbirini öldürmezdi, o kimseler ki onlardan sonradır kendilerine o apaçık belgelerin gelmesinin ardından, fakat onlar aykırı düştüler, bu yüzden onlardan kimi inandı ve onlardan kimi de gerçeği örttü. Ve eğer Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi, fakat hakikat şu ki Allah ne isterse yapar.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
254- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz harcayın o şeylerden ki biz size rızık olarak vermişizdir, bir günün gelmesi öncesinden ki onda bir alışveriş ve bir dostluk ve bir eşlikçilik olmayacaktır. Ve o gerçeği örtücüler, o  haksızlık yapanların ta kendileridir.

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
255- Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, yaşayandır, ayaktadır (her an yönetimdedir). O'nu bir uyuklama ve bir uyku tutmaz. O şeyler ki Göklerdedir ve o şeyler ki Yerdedir, O'nundur. Kimmiş o kimse ki O'nun yanında eşlikçilik edecek, O'nun onayı olması başka? O bilir o şeyleri ki onların önündedir ve o şeyleri ki onların ardındadır. Ve onlar O'nun bilgisinden bir şey kuşatamazlar, dilediği şey başka. O'nun tahta çıkan basamağı (kürsisi) Gökleri ve Yeri kapsamıştır. Bu ikisinin kollanıp gözetilmesi O'na güç gelmez. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.

ا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
256- O yükümlülükte hiçbir zorlama yoktur. O olgun davranış, o azgınlıktan kesinlikle apaçık belli olmuştur. O halde kim o taşkınlık yapanı (Tağutu) örter ve Allah'a inanırsa artık o, o dayanıklı kulpa kesinlikle sıkıca tutunmuştur ki onun kopması mümkün değildir. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ 
257- Allah, yakınıdır o kimselerin ki onlar inanmışlardır. O, onları o karanlıklardan o ışığa çıkarır. Ve o imseler ki gerçeği örtmüşlerdir, onların yakınları ise o taşkınlık yapanlar (Tağutlar)dır. Onlar, onları o ışıktan o karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.

لَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ 
258- Sen görmedin mi o kimseyi ki, Allah kendisine o hükümdarlığı verdi diye, İbrahim'le kendisinin Efendisi hakkında tartıştı? Hani İbrahim: "Benim Efendim O ki yaşatır ve öldürür" demişti de, o (tartışan):  "Ben de yaşatırım ve öldürürüm" demişti. İbrahim: "Madem öyle şüphesiz ki Allah, Güneşi o doğum yerinden getiriyor, hadi bakalım sen de onu o batım yerinden getir" demişti de, o kimse ki gerçeği örtmüştü birden dehşete düştü. Ve Allah o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
259- Ya da o kimse gibi ki o, bir kasabanın üzerine uğramıştı ve o (kasaba) kendi tavanları üzerine çökük bir halde idi. O: "Allah bunu ölümünün ardından nasıl yaşatacak?" demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürmüş, sonra onu (yeniden) harekete geçirmişti. O: "Sen, nice kaldın?" demiş, o da: "Ben, bir gün veya bir günün kısmı kadar kaldım" demişti. O: "Hayır sen yüz yıl kaldın, şimdi kendi yiyeceğine ve içeceğine bak, değişim görmemiş. Ve sen kendi eşeğine bir bak ki biz seni o insanlar için bir delil yapalım ve o kemiklere de bir bak, biz onları nasıl (ayağa kaldırarak) yükseltiyor, sonra onlara bir et giydiriyoruz." Ne zaman ki (sorusunun cevabı) kendisine apaçık belli oldu o: "Ben biliyorum şüphesiz ki Allah her şeyin üzerine güç yetiricidir" demişti.

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ 
260- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen bana göster o ölüleri (yeniden) nasıl yaşatacaksın" demiş, O da: "Yoksa sen inanmadın mı?" demişti. O: "Öyle değil (inandım) fakat kalbim iyice yatışsın" demişti. O: "O halde o kuştan dördünü tut da onları kendine alıştır, sonra her bir dağın üzerine onlardan bir parça bırak, sonra onları çağır, çabalayarak sana geleceklerdir. Ve sen bil şüphesiz ki Allah mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir" demişti. 

مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ 
261- O kimselerin örneği ki kendi mallarını Allah'ın yolunda harcıyorlar, bir danenin örneği gibidir ki o (dane) her başağında yüz dane olan yedi başak bitirmiştir. Ve Allah katlandırır o kimse için ki o diliyor. Ve Allah kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
262- O kimseler ki, kendi mallarını Allah'ın yolunda harcarlar, sonra harcadıkları şeyin arkasına borç yüklemeyi ve rahatsızlık vermeyi izlettirmezler. Kendilerinin Efendisinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve hiçbir kaygı onların üzerine olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.

قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ
263- Bir benimsenmiş söz ve bir bağışlama, bir bağıştan daha hayırlıdır ki onun arkasını bir rahatsızlık vermek izler. Ve Allah, ihtiyaçsızdır, çok yumuşak davranıcıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ 
264- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz bağışlarınızı borç yükleyerek ve rahatsızlık vererek geçersizleştirmeyin o kimse gibi ki o, kendi malını o insanların görmesine harcar ve Allah'a ve o sonraki güne inanmaz. Bu durumda onun örneği bir kayanın örneği gibidir ki, toprak onun üzerindedir de ona bir kuvvetli yağmur değdiğinde onu çıplak kaya olarak bırakmıştır. Onlar kazandıkları şeylerden hiçbir şey üzerine güç yetiremezler. Ve Allah, o gerçeği örtenler topluluğunu doğruya iletmez.

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ 
265- Ve o kimselerin örneği ki kendi mallarını Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek ve kendi benliklerindekini sabitleştirmek için harcıyorlar, bir tepede bulunan bahçenin örneği gibidir ki, ona bol yağmur değmiş böylece o da, kendi yemişini iki kat vermiştir. Yok eğer ona bol yağmur değmediyse de, çisentisi düşer. Ve Allah o şeyleri tatamıyla en iyi görücüdür ki siz işliyorsunuz.

اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
266- Sizin biriniz gönülden arzu eder mi kendisinin hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçesi olsun, onun altından da o nehirler aksın, onun içinde her türlü ürünlerden kendisi için yetişsin, hal böyleyken kendisine (yaşça) o büyüklük değsin ve zayıf bir soyu da kendisinin olsun. Bu halde iken onu (bahçeyi) içinde ateş olan bir kasırga değerek yakıp mahvetsin? Allah o (gözle görülen) delilleri sizin için işte böyle açıklıyor ki iyice düşünesiniz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
267- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz harcayın şeylerin temizlerinden ki kazandınız ve o şeylerden ki biz Yerden sizin için çıkardık. Ve siz murdara sakın yeltenmeyin ki siz ondan harcıyorsunuz oysa siz ondan alıcı değilsiniz, onu göz yumarak almanız başka. Ve siz bilin şüphesiz ki Allah ihtiyaçsızdır, övgüye çok layıktır.

اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
268- Şeytan size o muhtaçlığı söz veriyor ve o hayasızlığı buyuruyor. Ve Allah ise size kendisinden bir bağışlamayı ve bir lütfu  söz veriyor. Ve Allah kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
269- O, o bilgeliği kim dilerse verir. Ve kime o bilgelik verilirse, artık ona kesinlikle çok hayır verilmiştir. Ve bunu iyice hatırlamıyor, o saf aklın sahipleri başka.

وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ 
270- Ve siz, her ne harcarsanız bir zorunlu harcamadan veya bir adakdan da ne adarsanız, artık şüphesiz ki Allah onu bilir. Ve yardımcılardan hiçbiri o haksızlık yapanlar için olmayacaktır.

اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَـرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
271- Eğer siz, o bağışları ortaya dökerseniz, artık o ne güzeldir. Ve eğer siz onları (başkalarından) saklı tutar ve o muhtaçlara öyle verirseniz, artık o sizin için daha hayırlıdır. Ve O, sizden kötülüklerinizden bir kısmını örtecektir. Ve Allah o şeyleri tamamıyla en iyi haber alıcıdır ki siz işliyorsunuz.

لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ
272- Onların doğruya iletimi senin üzerine değildir. Fakat hakikat şu ki Allah kim dilerse doğruya iletir. Ve siz bir maldan her ne harcıyorsanız, artık kendi benlikleriniz içindir. Ve siz harcamıyorsunuz, Allah'ın yüzünün (hoşnutluğunun) peşine düşmek (amacı) başka. Ve siz bir maldan her ne harcıyorsanız, size tastamam ödenecektir ve siz haksızlığa da uğratılmayacaksınız.

لْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟
273- (Harcamalarınız) muhtaç kimseler içindir. Onlar öyle kimselerdir ki kendilerini Allah'ın yolunda (olmaya) kısıtlamıştır, Yerde (ayak) basmaya (çalışarak rızık teminine) güç yetiremezler. O düşüncesiz hesap eder ki iffetli davranmalarından ötürü onlar ihtiyaçsızlardır. Sen onları kendilerinin alametiyle tanırsın. Onlar yüzsüzlükle o insanlardan talep etmezler. Ve siz maldan her ne harcıyorsanız, artık şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir.

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِراًّ وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
274- O kimseler ki kendi mallarını Geceleyin ve Gündüzleyin (her vakit), gizli olarak ve aleni olarak harcıyorlar. Kendilerinin Efendisinin yanındaki ödül, artık onlar içindir. Ve hiçbir kaygı onların üzerine olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
275- O kimseler ki o faizi yiyorlar, onlar (kabirlerinden) ayağa kalkmayacaklar o kimsenin ayağa kalkması gibi başka ki Şeytan dokunuştan dolayı onu çarpıyor. Bu, böyledir çünkü onlar (yaşarken): "O alışveriş de ancak ve ancak o faiz gibidir" demişlerdi. Oysa Allah, o alışverişi serbestleştirmiş ve o faizi ise yasaklamıştır. O halde kim ki kendisine Efendisinden bir öğüt gelir de hemen vazgeçerse, o şey kendisinedir ki geçmişte kalmıştır ve onun buyruğu da Allah'a aittir. Ve kim tekrar geri dönerse, artık işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.

مْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ 
276- Allah, o faiz (kazancın)i  mahveder ve o bağışları(n kazancını) ise artırır. Ve Allah her bir azılı gerçeği örtücü günahkârı sevmez.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ 
277- Şüphesiz ki o kimseler, inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişler ve o kulluk görevini ayakta tutmuşlar ve o arınmayı yerine getirmişlerdir, kendilerinin Efendisinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve hiç bir kaygı onların üzerine olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
278- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Allah'a karşı korunun ve eğer inananlar iseniz o şeyi bırakın ki o faizden geri kalmıştır.

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
279- Yok eğer siz bunu yapmadıysanız, artık siz Allah'tan ve O'nun elçisinden (açılan) bir harbi artık duyun. Ve eğer siz itaate dönerseniz, kendi mallarınızın başları  (sermayeniz) artık sizindir. Böylece siz haksızlık yapmazsınız ve haksızlığa da uğratılmazsınız.

وَاِنْ كَانَ ذُوعُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ 
280- Ve eğer o (borçlu) bir zorluk sahibi ise, artık bir kolaylığa kadar bakmak gerekir. Ve (borcu silerek) bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer siz bilirseniz, (böyle yaparsınız).

وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟
281- Ve siz korunun öyle bir güne karşı ki, onda Allah'a döndürüleceksiniz, sonra her bir benliğe kazandığı şey tastamam ödenecektir ve onlar haksızlığa uğratılmayacaklardır. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـٔاًۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهاً اَوْ ضَع۪يفاً اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يراً اَوْ كَب۪يراً اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
282- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz bir isimlenmiş süreye kadar bir (maddi) yükümlülükle yükümlendiğiniz zaman, artık onu yazın. Ve kendi aranızdan bir yazıcı da onu o eşitlikle yazsın. Ve o yazıcı da Allah'ın ona öğrettiği şekilde yazmaya sakın direnmesin hemen yazsın. Ve dikte ettirsin o kimse de (alacaklının) hakkı onun üzerindedir ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun ve ondan hiçbir şeyi sakın eksiltmesin. Yok eğer o kimse ki (alacaklının) hakkı onun üzerindedir, bir ahmak veya bir zayıf veya borcunu dikte ettirmeye kendisinin gücü yetmiyorsa o, artık onun yakını borcu o eşitlikle dikte ettirsin. Ve siz (bunu yaparken) kendi adamlarınızdan iki kişiyi de tanıklık edici olarak tanık tutun. Yok eğer iki adam olmadıysa, o takdirde o kimselerden ki siz hoşnut olacağınız o tanıklardan bir adam ve iki kadın, kadınların ikisinden biri şaşırırsa o diğeri ikisinden birine hatırlatır. Ve o tanıklar çağrıldıkları zaman direnmesinler. Ve siz o (borç) küçük veya büyük olsa da onu süresine kadar yazmaktan bıkkınlık duymayın. Bu, sizin için Allah'ın yanında daha hakkaniyetli, o tanıklıkça daha sağlam ve (borç konusunda) sizin kuşkulanmamanıza daha yakındır. Kendi aranızda hazır (peşin) ticaret olarak onu idare ediyor olmanız başka, sizin onu yazmamanızda hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve siz birbiriniz ile alışveriş yaptığınız zaman, tanıklandırın. Ve yazıcıya da ve tanıklık ediciye de zarar verilmesin. Ve eğer siz böyle yaparsanız, şüphesiz ki o sizin için bir yoldan çıkıştır. Ve siz Allah'a karşı korunun. Ve Allah size öğretiyor. Ve Allah her bir şeyi en iyi bilicidir.

وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟
283- Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz ve bir yazıcı da bulamadıysanız, o takdirde (borç karşılığında) alıkonulmuş rehinler yeter. Yok eğer (borçlu ve alacaklı olarak) sizin bir kısmınız bir kısma güvenirse, artık güvenerek kendisine teslim edileni geri versin o kimse ki kendisine güvenilmiştir ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun. Ve siz o tanıklığı sakın içinizde tutmayın. Ve kim onu içinde tutarsa, muhakkak ki onun kalbi günahkâr olmuştur. Ve şüphesiz ki Allah, o şeyleri tamamıyla en iyi bilicidir ki siz işliyorsunuz.

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
284- O şeyler ki Göklerdedir ve o şeyler ki Yerdedir, Allah'ındır. Ve eğer siz, kendi benliklerinizdeki şeyi ortaya dökseniz de veya onu saklı tutsanız da, Allah sizi onunla hesaba çekecektir. Artık O kimi dilerse bağışlar ve kimi dilerse azaplandırır. Ve Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
285- O elçi inandı o şeye ki kendisinin Efendisinden ona indirilmiştir ve o inananlar da. Her biri, inandı Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun kitaplarına ve O'nun elçilerine. (O inananlar): "Biz, O'nun elçilerinden hiçbirinin arasını ayrıştırmayız." Ve onlar: "Biz, işittik ve itaat ettik, Ey Efendimiz biz senin bağışlamanı isteriz. Ve o varış yeri yalnızca sanadır" dediler.

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
286- Allah, bir benliği sorumlu tutmaz kendisinin hacmi başka başka. Kazandığı şey (iyilik) kendisine ve kazandırdığı şey (kötülük) de kendisinin üzerinedir. (O inananlar): "Ey Efendimiz, eğer biz unutursak veya yanılırsak, sen bizi sorumlu tutma. Ey Efendimiz, sen bizim üzerimize ağır görev yükleme senin onun bizden önceki kimselerin üzerine onu yüklediğin gibi. Ey Efendimiz, sen bize yükleme o şeyi ki bizim ona zorlanarak ta olsa gücümüz yetmez. Sen bizden (kusurlarımızı) yok say ve bizi bağışla ve bize şefkat et. Sen bizim yakınımızsın, o halde sen o gerçeği örtücüler topluluğuna karşı bize yardım et" (dediler).