وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
4- Ve onlar öyle kimselerdir, o şeye inanırlar ki sana indirilmiştir ve o şeye (de inanırlar) ki senden önce indirilmiştir ve o sonraki (yaşama)da onlar kesinkes inanırlar.
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
5- İşte onlar, kendilerinin Efendisinden bir doğruya iletim üzerindedirler ve işte onlar, o başarıya erişenlerin ta kendileridir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
6- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir, sen onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre denktir, onlar inanmayacaklardır.
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
7- Allah, onların kalplerinin üzerine ve onların işitmesinin üzerine mühür vurmuştur. Ve bir perde de onların görmelerinin üzerindedir. Ve çok büyük bir azap onlar içindir. *
* 6. ve 7. ayetlerde bahsedilen inkâr edenlerin, Mekke veya Medine'deki belirli bir grup olduğu, genelleme içermediğine dikkat edilmelidir, önceden inkarcı olup da sonradan inanan bir çok kişi olduğu malumdur.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
8- Ve (Medine'deki) o insanlardan kimi: "Biz Allah'a ve o sonraki güne inandık" diyor, oysa onlar hiç inanan değilllerdir.
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ
9- Onlar (akıllarınca) Allah'ı(n elçisini)* ve inanmış olan kimseleri aldatıyorlar. Oysa onlar kendi benliklerinden başkasını aldatmıyorlar ve farkına da varamıyorlar.
* 9. ayette (elçisini) şeklinde açtığımız parantezin gerekçesi; Aldatma fiilinin Allah'a nispet edilerek kullanılmasının nedeni Allah'ın elçisine yapılan muamelenin Allah'a karşı yapılmış gibi olmasından ötürüdür. Ayrıca Fetih s. 10. ayetinde Allah'ın elçisine yapılan biatın Allah'a karşı yapılmış gibi beyan edilmesi bu parantezi açmamızın gerekçelerinden birisidir (Nisa s. 80).
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
10- Bir hastalık onların kalplerindedir, bu yüzden de Allah onları hastalıkça artırmıştır. Ve çok acı verici bir azap, o şeyler nedeniyle onlar içindir ki kendileri yalan söylüyor idiler.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
11- Ve onlara: "Siz, bu yerde sakın bozuculuk yapmayın" denildiği zaman, onlar: "Biz, ancak ve ancak düzelticileriz" diyorlar.
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ
12- Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o bozuculuk yapanların ta kendileridir, fakat farkına varamazlar.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
13- Ve onlara: "Siz, o (inanmış olan) insanların inandığı gibi inanın" denildiği zaman, onlar: "Biz o ahmakların inandığı gibi inanır mıyız?" diyorlar. Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o ahmakların ta kendileridir, fakat (bunu da) bilmezler.
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
14- Ve inanmış olan kimselerle karşılaştıkları zaman, onlar: "Biz inandık" diyorlar. Ve kendilerinin şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman ise onlar: "Şüphesiz ki biz sizin beraberinizdeyiz, biz ancak ve ancak (onlarla) alay edicileriz" diyorlar.
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
15- Allah onlarla alay ediyor ve kendilerine süre vererek uzatıyor, onlar da kendi taşkınlıkları içinde bocalayıp duruyorlar.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
16- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o doğruya iletimi o sapkınlıkla takas etmişler, ne var ki onların bu ticaretleri kâr sağlamamış ve onlar doğruyu bulanlar da olamamışlardır.
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
17- Onların örneği o kimsenin örneği gibidir ki o, bir ateş tutuşturmak istemiştir. Ne zaman ki o (ateş), onun çevresinde olan o şeyleri aydınlatmışsa, Allah onların ışığını gidermiş ve onları karanlıkların içinde bırakıvermiştir, artık göremezler.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ
18- (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden onlar dönmezler.
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ
19- Ya da (onların örneği), o gökten boşalan sağanak bir yağmur(a tutulmuşların örneği) gibidir ki karanlıklar ve gök gürlemesi ve şimşek onun içindedir. Onlar, çakan o korkunç gürültülerden dolayı o ölümün sakınması ile parmaklarını kulaklarında tutarlar. Ve Allah, o gerçeği örtücüleri kuşatıcıdır.
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
20- O şimşek onların görmelerini neredeyse kapıverecek. O (şimşek), her ne zaman onları(n önünü) aydınlatsa, onlar on(un aydınlığın)da adımlarlar. Ve karanlık onların üzerine çökertildiği zaman, onlar dikilip kalırlar. Ve eğer Allah dileseydi, onların işitmesini ve görmelerini kesinlikle giderirdi. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
21- Ey o insanlar, siz Efendinize kulluk edin ki O sizi ve sizden önceki kimseleri yaratmıştır, ki siz korunabilesiniz.
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
22- O ki, o yeri bir yaygı olarak, o göğü de bir yapı (tavan) olarak sizin için yaptı ve o gökten bir su indirdi de onunla o ürünlerden bir rızık sizin için çıkardı. O halde siz Allah'a benzerler sakın kılmayın, oysa siz (bunları) biliyorsunuz.
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
23- Ve eğer siz, o şeyden bir kuşku içindeyseniz ki biz kulumuzun üzerine indirmişizdir, haydi siz de onun örneğinden bir sure getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'ın berisinden tanıklarınızı da çağırın.
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
24- Yok eğer yapamadıysanız ki asla yapamayacaksınız, o halde o ateşten korunun ki onun yakıtı o insanlar ve o taşlardır. (O ateş), o gerçeği örtücüler için hazırlanmıştır.
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
25- Ve sen müjdele o kimseleri ki onlar inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir. Şüphesiz ki bahçeler kendileri içindir, onların altından o nehirler akar. Kendileri her ne zaman onlardaki bir üründen rızık olarak rızıklandırılsalar: "Bu, o şeydir ki biz önceden rızıklandırılmıştık" diyeceklerdir. (Bu ürün) onlara kendisini (önceden tattıkları rızıklara) benzeşen olarak verilmiştir. Ve onlardaki temizlenmiş eşler kendileri içindir. Ve kendileri, onların içinde sürekli kalıcılardır.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
26- Şüphesiz ki Allah, örnek olarak ortaya koymaktan çekinmez o şeyi ki bir sivrisinektir hatta o şeyi ki kendisinden (küçüklük bakımından) daha üstündür. Şimdi inanmış olan kimselere gelince, onlar hemen bilirler ki şüphesiz ki o (örnek) kendilerinin Efendisinden bir gerçektir. Ve gerçeği örtmüş olan kimselere gelince, onlar hemen derler ki: "Allah, bununla örnek olarak neyi istedi?" O, onunla birçoğunu saptırıyor ve onunla birçoğunu da doğruya iletiyor. Ve O, onunla o itaatten çıkanlardan başkasını da saptırmıyor.
لَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
27- Onlar öyle kimselerdir ki, Allah'ın bağlayıcı sözünü, onun yeminle bağlanmasının ardından bozarlar ve o şeyi keserler ki Allah, onun iliştirilmesini buyurmuştur ve o yerde bozuculuk yaparlar. İşte onlar, o ziyan edenlerin ta kendileridir.
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
28- Siz, Allah'a karşı nasıl nankörlük edebiliyorsunuz? Oysa siz ölüler idiniz de O sizi yaşattı. Sonra O sizi öldürecek, sonra sizi (yeniden) yaşatacak, sonra da siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
29- O ki, toplu olarak sizin için yarattı o şeyleri ki Yerdedir, sonra Göğü denkleştirmeye yöneldi de onu yedi gök olarak denkleştirdi. Ve O, her bir şeyi en iyi bilicidir.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
30- Ve bir zaman senin Efendin o meleklere: "Doğrusu ben, Yerde bir ardıl* atayıcıyım" demişti de onlar: "Sen onda o kimseyi mi atayacaksın ki o, onda bozuculuk yapacak ve o kanları akıtacaktır? Oysa biz seni övgünle tesbih ediyor ve seni kutsallaştırıyoruz." demişlerdi. O ise: "Doğrusu ben o şeyi daha iyi bilenim ki siz bilmezsiniz" demişti.
(*)- 30 ayette geçen Halifeten kelimesine, Bir ardıl anlamını verme nedenimiz için Yunus s. 14-73, Araf s. 69- 74. ayetlere bakılabilir. Bu ayetlerde geçen halife kelimesi, helak edilenlerin yerine geçenler için kullanılmaktadır. Helak edilen kavimler ile ilgili ayetlere dikkat ettiğimizde, helakı hak eden toplumların yerine, başka toplumlar geçmiştir. Sünnetullahı dikkate aldığımızda kan döken ve bozuculuk yapan bir topluluk mutlaka yok edilir ve yerine bir başka topluluk gelir.
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
31- Ve O, Adem'e o adları onların hepsini öğretmiş ve sonra o (adlara sahip ola)nları o meleklere sunmuştu da: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, bana şunların adlarını haber verin" demişti.
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
32- Onlar: "Biz,seni tenzih ederiz, hiçbir bilgi bizim için yoktur, o şey başka ki sen bize öğretmişindir. Şüphesiz ki sen, en iyi bilicinin, mutlak bilgenin ta kendisisin" demişlerdi.
قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
33- O: "Ey Adem, sen kendilerini onların adları ile haberlendir" demişti de ne zaman ki o, kendilerini onların adları ile haberlendirdi, O da: "Ben size dememiş miydim doğrusu ben o göklerin ve o yerin algılanamayanını en iyi bilenim ve o şeyleri de daha iyi bilenim ki siz ortaya döküyorsunuz ve o şeyleri ki siz içinizde tutuyor idiniz?" demişti.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
34- Ve bir zaman biz o meleklere: "Siz, Adem'e boyun eğin" demiştik de, onlar hemen boyun eğmişlerdi İblis hariç. O, direnmiş ve büyüklük taslamış ve o gerçeği örtücülerden olmuştu.
وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
35- Ve biz: "Ey Adem, sen ve eşin bu bahçede dinginleş ve ikiniz ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve ikiniz şu ağaca sakın yaklaşmayın, yoksa ikiniz de o haksızlık yapanlardan olursunuz" demiştik.
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
36- Buna rağmen Şeytan ikisini ondan (ağaca yaklaşmama buyruğundan) kaydırmış, böylece ikisini o şeyden çıkarmıştı ki ikisi onun içinde idiler ve biz de: "Siz, bir kısmınız bir kısma düşman olarak inin. Ve Yerde belirli bir vakte kadar karar kılınmış bir yer ve bir yarar, sizin içindir" demiştik.
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
37- Bunun üzerine Adem, kendisinin Efendisinden (öğretilen) bir takım kelimeleri karşılayıp almış, böylece O'da ona lütufla dönmüştü. Şüphesiz ki O, lütufla çok dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir.
قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعاًۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
38- Biz de: "Siz, ondan toplu olarak inin. Şimdi eğer benden size bir doğruya ileten gelir de kim benim doğruya iletenime uyarsa, artık hiçbir kaygı onlara olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir" demiştik.
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
39- Ve o kimseler ki, gerçeği örtmüşler ve bizim delillerimizi yalanlamışlardır, işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ
40- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben onu sizin üzerinize gönendirmiştim ve tastamam yerine getirin benim bağlayıcı sözümü ki, ben de size olan bağlayıcı sözümü tastamam yerine getireyim ve artık yalnızca benden sakının.
وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ
41- Ve siz, inanın o şeye ki sizin beraberinizde olan şeyi doğrulayıcı olarak indirmişimdir ve onu örtücünün ilki (Mekke'liler gibi) sakın olmayın ve benim delillerimi pek az bedele sakın takas etmeyin ve artık yalnızca benden korunun.
وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
42- Ve siz, o gerçeğe o geçersizliği giydirmeyin ve o gerçeği de sakın içinizde tutmayın, oysa siz biliyorsunuz.
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
43- Ve siz, o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin ve o saygıyla eğilenlerin beraberinde saygıyla eğilin.
تَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
44- Siz, o insanlara yüce gönüllü olmayı buyuruyorsunuz ve kendi benliklerinizi unutuyor musunuz, oysa siz o kitabı peşisıra okuyorsunuz? Siz, hiç bağlantı kurmaz mısınız?
وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
45- Ve siz, (haksızlığa) direnç göstermekle ve o kulluk görevini ayakta tutmakla destek isteyin. Şüphesiz ki o, saygıyla baş eğenlerden başkasının üzerine kesinlikle ağır gelir.
اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟
46- Onlar öyle kimselerdir kanıya varırlar ki şüphesiz kendilerinin Efendisiyle karşılaşıcıdırlar ve şüphesiz ki onlar yalnızca O'na dönücüdürler.
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
47- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben onu sizin üzerinize gönendirmiş ve şüphesiz ki ben sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım.
وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
48- Ve siz, korunun öyle bir güne karşı ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şeyle karşılık görmeyecek ve ondan bir eşlikçilik kabul edilmeyecek ve ondan bir eşitlik bedeli de alınmayacak ve onlar yardım da edilmeyecekler.
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ
49- Ve bir zaman biz, Firavun'un hanedanından sizi kurtarmıştık, onlar sizi o azabın kötüsüne sürüyorlar, sizin oğullarınızı boğazlıyorlar ve kadınlarınızı yaşatıyorlardı. Ve size Efendinizden bir büyük yoklama, işte bundaydı.
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
50- Ve bir zaman biz, o su kütlesini sizin için ayırmıştık da sizi kurtarmış ve Firavun'un hanedanını batırmıştık ve siz de bakıp duruyordunuz.
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
51- Ve bir zaman biz, Musa ile kırk geceliğine sözleşmiş*, sonra siz onun ardından o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz ve siz haksızlık yapanlarsınız.
*Kelimenin söz vermiştik anlamına gelen kıraatı da vardır. Meallerdeki sözleşmiştik veya söz vermiştik şeklindeki anlam farkının nedeni bu dur.
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
52- Sonra biz, bunun ardından (pişman olup döndüğünüzde) sizden (hatalarınızı) yok saymıştık ki siz şükredesiniz.
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
53- Ve bir zaman biz, Musa'ya o kitabı yani o (doğru ile yanlışı) ayıranı vermiştik ki siz doğruya iletilesiniz.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
54- Ve bir zaman Musa, kendi topluluğuna: "Ey topluluğum, şüphesiz ki siz o buzağıyı (tanrı) edinmekle kendi benliklerinize haksızlık yaptınız. Haydi, kusursuz var edeninize (itaate) dönün de birbirinizi (içinizdeki itaate dönmeyenleri) öldürün*. Bu, sizin için kusursuz var edeninizin yanında daha hayırlıdır. (Bunu yaptığınızda) artık O size lütufla dönmüştür. Şüphesiz ki O, lütufla çokça dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir" demişti.
* 54. ayete böyle bir parantez açma gerekçemiz, ayet içinde geçen Faktülü (öldürün) kelimesinin, Kur'an içinde geçtiği hiçbir ayette mecazi anlamda kullanılmamış olmasıdır. Ayrıca Enfüseküm kelimesinin bağlamına göre Kendinizi veya Birbirinizi anlamı taşımaktadır. Hakiki anlamı dikkate alınarak verilen bir mealde Kendinizi öldürün olarak ortaya çıkan anlamın düşük olması bizi, bazı tefsirlerde geçen yorumları dikkate almaya yönelterek, kelimeye mecazi bir anlam vermememize, ve tevbe edenlerin tevbe etmeyenleri öldürmesi gerektiği şeklinde bir anlam vermeye yöneltmiştir. Allahu alem.
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
55- Ve bir zaman siz Musa'ya: "Ey Musa, biz sana asla inanmayacağız ta ki Allah'ı açıkça görünceye kadar" demiştiniz de o korkunç gürültü hemen sizi tutmuştu ve siz de bakıp duruyordunuz.
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
56- Sonra biz, ölümünüzün ardından sizi (yeniden) harekete geçirmiştik ki, şükredesiniz.
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
57- Ve biz, o bulutu sizin üzerinize gölgelendirmiş ve sizin üzerinize o kudret helvasını ve o bıldırcını indirmiş: "Siz, yiyin o şeylerin temizlerinden ki biz size rızık olarak verdik" (demiştik). Ve onlar bize haksızlık yapmadılar, fakat onlar kendi benliklerine haksızlık yapıyor idiler.
وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
58- Ve bir zaman biz: "Siz, şu kasabaya girin de, ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve o kapıya boyun eğenler olarak girin ve 'Günahlarımızı üzerimizden düşür' deyin ki biz de sizin yanılgılarınızı bağışlayalım. Ve biz o iyilik edenlere yakında artıracağız" demiştik.
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
59- Ne var ki haksızlık yapmış olan kimseler, başka söz olarak değiştirdi o şeyi (sözü) ki kendilerine denilmişti, bunun üzerine biz de o haksızlık yapmış olan kimselerin üzerine gökten bir titreten azap indirmiştik o şey nedeniyle ki onlar itaatten çıkıyor idiler.
وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
60- Ve bir zaman Musa, kendi topluluğunu suvarmak istemişti de biz ona: "Sen, değneğinle o taşa vur" demiştik. Böylece ondan oniki göze fışkırmış, (topluluğundan olan) bütün insanlar içecekleri yeri kesinlikle bilmişti. (Onlara): "Siz, Allah'ın rızkından yiyin ve için ve bu yerde bozuculuk yapanlar olarak sakın karışıklık çıkarmayın" (demiştik).
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْراً فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
61- Ve bir zaman siz: "Ey Musa, biz bir tek çeşit yiyeceğin üzerinde asla direnç gösteremeyeceğiz, sen Efendine bizim için hemen çağrı yap da, bizim için çıkarsın o şeylerden ki o yer bitiriyor, onun sebzesinden ve salatalığından ve sarmısağından ve mercimeğinden ve soğanından" demiştiniz. O da: "Siz değiştirmek mi istiyorsunuz o şeyi ki kendisi daha aşağı o şeyle ki kendisi daha hayırlıdır? Mısır'a inin şüphesiz ki talep ettiğiniz şeyler sizin için (orada) vardır" demişti. (Nankörlükleri nedeniyle) onların üzerine o aşağılanma ve o çaresizlik vuruldu (o duruma düşürüldüler) ve Allah'tan bir hiddete yerleştiler. Bu böyledir çünkü onlar Allah'ın delillerini örtüyor ve o habercileri hiçbir haklı gerekçe olmaksızın öldürüyor idiler. Bu, o şey nedeniyleydir ki onlar baş kaldırmışlar ve aşırı gidiyor idiler.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
62- Şüphesiz ki o kimseler inanmışlardır ve o kimseler ki Yahudi* ve Hristiyan* ve Sabiidir (onlardan) kim Allah'a ve o sonraki güne inanır ve düzgün iş işlerse, Efendilerinin yanındaki ödülleri, artık onlar içindir. Ve hiçbir kaygı onlara olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.
*Burada Yahudi anlamı verilen Hadu kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
63- Ve bir zaman biz, sizin yeminle bağlanmış sözünüzü almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiş: "Tutun o şeyi kuvvetlice biz size verdik ve hatırlayın o şeyleri onun içindedir, ta ki korunabilesiniz" (demiştik).
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
64- Sonra siz bunun ardından (başka tarafa) yakınlaşmıştınız. Bu durumda eğer Allah'ın lütfu ve O'nun şefkati sizin üzerinizde olmasaydı, siz kesinlikle o ziyan edenlerden olurdunuz.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ
65- Ve ant olsun ki siz bildiniz o kimseleri ki içinizden o dinlenme (günün)de aşırı gitmişlerdi. Biz bundan dolayı onlara: "Siz, aşağılanan maymunlar (gibi) olun*" demiştik.
*Bunun şekli bir dönüşüm olmadığını, aksine evrensel bir yasa olduğunu hatırlatmak isteriz.
فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ
66- Böylece biz onu (olayı) bir caydırıcı karşılık olarak onun (olayın) önündeki kimseler için ve onun ardındaki kimseler için ve o korunanlar için bir öğüt yapmıştık.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
67- Ve bir zaman Musa kendi topluluğuna: "Şüphesiz ki Allah size bir sığır boğazlamanızı buyuruyor" demişti de onlar: "Sen bizi bir alay konusu mu ediniyorsun?" demişler, o da: "Ben o düşüncesizlerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
68- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o(nun özellikleri) nedir bize açıklasın" demişler, o da: "Şüphesiz ki O, 'Doğrusu o bir sığırdır ki, (toprağı) yarıcı (yaşlı) değildir ve körpe de değildir, bunun arasında bir ortancadır' diyor. O şeyi hemen yapın ki siz buyuruluyorsunuz" demişti.
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ
69- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da onun rengi nedir bize açıklasın" demişler, o da: " Şüphesiz ki O, 'Doğrusu o bir sığırdır ki sapsarı parlayandır, onun rengi o bakanlara mutluluk verir' diyor" demişti.
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ
70- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o nedir bize açıklasın. Doğrusu (o yaşlı ve körpe olmayan sapsarı) o sığırlar bize göre birbirine benzeşiyor. Ve şüphesiz ki biz eğer Allah dilerse kesinlikle doğruyu bulanlarız" demişlerdi.
قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
71- O da: "Şüphesiz ki O, 'Doğrusu o sığırdır ki, o yeri sürerek ve o ekini suvararak boyunduruğa alınmamıştır. (Bunları yapmaktan) selim kılınmıştır, onda (sarıdan başka) hiçbir renk yoktur' diyor" demişti de onlar: "Şimdi sen o gerçeği bize getirdin" demişler ve onu hemen boğazlamışlardı ve neredeyse (bunu) yapmıyorlardı.
وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ
72- Ve bir zaman siz bir benliği öldürmüştünüz de, onu (öldürmenin suçunu) birbirinize defetmiştiniz. Ve Allah ortaya çıkarıcıdır o şeyleri ki siz içinizde tutuyor idiniz.
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْـيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
73- Bunun üzerine biz de: "Siz, onun bir kısmını ona (öldürülene) vurun"* demiştik. Böylece Allah o ölüleri yaşatır ve kendisinin (gözle görülen) delillerini size gösterir ki siz bağlantı kurabilesiniz.
* Faili meçhul cinayetlerde bu yöntemi uygulayın.
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
74- Sonra bunun ardından sizin kalpleriniz katılaştı. Artık onlar o taşlar gibi, hattâ katılık bakımından daha çetindir. Ve şüphesiz ki o taşlardan öylesi vardır ki ondan o nehirler fışkırır. Ve şüphesiz ki onlardan öylesi vardır ki, çatlar da ondan o su çıkar. Ve şüphesiz ki onlardan öylesi vardır ki, Allah'ın çekincesinden dolayı aşağı yuvarlanır. Ve Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.
اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
75- Şimdi siz hala umutlanıyor musunuz onlar size inanacaklar? Oysa içlerinden bir bölük vardı ki onlar Allah'ın kelamını işitiyorlar, sonra ona bağlantı kurmalarının ardından onu saptırıyorlardı, oysa onlar (doğruyu) biliyorlardı.
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
76- Ve inanmış olan kimselerle karşılaştıkları zaman, onlar: "Biz inandık" diyorlar. Ve onların bir kısmı bir kısmı ile yalnız kaldıkları zaman ise: "Siz, Allah'ın size açtığı o şeyi Efendinizin yanında onu size karşı delil getirmeleri için mi onlara söylüyorsunuz? Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?" diyorlar.
اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
77- Ve onlar bilmezler mi şüphesiz ki Allah biliyor o şeyleri ki onlar gizliyorlar ve o şeyleri ki ilan ediyorlar?
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
78- Ve onlardan bir kısmı anasından doğduğu gibidir ki, boş kuru bilgiler dışında o kitabı bilmezler. Ve onlar kanıdan başka bir şeyde bulunmazlar.
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ
79- O halde perişanlık o kimseler içindir ki onlar o kitabı elleri ile yazarlar, sonra da onunla pek az bedel takas etmek için: "Bu, Allah'ın katındandır" derler. O halde perişanlık onlaradır o şeyden dolayı ki onlar elleri ile yazmışlardır ve perişanlık onlaradır o şeyden dolayı ki onlar kazanıyorlar.
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْداً فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
80- Ve onlar: "O ateş bize asla dokunmayacaktır, sayılanmış günler başka" dediler. Sen de ki: "Siz, Allah'ın yanından bir bağlayıcı söz mü edindiniz? Öyleyse Allah kendisinin bağlayıcı sözüne asla aykırı davranmayacaktır. Yoksa siz Allah'a karşı o şeyi mi diyorsunuz ki (doğruluğunu) bilemezsiniz?"
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
81- Öyle değil, kim bir kötülük kazanır ve bu yanılgısı onu kuşatmış (halde ölür) ise, bu yüzden işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar, onun içinde sürekli kalıcılardır.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
82- Ve o kimseler ki, inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir, işte onlar o bahçenin arkadaşlarıdır. Onlar, onun içinde sürekli kalıcılardır.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْناً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
83- Ve bir zaman biz Yakub'un oğulları'ndan: "Siz, Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceksiniz ve anne babaya iyilikle davranın ve o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o çaresizlere de ve o insanlara iyi davranarak söyleyin ve o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin" diye, yeminle bağlanmış söz almıştık. Sonra siz (başka tarafa) yakınlaşmıştınız, içinizden pek azınız başka. Ve sizler de hâlâ ilgisiz kalanlarsınız.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
84- Ve bir zaman biz: "Siz, kanlarınızı akıtmacaksınız ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız" diye, sizden yeminle bağlanmış sözünüzü almış, sonra da siz kararlılık sözü vermiştiniz. Ve siz de (bunlara) hâlâ tanıklık etmektesiniz.
ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقاً مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
85- Sonra siz şunlarsınız ki, birbirinizi (haksız yere) öldürüyorsunuz ve içinizden bir bölüğü yurtlarından çıkarıyorsunuz, onlara karşı o günahla ve o düşmanlıkla sırt sırta veriyorsunuz. Ve eğer onlar size esirler olarak gelirlerse de, onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa ki o (onları çıkarmak) size yasaklanmıştı. Şimdi siz o kitabın (fidye almayı serbest bırakan) kısmına inanıyorsunuz ve (birbirinizi çıkarmayı yasaklayan) kısmını örtüyor musunuz? O halde karşılık yoktur o kimseye ki içinizden bunu yapıyor, o yakın yaşamda bir rezillik başka. Ve o kalkışın günü ise onlar o azabın en çetinine geri döndürüleceklerdir. Ve Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
86- İşte onlar öyle kimselerdir ki, bu şimdiki yaşamı o sonrakiyle takas etmişlerdir. Bu yüzden o azap onlardan hafifletilmeyecektir ve onlar yardım da edilmeyeceklerdir.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقاً كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقاً تَقْتُلُونَ
87- Ve ant olsun ki biz Musa'ya o kitabı verdik ve onun ardından o elçileri peşine düşürdük ve Meryem'in oğlu İsa'ya da o apaçık belgeleri verdik ve onu Kutsal'ın Esintisi (Ruhu'l Kudüs) ile güçlendirdik. Şimdi, her ne zaman bir elçi size kendi benliklerinizin kaymayacağı (benimsemeyeceği) şeyi getirdiyse, siz büyüklük taslamadınız mı? Bu yüzden bir bölüğünü yalanladınız ve bir bölüğünü de öldürüyordunuz.
وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلاً مَا يُؤْمِنُونَ
88- Ve onlar: "Bizim kalplerimiz (çağırdığına şeye karşı) kılıflıdır" dediler. Aksine, gerçeği örtmeleri nedeniyle Allah onları dışlamıştır, bu yüzden pek az da olsa inanmıyorlar*.
*Kalilen kelimesi az anlamında kullanıldığı gibi, hiç olmadığı anlamında da kullanılmaktadır.
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
89- Ve onlara Allah'ın katından kendilerinin beraberindeki şeyi doğrulayıcı bir kitap geldiğinde, oysa ki önceden gerçeği örtmüş olan kimselerin (müşrik Arapların) üzerine fetih istiyor idiler. Ne zaman ki tanıdıkları şey onlara geldi, onlar onu (kitabı) örttüler. Bu yüzden Allah'ın dışlaması o gerçeği örtücülerin üzerinedir.
ئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
90- Ne kötüdür o şey ki kendi benliklerini onunla takas ettiler. (O da) Allah'ın indirdiği o şeyi, Allah'ın kendisinin kullarından dileyeceği kimsenin üzerine lütfundan indirmesini çekemeyerek örtmeleridir. Bu yüzden onlar hiddet üzerine hiddete yerleştiler. Ve bir alçaltıcı azap o gerçeği örtücüler içindir.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
91- Ve onlara: "Siz, Allah'ın indirdiği şeye inanın" denildiği zaman, onlar: "Biz, o şeye inanırız ki bize indirilmiştir" diyorlar ve onun ötesindeki şeyi örtüyorlar. Oysa o, onların beraberindeki şeyi doğrulayıcı bir gerçektir. Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, o halde Allah'ın habercilerini önceden niçin öldürüyordunuz?"
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
92- Ve ant olsun ki Musa o apaçık belgeleri size getirmişti, sonra da siz onun (Tur'a çıkmasının) ardından haksızlık yapanlar olarak o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
93- Ve bir zaman biz, yeminle bağlanmış sözünüzü almıştık ve Tur'u sizin üstünüze yükseltmiştik: "Siz, o şeyi kuvvetlice tutun ki biz size verdik ve dinleyin" (demiştik). Onlar ise: "Biz işittik ve baş kaldırdık" demişler ve gerçeği örtmeleri nedeniyle onların kalplerinde o buzağı (sevgisi) içirilmişti (sindirilmişti). Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, ne kötüdür o şey ki inancınız size onu buyuruyor."
قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
94- Sen de ki: "Eğer o sonraki yurt Allah'ın katında (Yahudi olmayan) o insanların berisinden sadece size özel ise, eğer siz de doğru söyleyenler iseniz, o halde o ölümü gönülden arzulayın."
وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
95- Ve onlar sonsuza dek onu asla gönülden arzu etmeyeceklerdir o şey nedeniyle ki kendi elleri öncelemiştir. Ve Allah, o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.
وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
96- Ve sen onları kesinlikle ve kesinlikle bulacaksın ki yaşama karşı o insanların en düşkünüdür. Hattâ ortak koşmuş olan kimselerden de, onların her biri gönülden arzu eder ki bin sene ömürlense. Oysa o (ömürlenmesi) onu o azaptan asla uzaklaştırıcı olmayacaktır. Ve Allah en iyi görücüdür o şeyleri ki onlar işliyorlar.
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
97- Sen de ki: "Kim Cibril'e bir düşman ise, oysa doğrusu o, onu Allah'ın onayıyla senin kalbine onun önünde olan şeyi doğrulayıcı ve doğruya ileten ve o inananlara müjde olarak indirmiştir."
مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ
98- Kim, Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun elçilerine ve Cibril'e ve Mikal'e bir düşman ise, o halde şüphesiz ki Allah da o gerçeği örtücülere bir düşmandır.
وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ
99- Ve ant olsun ki biz sana apaçık deliller indirdik. Ve onları (red edip) örtmüyor, o itatten çıkanlar hariç.
اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
100- Ve onlar her ne zaman bir sözle bağlılık sözü verdilerse, içlerinden bir bölük onu fırlatıp atmadı mı? Hayır, onların tamamı* inanmazlar.
*Ekseruhum kelimesine diğer meallerden farklı olarak tamamı anlamı verme gerekçemiz, bağlamın 99. ayet ile olan ilgisine istinaden fasıkları kast ediyor olmasıdır.
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
101- Ve onlara Allah'ın katından o şeyi doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ki (o şey) onların beraberindedir, o kitap verilmiş olan kimselerden bir bölük, Allah'ın kitabını sırtlarının ötesine fırlatıp attı, sanki onlar (kitap) bilmez (Mekke'li)ler*.
* Ayetin sonundaki la ya'lemune ifadesine (Mekke'li) parantezini açma gerekçemiz bu ifadenin aynı surenin 113. ve 118. ayetlerin Mekke'li müşrikler için kullanılması nedeniyledir.
وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
102- Ve onlar o şeye uydular ki o (insan) şeytanlar Süleyman'ın hükümranlığı üzerine peşi sıra okuyorlardı. Oysa Süleyman gerçeği örtmemişti, fakat hakikat şu ki o (insan) şeytanlar gerçeği örtmüşlerdi. Onlar, o insanlara o sihri öğretiyorlardı ve o şeyi de (öğretiyorlardı) ki Babil'de iki güç sahibi* Harut'un ve Marut'un üzerine indirilmişti. Ve o ikisi ise hiçbirine birşey öğretmiyordu ta ki: "Biz ancak ve ancak bir ayartmayız, o halde sen sakın gerçeği örtme" deyinceye kadar. Buna rağmen onlar o ikisinden o şeyi öğreniyorlardı ki onunla adam ve kendi eşinin arasını ayrıştırıyorlardı. Oysa onlar, onunla hiçbirine zarar vericiler değildi, Allah'ın onayı olması başka. Ve onlar o şeyi öğreniyorlardı ki o (sihir) kendilerine zarar verecek ve fayda veremeyecekti. Ve ant olsun ki onlar kesinlikle bilmişlerdi ki kim onu (sihri) takas etmişse onun için o sonraki (yaşam) da hiçbir (güzel) nasip olmayacaktır. Ve kesinlikle ne kötüdür o şey ki kendi benliklerini ona takas etmişlerdir. Eğer onlar biliyor olsalardı, (böyle yapmazlardı).
* 102. ayet içinde geçen Melekeyn kelimesine İki güç sahibi anlamı verme gerekçemiz, Harut ve Marut'un bildiğimiz anlamda iki melek anlamı verildiğinde ortaya çıkan problemlerin, bu ayeti Kur'an içinde birbirinden çok farklı biçimde anlaşılan bir duruma düşürmesidir. Ayrıca bu kelimenin Melikeyn olarak da kıraatı vardır.
وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
103- Ve eğer onlar inanmış ve korunmuş olsalardı, Allah'ın katında dönüş yeri bakımından kesinlikle daha hayırlı olacaktı. Eğer onlar biliyor olsalardı, (inanır korunurlardı).
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
104- Ey inanmış olan kimseler siz sakın:"Bizi güt" demeyin, siz: "Bizi gözet" deyin ve dinleyin. Ve çok acı verici bir azap, o gerçeği örtücüler içindir.
مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
105- O kitabın mensuplarından gerçeği örtmüş olan kimseler ve o ortak koşanlar, kendi Efendinizden sizin üzerinize herhangi bir hayır indirilmesini gönülden arzu etmiyor. Oysa Allah, kendisinin şefkatini dileyeceği kimseye özel kılar. Ve Allah, o büyük lütfun sahibidir.
مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
106- Eğer biz herhangi bir delilden (önceki kitaplardan) hükmü kaldırırsak veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun örneğini getiririz. Sen bilmedin mi şüphesiz ki Allah her şeyin üzerine güç yetiricidir?
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
107- Sen bilmedin mi şüphesiz ki Allah, o göklerin ve o yerin hükümranlığı O'na aittir? Ve Allah'ın berisinden hiçbir yakın ve hiçbir yardımcı sizin için yoktur.
اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
108- Yoksa siz, önceden Musa'ya talep edildiği gibi kendi elçinize de mi talepte bulunmayı istiyorsunuz? Ve kim o inancı o gerçeği örtme ile değiştirirse, artık kesinlikle o yolun denk olanından sapmıştır.
وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
109- O kitabın mensuplarından birçoğu gönülden arzu etti ki, keşke kendileri inanmanızın ardından sizi azılı gerçeği örtücüler olarak döndürebilseler. Kendilerine o gerçeğin apaçık belli olmasının ardından kendi benliklerinin yanındaki bir kıskançlık nedeniyle. Buna rağmen siz onları (hatalarını) yok sayın ve aldırış etmeyin ta ki Allah kendi buyruğunu getirinceye kadar. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
110- Ve siz, o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin. Ve siz, kendi benlikleriniz için hayırdan ne öncelerseniz, onu Allah'ın yanında bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah o şeyleri en iyi görücüdür ki siz işliyorsunuz.
وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
111- Ve onlar: "O bahçeye asla giremeyecektir, Yahudi veya Hristiyan* olmuş kimse başka" dediler. Bu, onların kuru bilgileridir. Sen de ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, sağlam kanıtınızı getirin."
*Yahudiler ve Hristiyanlar ayrı ayrı sadece kendilerinin cennete gideceğini iddia etmektedir.
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟
112- Öyle değil, kim kendi yüzünü iyilik eden olarak Allah'a teslim ederse, artık kendi Efendisinin yanındaki ödülü onun içindir Ve hiçbir kaygı onlara olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.
وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
113- Ve Yahudiler*: "Hristiyanlar* bir şey üzerinde değildir" dedi. Ve Hristiyanlar da: " Yahudiler bir şey üzerinde değildir" dedi. Oysa onlar o kitabı peşi sıra okuyorlar. O kimseler ki (kitap) bilmezler, onların söylediğinin örneğini aynı şekilde dedi. Artık Allah, o kalkışın günü onların arasında o şeyde karar verecektir ki onlar onun hakkında aykırılığa düşüyor idiler.
*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
114- Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'ın boyun eğilen yerlerini O'nun adının onların içinde hatırlanmasını alıkoymuştur ve onların harap olmasında çaba göstermiştir? İşte onlar var ya, oralara girmeleri kendileri için (doğru) olamaz, kaygılananlar olarak girmeleri başka. O yakın (yaşam)da bir rezillik onlar içindir. Ve o sonraki (yaşam)da çok büyük bir azap ise onlar içindir.
وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
115- Ve (güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. O halde siz nereye yakınlaşırsanız, Allah'ın yüzü (hoşnutluğu) artık oradadır. Şüphesiz ki Allah, kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.
وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ
116- Ve onlar: "Allah bir çocuk edindi" dediler. O, münezzehtir. Aksine, o şeyler ki Göklerde ve Yerdedir, O'nundur. Her biri O'na gönülden bağlananlardır.
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
117- O, Göklerin ve Yerin örneksiz yaratıcısıdır. Ve O, bir işe karar verdiği zaman, ona ancak ve ancak "Ol" der, o da hemen oluverir.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
118- Ve o kimseler ki (kitap) bilmezler: "Allah bizimle kelam etmeli veya bize (gözle görülen) bir delil gelmeli değil miydi?" dedi. O kimseler ki kendilerinden öncedir, onların söylediğinin örneğini aynı şekilde demişti. Onların kalpleri birbirine benzeşti. Biz kesinkes inanacak bir topluluk için o (gözle görülen) delilleri kesinlikle açıklamışızdır.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ
119- Şüphesiz ki biz seni o gerçekle bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve sen o şiddetli ateşin arkadaşlarından (bilgi) talep edilmeyeceksin.
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
120- Ve Yahudiler ve Hristiyanlar* senden asla hoşnut olmayacak ta ki sen onların inanç çizgisine uyuncaya kadar. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah'ın doğruya iletmesi, o doğruya iletmenin ta kendisidir." Ve ant olsun ki eğer sen, o şeyin ardından onların keyfi eğilimlerine uyarsan ki sana o bilgiden gelmiştir, Allah'tan sana hiçbir yakın dost ve hiçbir yardımcı yoktur.
*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
121- O kimseler ki biz kendilerine o kitabı vermişizdir, onu izlemenin hakkını vererek izlerler. İşte onlar ona inanırlar. Ve kim onu örterse, işte onlar o ziyan edenlerin ta kendileridir.
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
122- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben onu sizin üzerinize gönendirmiştim ve şüphesiz ki ben sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım.
وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
123- Ve siz korunun öyle bir güne karşı ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şey karşılık görmeyecek ve ondan bir eşitlik bedeli kabul edilmeyecek ve ona bir eşlikçilik de fayda vermeyecek ve onlar yardım da edilmeyecekler.
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ
124- Ve bir zaman İbrahim'i kendi Efendisi bir takım kelimeler(den oluşan buyruklar)la yoklamıştı da o, onları (yerine getirerek) tamamlamıştı. O (Allah): "Şüphesiz ki ben, seni o insanlara bir önder yapıcıyım" demişti. O da: "Ve soyumdan olanları da mı?" demişti. O (Allah): "Benim bağlılık sözüm o haksızlık yapanlara kavuşmaz" demişti.
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
125- Ve bir zaman biz Evi (Kabe'yi) o insanlara dönüp gelecekleri ve güvenli yer olarak belirlemiş ve (insanlara): "İbrahim'in duruş yerinden siz de kulluk görevi yeri edinin (İbrahim'in tevhidi yaşamını örnek alın)" (demiş), İbrahim'e ve İsmail'e: "İkiniz benim evimi, (ziyaret maksadıyla) o dolaşanlar ve (Mekke'de) o yerleşenler ve o saygıyla eğilenler, o boyun eğenler için (putlardan) temiz tutun" diye bağlılık sözü almıştık.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
126- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen burayı bir güvenli yerleşim merkezi yap, ve onun mensuplarını onlardan Allah'a ve o sonraki güne inanmış olan kimseleri o ürünlerden rızıklandır" demiş, O da: "Ve kim gerçeği örtmüşse de, artık ben onu pek az yararlandıracağım sonra da onu o ateşin azabına mecbur bırakacağım. Ve ne kötüdür o varış yeri" demişti.
127- 128- 129- Ve bir zaman İbrahim, o ev (Kabe) den o temelleri yükseltiyor ve İsmail'de (yükseltiyor ve şöyle diyordu): "Ey Efendimiz, sen bizden kabul et. Şüphesiz ki sen en iyi işiticinin, en iyi bilicinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen bizi, sana iki teslim olan yap ve bizim soyumuzdan da sana teslim olan bir toplum (yap) ve bize (hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerimizi göster ve bize lütufla dön. Şüphesiz ki sen çok lütufla dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen onların içinde kendilerinden bir elçi harekete geçir ki o, senin delillerini onlara peşi sıra okusun ve onlara o kitabı ve o bilgeliği öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz ki sen mutlak güçlünün, mutlak bilgenin ta kendisisin."
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
130- Ve kim İbrahim'in inanç çizgisinden ilgisini keser? O kimse başka ki, kendi benliğini ahmak hale getirmiştir. Ve ant olsun ki biz onu o yakın (yaşam)da seçmiştik. Ve şüphesiz ki o, o sonraki (yaşamda) da kesinlikle o düzgünlerdendir.
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
131- Bir zaman kendi Efendisi ona "Teslim ol" demişti de, o: "Ben o tüm insanların Efendisine teslim oldum" demişti.
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
132- Ve İbrahim onu (inanç çizgisini) oğullarına da tembihlemiş ve Yakup da: "Ey oğullarım, şüphesiz ki Allah, bu yükümlülüğü size seçti,o halde siz sakın sakın ölmeyin, teslim olanlar olarak (ölmeniz) başka" (diye oğullarına tembihlemişti).
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
133- (Ey Yahudiler), yoksa siz tanıklar mı idiniz hani o ölüm Yakub'a hazır olmuştu? Hani o oğullarına: "Siz benim ardımdan neye kulluk edeceksiniz?" demişti de, onlar: "Biz, senin tanrına ve senin ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın tanrısına, bir tek tanrı olarak kulluk edeceğiz. Ve biz O'na teslim olanlarız" demişlerdi.
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
134- Bu, bir toplumdur ki kesinlikle gelip geçmiştir. Onun (o toplumun) kazandığı şeyler kendisine ve sizin kazandığınız şeyler de sizedir. Ve siz (bilgi) talep edilmeyeceksiniz o şeylerden ki onlar işliyor idiler.
وَقَالُوا كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
135- Ve onlar: "Siz, Yahudi* veya Hristiyan* olun ki, doğruya iletilesiniz" dediler. Sen de ki: "Aksine bu, ( fıtrat yasalarına) meyleden haldeki İbrahim'in inanç çizgisiyle (mümkündür). Ve o, o ortak koşanlardan değildi."
* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.
*Yahudiler ve Hristiyanlar bunu ayrı ayrı kendileri için söylemiştir.
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
136- Siz (onlara): "Biz, inandık Allah'a ve o şeye ki bize indirilmiştir ve o şeye ki İbrahim'e ve İsmail'e ve İshak'a ve Yakub'a ve o torunlara indirilmiştir ve o şeye ki Musa'ya ve İsa'ya verilmiştir ve o şeye ki o habercilere kendilerinin Efendisinden verilmiştir. Biz onlardan hiçbirinin arasını ayrıştırmayız. Ve biz O'na teslim olanlarız" deyin.
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ
137- Yok eğer onlar o şeyin örneğine inanırlarsa ki siz de ona inanmışsınızdır, artık kesinlikle doğruyu bulmuşlardır. Ve eğer (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık onlar ancak ve ancak bir ayrışma içindedirler. Bu durumda onlara karşı Allah sana yetecektir. Ve O, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
138- (Siz onlara): "Allah'ın boyası. Ve boya bakımından Allah'tan daha iyi olan kimdir? Ve biz O'na kulluk edenleriz" (deyin).
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ
139- Ve sen de ki: "Siz, Allah hakkında bizimle mi tartışıyorsunuz? Oysa O, bizim de Efendimizdir ve sizin de Efendinizdir. Ve bizim işlediklerimiz bizedir ve sizin işledikleriniz sizedir. Ve biz O'na katışıksız inananlarız."
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
140- Yoksa siz: "Şüphesiz ki İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve o torunlar, Yahudi veya Hristiyan idiler" mi diyorsunuz? Sen de ki: "Siz mi daha iyi bilensiniz yoksa Allah mı?" Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, kendi yanındaki Allah'tan (gelmiş) bir tanıklığı içinde tutmuştur? Ve Allah, asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
141- Bu, bir toplumdur ki kesinlikle gelip geçmiştir. Onun (o toplumun) kazandığı şeyler kendisine ve sizin kazandığınız şeyler de sizedir. Ve siz (bilgi) talep edilmeyeceksiniz o şeylerden ki onlar işliyor idiler.
سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
142- O insanlardan o kimi ahmaklar: "Onları (şimdiki) yönlerinden (başka tarafa) ne yakınlaştırdı ki onlar onun üzerinde idiler?" diyecekler. Sen de ki: "(Güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. O, kimi dilerse doğruluğunu koruyan yola iletebilir*."
* Allah'ın dilediğini saptırması dilediğini hidayete ulaştırması ile ilgili ayetler, Allah c.c. nin keyfi bir tutum takınarak kulları hakkında böyle bir tasarrufta bulunduğu anlamına değil, bu güce sahip olduğu anlamına gelir.
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
143- Ve işte böyle biz, sizi bir dengeli toplum yaptık ki o insanların üzerine tanıklar olasınız ve o elçi de sizin üzerinize tanık olsun. Ve biz o yönü (yeniden Kabe) yapmadık ki sen (önceden de) onun üzerinde idin, bilip ayırt edelim o kimseyi ki o elçiye uyar, o kimseden ki kendisi iki ökçesi üzerinde çevrilir. Ve şüphesiz ki (bu değişiklik) kesinlikle ağır olmuştur, o kimseler başka ki Allah onları doğruya iletmiştir. Ve Allah sizin inanmanızı kesinlikle kayba uğratacak değildir. Şüphesiz ki Allah, o insanlara kesinlikle çok acıyıcıdır, şefkati süreklidir.
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
144- Biz, kesinlikle görüyoruz ki senin yüzün Göğe çevrilip duruyor. Şimdi biz seni kesinlikle ve kesinlikle bir yöne yakınlaştıracağız ki sen ona hoşnut olacaksın. Bundan böyle sen yüzünü Mescidi Haram'ın ortasına yakınlaştır. Ve siz de nerede olursanız, bundan böyle yüzlerinizi onun ortasına yakınlaştırın. Ve şüphesiz ki o kitap verilmiş olan kimseler kesinlikle biliyorlar şüphesiz ki o, kendilerinin Efendisinden bir gerçektir. Ve Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki onlar işliyorlar.
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
145- Ve ant olsun ki eğer sen o kitap verilmiş olan kimselere her bir delili getirsen de, onlar senin yönüne uymadılar. Ve sen de onların yönüne uyucu değilsin. Ve onların bir kısmı bir kısmın yönüne de uyucu değildir. Ve ant olsun ki eğer sen o şeyin ardından onların keyfi eğilimlerine uyarsan ki sana o bilgiden gelmiştir, o takdirde şüphesiz ki sen de kesinlikle o haksızlık yapanlardansın.
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
146- O kimseler ki biz kendilerine o kitabı vermişizdir, onu öyle tanıyorlar ki onlar sanki kendi oğullarını tanıyorlar. Ve şüphesiz ki içlerinden bir bölük de o gerçeği kesinlikle içlerinde tutuyorlar oysa onlar biliyorlar.
اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
147- O gerçek, senin Efendindendir. O halde sen o tereddüte düşenlerden sakın sakın olma.
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
148- Ve yüz çevirme yeri her bir kimse içindir, o ona yakınlaşıcıdır, o halde siz o hayırlarda yarışın. Siz nerede olursanız Allah (kalkışın gününde) sizi toplu olarak getirecektir. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
149- Ve sen nereden çıkarsan, bundan böyle yüzünü Mescidi Haram'ın ortasına yakınlaştır. Ve şüphesiz ki o, (buyruk) senin efendinden bir gerçektir. Allah asla duyarsız kalıcı değildir o şeylerden ki siz işliyorsunuz.
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ
150- Ve sen nereden çıkarsan, bundan böyle yüzünü Mescidi Haram'ın ortasına yakınlaştır. Ve siz de nerede olursanız yüzlerinizi onun ortasına yakınlaştırın ki o insanların size karşı bir delili olmasın, o kimseler başka ki içlerinden haksızlık etmişlerdir. O halde siz onlardan sakın çekinmeyin ve benden çekinin ve ben de sizin üzerinizdeki gönencimi tamamlayayım ve siz de doğruya iletilesiniz.
كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
151- Nitekim biz size içinizde (yaşayan) sizden bir elçi gönderdik, o (elçi) bizim delillerimizi size peşi sıra okuyor ve sizi arındırıyor ve size o kitabı ve o bilgeliği öğretiyor ve o şeyleri öğretiyor ki siz biliyor değildiniz.
فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟
152- O halde siz beni hatırlayın ki bende sizi hatırlayayım ve bana şükredin ve bana sakın nankörlük etmeyin.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
153- Ey inanmış olan kimseler, siz direnç göstermekle ve o kulluk göreviyle (Allah'tan) destek isteyin. Şüphesiz ki Allah, o direnç gösterenlerin beraberindedir.
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
154- Ve siz, sakın demeyin o kimse için ki o Allah'ın yolunda öldürülüyor: "(Onlar) ölülerdir." Aksine, onlar yaşayanlardır, fakat siz farkına varamazsınız.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
155- Ve biz sizi, o kaygıdan ve o açlıktan az bir şeyle ve o mallardan ve o benliklerden ve o ürünlerden bir eksiltmeyle kesinlikle ve kesinlikle yoklayacağız. Ve sen (bu zorluğa karşı) o direnç gösterenleri müjdele.
اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
156- Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir musibet değdiği zaman: "Şüphesiz ki biz Allah'a aidiz ve şüphesiz ki biz yalnızca O'na dönücüleriz" derler.
اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
157- İşte onlar, kendilerinin Efendisinden sahiplenmeler ve bir şefkat kendilerinin üzerinedir. Ve işte onlar o doğruyu bulanların ta kendileridir.
اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ
158- Şüphesiz ki Safa ve Merve, Allah'ın farkındalıklarındandır. O halde kim Evi (Kabe'yi) hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini dolaşmasında artık hiçbir sakınca onun üzerine olmaz. Ve kim gönüllü bir hayır işlerse, artık şüphesiz ki Allah, şükrün karşılığını vericidir, en iyi bilicidir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ
159- Şüphesiz ki o kimseler, bizim o apaçık belgelerden ve o doğruya iletenden indirdiğimiz şeyi, bizim o kitapta onu o insanlara açıklamamızın ardından içlerinde tutuyorlar, işte onlar var ya Allah onları dışlayacaktır ve dışlayıcılar da onları dışlayacaktır.
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
160- O kimseleri hariç ki onlar İtaate dönmüşler ve (durumlarını) düzeltmişler ve (kitabı) açıklamışlardır, şimdi işte onlara bende (lütufla) dönerim. Ve ben çok lütufla dönücüyüm, şefkati sürekliyim.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
161- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşler ve azılı gerçeği örtücüler olarak ölmüşlerdir, işte onlar var ya Allah'ın ve o meleklerin ve o (inanan) insanların toplu olarak dışlaması onların üzerinedir.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
162- Onlar, onda (dışlamada) sürekli kalıcılardır. O azap onlardan hafifletilmeyecektir ve onlar bakılmayacaklardır.
وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟
163- Ve sizin tanrınız, bir tek tanrıdır. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, şefkati kapsamlıdır, şefkati süreklidir.
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
164- Şüphesiz ki bağlantı kuracak bir topluluk için (gözle görülen) deliller, Göklerin ve Yerin yaratılışında, Gece ve Gündüzün ard arda gelişinde ve o gemidedir ki o su kütlesinde akmaktadır o şeylerle ki insanlara fayda verir ve o şeydedir ki Allah onu Gökten suyun bir kısmından indirmiş böylece Yeri onun ölümünden sonra onunla (suyla) yaşatmıştır ve onda (yerde) her bir canlıdan saçmıştır ve Gök ve Yer arasında boyun eğdirilmiş o rüzgârları ve o bulutları evirip çevirmesindedir.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
165- Ve o insanlardan kimi, Allah'ın berisinden benzerlere tutunuyor, onları öyle seviyorlar ki sanki Allah'ın sevgisi. Ve inanmış olan kimseler ise Allah'a sevme bakımından daha çetindir. Ve eğer o haksızlık yapmış olan kimseler o azabı görecekleri zaman o kuvvetin toplu olarak Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın o azabın çetinine sahip olduğunu (önceden) görseydi, (onlara böyle sevgi beslemezlerdi).
اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ
166- O zaman ayrılıp uzaklaşmıştır o kimseler ki kendilerine uyulmuştur, o kimselerden ki kendilerine uymuştur, onlar o azabı görmüşler ve onların o ulaşım imkanları büsbütün kesilmiştir.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟
167- Ve o kimseler ki uymuşlardır: "Eğer bizim için bir tekrar daha (geri dönüş) olsaydı da, şimdi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşırdık onların bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi" demiştir. Allah, onlara kendi işlerini hayıflanmalar olarak onlara işte böyle gösterecektir. Ve onlar o ateşten çıkıcılar da asla olmayacaklardır.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
168- Ey o insanlar, siz yeyin o şeylerden ki Yerdedir, ama serbest temiz olmak kaydıyla ve Şeytanın adımlarına sakın uymayın. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.
اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
169- O, size ancak ve ancak o kötülüğü ve o hayasızlığı ve Allah'a karşı o şeyleri demenizi buyurur ki siz (doğruluğunu) bilemezsiniz.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ
170- Ve onlara: "Siz, o şeye uyun ki onu Allah indirmiştir" denildiği zaman, onlar: "Hayır, biz o şeye uyarız ki kendi atalarımızı onun üzerinde bulduk" diyorlar. Ve eğer ki onların ataları bir şeyle bağlantı kuramazlar ve doğruyu bulamazlar idiyse de mi (onları izleyecekler)?
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
171- Ve o kimselerin örneği ki gerçeği örtmüşlerdir, o kimsenin örneği gibidir ki o şeye haykırıyor ki o işitmez, bir çağırma ve seslenme hariç. (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden onlar bağlantı kuramazlar.*
* Muhammed a.s. ın çağrısına karşı inkarcıların tutumu örneklenmektedir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
172- Ey inanmış olan kimseler, yiyin o şeylerin temizlerinden ki biz size rızık olarak verdik ve Allah'a şükredin, eğer yalnızca O'na kulluk etmekte olanlar iseniz.
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
173- O, sizin üzerinize ancak ve ancak yasaklamıştır ki ( o da) o ölü hayvanı ve o kanı ve o domuzun etini ve o şeyi ki kendisine Allah'tan başkası için ses yükseltilmiştir (Allah'tan başkasının adı anılmıştır). O halde kim (açlık sebebi ile) zarar görürse, haddi aşmaksızın ve aşırı gitmeksizin (yemesinde), artık onun üzerine hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
174- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'ın o kitaptan indirdiği şeyi içlerinde tutuyorlar ve onunla pek az bedel takas ediyorlar. İşte onlar, karınlarında o ateşten başkasını yemiyorlar. O kalkışın günü Allah onlarla kelam etmeyecek, ve onları arındırmayacak. Ve çok acı verici bir azap onlar içindir.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ
175- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o doğruya ileteni o sapkınlıkla, o bağışlanmayı da o azabla takas etmişlerdir. Artık onlar o ateşin üzerinde ne de dirençlidirler.
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟
176- Bu, Allah o kitabı o gerçekle indirmiş olması nedeniyledir. Ve şüphesiz ki o kimseler o kitap üzerinde aykırı düşmüşlerdir, onlar kesinlikle bir uzak ayrışmanın içindedir.
لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
177- O yüce gönüllülük, sizin yüzlerinizi (güneşin) o doğum yönüne ve o batım yönüne yakınlaştırmanız değildir. Fakat hakikat şu yüce gönüllü o kimsedir ki, Allah'a ve o sonraki güne ve o meleklere ve o kitaba ve o habercilere inanmıştır. Ve o malı, ona olan sevgisine rağmen onu o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o çaresizlere ve o yolun oğluna (yolda kalmışa) ve o talep edicilere (dilencilere) ve o boynu bağlılara (kölelere) vermiştir. Ve o kulluk görevini ayağa kaldırmış ve o arınmayı yerine getirmiştir. Ve onlar bağlılık sözü verdikleri zaman bağlılık sözlerini tastamam yerine getirenlerdir. Ve onlar o kötü de ve o zararda ve o savaş vaktinde o direnç gösterenlerdir. İşte onlar o kimselerdir doğru söylemişlerdir. Ve işte onlar, o korunanların ta kendileridir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخ۪يهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
178- Ey inanmış olan kimseler, o (kasti) öldürmelerde o suça denk karşılık, sizin üzerinize yazıldı. O özgür o özgürle ve o köle o köleyle ve o dişi o dişiyle (karşılıktır). Fakat kim (öldüren), kendisine (öldürülenin) kardeşi tarafından (kısas hakkından) bir şey yok sayılırsa, artık (yok sayanın) o benimsenmişe uyması ve (öldürenin de) ona bir iyilikle ödeme yapması vardır. Bu size, kendinizin Efendisinden bir hafifletme ve bir şefkattir. Artık bunun ardından kim aşırı giderse, çok acı verici bir azap artık onun içindir.
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
179- Ve o suça denk karşılıkta yaşam, sizin içindir. Ey o saf aklın sahipleri, umulur ki siz (cinayetlerden) korunursunuz.
كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْراًۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ
180- O ölüm birinize hazır olduğu zaman, eğer o bir mal bırakıyorsa ana babaya ve o en yakınlara, o benimsenmişe göre bir tembihte bulunması, sizin üzerinize yazıldı. (Bu) o korunanların üzerine bir vazifedir.
فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ
181- Buna rağmen kim onu işitmesinin ardından değiştirirse, artık şüphesiz ki onun günahı ancak ve ancak o kimselerin üzerinedir ki onu değiştiriyorlar. Şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.
فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
182- Bununla birlikte kim tembih edenden bir haksızlığa meyil veya bir günah kaygısı taşır da onların arasını düzeltirse, artık onun üzerine hiç bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
183- Ey inanmış olan kimseler, o oruç sizin üzerinize yazıldı, sizden önceki kimselerin üzerine yazıldığı gibi, ki siz korunabilesiniz.
اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
184- (O), sayılanmış günlerdir. O halde içinizden kim hasta veya sefer üzerinde olursa, (tutmadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Ve o kimselerin üzerine ise onlar ona zorlukla güç yetiriyorlar, artık bir çaresiz doyumu fidye vardır. Buna rağmen kim gönüllü bir hayır yaparsa, artık o da kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer siz bilirseniz orucu tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
185- Ramazan ayı ki, bu okunan (Kur'an) doğruyu ve yanlışı ayıran ve doğruya iletimden insanlar için doğruya ileten ve apaçık belgeler olarak onda indirildi. O halde içinizden kim o aya tanık olursa, artık o (ayın orucu)nu tutsun. Ve kim hasta veya sefer üzerinde olursa, (tutmadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Allah size o kolaylığı ister ve size o zorluğu istemez. Ve (bu kolaylık), o sayıyı eksiksiz yapmanız ve sizi doğruya ilettiği şeye karşılık Allah'ı büyüklemeniz içindir ki şükredesiniz.
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
186- Ve benim kullarım sana benden (bilgi) talep ettiği zaman, şüphesiz ki ben (onlara uzak değil) yakınım. Beni çağırdığı zaman ben, o çağırıcının çağrısını cevaplandırırım. Öyleyse onlar da beni cevaplandırsınlar, bana inansınlar ki olgunluğa ereler.
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
187- O orucun gecesi kendi kadınlarınıza o cinsel ilişki size serbestleştirildi. Onlar sizin için bir elbise ve siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah, sizin kendi benliklerinize karşı ihanet edebilecek olduğunuzu bildi de size lütufla döndü ve sizden (hatalarınızı) yok saydı. Artık şimdi onlarla (oruç gecelerinde de) temasta bulunun ve Allah'ın sizin üzerinize yazmış olduğu şeyin peşine düşün. Ve siz yeyin ve için ta ki o fecirden o beyaz iplik o siyah iplikten size apaçık belli oluncaya kadar, sonra o orucu o geceye tamamlayın. Ve siz o boyun eğilen yerlerde kapananlar iken, onlarla temasta bulunmayın. Bu (buyruklar), Allah'ın sınırlarıdır, siz onlara sakın yaklaşmayın. Allah o insanlara kendisinin delillerini işte böyle açıklıyor ki onlar korunalar.
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
188- Ve siz kendi mallarınızı aranızda o geçersiz nedenle sakın yemeyin ve onları insanların mallarından bir bölümünü o günahla yemek için bilmekte olduğunuz halde o karar vericilere sakın sarkıtmayın.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
189- Onlar sana o hilâllerden (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onlar, o insanlar ve o hacc için vakit ölçüleridir." Ve o yüce gönüllülük, sizin o evlere onların sırtlarından gelmeniz (işi usulüne göre yapmamanız) değildir. Fakat hakikat şu ki o yüce gönüllülük, kişinin korunmasıdır. Ve siz o evlere onların kapılarından gelin (işi usulüne göre yapın). Ve Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
190- Ve sizinle öldürüşen kimselerle, siz de Allah'ın yolunda öldürüşün ve sakın aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, o aşırı gidenleri sevmez.
وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
191- Ve siz, onları nerede ele geçirdiyseniz öldürün ve onlar sizi nereden çıkardılarsa siz de onları çıkarın. Ve o ayartma(yı körüklemek) o öldürmekten daha çetindir. Ve siz orada onlarla sakın öldürüşmeyin ta ki onlar sizinle Mescidi Haram'ın yanında öldürüşünceye kadar. Yok eğer onlar sizinle öldürüşürlerse, artık siz de onları öldürün. O gerçeği örtücülerin karşılığı, işte böyledir.
فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
192- Yok eğer onlar vazgeçerlerse, artık şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.
وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِۜ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِم۪ينَ
193- Ve siz onlarla öldürüşün ta ki bir ayartma olmayıncaya ve o yükümlülük Allah'ın (yüklediği yükümlülük) oluncaya kadar. Eğer onlar vazgeçerlerse, artık o haksızlık yapanlardan başkasına hiçbir düşmanlık olmaz.
لشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
194- O yasak ay, o yasak aya karşılıktır. Ve yasaklar da suça denk karşılık esası üzerinedir. Kim size karşı aşırı giderse, size karşı aşırı gittiği şeyin örneği kadar siz de ona karşı aşırı gidin. Ve siz, Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki Allah o korunanların beraberindedir.
وَاَنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
195- Ve siz, Allah'ın yolunda harcayın ve ellerinizle kendinizi sakın o yok oluşla karşılaştırmayın. Ve siz, iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, o iyilik edenleri sever.
وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِۜ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ بِه۪ٓ اَذًى مِنْ رَأْسِه۪ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ۠ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْۜ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌۜ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟
196- Ve siz, o haccı ve o umreyi Allah için tamamlayın. Yok eğer kısıtlanırsanız, artık o hediyeden kolayınıza geleni (gönderin). Ve siz başlarınızı sakın traş etmeyiniz o hediye kendisinin kesileceği yere ulaşıncaya kadar. Sizden kimin bir hastalığı veya onun başından bir rahatsızlığı varsa, artık ona oruçtan veya bağıştan veya kurbanlıktan bir fidye vardır. Artık siz güvende olduğunuz zaman, kim hacca kadar o umre ile yararlanacak olursa, bu durumda ona da o hediyeden kolayına gelen vardır. Kim de (kurbanlık) bulamadıysa, o hacda üç gün ve döndüğünüz zaman ise yedi (gün) oruç vardır. Bu, eksiksiz on (oruç)dur. Bu, kendi (evinin) mensupları Mescidi Haram'ın hazırında olmayan kimse içindir. Ve siz, Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz kiAllah'ın o sonuçlandırmasının çok çetindir.
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىۘ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
197- Hacc, bilinmiş aylardır. Kim onlarda o haccı (kendisine) belirlerse, artık o hacda cinsel ilişki ve yoldan çıkma ve söz dalaşı olmaz. Ve siz hayırdan ne yaparsanız, Allah onu bilir. Ve siz (hacc için) azıklanın, şüphesiz ki o azığın en hayırlısı o korunma bilincidir. Ve ey o saf aklın sahipleri, siz bana karşı korunun.
لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْۜ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
198- Hiçbir sakınca (Hacc aylarında ticaret yaparak) kendi Efendinizden bir lütfun peşine düşmenizde sizin üzerinize yoktur. Siz Arafat'tan akın akın döküldüğünüz zaman, artık Meşar-ı Haram'ın (Müzdelife) yanında Allah'ı hatırlayın. Ve sizi doğruya ilettiği gibi O'nu hatırlayın. Ve şüphesiz ki siz onun öncesinden kesinlikle o sapkınlardan idiniz.
ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
199- Sonra siz, o insanların akın akın döküldüğü yerden akın akın dökülün ve Allah'ın bağışlamasını isteyin. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.
فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًۜ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ
200- Artık siz (hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerinizi yerine getirdiğiniz zaman kendi atalarınızı hatırlamanız gibi, hatta ondan daha çetin bir hatırlamayla Allah'ı hatırlayın. Şimdi, o insanlardan kimi: "Ey Efendimiz, sen bize o yakın (yaşam)da ver" der ve o sonraki (yaşamda) ona hiçbir (güzel) nasip yoktur.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
201- Ve onlardan kimi de: "Ey Efendimiz, sen bize o yakın (yaşam da)da bir iyilik ve o sonraki (yaşamda) da bir iyilik ver ve bizi o ateşin azabından koru" der.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
202- İşte onlar, kazandıkları şeylerden dolayı bir hisse kendileri için olanlardır. Ve Allah, o hesabın çok hızlı görenidir.
وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
203- Ve siz sayılanmış günlerde Allah'ı hatırlayın. Kim (Mina'dan Mekke'ye dönmeyi) iki günde acele ederse, artık onun üzerine hiçbir günah yoktur. Ve kim sonralarsa, artık onun üzerine de hiçbir günah yoktur. (Bu) korunan kimse içindir. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki siz yalnızca O'na sürülüp toplanacaksınız.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ
204- Ve o insanlardan kimi var ki, onun o yakın yaşam hakkındaki sözleri seni şaşırtır ve kalbindeki şeye Allah'ı tanıklandırır. Oysa o, çekişenlerin en azılısıdır.
وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ
205- Ve o (başka tarafa) yakınlaştığı zaman ise, o yerde onda bozuculuk yapmaya o ekini ve o nesli (iktisadi ve sosyal düzeni) yok etmeye çabalar. Ve Allah o bozuculuğu sevmez.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ
206- Ve ona: "Sen, Allah'a karşı korun" denildiği zaman, o güçlülüğü onu o günah ile tutar. Artık cehennem ona yeter ve kesinlikle ne kötüdür o döşek.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
207- Ve o insanlardan kimi de vardır ki Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek için kendi benliğini takas eder. Ve Allah, o kullara karşı çok acıyıcıdır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
208- Ey inanmış olan kimseler, siz topyekün barış ve selâmete girin ve o şeytanın adımlarına sakın uymayın. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.
فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
209- Yok eğer siz o apaçık belgelerin kendinize gelmesinin ardından kayarsanız, artık Allah'ın mutlak güçlü, mutlak bilge olduğunu bilin.
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
210- Onlar (inanmak için) Allah'ın ve o meleklerin o buluttan gölgeler içinde gelmesine ve o buyruğun yerine getirilmesine mi bakıyorlar? Oysa o işler yalnızca Allah'a döndürülecektir.
سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
211- Sen, Yakub'un oğullarına (bilgi) talep et, biz onlara apaçık belgeden nicesini verdik. Ve kim Allah'ın gönencini, kendisine gelmesinin ardından değiştirirse, artık şüphesiz ki Allah, o sonuçlandırması çok çetindir.
زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
212- Gerçeği örtmüş olan kimselere o yakın yaşam süslendi. Ve onlar inanmış olan kimselerden bir kısmını küçümsüyorlar. Oysa korunmuş olan bu kimseler o kalkışın günü onların üstündedirler. Ve Allah, kime dilerse hiçbir kısıtlama olmaksızın rızık verir.
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
213- O insanlar (yaratılış ayarı olarak) bir tek toplumdu, (zamanla aykırı düştüler). Bunun üzerine Allah, o habercileri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak harekete geçirdi. Ve onların beraberinde o kitabı da o insanlar arasında onda ayrıştıkları şeylerde karar vermesi için gerçekle indirdi. Ve kendilerine o apaçık belgelerin gelmesi ardından kendilerinin arasında haddi aşarak onda aykırı düşmüş olanlar, kendilerine o (kitap) verilmiş kimselerden başkası da olmadı. Böylece Allah, inanmış olan kimseleri kendisinin onayıyla, o gerçekten olan ve hakkında aykırı düştükleri şeye iletti. Ve Allah, kimi dilerse doğruluğunu koruyan yola iletir.
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ
214- Yoksa siz, kendinizden önceki gelip geçen kimselerin (sıkıntılarının) örneği size de gelmeden, o bahçeye girivereceğinizi mi hesab ettiniz? Onlara o kötü ve o zarar öylesine dokunmuş ve onlar öylesine sarsılmışlardı ta ki, o elçi ve onun beraberindeki inanmış olan kimseler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyene kadar. Dikkat edin, şüphesiz ki Allah'ın yardımı yakındır.
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ
215- Onlar sana, neyi (ve kime) harcayacakları konusunda (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Siz bir hayırdan ne harcarsanız, artık o, anne baba ve o en yakınlar ve o yetimler ve o çaresizler ve o yolun oğlu (yolda kalmış) içindir. Ve siz hayırdan ne yapıyorsanız, artık şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir."
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
216- O öldürüşme sizin üzerinize yazıldı, oysa o size göre çirkindir. Ve ola ki o size çirkin gelen şeyin kendisi sizin için hayırlıdır. Ve ola ki size sevimli gelen şeyin kendisi ise sizin için daha şerdir. Ve Allah bilir oysa ki siz bilmezsiniz.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ
217- Onlar sana o yasak aydan (yani) onda öldürüşmekten (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onda öldürüşmek bir büyük (günahtır). Ve Allah'ın yolundan uzaklaştırmak ve O'na nankörlük etmek ve Mescidi Haram'dan (uzaklaştırmak) ve onun mensuplarını ondan çıkarmak ise Allah'ın yanında daha büyük (günahtır). Ve o ayartma(yı körüklemek) ise o öldürmekten daha (büyük günahtır)." Ve eğer onların gücü yetse sizinle öldürüşmekten geri kalmayacaklar ta ki sizi kendinizin yükümlülüğünden geri döndürünceye kadar. Ve sizden kim kendisinin yükümlülüğünden geri döndürülür de gerçeği örtücü olarak ölürse, işte onların işledikleri o yakın (yaşam) da ve o sonraki (yaşamda) boşa gitmiştir. Ve işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
218- Şüphesiz ki o kimseler, inandılar ve o kimseler ki göçtüler ve Alllah'ın yolunda güçlerini kullandılar, işte onlar Allah'ın şefkatini bekleyebilirler. Ve Allah, çok bağışlayacıdır, şefkati süreklidir.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ
219- Onlar sana o şarap ve o kumardan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "İkisinde de bir büyük günah ve o insanlar için faydalar vardır. Ve bu ikisinin günahı, ikisinin faydasından daha büyüktür." Ve onlar sana neyi harcayacaklarını soruyorlar. Sen de ki: "(İhtiyaçtan) o yok sayılanı." Allah, o yakın (yaşam) ve o sonraki (yaşam) hususunda o delilleri sizin için işte böyle açıklıyor ki iyice düşünesiniz.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىۜ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
220- Ve onlar sana o yetimlerden de (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onların (durumlarını) düzeltmek daha hayırlıdır. Ve eğer siz onlarla birbirinize karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Ve Allah o bozucuyu o düzelticiden (ayırt etmeyi) bilir. Ve eğer Allah dileseydi, sizi kesinlikle şiddetli sıkıntıya sokardı Şüphesiz ki Allah, mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.
وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟
221- Ve siz Allah'a ortak koşan o kadınlarla sakın evlenmeyin ta ki onlar inanıncaya kadar. Ve bir inanan kadın köle, eğer ki (dış görünüşü ile) sizi şaşırtsa bile, ortak koşan (hür) bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır. Ve siz o ortak koşan erkekleri (inanan kadınlarla) sakın evlendirmeyin ta ki onlar inanıncaya kadar. Ve bir inanan erkek köle, (dış görünüşü ile) sizi şaşırtsa bile ortak koşan (hür) bir erkekten kesinlikle daha hayırlıdır. İşte onlar o ateşe çağırıyorlar. Ve Allah ise kendisinin onayıyla o bahçeye ve bağışlamaya çağırıyor. Ve O, o insanlara kendisinin delillerini açıklıyor ki onlar hatırlayalar.
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ
222- Ve onlar sana o hayızdan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "O, bir rahatsızlıktır. Bu yüzden siz o hayızda o kadınlardan uzak durun veonlara sakın yaklaşmayın (cinsel ilişki kurmayın) ta ki onlar temizleninceye kadar. Onlar temizlendikleri zaman, artık siz Allah'ın size buyurduğu yerden onlara gelebilirsiniz (cinsel ilişki kurabilirsiniz). Şüphesiz ki Allah o çokça itaate dönenleri sever ve o temizlenenleri de sever."
نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْۖ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْۘ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
223- Kadınlarınız sizin için (nesillerinizin devamını sağlayan) bir tarladır. O halde siz de tarlanıza (Allah'ın emrettiği yerden) nasıl dilediyseniz gelin ve kendi benlikleriniz (için hayrı) önceleyin. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki siz O'nunla karşılaşıcısınız. Ve sen o inananları müjdele.
وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
224- Ve siz yüce gönüllülüğünüze ve korunmanıza ve o insanların arasını düzeltmenize, ettiğiniz yeminlerle Allah'ı sakın ilgisizlik (kaynağı) yapmayın. Ve Allah, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
225- Allah, yeminlerinizdeki o amaçsız söz ile sizi (sorumlu) tutmaz, fakat O sizi o şey ile (sorumlu) tutar ki kalpleriniz kazanmıştır. Ve Allah, çok bağışlacıdır, çok yumuşak davranıcıdır.
لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ۫ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
226- Dört ay beklemek, kendi kadınlarından geri durmakta olan (ila yapan) kimseler içindir. Yok eğer onlar güzelce dönerlerse, artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.
وَاِنْ عَزَمُوا الطَّـلَاقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
227- Ve eğer onlar evlilik bağını çözme kararı alırlarsa, artık şüphesiz ki Allah, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.
وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ اَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ اِنْ كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلَاحاًۜ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۖ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
228- Evlilik bağı çözülmüş o kadınlar, üç hayız müddeti benliklerini (evlenmeden) bekletirler. Eğer onlar Allah'a ve o sonraki güne inanıyorlarsa, kendi rahimlerinde Allah'ın yarattığı şeyi içlerinde tutmaları (söylememeleri) onlara serbest olmaz. Ve onları (boşayan) kocaları ise eğer (yeniden) bir düzgün (geçim) isterlerse, bu durumda onları (kendilerine) geri döndürmeye daha hak sahibidirler.Ve onların (kadınların) üzerlerindeki görevlerinin örneği kadar benimsenmişe göre hakları onlar (kadınlar) için de vardır. Ve o adamların onların üzerindeki (hakları) bir kademe daha fazladır. Ve Allah mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.
لطَّـلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَأْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـٔاً اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
229- Evlilik bağının çözülmesi, iki defadır. (Sonrası ise) benimsenmişe göre elde tutmak veya bir iyilikle salıvermektir. Ve sizin onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız, her ikisinin Allah'ın sınırlarını ayağa tutamayacaklarından kaygılanmaları dışında serbest olmaz. Yok eğer siz de ikisinin Allah'ın sınırlarını ayağa tutamayacaklarından kaygılanırsanız, artık kadının onu (kocasının verdiğini) fidye olarak vermesinde hiçbir sakınca ikisinin de üzerine yoktur. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, siz bunlarda sakın aşırı gitmeyin. Ve kim Allah'ın sınırlarına karşı aşırı giderse, artık onlar o haksızlık yapanların ta kendileridir.
فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَـنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
230- Yok eğer o (koca üçüncü defa) onun evlilik bağını çözerse, artık o (kadın) onun (çözmenin) arkasından (tekrar) ona serbest olmaz ta ki o ondan başka bir eş ile evleninceye kadar. Yok eğer o (evlendiği kişi) kadının evlilik bağını çözerse, eğer (önceden ayrılan) o iki Allah'ın sınırlarını ayakta tutacakları kanısına varırlarsa, artık birbirlerine dönmelerinde hiçbir sakınca ikisinin de üzerine yoktur. Ve bunlar Allah'ın sınırlarıdır, O bunları bilecek bir topluluk için açıklıyor.
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍۖ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَاراً لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ وَلَا تَتَّخِذُٓوا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُواًۘ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
231- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık onları benimsenmişe göre elde tutun, veya benimsenmişe göre salıverin. Ve siz onlara zarar vererek aşırı gitmeniz için elde tutmayın. Ve kim bunu yaparsa, artık kesinlikle kendi benliğine haksızlık yapmıştır. Ve siz Allah'ın delillerini sakın bir alay konusu edinmeyin ve Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini ve o kitap ve o bilgelikten size onunla öğüt vermek için sizin üzerinize indirdiği şeyi hatırlayın. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki Allah her şeyi en iyi bilicidir.
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ يَنْكِحْنَ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ ذٰلِكَ يُوعَظُ بِه۪ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
232- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık kendilerinin arasında karşılıklı hoşnutlukla benimsenmişe göre anlaştıkları zaman, eş (aday)ları ile evlenmelerine sakın sertlik göstermeyin. Bu, sizden Allah'a ve o sonraki güne inanmakta olan kimseye onunla verilmekte olunan öğüttür. Bu sizin için, daha arınmış ve daha temizdir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.
وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُـتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالاً عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
233- Ve (evlilik bağı çözülmüş) anneler, emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimseler (babalar) için, kendi çocuklarını eksiksiz iki yıl emzirirler. Ve (emzirme süresince) onların rızıkları ve giyimleri benimsenmişe göre o doğmuş (olan çocuk) kendisinin üzerinde olana aittir. Bir benlik kendi (maddi) kapsayıcılığı haricinde sorumlu tutulamaz. Ne bir anne kendi çocuğu nedeniyle ve ne de doğmuş (olan çocuk) kendisinin üzerine olan (baba) çocuğu nedeniyle zarar görmesin. O mirasçı üzerine de bunun örneği vardır. Yok eğer ikisi karşılıklı hoşnutlukla ve danışmayla çocuğu (iki yıldan önce sütten) ayırmak isterlerse, artık hiçbir sakınca ikisinin de üzerine yoktur. Ve eğer siz kendi çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz şeyi (emzirme ücretini) benimsenene göre teslim ettiğiniz zaman, artık hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve siz Allah'a karşı o korunun ve bilin şüphesiz ki Allah sizin işlemekte olduğunuz her şeyi görücüdür.
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراًۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
234- Ve sizden ömürleri tamamlanan ve geriye eşler bırakan kimseler(in eşleri), kendi benliklerini dört ay on gün bekletirler. Artık onlar sürelerine ulaştıkları zaman, kendi benliklerinin benimsenmişe göre yaptıkları şeylerde, hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِراًّ اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلاً مَعْرُوفاًۜ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
235- Ve sizin (bekleme sürelerini doldurmamış) o kadınlarla evlenmek isteğinizi onu sözlü olarak sunduğunuz veya kendi benliklerinizde korumaya aldığınız şeyde, hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Allah, sizin onları hatırlayacağınızı bildi. Fakat siz, benimsenmiş söz demeniz dışında, onlarla gizli olarak sakın sözleşmeyin. Ve siz, onlarla evliliğin bağına sakın karar vermeyin ta ki o yazılı süreye ulaşıncaya kadar. Ve siz bilin şüphesiz ki Allah sizin benliklerinizdeki şeyi bilmektedir, o halde siz O'ndan sakının. Ve siz bilin şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşak davranıcıdır.
لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
236- Ve eğer siz, o kadınların evlilik bağını, onlara dokunmadan veya onlara bir (mehir) belirleme yapmadan çözerseniz, hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve siz onları yararlandırın. O (maddi) kapsayıcılığı geniş olanın üzerine kendisinin ölçüsünce, o darlığı olanın da üzerine kendisinin ölçüsünce, benimsenmişe göre bir yararlandırma vardır. (Bu), o iyilik edenlerin üzerine bir gerçek (vazife)dir.
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
237- Ve eğer siz, onlara dokunmanız öncesinden onların evlilik bağını çözer ve onlar için de bir (mehir) belirleme yapmışsanız, artık belirlediğiniz şeyin yarısı vardır. Onların (kadınların o mehri) yok saymaları veya o evliliğin bağı kendisinin elinde olanın (yarısını vermeyi) yok sayması başka. Ve sizin (yarısını vermeyi) yok saymanız (ve tamamını vermeniz) o korunma bilincine daha yakındır. Ve siz kendi aranızdaki lütfu sakın unutmayın. Şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz her şeyi görücüdür.
حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ
238- Siz, o kulluk görevlerini titizlikle kollayıp gözetin ve o en orta (merkezdeki) o kulluk görevini de (namazı da) ve Allah'a gönülden bağlananlar olarak ayağa kalkın.
فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
239- Yok eğer siz (güvenliğinizden) kaygılanırsanız, artık yaya olarak veya binekli olarak (kollayıp gözetin). Artık (güvenliğinizden) emin olduğunuz zaman, sizin biliyor olmadığınız şeyleri size öğrettiği gibi artık Allah'ı hatırlayın.
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاًۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
240- Ve sizden ömürleri tamamlanacak ve geriye eşler bırakacak kimselere, eşleri için (evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıl bir yarar tembih etmesi vardır. Yok eğer onlar (istekli olarak) çıkarlarsa, kendi benliklerinin benimsenmişe göre yaptıkları şeylerden dolayı, hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve Allah mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.
وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ
241- Ve benimsenmişe göre bir yararlandırma, o evlilik bağı çözülmüş kadınlar içindir. (Bu), o korunanların üzerine bir gerçek (vazife)dir.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟
242- Allah size kendisinin delillerini böyle açıklıyor ki siz bağlantı kurabilesiniz.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
243- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendileri binlerce oldukları halde o ölümün sakınması ile yurtlarından çıkmışlardı? Bunun üzerine Allah onlara "Ölün" * dedi, sonra O onları yaşattı. Şüphesiz ki Allah, o insanların üzerine kesinlikle bir lütfun sahibidir, fakat hakikat şu ki o insanların daha çoğu şükretmezler.
* Allah'ın 'ölün' deyip, sonra onları yaşatması, dünyada iken gerçek bir ölüm sonrası diriltme değildir. Bir toplumun saldırganlık karşısında can vermesinin önlenmesinin nasıl olacağını Talut kıssasında anlatmaya başlamasının bir ön ayetidir.
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
244- Ve siz, Allah'ın yolunda öldürüşün ve bilin şüphesiz ki Allah en iyi işiticidir,en iyi bilicidir.
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
245- Kimdir ki o, Allah'a bir iyi ödünçle ödünç verir de, O'da onu o kimse için bir katlamayla pek çok katlandırır. Ve Allah, sıkar ve genişletir. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
246- Sen görmedin mi Musa'nın ardından Yakub'un oğulları'ndan o bir kısım ileri gelenleri? Bir zaman onlar kendilerinin bir habercisine: "Sen, bize bir hükümdar harekete geçir de Allah'ın yolunda öldürüşelim" demişlerdi. O: "Eğer o öldürüşme sizin üzerinize yazılırsa, öldürüşmemeniz sizden umulmuş olmaz mı?" demişti de, onlar: "Bize ne oluyor ki Allah'ın yolunda öldürüşmeyelim? Oysa ki biz yurtlarımızdan ve oğullarımızdan kesinlikle çıkarılmışız" demişlerdi. Ne zaman ki o öldürüşme onların üzerlerine yazıldı, onlardan pek azı dışında (başka tarafa) yakınlaşmışlardı. Ve Allah o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
247- Ve onların habercisi kendilerine: "Şüphesiz ki Allah size Talut'u bir hükümdar olarak kesinlikle harekete geçirdi" demişti de onlar: "Onun bizim üzerimize o hükümdarlığı nasıl olabilir? Oysa biz o hükümdarlığa ondan daha hak sahibiyiz ve ona o maldan da bir kapsayıcılık da (zenginlik) verilmemiştir" demişlerdi. O: "Şüphesiz ki Allah sizin üzerinize hükümdar olarak onu seçti, ona genişliği o bilgi ve o dış görünüşte artırdı. Ve Allah hükümranlığını kime dilerse verir. Ve Allah kapsayıcıdır, en iyi bilicidir" demişti.
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
248- Ve onların habercisi kendilerine: "Şüphesiz ki onun hükümdarlığının delili o sandığın size gelmesidir, ki sizin Efendinizden bir dinginlik ve Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktığı şeylerden bir kalıntı onun içindedir, onu o melekler taşımaktadır. Eğer siz inananlar iseniz şüphesiz ki sizin için (gözle görülen) bir delil kesinlikle bundadır" demişti.
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
249- Ne zaman ki Talut o askerleri ile (sefer için) ayrıldı o: "Şüphesiz ki Allah, sizi bir nehir ile yoklayıcıdır. Şimdi, kim ondan içerse, artık o benden değildir. Ve kim eliyle bir avuç olarak avuçlama dışında onu tatmadıysa, şüphesiz ki o bendendir" demişti. Buna rağmen onlardan pek azı dışında, ondan içmişlerdi. Ne zaman ki o, kendisi ve kendisinin beraberindeki inanmış olan kimseler ile onu (nehri) geçti, onlar (sudan içenler): "Bugün Calut'a ve onun askerlerine karşı zorlanarak dahi gücümüz yok" demişlerdi. Allah ile karşılaşıcı oldukları kanısına varmakta olan (içmeyen veya bir avuç içen) kimseler ise: "(Askeri) birlikten, pek az olan nicesi vardır ki, birçok olan (askeri) birliği Allah'ın onayıyla yenmiştir. Ve Allah o direnç gösterenlerin beraberindedir" demişti.
وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
250- Calut ve onun askerlerine karşı belirdiklerinde onlar: "Ey Efendimiz, sen bizim üzerimize bir direnç boşalt ve bizim ayaklarımızı sabitleştir ve bize o gerçeği örtenler topluluğuna karşı yardım et" demişlerdi.
فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
251- Sonunda onlar Allah'ın onayıyla onları hezimete uğratmışlar ve Davut Calut'u öldürmüş ve Allah ona o hükümdarlığı ve o bilgeliği vermiş ve ona dileyeceği şeylerden öğretmişti. Ve eğer Allah'ın o insanların bir kısmını bir kısmı ile savması olmasaydı, o yer kesinlikle bozulurdu. Fakat hakikat şu ki Allah, o tüm insanların üzerine bir lütfun sahibidir.
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
252- Bu (anlatılanlar), Allah'ın delilleridir, biz onları sana o gerçekle peşi sıra okuyoruz. Ve şüphesiz ki sen kesinlikle o gönderilmişlerdensin.
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟
253- Bu (anlatılanlar), o elçilerdir ki biz onların bir kısmını bir kısmın üzerine lütuflandırdık. Allah onlardan kimi ile kelam etti ve onların bir kısmını da kademelerle yükseltti. Ve biz Meryem'in oğlu İsa'ya o apaçık belgeleri verdik ve onu o kutsal'ın esintisi (Cibril) ile güçlendirdik. Ve eğer Allah dileseydi, onlardan sonraki kimseler kendilerine o apaçık belgelerin gelmesinin ardından birbirlerini öldürmezlerdi, fakat onlar aykırı düştüler de onlardan kimi inandı ve onlardan kimi de gerçeği örttü. Ve eğer Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi, fakat hakikat şu ki Allah ne isterse yapar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
254- Ey inanmış olan kimseler, bir günün gelmesi öncesinden, bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcayın ki onda bir alışveriş ve bir dostluk ve bir eşlikçilik olmayacaktır. Ve o gerçeği örtücüler, o haksızlık yapanların ta kendileridir.
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
255- Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, yaşayandır, ayaktadır (her an yönetimdedir). O'nu bir uyuklama ve bir uyku tutmaz. O şeyler ki o göklerdedir ve o şeyler ki o yerdedir, O'nundur. O'nun onayı olmadan, kimmiş o kimse ki O'nun yanında eşlikçilik edecek? O, onların önlerinde ne varsa ve artlarında ne varsa bilir. Ve onlar O'nun bilgisinden dilediği şey dışında şeyi kuşatamazlar. O'nun tahta çıkan basamağı (kürsisi) o gökleri ve o yeri kapsamıştır. Bu ikisinin kollanıp gözetilmesi O'na ağır gelmez. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.
ا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
256- O yükümlülükte hiçbir zorlama yoktur. O olgun davranış, o azgınlıktan kesinlikle apaçık belli olmuştur. O halde kim o taşkınlık yapanı (Tağutu reddederek) örter ve Allah'a inanırsa artık o, o dayanıklı kulpa kesinlikle sıkıca tutunmuştur ki onun kopması mümkün değildir. Ve Allah, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
257- Allah, inanmış olan kimselerin yakınıdır. O, onları o karanlıklardan o ışığa çıkarır. Ve gerçeği örtmüş olan kimselerin yakınları ise o taşkınlık yapanlar (Tağutlar)dır. Onlar, onları o ışıktan o karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.
لَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
258- Sen görmedin mi o kimseyi ki, Allah kendisine o hükümdarlığı verdi diye, kendisinin Efendisi hakkında İbrahim ile tartışmıştı? Hani İbrahim: "Benim Efendim ki O yaşatır ve öldürür" demişti de, o (tartışan): "Ben de yaşatırım ve öldürürüm" demişti. İbrahim: "Madem öyle şüphesiz ki Allah o güneşi o doğum yerinden getirir, haydi sen de onu o batım yerinden getir" demişti de, o gerçeği örtmüş olan kimse birden dehşete düşmüştü. Ve Allah o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
259- Veya o kimse gibi ki o, bir kasaba üzerine uğramıştı ve o (kasaba) tavanları üzerine çökük bir halde idi. O: "Allah bunu ölümünden sonra nasıl yaşatacak?" demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürmüş, sonra onu (yeniden) harekete geçirmişti. O: "Sen, nice kaldın?" demiş, o da: "Ben, bir gün veya bir günün kısmı kadar kaldım" demişti. O: "Hayır sen yüz yıl kaldın, şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak, değişim görmemiş. Ve sen eşeğine bir bak, o insanlara böylece seni bir delil yapmamız için (böyle yaptık) ve o kemiklere de bir bak, biz onları nasıl (ayağa kaldırarak) yükseltiyor, sonra onlara bir et giydiriyoruz." Ne zaman ki (sorusunun cevabı) kendisine apaçık belli oldu o: "Ben biliyorum şüphesiz ki Allah her şeyin üzerine güç yetiricidir" demişti.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
260- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen o ölüleri (yeniden) nasıl yaşatacaksın bana göster" demiş, O da: "Yoksa sen inanmadın mı?" demişti. O: "Öyle değil (inandım) fakat kalbimin yatışması için (sordum)" demişti. O: "Hemen o kuştan dördünü tut da onları kendine alıştır, sonra da her bir dağın üzerine onlardan bir parça bırak, sonra onları çağır, çabalayarak sana gelecekler. Ve sen bil şüphesiz ki Allah mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir" demişti.
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
261- Kendi mallarını Allah'ın yolunda harcayan kimselerin örneği, bir danenin örneği gibidir ki o (dane) her başağında yüz dane olan yedi başak bitirmiştir. Ve Allah kime dilerse katlandırır. Ve Allah kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
262- O kimseler ki, kendi mallarını Allah'ın yolunda harcarlar, sonra harcadıkları şeyin arkasına borç yüklemeyi ve rahatsızlık vermeyi izlettirmezler. Kendilerinin Efendisinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve hiçbir kaygı onlara olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ
263- Bir benimsenmiş söz ve bir bağışlama, bir bağıştan daha hayırlıdır ki onun arkasını bir rahatsızlık vermek izler. Ve Allah, ihtiyaçsızdır, çok yumuşak davranıcıdır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
264- Ey inanmış olan kimseler, siz bağışlarınızı o kimse gibi borç yükleyerek ve rahatsızlık vererek geçersizleştirmeyin ki o, kendi malını o insanlara gösteriş için harcar ve Allah'a ve o sonraki güne inanmaz. Böylesinin örneği bir kayanın örneği gibidir ki, onun üzerinde bir toprak vardır, ona bir kuvvetli yağmur değdiğinde üzerindekini sel sürükleyerek onu çıplak kaya olarak bırakmıştır. Onlar kazandıkları şeylerden hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, o gerçeği örtenler topluluğunu doğruya iletmez.
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
265- Ve kendi mallarını, Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek ve kendi benliklerindekini sabitleştirmek için harcayan kimselerin örneği, bir tepede bulunan bahçenin örneği gibidir ki, ona bol yağmur değmiş böylece o da, kendi yemişini iki kat vermiştir. Eğer ki ona bol yağmur değmediyse de, çisentisi düşer. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz her şeyi görücüdür.
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
266- Sizin biriniz, kendisinin hurmalıklardan ve üzümlüklerden oluşan bir bahçesi olsun ki onun altından o nehirler aksın, onda her türlü ürünlerden kendisi için yetişsin ve kendisine (yaşça) o büyüklük değmiş olsun ve kendisinin de zayıf kimseler olan bir soyu olsun, o kişi bu halde iken onu (bahçeyi) içinde ateş olan bir kasırganın değerek yakıp mahvetmesini gönülden arzu eder mi? Allah o (gözle görülen) delilleri sizin için işte böyle açıklıyor ki iyice düşünesiniz.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
267- Ey inanmış olanlar, siz kazandığınız şeylerin temizlerinden ve bizim o yerden sizin için çıkardığımız şeylerden harcayın. Ve siz murdarı harcamaya sakın yeltenmeyin ki ondan kendinize verilse gözünüzü yummadan siz onu tutucu değilsiniz. Ve siz bilin şüphesiz ki Allah ihtiyaçsızdır, övgüye çok layıktır.
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
268- O şeytan size o muhtaçlığı söz veriyor ve o hayasızlığı buyuruyor. Ve Allah ise size kendisinden bir bağışlama ve bir lütuf söz veriyor. Ve Allah kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
269- O, o bilgeliği kime dilerse verir. Ve o bilgelik kime verilirse, artık ona kesinlikle bir çok hayır verilmiştir. Ve bunu o saf aklın sahiplerinden başkası hatırlamıyor.
وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
270- Ve siz, bir zorunlu harcamadan ne harcarsanız veya bir adakdan da ne adarsanız, şüphesiz ki Allah onu bilir. Ve yardımcılardan hiçbiri o haksızlık yapanlar için yoktur.
اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَـرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
271- Eğer siz, o bağışları ortaya dökerseniz o ne güzeldir. Ve eğer siz onları (başkalarından) saklı tutar ve o muhtaçlara öyle verirseniz, o sizin için daha hayırlıdır. Ve O, sizden kötülüklerinizden bir kısmını örter. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.
لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ
272- Onların doğruya iletimi senin üzerine değildir. Fakat hakikat şu ki Allah kimi dilerse doğruya iletir. Ve siz bir maldan ne harcıyorsanız, kendi benlikleriniz içindir. Ve siz ancak Allah'ın yüzünün (hoşnutluğunun) peşine düşmekten başka (bir amaçla) harcamıyorsunuz. Ve siz bir maldan ne harcıyorsanız, size tastamam verilecek ve siz haksızlığa uğratılmayacaksınız.
لْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟
273- (Harcamalarınız) muhtaç kimseler içindir ki kendilerini Allah'ın yolunda (olmaya) kısıtlamış, o yerde (ayak) bastırarak (yolculuk ederek rızık teminine) güç yetiremezler. O düşüncesiz, onların iffetli davranmalarından ötürü ihtiyaçsızlar olduğunu hesap eder. Sen onları kendilerinin alametiyle tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek o insanlardan talepte bulunmazlar. Ve siz maldan ne harcıyorsanız, şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir.
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِراًّ وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
274- O kimseler ki kendi mallarını o geceleyin ve o gündüzleyin (her vakit), gizli olarak ve aleni olarak harcarlar. Kendilerinin Efendisinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve hiçbir kaygı onlara olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.
اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
275- O kimseler ki o faizi yiyorlar, onlar o şeytanın dokunuşundan dolayı onu çarpan kimsenin ayağa kalkmasından başka bir şekilde (kabirlerinden) ayağa kalkmayacaklar. Bu böyledir çünkü onlar (yaşarlarken): "O alışveriş de ancak ve ancak o faiz gibidir" demişlerdi. Oysa Allah o alışverişi serbestleştirmiş ve o faizi ise yasaklamıştır. Artık kim kendisinin Efendisinden ona bir öğüt gelir de hemen vazgeçerse, geçmişte olan şey artık kendisinin ve onun buyruğu da Allah'a aittir. Ve kim tekrar geri dönerse, artık onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onun içinde sürekli kalıcılardır.
مْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ
276- Allah, o faiz (kazancın)i mahveder ve o bağışları(n kazancını) ise artırır. Ve Allah her bir azılı gerçeği örtücü günahkârı sevmez.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
277- Şüphesiz ki o kimseler, inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişler ve o kulluk görevini ayakta tutmuşlar ve o arınmayı yerine getirmişlerdir, kendilerinin Efendisinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve hiç bir kaygı onlara olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
278- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'a karşı korunun ve eğer inananlar iseniz faizden kalan şeyi bırakın.
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
279- Yok eğer siz bunu yapmadıysanız, artık siz Allah'tan ve O'nun elçisinden (açılan) bir harbi artık duyun. Eğer siz itaate dönerseniz, artık kendi mallarınızın başları (sermayeniz) sizindir. Böylece siz haksızlık yapmamış ve haksızlığa da uğratılmamış olursunuz.
وَاِنْ كَانَ ذُوعُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
280- Ve eğer o (borçlu) bir zorluk sahibi ise, artık bir kolaylığa kadar bakmak gerekir. Ve (borcu silerek) bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer siz bilirseniz, (böyle yaparsınız).
وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟
281- Ve siz korunun öyle bir güne karşı ki, onda Allah'a döndürüleceksiniz, sonra her bir benliğe kazandığı şey tastamam verilecek ve onlar haksızlığa uğratılmayacaklardır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـٔاًۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهاً اَوْ ضَع۪يفاً اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يراً اَوْ كَب۪يراً اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
282- Ey inanmış olan kimseler, siz bir isimlenmiş süreye kadar bir (maddi) yükümlülükle yükümlendiğiniz zaman, artık onu yazın. Ve kendi aranızdan bir yazıcı da onu o eşitlikle yazsın. Ve o yazıcı da Allah'ın ona öğrettiği şekilde yazmaya sakın direnmesin hemen yazsın. Ve üzerinde (alacaklının) hakkı olan kimse de dikte ettirsin ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun ve ondan hiçbir şeyi sakın eksiltmesin. Yok eğer ki üzerinde (alacaklının) hakkı olan kimse, bir ahmak veya bir zayıf veya borcunu dikte ettirmeye kendisinin gücü yetmiyorsa, o takdirde onun yakını borcu o eşitlikle dikte ettirsin. Ve siz (bunu yaparken) sizin adamlarınızdan iki kişiyi de tanıklık edici olarak tanık tutun. Yok eğer iki adam olmadıysa, o takdirde hoşnut olacağınız o tanıklardan bir adam ve iki kadın, kadınların ikisinden biri şaşıracak olursa o sonrakinin ikisinden birine hatırlatır. Ve o tanıklar çağrıldıkları zaman direnmesinler. Ve siz o (borç) küçük veya büyük olsa da onu süresine kadar yazmaktan bıkkınlık duymayın. Bu, sizin için Allah'ın yanında daha hakkaniyetli, o tanıklıkça daha sağlam ve (borç konusunda) sizin kuşkulanmamanıza daha yakındır. Kendi aranızda hazır (peşin) ticaret olarak onu idare etmekte olmanız başka, sizin onu yazmamanızda hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve siz birbiriniz ile alışveriş yaptığınız zaman, tanıklandırın. Ve yazıcıya da ve tanıklık ediciye de zarar verilmesin. Ve eğer siz böyle yaparsanız, şüphesiz ki o sizin için bir yoldan çıkıştır. Ve siz Allah'a karşı korunun. Ve Allah size öğretiyor. Ve Allah her bir şeyi bilicidir.
وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟
283- Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz ve bir yazıcı da bulamadıysanız, o takdirde (borç karşılığında) alıkonulmuş rehinler yeter. Yok eğer (borçlu ve alacaklı olarak) sizin bir kısmınız bir kısma güvenirse, kendisine güvenilen kimse artık emanetini geri versin ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun. Ve siz o tanıklığı sakın içinizde tutmayın. Ve kim onu içinde tutarsa, muhakkak ki onun kalbi günahkâr olmuştur. Ve şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi bilicidir.
لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
284- O şeyler ki o göklerdedir ve o şeyler ki o yerdedir, Allah'ındır. Ve eğer siz, kendi benliklerinizdeki şeyi ortya dökseniz de veya onu saklı tutsanız da, Allah sizi onunla hesaba çeker. Artık O kimi dilerse bağışlar ve kimi dilerse azaplandırır. Ve Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
285- O elçi, kendisinin Efendisinden ona indirilmiş olan şeye inandı ve o inananlar da. Her biri, Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun kitaplarına ve O'nun elçilerine inandı. (O inananlar): "Biz, O'nun elçilerinden hiçbirinin arasını ayrıştırmayız." Ve onlar: "Biz, işittik ve itaat ettik, Ey Efendimiz biz senin bağışlamanı isteriz. Ve o varış yeri yalnızca sanadır" dediler.
لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
286- Allah, bir benliği kendisinin kapsayıcılığı dışında sorumlu tutmaz. Kazandığı şey (iyilik) kendi lehine ve kazandırdığı şey (kötülük) de kendi aleyhinedir. (O inananlar): "Ey Efendimiz, eğer biz unutur veya yanılırsak, sen bizi sorumlu tutma. Ey Efendimiz, sen bizim üzerimize bizden önceki kimselere onu taşıttığın gibi bir ağır görev taşıtma. Ey Efendimiz, sen bize ona gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Sen bizden (kusurlarımızı) yok say ve bizi bağışla ve bize şefkat et. Sen bizim yakınımızsın, artık sen o gerçeği örtenler topluluğuna karşı bize yardım et" (dediler).