15 Temmuz 2018 Pazar

BAKARA SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Mim. 

2- Bu, o (harflerden oluşan) kitaptır ki onda hiçbir kuşku yoktur, o korunanlar için bir doğruya iletendir.

3- (Korunanlar) öyle kimselerdir ki, onların (inandıkları) algılanamaz olduğu halde inanırlar ve o kulluk görevini* ayakta tutarlar ve bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar. 

* Bu ayete bütün meallerin (istisnalar hariç) Namazı dosdoğru kılarlar şeklinde anlam vermiş olmaları, Salat kavramının geniş bir anlama sahip olması gerçeğini bir kenara itmektedir. Bu kavram namazı da içine alan daha geniş bir anlama sahip olduğu için, bu anlamın genişliğini çeviriye yansıtmaya çalıştık. Yukimunessalate kelimesine verdiğimiz bu anlamı, Meryem s. 59. ayetini dikkate alarak tercih ettik. Ayrıca Mekke döneminde inen ayetlerde geçen Salat kavramının müşrikler tarafından içinin boşaltılmış olmasını haber veren ayetler, böyle bir anlamı vermemizdeki etkenlerden birisidir.
 
4- Ve (korunanlar) öyle kimselerdir ki, onlar sana indirilmiş olan şeye ve senden önceki indirilmiş olan şeye de inanırlar ve o sonraki (yaşama da) onlar kesinkes inanırlar.

5- İşte onlar, Efendilerinden bir doğruya iletenin üzerindedirler. Ve işte onlar, o başarıya erişenlerin ta kendileridir.

6- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir, sen onları uyarsan da yahut uyarmasan da onlar için denktir, onlar inanmazlar.

7- (Çünkü) Allah, onların kalplerinin üzerine ve işitmelerinin üzerine mühür vurmuştur. Ve bir perde de onların görmelerinin üzerindedir. Ve bir büyük azap onlar içindir. *

* 6. ve 7. ayetlerde bahsedilen inkâr edenlerin, Mekke veya Medine'deki belirli bir grup olduğu, genelleme içermediğine dikkat edilmelidir, önceden inkarcı olup da sonradan inanan bir çok kişi olduğu malumdur.

8- Ve (Medine'deki) o insanlardan kimi: "Biz Allah'a ve o sonraki güne inandık" diyor. Oysa onlar inananlar değildir.

9- Onlar Allah'ı(n elçisini)* ve inanmış olan kimseleri aldatıyorlar. Oysa onlar kendi benliklerinden başkasını aldatmıyorlar ve bunu da fark etmiyorlar. 

* 9. ayette (elçisini) şeklinde açtığımız parantezin gerekçesi; Aldatma fiilinin Allah'a nispet edilerek kullanılmasının nedeni Allah'ın elçisine yapılan muamelenin Allah'a karşı yapılmış gibi olmasından ötürüdür. Ayrıca Fetih s. 10. ayetinde Allah'ın elçisine yapılan biatın Allah'a karşı yapılmış gibi beyan edilmesi bu parantezi açmamızın gerekçelerinden birisidir (Nisa s. 80). 


10- Bir hastalık, onların kalplerindedir; Allah da onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemekte oldukları nedeniyle, bir acı verici azap onlar içindir.

11- Ve onlara: "Siz bu yerde sakın bozuculuk yapmayın" denildiği zaman onlar: "Biz ancak ve ancak düzelticileriz" diyorlar.

12- Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o bozuculuk yapanların ta kendileridir, fakat fark etmezler.

13- Ve onlara: "O(inanmış olan) insanların inandığı gibi siz de inanın" denildiği zaman onlar: "Biz o ahmakların inandığı gibi inanır mıyız?" diyorlar. Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o ahmakların ta kendileridir, fakat bilmezler.

14- Ve onlar inanmış olan kimselerle karşılaştıkları zaman: "Biz inandık" diyorlar. Ve kendi şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman onlar: "Şüphesiz ki biz sizin beraberinizdeyiz, biz (onlarla) ancak ve ancak alay edicileriz" diyorlar.

15- Allah onlarla alay etmekte ve onların kendi taşkınlıkları içinde bocalamalarını uzatmaktadır.

16- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o doğruya ileteni o sapkınlığa değişmişler, ne var ki onların bu ticaretleri kâr sağlamamış ve onlar doğruya iletilenler de olmamışlardır.

17- Onların örneği, bir ateş tutuşturmak isteyen kimsenin örneği gibidir. Ne zaman ki o onun çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların ışığını gidermiş ve onları karanlıkların içinde bırakmıştır, onlar artık (hiçbir şey) göremezler.

18- (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bundan dolayı onlar dönmezler.

19- Ya da (onların örneği) o gökten boşalan sağanak bir yağmur(a tutulmuşların örneği) gibidir ki onun içinde karanlıklar ve gök gürlemesi ve şimşek vardır. Onlar, çakan o yıldırımlar(ın korkusun)dan dolayı o ölümün sakınması ile parmaklarını kulaklarında tutarlar.  Ve Allah, o gerçeği örtücüleri kuşatıcıdır.

20- O şimşek neredeyse onların görmelerini kapıverecek. O her ne zaman onları(n önünü) aydınlatsa, on(un aydınlığın)da ilerlerler. Ve karanlık üzerlerine çökertildiği zaman, onlar dikilip kalırlar. Ve eğer Allah dileseydi, onların işitmelerini ve görmelerini kesinlikle giderirdi. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.
 
21- Ey o insanlar, siz Efendinize kulluk edin, O ki sizi ve sizden önceki kimseleri yarattı, (O'na kulluk edin ki) siz böylece korunabilesiniz.

22- O ki, o yeri sizin için bir yaygı, o göğü de bir yapı (tavan) yaptı ve o gökten bir su indirip de onunla o ürünlerden size bir rızık çıkardı. Artık siz (bunları) bilmekte olduğunuz halde sakın Allah'a benzerler aramayın.

23- Ve eğer siz, kulumuzun üzerine indirdiğimiz şeyden bir kuşku içinde iseniz, haydi o şeyin örneğinden bir sure getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'ın berisinden tanıklarınızı da çağırın.

24- Yok eğer siz, bunu yapamadıysanız ve asla yapamayacaksınız, o halde o ateşten korunun ki onun yakıtı o insanlar ve o taşlardır. O (ateş), o gerçeği örtücüler için hazırlanmıştır.

25- Ve sen inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselere, onlar için bahçeler olduğunu müjdele ki onların altından o nehirler akar. Onlar her ne zaman onlardan bir üründen rızık olarak rızıklandırılmış olsalar onlar: "Bu, önceden bizim rızıklandırıldığımız şeydir" diyecekler. (Bu ürün) onlara kendisini (önceden tattıkları rızıklara) benzeşen olarak verilmiştir. Ve onlardaki temizlenmiş eşler onlar içindir. Ve onlar, onlarda sürekli kalıcıdırlar.

26- Şüphesiz ki Allah, bir sivrisineği de ondan (küçüklük bakımından) daha üstün şeyi de bir örnek olarak ortaya koymaktan çekinmez. Şimdi, inanmış olan kimselere gelince, onlar o örneğin hemen Efendilerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Ve gerçeği örtmüş olanlara gelince, onlar hemen: "Allah, bu örnekle neyi istedi?" derler. Allah, onunla birçoğunu saptırıyor ve onunla birçoğunu da doğruya iletiyor. Ve onunla o itaatten çıkanlardan başkasını da saptırmıyor.

27- (O itaatten çıkanlar) öyle kimselerdir ki, Allah'a verdikleri bağlayıcı sözü, onun yeminle bağlanması sonrasından bozarlar ve Allah'ın, onunla bitiştirilmesini buyurduğu şeyi keserler ve o yerde bozuculuk yaparlar. İşte onlar, o ziyan edenlerin ta kendileridir.

28- Siz, Allah'a karşı gerçeği nasıl örtebiliyorsunuz? Oysa siz ölüler idiniz de O sizi yaşattı. Sonra sizi O öldürecek, sonra sizi yine O (kabirlerden kaldırarak) yaşatacak, sonra da siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

29- O ki, o yerde olan şeyleri toplu olarak sizin için yarattı, sonra göğü denkleştirmeye yöneldi, böylece onu yedi gök olarak denkleştirdi. Ve O, her bir şeyi en iyi bilicidir.

30- Ve bir zaman senin Efendin o meleklere: "Ben o yerde bir ardıl* atayıcıyım" demişti de onlar: "Sen onda bozuculuk yapacak ve onda o kanları akıtacak olan kimseyi mi atayacaksın? Oysa biz seni övgünle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." demişlerdi. O ise: "Şüphesiz ki ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri en iyi bilenim" demişti.

(*)- 30 ayette geçen Halifeten kelimesine, Bir ardıl anlamını verme nedenimiz için Yunus s. 14-73, Araf s. 69- 74. ayetlere bakılabilir. Bu ayetlerde geçen halife kelimesi, helak edilenlerin yerine geçenler için kullanılmaktadır. Helak edilen kavimler ile ilgili ayetlere dikkat ettiğimizde, helakı hak eden toplumların yerine, başka toplumlar geçmiştir. Sünnetullahı ve bu surenin Yakuboğulları genelindeki bağlamını merkeze aldığımızda kan döken ve bozuculuk yapan bir topluluk mutlaka yok edilir ve yerine bir başka topluluk gelir.

31- Ve O, Adem'e o adların hepsini öğretmiş ve sonra o (adlara sahip ola)nları o meleklere sunmuş, ardından: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, bana bunların adlarını haber verin" demişti.

32- Onlar: "Biz,seni tenzih ederiz, bizde senin öğrettiğin şeyden başka hiçbir bilgi olmaz. Şüphesiz ki sen, o en iyi bilicinin, o en bilgenin ta kendisisin" demişlerdi.

33- O: "Ey Adem, onların adlarını onlara sen haber ver" demişti de ne zaman ki o, onların adlarını onlara haber verdiğinde, O (meleklere): "Ben size 'Şüphesiz ki ben o göklerin ve o yerin algılanamayanını en iyi bilenim ve ben sizin belirtmekte olduğunuz şeyleri ve sizin gizlemekte olduğunuz şeyleri de en iyi bilenim' dememiş miydim? " demişti.

34- Ve bir zaman biz o meleklere: "Siz Adem'e secde edin" demiştik de iblis hariç onlar hemen secde etmişlerdi. O, direnmiş ve büyüklük taslamış ve o gerçeği örtücülerden olmuştu.

35- Ve biz: "Ey Adem, sen ve eşin bu bahçede durul ve ikiniz ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve ikiniz sakın şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de o haksızlık yapanlardan olursunuz" demiştik.

36- Derken o şeytan ikisini ondan (ağaca yaklaşmama buyruğundan) kaydırmış ve böylelikle ikisini içinde oldukları şeyden (bahçeden) çıkarmış, ve biz de: "Siz, bir kısmınız bir kısma bir düşman olarak inin. Ve o yerde belirli bir vakte kadar bir sabitleşme yeri ve bir yarar, sizin içindir" demiştik.

37- Bunun üzerine Adem, kendisinin Efendisinden (öğretilen) bir takım kelimeleri karşılamış, böylelikle O'da ona lütufla dönmüştü. Şüphesiz ki O, lütufla çok dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir.

38- Biz de: "Siz, toplu olarak ondan inin, şimdi eğer benden size bir doğruya ileten gelir de kim benim doğruya iletenimi izlerse, artık onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler" demiştik.

39- Ve o kimseler ki, gerçeği örttüler ve bizim delillerimizi yalanladılar, işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

40- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben sizi gönendirmiştim ve bana verdiğiniz bağlayıcı sözü tastamam yerine getirin ki, ben de size verdiğim bağlayıcı sözümü tastamam yerine getireyim ve yalnızca benden sakının.

41- Ve sizin beraberinizde olan şeyi doğrulayıcı olarak benim indirdiğim şeye inanın ve sakın onu örtücünün ilki (olan Mekke'liler gibi) olmayın ve benim delillerimi sakın bir az bedele değişmeyin ve yalnızca benden korunun.

42- Ve siz bilmekte olduğunuz halde sakın o gerçeğe o geçersizliği giydirmeyin ve o gerçeği de saklamayın.

43- Ve siz o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin ve o saygıyla eğilenlerin beraberinde saygıyla eğilin.

44- Siz o kitabı peşi sıra okumakta olduğunuz halde, o insanlara yüce gönüllü olmayı buyurup da kendi benliklerinizi unutuyor musunuz? Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

45- Ve siz o direnci göstermekle ve o kulluk görevini ayakta tutmakla destek isteyin. Şüphesiz ki o, boyun bükenlerden başkasının üzerine kesinlikle ağır gelir.

46- (O boyun bükenler) öyle kimselerdir ki, onlar Efendileriyle karşılaşıcı olduklarına ve yalnızca O'na dönücü oldukları kanısına varırlar.

47- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki sizi gönendirmiş ve sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım.

48- Ve siz öyle bir güne karşı korunun ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şey karşılık görmez ve ondan bir eşlikçilik de kabul edilmez ve ondan bir eşitlik bedeli de alınmaz ve onlar yardım da edilmezler.

49- Ve bir zaman biz, o azabın kötüsüne süren Firavun'un hanedanından sizi kurtarmıştık, onlar sizin oğullarınızı boğazlıyor ve kadınlarınızı yaşatıyordu. Ve size Efendinizden bir büyük yoklama, işte bundaydı.

50- Ve bir zaman biz, o su kütlesini sizin için ayırmış, böylece sizi kurtarmış ve siz bakıp dururken Firavun'un hanedanını batırmıştık.

51- Ve bir zaman biz, Musa ile kırk geceliğine sözleşmiş, sonra siz onun arkasından haksızlık yapanlar olarak o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz. 

52- Sonra biz bunun sonrasından (pişman olup döndüğünüzde) sizden (hatalarınızı) yok saymıştık ki siz şükredesiniz.

53- Ve bir zaman biz Musa'ya o kitabı yani o (doğru ile yanlışı) ayıranı vermiştik ki siz doğruya iletilesiniz.

54- Ve bir zaman Musa, topluluğuna: "Ey topluluğum, şüphesiz ki sizler o buzağıyı (tanrı) edinmekle kendi benliklerinize haksızlık yaptınız. Haydi siz, kusursuz var edeninize (itaate) dönün, aynı zamanda (içinizdeki itaate dönmeyen) benliklerinizi de öldürün*. Bu, sizin için kusursuz var edeninizin yanında daha hayırlıdır. Böylece O size lütufla döndü. Şüphesiz ki O, lütufla çokça dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir" demişti.

54. ayete böyle bir anlam verme gerekçemiz, ayet içinde geçen Faktülü (öldürün) kelimesinin, Kur'an içinde geçtiği hiçbir ayette mecazi anlamda kullanılmamış olmasıdır. Hakiki anlamı dikkate alınarak verilen bir mealde Kendinizi öldürün olarak ortaya çıkan anlamın düşük olması bizi, bazı tefsirlerde geçen yorumları dikkate almaya yönelterek, kelimeye mecazi bir anlam vermememize, ve tevbe edenlerin tevbe etmeyenleri öldürmesi gerektiği şeklinde bir anlam vermeye yöneltmiştir. Her mealin bir yorum olduğu hata ve yanlıştan uzak olmadığı unutulmamalıdır. Allahu alem.

55- Ve bir zaman siz Musa'ya: "Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görünceye kadar, sana asla inanmayacağız" demiştiniz de, siz bakıp dururken o yıldırım hemen sizi tutmuştu.

56- Sonra biz ölümünüz sonrasından sizi (yeniden) harekete geçirmiştik ki siz şükredesiniz.

57- Ve biz o bulutu sizin üzerinize gölgelendirmiş ve sizin üzerinize o kudret helvasını ve o bıldırcını indirmiş: "Siz, bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyin" (demiştik). Ve onlar bize haksızlık yapmadılar, fakat onlar kendi benliklerine haksızlık yapar oldular.

58- Ve bir zaman biz: "Siz, şu kasabaya girin de, ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve (önce) o kapıdan secde halinde (itaat üzere) girin ve 'Günahlarımızı üzerimizden düşür' deyin ki biz de sizin kusurlarınızı bağışlayalım. Ve biz o iyilik edenlere yakında artıracağız" demiştik.

59- Ne var ki haksızlık yapmış olan kimseler, sözü kendilerine denilmiş şeyin başkasıyla değiştirmiş, bunun üzerine biz de o haksızlık yapmış olan kimselerin üzerine, itaatten çıkıyor olmaları nedeniyle gökten bir titreten azap indirmiştik.

60- Ve bir zaman Musa, topluluğunu suvarmak istemişti de, biz de ona: "Sen, değneğini o taşa vur" demiştik. Böylece ondan oniki göze fışkırmış, (topluluğundan olan) bütün insanlar su içecek yerlerini kesinlikle bilmişti. (Onlara): "Siz, Allah'ın rızkından yiyin ve için ve bu yerde bozuculuk yapanlar olarak sakın karışıklık çıkarmayın" (demiştik).

61- Ve bir zaman siz: "Ey Musa, biz bir tek çeşit yiyeceğe asla direnç gösteremeyeceğiz, sen bizim için hemen Efendine çağrı yap da, bize o yerin bitirmekte olduğu şeylerden onun sebzesinden ve salatalığından ve sarmısağından ve mercimeğinden ve soğanından çıkarsın" demiştiniz. O da: "Siz o daha hayırlı olan şeyi o daha aşağı olan şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz? Mısır'a inin şüphesiz ki talep ettiğiniz şey sizin için (orada) vardır" demişti. (Nankörlükleri nedeniyle) onların üzerine o aşağılanma ve o durgunluk vuruldu (o duruma düşürüldüler) ve Allah'tan bir hiddete yerleştiler. Bu, onların Allah'ın delillerini örtüyor ve o habercileri o gerçek olmaksızın öldürüyor olmaları nedeniyleydi. Bu, onların baş kaldırmışlıkları ve aşırı gidiyor olmaları nedeniyleydi.

62- Şüphesiz ki inanmış olan kimseler ve Yahudi* ve Hristiyan* ve Sabii kimselerden, kim Allah'a ve o sonraki güne inanır ve düzgün iş işlerse, artık Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler. 

*Burada Yahudi anlamı verilen Hadu kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

63- Ve bir zaman biz, sizin yeminle bağlanmış sözünüzü almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiş: "Siz, bizim size verdiğimiz şeyi kuvvetlice tutun ve onun içinde olan şeyi hatırlayın ki korunabilesiniz" (demiştik).

64- Sonra siz bunun sonrasından (başka tarafa) yakınlaşmıştınız. Bu durumda eğer Allah'ın sizin üzerinizde lütfu ve kendi şefkati olmasaydı, siz kesinlikle o ziyan edenlerden olurdunuz.

65- Ve ant olsun ki siz, içinizden o dinlenme (günün)de aşırı gitmiş kimseleri bilmişsinizdir. Bundan dolayı biz onlara: "Siz, kovalanan maymunlar (gibi) olunuz*"demiştik.

*Bunun şekli bir dönüşüm olmadığını, aksine evrensel bir yasa olduğunu hatırlatmak isteriz. 

66- Böylece biz onu (maymunlaşmayı) önündekilere ve ardıllarına bir caydırıcılık ve o korunanlara bir öğüt yapmıştık.

67- Ve bir zaman Musa topluluğuna: "Şüphesiz ki Allah size bir sığır boğazlamanızı buyuruyor" demişti de onlar: "Sen bizi bir alay konusu mu ediniyorsun?" demişler, o da: "Ben o düşüncesizlerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.
 
68- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o(nun özellikleri) nedir bize açıklasın" demişler, o da: "Şüphesiz ki O, 'O (sığır), (toprağı) yaran (yaşlı) değildir ve körpe de değildir, bunun arasında bir ortancadır' diyor. Siz hemen buyurulmakta olduğunuz şeyi yapın" demişti.

69- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da onun rengi nedir bize açıklasın" demişler, o da:  " Şüphesiz ki O, 'O bir sığırdır ki sapsarı parlayandır, onun rengi o bakanlara mutluluk vermektedir' diyor" demişti.

70- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o (yaşlı ve körpe olmayan sapsarı bir sığır) nedir bize açıklasın. Çünkü (o yaşlı ve körpe olmayan sapsarı) o sığırlar bizce birbirine benzeşiyor. Ve eğer Allah dilerse, şüphesiz ki biz kesinlikle doğru (sığırı) bulanlardanız" demişlerdi.

71- O da: "Şüphesiz ki O (sığır), 'O, o yerin sürülmesiyle ve o ekinin suvarılmasıyla aşağılanmamıştır. (Bunları yapmaktan) uzak tutulmuş olsun, onda (sarıdan başka) hiçbir renk de olmasın' diyor" demişti de onlar: "Şimdi sen o gerçeği bize getirdin" demişler ve hemen onu boğazlamışlardı, neredeyse (bunu) yapmıyorlardı.

72- Ve bir zaman siz bir benliği öldürmüştünüz de, onu (öldürmenin suçunu) birbirinize defetmeye çalışmıştınız. Ve Allah sizin gizlemekte olduğunuz şeyleri ortaya çıkarıcıdır.

73- Bunun üzerine biz de: "Siz,ona (öldürülene) onun bir kısmıyla vurun" demiştik. Böylece Allah o
ölüleri yaşatır ve kendi (gözle görülen) delillerini size gösterir ki siz bağlantı kurabilesiniz. 

74- Sonra bunun sonrasından sizin kalpleriniz katılaştı. Artık onlar o taşlar gibi, hattâ katılıkça (taştan) daha çetindir.  Ve şüphesiz ki onlardan öylesi vardır ki ondan o nehirler fışkırır. Ve onlardan öylesi vardır ki, (ortasından) ayrılır da ondan o su çıkar. Ve onlardan öylesi vardır ki, Allah'a karşı çekinmeden dolayı aşağı yuvarlanır. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden duyarsız değildir.

75- Şimdi siz, onların size inanacaklarına hala umutlanıyor musunuz? Oysa onlardan bir bölük var ki onlar Allah'ın kelamını işitiyorlar, sonra ona bağlantı kurmaları sonrasından bilmekte oldukları halde anlamı saptırıyorlar.

76- Ve onlar inanmış olan kimselerle karşılaştıkları zaman: "Biz inandık" diyorlar. Ve onların bir kısmı bir kısmı ile yalnız kaldıkları zaman ise: "Siz Allah'ın size açtığı şeyi, Efendinizin yanında onu size karşı delil için getirsinler diye mi onlara söylüyorsunuz? Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?" diyorlar.

77- Peki onlar bilmezler mi şüphesiz ki Allah onların gizlemekte olduğu şeyleri ve ilan etmekte olduğu şeyleri biliyor?

78- Ve onlardan bir kısmı anasından doğduğu gibidir ki, boş dilekte bulunma dışında o kitabı bilmezler. Ve onlar kanıdan başka bir şeyde bulunmuyorlar.

79- Artık vay o kimselerin haline ki o kitabı elleri ile yazarlar, sonra da onu bir az bedele değişmek için: "Bu, Allah'ın yanındandır" derler. Artık vay kendi elleri ile yazdığı şeylerden dolayı onların haline ve vay kazanmakta oldukları şeylerden dolayı da onların haline. 

80- Ve onlar: "O ateş sayılanmış günler dışında bize asla dokunmayacaktır" dediler. Sen de ki: "Siz, Allah'ın yanından bir bağlayıcı söz mü edindiniz? Öyle ise Allah kendi bağlayıcı sözüne asla aykırı davranmayacaktır. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?"

81- Hayır, kim bir kötülük kazanır ve bu kusuru onu kuşatır (halde ölür) ise, artık onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

82- Ve o kimseler ki, inandılar ve o düzgün işleri işlediler, işte onlar o bahçenin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

83- Ve bir zaman biz Yakub'un oğulları'ndan: "Siz Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyin ve anne babaya ve o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o iş göremezlere iyilik edin ve o insanlara iyi söz söyleyin ve o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin" diye, yeminle bağlanmış söz almıştık. Sonra sizden bir azınız dışında (başka tarafa) yakınlaşmıştınız. Ve sizler de hâlâ buna kayıtsız kalanlarsınız.

84- Ve bir zaman biz: "Kanlarınızı akıtmayın ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye, sizden yeminle bağlanmış sözünüzü almış, siz de (bunları) kabullenmiştiniz. Ve siz de (bunlara) hâlâ tanıklarsınız.

85- Sonra sizler onlarsınız ki, birbirinizi öldürüyor ve sizden bir bölüğü onlara karşı o günah ve o düşmanlıkta sırt sırta vererek yurtlarından çıkarıyorsunuz. Ve eğer onlar size esirler olarak gelirlerse de, onlardan kurtulmalık alıyorsunuz. Oysa ki o(nların çıkarılması) size yasaklanmıştı. Yoksa siz o kitabın (kurtulmalık almayı serbest bırakan) kısmına inanıyorsunuz da, (birbirinizi yerinizden çıkarmayı yasaklayan) kısmını örtüyor musunuz? Şimdi, sizden kim bunu yaparsa karşılığı, o yakın yaşamda bir rezillikten başkası değildir. Ve onlar o kalkışın günü ise o azabın en çetinine geri döndürüleceklerdir. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden duyarsız değildir.

86- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o sonraki (yaşamı) bu şimdiki yaşama değişmişlerdir. Artık o azap onlardan hafifletilmez ve onlar yardım da edilmezler.

87- Ve ant olsun ki biz Musa'ya o kitabı verdik ve onun arkasından o elçileri peşine düşürdük ve Meryem'in oğlu İsa'ya da o apaçık belgeleri verdik ve onu o kutsal'ın esintisi (Ruhu'l Kudüs) ile güçlendirdik. Şimdi, her ne zaman bir elçi size benliklerinizin kaymayacağı (benimsemeyeceği) bir şeyi getirdiyse, siz büyüklük taslayamadınız mı? Böylece bir bölüğünü yalanladınız ve bir bölüğünü de öldürüyordunuz.

88- Ve onlar: "Kalplerimiz (senin bizi çağırdığına karşı) kılıflıdır" dediler.  Aksine, gerçeği örtmeleri nedeniyle Allah onları dışlamıştır. Artık onlar birazı da olsa inanmazlar*. 

*Kalilen kelimesi az anlamında kullanıldığı gibi, hiç olmadığı anlamında da kullanılmaktadır.  

89- Ve onlara Allah tarafından onların beraberindeki şeyi doğrulayıcı bir kitap geldiğinde, ki oysa önceden gerçeği örtmüş olan kimselerin (müşrik Arapların) üzerine fetih istiyor idiler. Şimdi de tanıdıkları şey onlara geldiğinde onu (kitabı) örtüyorlar. Artık Allah'ın dışlaması o gerçeği örtücülerin üzerinedir.

90- Onların, Allah'ın kendi kullarından kime dilerse kendi lütfundan (kitap) indirmiş olmasına karşı saldırganlık yaparak, Allah'ın indirdiği şeyi örtmekle, karşılığında kendi benliklerini ona değiştikleri şey ne kötüdür. Böylece onlar hiddet üzerine hiddete yerleştiler. Ve bir alçaltıcı azap o gerçeği örtücüler içindir.

91- Ve onlara: "Siz, Allah'ın indirdiği şeye inanın" denildiği zaman onlar: "Biz, bizim üzerimize indirilmiş şeye inanırız" diyorlar ve onun ötesinde olan şeyi örtüyorlar. Oysa o, onların beraberindeki şeyi doğrulayıcı olan bir gerçektir. Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, Allah'ın habercilerini önceden niçin öldürüyordunuz?"

92- Ve ant olsun ki Musa o apaçık belgeleri size getirmiş, sonra siz onun (Tur'a çıkmasının) arkasından haksızlık yapanlar olarak o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz.

93- Ve bir zaman biz, sizin yeminle bağlanmış sözünüzü almış ve Tur'u sizin üstünüze yükseltmiş: "Siz, bizim size verdiğimiz şeyi kuvvetlice tutun ve dinleyin" (demiştik). Onlar ise: "Biz işittik ve baş kaldırdık" demişler ve gerçeği örtmeleri nedeniyle onların kalplerinde o buzağı (sevgisi) içirilmişti (sindirilmişti). Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, inancınızın size onu buyurmakta olduğu ne kötüdür."

94- Sen de ki: "Eğer o sonraki yurt Allah'ın yanında (sizden olmayan) o insanların berisinden sadece size bir özellik ise, eğer siz doğru söyleyenler iseniz, haydi o ölümü gönülden arzulayın."

95- Ve onlar kendi ellerinin öncelediği şeyler nedeniyle onu sonsuza dek asla gönülden arzu etmeyeceklerdir. Ve Allah, o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.

96- Ve ant olsun ki sen onları yaşama karşı o insanların en düşkünü, hattâ ortak koşmuş olan kimselerden de (daha düşkün) olarak bulacaksın. Onların her biri bin sene ömürlenmeyi gönülden arzu eder. Oysa o ömürlenmesi onu o azaptan uzaklaştırıcı değildir. Ve Allah onların işlemekte olduğu şeyleri en iyi görücüdür.

97- Sen de ki: "Kim Cibril'e bir düşman olursa, artık şüphesiz ki o, kendisinin önünde olan şeyi bir doğrulayıcı ve o inananlara bir doğruya ileten ve bir müjde olarak, Allah'ın onayıyla onu senin kalbine indirmiştir."

98- Kim, Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun elçilerine ve Cibril'e ve Mikal'e bir düşman olursa, artık şüphesiz ki Allah da o gerçeği örtücülere bir düşmandır.

99- Ve ant olsun ki biz sana apaçık deliller indirdik. Ve onları o itatten çıkanlardan başkası örtmüyor.
 
100- Onlar her ne zaman bir bağlılık sözü verdilerse, onlardan bir bölük onu fırlatıp atmadı mı? Hayır, onların tamamı inanmazlar.

101- Ve onlara Allah tarafından onların beraberindeki şeyi  doğrulayıcı bir elçi geldiğinde, o kitap verilmiş olan kimselerden bir bölük, Allah'ın kitabını bilmezlermiş gibi sırtlarının ötesine fırlatıp attı.

102- Ve onlar, o (insan) şeytanların Süleyman'ın hükümranlığı üzerine peşi sıra okumakta oldukları şeyi izlediler. Ve Süleyman gerçeği örtmemişti, fakat o (insan) şeytanlar gerçeği örtmüşlerdi. Onlar o insanlara o sihri ve Babil'deki o iki güç sahibi* Harut'un ve Marut'un üzerine indirilmiş olan şeyi öğretiyorlardı. Ve o ikisi: "Biz ancak ve ancak bir ayartmayız, artık sen sakın gerçeği örtme" deyinceye kadar hiçbir kimseye öğretmiyorlardı. Onlar o ikisinden onunla, adam ile eşinin arasını ayrıştıran şeyi öğreniyorlardı. Oysa onlar Allah'ın onayı olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar vericiler değildi. Ve onlar onunla (sihirle) kendilerine zarar verecek, fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Ve ant olsun ki onlar kim onu (sihri) satın almışsa onun için o sonraki (yaşamda) hiçbir (güzel) nasip olmayacağını bilmişlerdi. Kendi benliklerini ona sattıkları şey kesinlikle ne kötüdür. Eğer onlar biliyor olsalardı, (böyle yapmazlardı). 

(*)-102. ayet içinde geçen Melekeyn  kelimesine İki güç sahibi anlamı verme gerekçemiz, Harut ve Marut'un bildiğimiz anlamda iki melek anlamı verildiğinde ortaya çıkan problemlerin, bu ayeti Kur'an içinde birbirinden çok farklı biçimde anlaşılan bir duruma düşürmesidir. Ayrıca bu kelime bazı kıraatlerde Melikeyn olarak da okunmuştur. 

103- Ve eğer onlar inanmış ve korunmuş olsalardı, Allah'ın yanındaki dönüşümü kesinlikle daha hayırlı olurdu. Eğer onlar biliyor olsalardı, (inanır korunurlardı).

104- Ey inanmış olan kimseler siz sakın:"Bizi güt" demeyin, siz: "Bizi gözet" deyin ve dinleyin. Ve bir acı verici azap, o gerçeği örtücüler içindir.

105- O kitabın mensuplarından gerçeği örtmüş olan kimseler ve o ortak koşanlar, Efendinizden sizin üzerinize hiçbir hayır indirilmesini gönülden arzu etmiyor. Oysa Allah, kendisinin şefkatini kime dilerse özel kılar. Ve Allah, o büyük lütuf sahibidir. 

106- Eğer biz herhangi bir delilden hükmü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun örneğini getiririz. Sen bilmedin mi şüphesiz ki Allah her bir şeyin üzerine güç yetiricidir?
 
107- Sen bilmedin mi Allah'ı şüphesiz ki o göklerin ve o yerin hükümranlığı O'na aittir? Ve sizin için Allah'ın berisinden hiçbir yakın ve bir yardımcı yoktur.

108- Yoksa siz, önceden Musa'ya talep edildiği gibi kendi elçinize de mi talepte bulunmak istiyorsunuz? Ve kim o inancı o gerçeği örtme ile değiştirirse, artık kesinlikle o yolun denk olanından sapmıştır.

109- O kitabın mensuplarından birçoğu, kendilerine o gerçeğin apaçık belli olması sonrasından, kendi benliklerinin yanındaki bir kıskançlıktan dolayı, sizin inanmanız sonrasından gerçeği örtenler olarak sizi geri döndürmeyi gönülden arzu etti. Artık siz Allah kendisinin buyruğunu getirinceye kadar (hatalarını) yok sayın ve hoş görülü olun. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

110- Ve siz o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin. Ve siz kendi benlikleriniz için hayırdan ne öncelerseniz, onu Allah'ın yanında bulursunuz. Şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi görücüdür.

111- Ve onlar: "O bahçeye, bir dönen (Yahudi) veya yardımcılar (Hristiyan) olan kimseden başkası asla giremeyecektir" dediler. Bu, onların boş dilekleridir. Sen de ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, sağlam kanıtınızı getirin."

112- Hayır, kim kendi yüzünü iyilik eden olarak Allah'a teslim ederse, artık onun ödülü kendisinin Efendisinin yanındadır. Ve onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler. 

113- Ve Yahudiler*: "Hristiyanlar* bir şey üzerinde değildir" dedi. Ve Hristiyanlar: "  Yahudiler bir şey üzerinde değildir" dedi. Oysa onlar o kitabı peşi sıra okuyorlar. (Kitap) bilmez (müşrik) kimseler de onların söylediğinin örneğini dedi. Artık Allah, aykırı düşmekte oldukları şeyler hakkında o kalkışın günü onların arasında karar verecektir.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

114- Ve Allah'ın secde edilen yerlerini O'nun adının onların içinde hatırlanmasından alıkoymuş ve onların harap olması için çabalamış kimseden, daha haksızlık yapan kimdir? İşte onlar için onlara ancak kaygılananlar olarak girmekten başkası yoktur. O yakın (yaşamda) bir rezillik onlar içindir. Ve o sonraki (yaşamda) ise bir büyük azap onlar içindir.

115- Ve (güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. Siz nereye yakınlaşırsanız, Allah'ın yüzü (hoşnutluğu) oradadır. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

116- Ve onlar: "Allah bir çocuk edindi" dediler. O, münezzehtir. Aksine, o göklerde ve o yerde ne varsa O'nundur. Her biri O'na gönülden bağlananlardır.

117- O, o göklerin ve o yerin örneksiz takdir edicisidir. Ve bir buyruk yerine geleceği zaman, O ona ancak ve ancak "Ol" der, o da hemen oluverir.

118- Ve (kitap) bilmez (müşrik) kimseler: "Allah bizimle iletişim kurmalı veya bize (gözle görülen) bir delil gelmeli değil miydi?" dedi. Onlardan önceki kimseler de aynı şekilde onların söylediğinin örneğini demişti. Onların kalpleri birbirine benzeşti. Biz kesinkes inanmakta olan bir topluluk için o (gözle görülen) delilleri kesinlikle açıkladık.

119- Şüphesiz ki biz seni o gerçekle bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve sen o şiddetli ateşin arkadaşlarından (bilgi) talep edilmezsin.

120- Ve o Yahudiler ve o Hristiyanlar*, onların inanç çizgisini izleyinceye kadar senden asla hoşnut olmayacaklar. Sen de ki: " Şüphesiz ki Allah'ın doğruya iletmesi, o doğruya iletmenin ta kendisidir." Ve ant olsun ki eğer sen, o bilgiden sana gelmiş olan şeyden sonra onların keyfi eğilimlerini izlersen, Allah'tan sana  hiçbir yakın dost ve bir yardımcı yoktur.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

121- Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu izlemenin hakkını vererek izlerler. İşte onlar ona inananlardır. Ve kim onu örterse, artık onlar o ziyan edenlerin ta kendileridir.

122- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben sizi gönendirmiştim. Ve şüphesiz ki ben sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım. 

123- Ve siz öyle bir güne karşı korunun ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şey karşılık görmez ve ondan bir eşitlik bedeli kabul edilmez ve ona bir eşlikçilik de fayda vermez ve onlar yardım da edilmezler.

124- Ve bir zaman İbrahim'i Efendisi bir takım kelimeler(den oluşan buyruklar)la yoklamış, o da onları (yerine getirerek) tamamlamıştı. (Efendisi): "Şüphesiz ki ben, seni o insanlara bir önder yapıcıyım" demişti. (İbrahim) : "Soyumdan da (yap)" demişti. (Efendisi): "Benim bağlılık sözüm o haksızlık yapanlara kavuşmaz" demişti.

125- Ve bir zaman biz o ev'i (Kabe'yi) o insanlar için bir dönüp dolaşma yeri ve bir güvenli yer yapmış ve (insanlara): "İbrahim'in duruş yerinden siz de kulluk görevi yeri edinin (İbrahim'in tevhidi yaşamını örnek alın)" (demiş), İbrahim'e ve İsmail'e: "Siz benim evimi, o etrafında dolaşanlar ve o kapananlar ve o rüku edenler secde edenler için (putlardan) temiz tutun" diye bağlılık sözü almıştık.

126- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen burayı bir güvenli yerleşim merkezi yap, ve onun mensuplarını onlardan Allah'a ve o sonraki güne inanan kimseleri o ürünlerden rızıklandır" demiş, O da: "Ve ben gerçeği örten kimseyi de bir az yararlandıracak, sonra da onu o ateşin azabına mecbur bırakacağım. Ve ne kötüdür o varış yeri" demişti.

127- 128- 129- Ve bir zaman İbrahim, o ev (Kabe) den o temelleri: "Ey Efendimiz, sen bizden kabul et. Şüphesiz ki sen o en iyi işiticinin o en iyi bilicinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen ikimizi sana teslim olanlardan ve bizim soyumuzdan da sana teslim olan bir ana toplum yap ve bize (hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerimizi göster ve bize lütufla dön. Şüphesiz ki sen çok lütufla dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen onların içinde senin delillerini onlara peşi sıra okuyacak ve onlara o kitabı ve o bilgeliği öğretecek ve onları arındıracak, onlardan bir elçi harekete geçir. Şüphesiz ki sen o en güçlünün, o en doğru karar vericinin ta kendisisin." (diyerek) yükseltiyor ve İsmail'de (yükseltiyordu).

130- Ve İbrahim'in inanç çizgisinden, kendi benliğini ahmak hale getirenden başka kim ilgisini keser? Ve ant olsun ki biz onu o yakın (yaşam)da seçmiştik. Ve şüphesiz ki o, o sonraki (yaşamda) kesinlikle o düzgünlerdendir.

131- Bir zaman Efendisi ona "Teslim ol" demişti de, o: "Ben o tüm insanların Efendisine teslim oldum" demişti.

132- Ve İbrahim onu (inanç çizgisini) oğullarına da tembihlemiş ve Yakup da (oğullarına): "Ey oğullarım, şüphesiz ki Allah, sizin için bu yükümlülüğü seçti, artık siz sakın teslim olanlardan başkası olarak ölmeyin" (diyerek tembihlemişti).

133- (Ey Yahudiler), o ölüm Yakub'a hazır olduğu zaman yoksa siz tanıklar mıydınız? Hani oğullarına: "Siz benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti de, onlar: "Biz, senin tanrına ve senin ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın tanrısına, bir tek tanrı olarak kulluk edeceğiz. Ve biz O'na teslim olanlarız" demişlerdi.

134- Bu, gelip geçmiş bir ana toplumdu. Onun (o toplumun) kazandığı kendisine ve sizin kazandığınız da sizedir. Ve siz onların işlemekte oldukları şeylerden (bilgi) talep edilmezsiniz.

135- Ve onlar: "Siz, Yahudi* veya Hristiyan* olun ki, doğruya iletilesiniz" dediler. Sen de ki: "Aksine, (doğruya iletilmek fıtrat yasalarına) meyleden İbrahim'in inanç çizgisiyledir. Ve o, o ortak koşanlardan değildi."

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

136- Siz (onlara): "Biz, Allah'a ve bize indirilmiş şeye ve İbrahim'e ve İsmail'e ve İshak'a ve Yakub'a ve o torunlara indirilmiş şeye ve Musa'ya ve İsa'ya verilmiş şeye ve o habercilere Efendilerinden verilmiş şeye inandık. Biz onlardan hiçbirinin arasını ayrıştırmayız. Ve biz O'na teslim olanlarız" deyin.

137- Yok eğer onlar sizin kendisine inandığınız şeylerin örneği gibi inanırlarsa, kesinlikle doğruya iletilmişlerdir. Ve eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, ancak ve ancak bir ayrışma içindedirler. Bu durumda Allah, onlara karşı sana yetecektir. Ve O, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

138- (Siz onlara): "Allah'ın boyası. Ve boya bakımından Allah'tan daha iyi olan kimdir? Ve biz O'na kulluk edenleriz" (deyin).

139- Ve sen de ki: "Siz Allah hakkında bizimle mi tartışıyorsunuz? Oysa O, bizim de Efendimizdir ve sizin de Efendinizdir. Ve bizim işlediklerimiz bizedir ve sizin işledikleriniz sizedir. Ve biz (yaşamımızı) O'na özgüleyenleriz."

140- Yoksa siz: "Şüphesiz ki İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve o torunlar, Yahudi veya Hristiyan idiler" mi diyorsunuz? Sen de ki: "Siz mi en iyi bilensiniz yoksa Allah mı?" Ve kendi yanındaki Allah'tan (gelmiş) bir tanıklığı gizlemiş olan kimseden daha haksızlık yapan kimdir? Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden duyarsız değildir.

141- Bu, gelip geçmiş bir ana toplumdu. Onun (o toplumun) kazandığı kendisine ve sizin kazandığınız da sizedir. Ve siz onların işlemekte oldukları şeylerden (bilgi) talep edilmezsiniz.

142- O insanlardan o kimi ahmaklar: "Onları (şimdiki) yönlerinden ne (başka tarafa) yakınlaştırdı ki onlar onun üzerinde idiler?" diyecekler. Sen de ki: "(Güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. O, kimi dilerse bir dosdoğru yola iletir."

143- Ve böylece biz, sizi o insanların üzerine tanıklar olmanız ve o elçinin de sizin üzerinize bir tanık olması için bir dengeli ana toplum yaptık. Biz o yönü (Kabe'yi) ki, sen (önceden de) onun üzerinde idin, o elçiyi izlemekte olan kimse ile, iki ökçesi üzerinde çevrilmekte olan kimseyi bizim bilmemizden başka nedenle (tekrar) o yön yapmadık. Ve şüphesiz ki (bu değişiklik) Allah'ın doğruya ilettiği kimselerden başkası üzerine kesinlikle ağırdır. Allah sizin inanmanızı kesinlikle kayba uğratacak değildir. Şüphesiz ki Allah, o insanlara kesinlikle çok acıyıcıdır, şefkati süreklidir.

144- Biz, senin yüzünü o göğe çevrilip durduğunu kesinlikle görüyoruz. Şimdi biz seni bir yöne yakınlaştıracağız ki sen ona hoşnut olacaksın. Artık sen yüzünü Mescidi Haram tarafına yakınlaştır. Ve siz nerede olursanız, artık yüzlerinizi onun tarafına yakınlaştırın. Ve şüphesiz ki o kitap verilmiş olan kimseler, bunun Efendilerinden  bir gerçek olduğunu kesinlikle biliyorlar. Ve Allah onların işlemekte olduğu şeylerden duyarsız değildir.

145- Ve ant olsun ki eğer sen o kitap verilmiş olan kimselere her bir delili getirmiş olsan da, onlar senin yönünü izlemediler. Sen de onların yönünü izleyici değilsin. Onların bir kısmı bir kısmının yönünü de izleyici değillerdir. Ve ant olsun ki eğer sen, sana gelmiş olan o bilginin sonrasından eğer onların keyfi eğilimlerini izlersen, o takdirde şüphesiz ki sen de kesinlikle o haksızlık yapanlardansın.

146- Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu oğullarını tanımakta oldukları gibi tanıyorlar. Ve şüphesiz ki onlardan bir bölük de gerçeği bilmekte oldukları halde kesinlikle gizliyorlar. 

147- O gerçek, senin Efendindendir. Öyleyse sen sakın sakın o tereddüte düşenlerden olma.

148- Ve her birinin yüzünü çevirdiği yeri vardır, o ona yakınlaşıcıdır. Öyleyse siz o hayırlarda yarışın. Siz nerede olursanız Allah sizi (kalkış gününde) toplu olarak getirecektir. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

149- Ve sen nereden çıkarsan, artık yüzünü Mescidi Haram tarafına yakınlaştır. Ve şüphesiz ki o, (buyruk) senin efendinden bir gerçektir. Allah, sizin işlemekte olduklarınızdan duyarsız değildir.

150- Ve sen nereden çıkarsan, artık yüzünü Mescidi Haram tarafına yakınlaştır. Onlardan haksızlık yapmış olan kimseler dışında o insanların size karşı bir delili olmaması için, siz de nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına yakınlaştırın. Ve siz sakın onlardan çekinmeyin ve benden çekinin ve böylece ben üzerinizdeki gönencimi tamamlayayım ve doğruya iletilesiniz.

151- Nitekim biz size içinizde (yaşayan) sizden bir elçi gönderdik, o (elçi) bizim delillerimizi size peşi sıra okuyor ve sizi arındırıyor ve size o kitabı ve o bilgeliği öğretiyor ve size biliyor olmadığınız şeyleri öğretiyor.

152- O halde siz beni hatırlayın ki bende sizi hatırlayayım ve bana şükredin ve sakın bana nankörlük etmeyin.

153- Ey inanmış olan kimseler, siz direnç göstermekle ve o kulluk göreviyle (Allah'tan) destek isteyin. Şüphesiz ki Allah, o direnç gösterenlerin beraberindedir.

154- Ve siz Allah'ın yolunda öldürülen kimseler için: "(Onlar) ölülerdir" sakın demeyin. Aksine, onlar yaşayanlardır, fakat siz fark edemezsiniz.

155- Ve ant olsun ki biz sizi, biraz o kaygıdan ve o açlıktan ve o mallardan ve o benliklerden ve o ürünlerden bir eksiltme ile kesinlikle yoklayacağız. Ve sen (bu yoklamalara karşı) o direnç gösterenleri müjdele.

156- (O direnç gösterenler) öyle kimselerdir ki, kendilerine bir musibet değdiği zaman onlar: "Şüphesiz ki biz Allah'a aidiz ve şüphesiz ki biz yalnızca O'na dönücüleriz" derler.

157- İşte onlar var ya, Efendilerinden sahiplenmeler ve bir şefkat onların üzerinedir. Ve işte onlar o doğruya iletilenlerin ta kendileridir.

158- Şüphesiz ki Safa ve Merve, Allah'ın farkındalıklarındandır. Artık kim o ev'i (Kabe) hacc veya umre yaparsa, artık bu ikisini dolaşmasında onun üzerine hiçbir sakınca olmaz. Ve kim gönüllü bir hayır işlerse, artık şüphesiz ki Allah, şükrün karşılığını vericidir, en iyi bilicidir.

159- Şüphesiz ki o kimseler, bizim o apaçık belgelerden ve o doğruya iletenden indirdiğimiz şeyi, o kitapta bizim onu o insanlara açıklamamız sonrasından gizliyorlar, işte onları Allah dışlar ve dışlayıcılar da onları dışlar.

160- İtaate dönmüş ve (durumlarını) düzeltmiş ve (kitabı) açıklamış olan kimseler başka, işte bende onlara (lütufla) dönerim. Ve ben lütufla dönücüyüm, şefkati sürekliyim.

161- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örttüler ve gerçeği örtenler olarak öldüler, işte onlar Allah'ın ve o meleklerin ve o (inanan) insanların toplu olarak dışlaması onların üzerine olanlardır. 

162- Onlar onda (dışlamada) sürekli kalıcıdırlar. O azap onlardan hafifletilmez ve onlar bakılmazlar da.

163- Ve sizin tanrınız, bir tek tanrıdır. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, şefkati kapsamlıdır, şefkati süreklidir.

164- Şüphesiz ki o göklerin ve o yerin yaratılışında, o gece ve o gündüzün aykırı düşmesinde ve o gemilerde -ki insanlara fayda veren şeylerle o su kütlesinde akar- ve Allah'ın o gökten indirdiği sudan ki böylece onunla o yeri onun ölümünden sonra yaşatmasında ve her bir canlıdan onda saçmasında ve o gök ve o yer arasında boyun eğdirilmiş o rüzgârları ve o bulutları evirip çevirmesinde, bağlantı kurmakta olan bir topluluğa kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

165- Ve o insanlardan kimi, Allah'ın berisinden benzerlere tutunur da onlara Allah'ın sevgisi gibi sevgi beslerler. Ve inanmış olan kimseler Allah'a sevgi besleme bakımından ise daha çetindir. Eğer o haksızlık yapmış olan kimseler o azabı görecekleri zaman o kuvvetin toplu olarak Allah'a ait olduğunu ve şüphesiz ki Allah'ın o azabının ne kadar çetin olduğunu (önceden) görseydi (onları sevmezlerdi).

166- O zaman kendileri izlenmiş olan kimseler, kendilerini izlemiş olan kimselerden ayrılarak uzaklaşmış, o azabı görmüşler ve onlarla o bağlar büsbütün kesilmiştir.

167- Ve izlemiş olan kimseler: "Eğer bizim için bir tekrar daha (geri dönüş) olsaydı da, şimdi onların bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşırdık" dedi. Allah, onların işlerini hayıflanmalar olarak onlara işte böyle gösterecektir. Ve onlar o ateşten çıkıcılar da olmayacaktır.

168- Ey o insanlar, siz o yerde olan şeylerden serbest temiz olmak kaydıyla yiyin ve sakın o şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.

169- O, size ancak ve ancak o kötülüğü ve o hayasızlığı ve sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allah'a karşı demenizi buyurur.

170- Ve onlara: "Siz Allah'ın indirdiği şeyi izleyindenildiği zaman onlar: "Hayır, biz o şeyi izleriz ki  kendi atalarımızı onun üzerinde bulduk" derler. Ve eğer ki onların ataları bir şeyle bağlantı kurmazlar ve doğruya iletilmezler olsa da mı (onlara uyacaklar)?
 
171- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler(e karşı elçimizin)in örneği, çağırma ve seslenmeden başka bir şey işitmez şeye haykıran o kimsenin örneği gibidir. (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar bağlantı kuramazlar.

172- Ey inanmış olan kimseler, siz bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyin ve Allah'a şükredin eğer yalnızca O'na kulluk etmekte olanlar iseniz

173- O, size ancak ve ancak o ölü hayvanı ve o kanı ve o domuzun etini ve o şeyi ki kendisine Allah'tan başkasına ses yükseltilmişi (Allah'tan başkasının adı anılmışı) yasaklamıştır. Artık kim (açlık sebebi ile) zarar görürse, (başkasının hakkına) saldırganlık yapmaksızın ve aşırı gitmeksizin (yemesinde), artık ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

174- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'ın o kitaptan indirdiği şeyi gizliyorlar ve onu bir az bedele değişiyorlar. İşte onlar, karınlarında o ateşten başkasını yemiyorlar. O kalkışın günü Allah onlarla iletişim kurmayacak ve onları arındırmayacak. Ve bir acı verici azap onlar içindir.

175- İşte onlar o kimselerdir ki, o doğruya ileteni o sapkınlığa, o bağışlanmayı da o azaba değişmişlerdir. Artık onlar o ateşin üzerinde ne de dirençlidirler.

176- Bu (azap), şüphesiz ki Allah'ın o kitabı o gerçekle indirmiş olması nedeniyledir. Ve şüphesiz ki o kitap üzerinde aykırı düşmüş olan kimseler, kesinlikle bir uzak ayrışmanın içindedirler.

177- O yüce gönüllülük, sizin yüzlerinizi (güneşin) o doğum yönüne ve o batım yönüne yakınlaştırmanız değildir. Fakat o yüce gönüllü o kimsedir ki, Allah'a ve o sonraki güne ve o meleklere ve o kitaba ve o habercilere inanmış ve o malı, ona olan sevgisine rağmen onu o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o iş göremezlere ve o yolun oğluna (yolda kalmışa) ve o talep edicilere (dilencilere) ve o boynu bağlılara (kölelere) vermiş ve o kulluk görevini ayağa kaldırmış ve o arınmayı yerine getirmiştir. Ve onlar bağlılık sözü verdikleri zaman bağlılıklarını tastamam yerine getirenler ve o kötü de ve o zararda ve  o savaş vaktinde o direnç gösterenlerdir. İşte onlar, doğru söylemiş olan kimselerdir. Ve işte onlar, o korunanların ta kendileridir.

178- Ey inanmış olan kimseler, o (cinayetle) öldürmelerde o suça denk karşılık, sizin üzerinize yazıldı. O özgür o özgüre ve o köle o köleye ve o dişi o dişiye (karşılıktır). Fakat kime (öldürülenin) kardeşi tarafından (kısas hakkından) bir şey yok sayılırsa, artık (yok sayanın) o benimsenmişe göre bir yol izlemesi ve (öldürenin de) ona bir iyilikle ödeme yapması vardır. Bu, Efendinizden bir hafifletme ve bir şefkattir. Artık bundan sonra kim aşırı giderse, artık bir acı verici azap onun içindir.

179- Ve o suça denk karşılıkta yaşam sizin içindir. Ey o saf aklın sahipleri, umulur ki siz (cinayetlerden) korunursunuz.

180- O ölüm birinize hazır olduğu zaman, eğer o bir mal bırakıyorsa ana babaya ve o en yakınlara, o benimsenmişe göre bir tembihte bulunması, o korunanların üzerine bir gerçek (vazife) olarak yazıldı.

181- Artık kim onu işittikten sonra değiştirirse, şüphesiz ki onun günahı ancak ve ancak onu değiştiren kimselerin üzerinedir. Şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

182- Fakat kim tembih edenden bir (haksızlığa) meyil veya bir günah kaygısı taşır da onların aralarını düzeltirse, artık ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

183- Ey inanmış olan kimseler, o oruç sizden önceki kimselere yazıldığı gibi size de yazıldı ki siz korunabilesiniz.

184- Sayılanmış günler olarak (yazılmıştır). Artık sizden kim hasta veya sefer hali üzerinde olursa, (tutamadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Ve ona (zorlukla) güç yetiren kimselerin üzerine ise, artık bir iş göremez doyumu kurtulmalık vardır. Fakat kim gönüllü bir hayır işlerse, artık o kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer siz bilirseniz orucu tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

185- Ramazan ayı ki, o insanları bir doğruya ileten ve o doğruya iletenden belgeler ve (doğru ile yanlışı birbirinden) ayıran bu okunan (Kur'an) onda indirildi.  Artık içinizden kim o aya tanık olursa, o (ayın orucu)nu tutsun. Ve kim bir hasta veya bir sefer hali üzerinde olursa, (tutamadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Allah size o kolaylığı ister ve size o zorluğu istemez. Ve (bu kolaylık), o sayıyı eksiksiz yapmanız ve sizi doğruya ilettiği şeye karşılık Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.

186- Ve kullarım sana benden (bilgi) talep ettiği zaman, şüphesiz ki ben (onlara uzak değil) yakınım. O çağırıcı beni çağırdığı zaman ben çağrısını cevaplandırırım. Öyleyse onlar da beni cevaplandırsınlar, bana inansınlar ki akli olgunluğa erişeler.

187- O orucun gecesi kadınlarınıza o cinsel ilişki size serbestleştirildi. Onlar sizin için bir elbise ve siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah, sizin benliklerinize karşı ihanet etmekte olduğunuzu bildi de size lütufla döndü ve sizden (hatalarınızı) yok saydı. Artık şimdi onlarla (oruç gecelerinde de) temasta bulunabilir ve Allah'ın sizin üzerinize yazdığının peşine düşebilirsiniz. Ve siz o fecirden o beyaz iplik o siyah iplikten size apaçık belli oluncaya kadar yiyin ve için, sonra o orucu o geceye tamamlayın. Ve siz o secde edilen yerlerde kapananlar iken, onlarla temasta bulunmayın. Bu (buyruklar), Allah'ın sınırlarıdır, siz onlara sakın yaklaşmayın. Allah o insanlara kendi delillerini işte böyle açıklıyor ki onlar korunalar.

188- Ve siz sakın mallarınızı kendi aranızda o geçersiz nedenle yemeyin ve onları insanların mallarından bir bölümünü o günahla yemek için bilmekte olduğunuz halde o karar vericilere sarkıtmayın.

189- Onlar sana o hilâllerden (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onlar, o insanların o hacc ve vakit ölçüleridir." Ve o yüce gönüllülük sizin o evlere onların sırtlarından gelmeniz (işi usulüne göre yapmamanız) değildir. Fakat o yüce gönüllülük, kişinin korunmasıdır. Ve siz o evlere onların kapılarından gelin (işi usulüne göre yapın). Ve Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.

190- Ve sizinle öldürüşen kimselerle, siz de Allah'ın yolunda öldürüşün ve sakın aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, o aşırı gidenleri sevmez. 

191- Ve siz onları nerede ele geçirdiyseniz öldürün ve onlar sizi nereden çıkardılarsa siz de onları çıkarın. Ve o ayartma(yı körüklemek) o öldürmekten daha çetindir. Ve onlar sizinle Mescidi Haram yanında öldürüşünceye kadar, siz de onda onlarla sakın öldürüşmeyin. Yok eğer onlar sizinle öldürüşürlerse, artık siz de onları öldürün. O gerçeği örtücülerin karşılığı, işte böyledir.

192- Yok eğer onlar vazgeçerlerse, artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

193- Ve siz bir ayartma olmayıncaya ve o yükümlülük Allah'ın (yüklediği yükümlülük) oluncaya kadar, onlarla öldürüşün. Eğer onlar vazgeçerlerse, artık o haksızlık yapanlardan başkasına hiçbir düşmanlık olmaz.

194- O yasak ay o yasak aya karşılıktır. Ve yasaklar da suça denk karşılık esası üzerinedir. Kim size karşı aşırı giderse, size karşı aşırı gittiği şeyin örneği kadar siz de ona karşı aşırı gidin. Ve siz Allah'a karşı korunun ve Allah'ın, o korunanların beraberinde olduğunu bilin.

195- Ve siz Allah'ın yolunda harcayın ve ellerinizle kendinizi sakın o yok oluşla karşılaştırmayın. Ve siz iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, o iyilik edenleri sever.

196- Ve siz o haccı ve o umreyi Allah için tamamlayın. Yok eğer siz kısıtlanırsanız, artık o hediyeden kolayınıza geleni (gönderin). Ve siz o hediye kendisinin kesileceği yere ulaşıncaya kadar, başlarınızı sakın tıraş etmeyin. Sizden kimin bir hastalığı veya onun başından bir rahatsızlığı varsa, artık ona oruçtan veya bağıştan veya kurbanlıktan bir kurtulmalık vardır. Artık siz güvende olduğunuz zaman, kim hacca kadar o umre ile yararlanacak olursa, artık ona da o hediyeden kolayına gelen vardır. Kim de (kurbanlık) bulamadıysa, o hacda üç gün ve döndüğünüz zaman ise yedi (gün) oruç vardır. Bu, eksiksiz on (oruç)dur. Bu, kendi (evinin) mensupları Mescidi Haram'ın hazırında olmayan kimse içindir. Ve siz Allah'a karşı korunun ve Allah'ın o sonuçlandırmasının çok çetin olduğunu bilin.

197- O hacc bilinmiş aylardır. Kim onlarda o haccı (kendisine) belirlerse, artık o hacda cinsel ilişki ve yoldan çıkma ve söz dalaşı olmaz. Ve siz hayırdan ne yaparsanız, Allah onu bilir. Ve siz (hacc için) azıklanın, şüphesiz ki o azığın en hayırlısı o korunma bilincidir. Ve ey o saf aklın sahipleri siz bana karşı korunun.

198- (Hacc aylarında ticaret yaparak) Efendinizden bir lütfun peşine düşmenizde sizin üzerinize bir sakınca yoktur. Siz Arafat'tan akın akın döküldüğünüz zaman, artık Meşar-ı Haram'ın (Müzdelife) yanında Allah'ı hatırlayın. Ve siz, sizi doğruya ilettiği gibi O'nu hatırlayın. Ve şüphesiz ki siz onun öncesinden kesinlikle o sapkınlardan idiniz.

199- Sonra siz o insanların akın akın döküldüğü yerden akın akın dökülün ve Allah'ın bağışlamasını isteyin. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

200- (Hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerinizi yerine getirdiğiniz zaman, artık siz kendi atalarınızı hatırlamanız gibi, hatta ondan daha çetin bir hatırlamayla Allah'ı hatırlayın. Şimdi, o insanlardan kimi: "Ey Efendimiz, sen bize o yakın (yaşam)da ver" der ve o sonraki (yaşamda) ona hiçbir (güzel) nasip yoktur.

201- Ve onlardan kimi de: "Ey Efendimiz, sen bize o yakın (yaşam da)da bir iyilik ve o sonraki (yaşamda) da bir iyilik ver ve bizi o ateşin azabından koru" der.

202- İşte onlar var ya, kazandıkları şeylerden dolayı bir hisse onlar içindir. Ve Allah, o hesabın çok hızlı görenidir.

203- Ve siz sayılanmış günlerde Allah'ı hatırlayın. Kim (Mina'dan Mekke'ye dönmeyi) iki günde çabuklaştırırsa, artık onun üzerine hiçbir günah yoktur. Ve kim sonralarsa, artık onun üzerine de hiçbir günah yoktur. (Bu) korunan kimse içindir. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki siz yalnızca O'na sürülüp toplanacaksınız.

204- Ve o insanlardan kimi vardır ki, onun o yakın yaşam hakkındaki sözleri seni şaşırtır ve kalbindeki şeye Allah'ı tanıklandırır. Oysa o çekişenlerin en azılısıdır.

205- Ve o (başka tarafa) yakınlaştığı zaman ise, o yerde onda bozuculuk yapmaya o ekini ve o nesli (iktisadi ve sosyal düzeni) yok etmeye çabalar. Ve Allah o bozuculuğu sevmez.

206- Ve ona: "Sen Allah'a karşı korun" denildiği zaman, o güçlülüğü onu o günah ile tutar. Artık cehennem ona yeter ve kesinlikle ne kötüdür o döşek.

207- Ve o insanlardan kimi de vardır ki Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek için kendi benliğini (cennet karşılığı) satar.  Ve Allah, o kullara karşı çok acıyıcıdır.

208- Ey inanmış olan kimseler, siz topyekün barış ve selâmete girin ve sakın o şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.

209- Yok eğer siz o apaçık belgelerin size gelmesi sonrasından kayarsanız, artık Allah'ın çok güçlü, en bilge olduğunu bilin.

210- Onlar (inanmak için) Allah'ın ve o meleklerin o buluttan gölgeler içinde gelmesine ve o buyruğun yerine getirilmesine mi bakıyorlar? Ve o işler yalnızca Allah'a döndürülür.

211- Sen Yakub'un oğullarına (bilgi) talep et, biz onlara apaçık belgeden nicesini verdik. Ve kim Allah'ın gönencini, kendisine gelmesi sonrasından değiştirirse, artık şüphesiz ki Allah, o sonuçlandırması çok çetindir.

212- Gerçeği örtmüş olan kimselere o yakın yaşam süslendi. Ve onlar inanmış olan kimselerden bir kısmını küçümsüyorlar. Oysa korunmuş olan bu kimseler o kalkışın günü onların üstündedirler. Ve Allah, kime dilerse bir kısıtlama olmaksızın rızık verir. 

213- O insanlar (yaratılış ayarı olarak) bir tek ana toplumdu (aralarında ayrıştılar). Bunun üzerine Allah, o habercileri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak harekete geçirdi. Ve onların beraberinde o kitabı da o insanlar arasında onda ayrıştıkları şeylerde karar vermesi için gerçekle indirdi. Ve kendilerine o apaçık belgeler gelmesi sonrasından kendi aralarında saldırganlık yaparak onda aykırı düşmüş olanlar, kendilerine o (kitap) verilmiş kimselerden başkası da olmadı. Böylece Allah, inanmış olan kimseleri kendisinin onayıyla, onda aykırı düştükleri o gerçeğe iletti. Ve Allah, kimi dilerse bir dosdoğru yola iletir.
 
214- Yoksa siz, sizden önceki gelip geçen kimselerin (sıkıntılarının) örneği size de gelmeden, o bahçeye girivereceğinizi mi hesab ettiniz? Onlara o kötü ve o zarar öylesine dokunmuş ve onlar öyle sarsılmışlardı ki, o elçi ve onun beraberindeki inanmış olan kimseler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin, şüphesiz ki Allah'ın yardımı yakındır.

215- Onlar sana, neyi (ve kime) harcayacakları konusunda (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Siz bir hayırdan ne harcarsanız, artık o, anne baba ve o en yakınlar ve o yetimler ve o iş göremezler ve o yolun oğlu (yolda kalmış) içindir. Ve siz hayırdan ne yapıyorsanız, artık şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir."

216- O öldürüşme sizin üzerinize yazıldı, oysa o size göre çirkindir. Ve ola ki o size çirkin gelen şey o sizin için hayırlıdır. Ve ola ki size sevimli gelen bir şey ise o sizin için daha şerdir. Ve  Allah ki O bilir ve siz bilmezsiniz.

217- Onlar sana o yasak aydan (yani) onda öldürüşmekten (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onda öldürüşmek bir büyük (günahtır). Ve Allah'ın yolundan uzaklaştırmak ve O'na nankörlük etmek ve Mescidi Haram'dan (uzaklaştırmak) ve onun mensuplarını ondan çıkarmak, Allah'ın yanında daha büyük (günahtır). Ve o ayartma(yı körüklemek) o öldürmekten daha (büyük günahtır)." Eğer onların gücü yetse, sizi kendi yükümlülüğünüzden geri döndürünceye kadar sizinle öldürüşmekten geri kalmazlar. Ve sizden kim kendi yükümlülüğünden geri döndürülür de gerçeği örtücü olarak ölürse, işte onların işledikleri o yakın (yaşam) da ve o sonraki (yaşamda) boşa gitmiştir. Ve işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

218- Şüphesiz ki o kimseler, inandılar ve o kimseler ki (yurtlarını) terk ettiler ve Alllah'ın yolunda güçlerini kullandılar, işte onlar Allah'ın şefkatini bekleyebilirler. Ve Allah, çok bağışlayacıdır, şefkati süreklidir.

219- Onlar sana o şarap ve o kumardan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "İkisinde de bir büyük günah ve o insanlar için faydalar vardır. Ve bu ikisinin günahı, ikisinin faydasından daha büyüktür." Ve onlar sana neyi harcayacaklarını soruyorlar. Sen de ki: "(İhtiyaçtan) o yok sayılanı." Allah size o yakın (yaşam) ve o sonraki (yaşam) hususunda o delilleri böyle açıklıyor ki siz iyice düşünesiniz.

220- Ve onlar sana o yetimlerden de (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onların (durumlarını) düzeltmek daha hayırlıdır. Ve eğer siz onlarla birbirinize karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Ve Allah o bozucuyu o düzelticiden (ayırt etmeyi) bilir. Ve eğer Allah dileseydi, sizi kesinlikle şiddetli sıkıntıya sokardı Şüphesiz ki Allah, çok güçlüdür, en bilgedir.

221- Ve siz Allah'a o ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar sakın evlenmeyin. Ve bir inanan kadın köle, eğer ki (dış görünüşü ile) sizi şaşırtsa bile, bir ortak koşan (hür) bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır. Ve siz o ortak koşan erkekleri onlar  inanıncaya kadar (inanan kadınlarla) sakın evlendirmeyin. Ve bir inanan erkek köle, (dış görünüşü ile) sizi şaşırtsa bile ortak koşan (hür) bir erkekten kesinlikle daha hayırlıdır. İşte onlar o ateşe çağırıyorlar. Ve Allah ise kendisinin onayıyla o bahçeye ve bağışlamaya çağırıyor. Ve o insanlara kendi delillerini açıklıyor ki onlar hatırlayalar.

222- Ve onlar sana o hayızdan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "O, bir rahatsızlıktır. Bu yüzden siz o hayızda o kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar sakın onlara yaklaşmayın (cinsel ilişki kurmayın). Onlar temizlendikleri zaman, artık siz Allah'ın size buyurduğu yerden onlara gelebilirsiniz (cinsel ilişki kurabilirsiniz). Şüphesiz ki Allah o çokça itaate dönenleri sever ve o temizlenenleri de sever."

223- Kadınlarınız sizin için (nesillerinizin devamını sağlayan) bir tarladır. Bu yüzden siz de tarlanıza (Allah'ın emrettiği yerden) nasıl dilediyseniz gelin ve kendi benlikleriniz (için hayrı) önceleyin. Ve siz Allah'a karşı korunun ve O'nunla karşılaşıcı olacağınızı bilin. Ve sen o inananları müjdele.

224- Ve siz yüce gönüllülüğünüze ve korunmanıza ve o insanların arasını düzeltmenize ettiğiniz yeminlerle Allah'ı sakın siper yapmayın. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

225- Allah sizi yeminlerinizdeki o amaçsız sözden dolayı (sorumlu) tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığı nedeniyle (sorumlu) tutar. Ve Allah, çok bağışlacıdır, çok yumuşak davranıcıdır.

226- Kadınlarından geri durmakta olan (ila yapan) kimseler, dört ay beklerler. Yok eğer onlar güzelce dönerlerse, artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

227- Ve eğer onlar evlilik bağını çözme kararı alırlarsa, artık şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

228- Evlilik bağı çözülmüş o kadınlar, üç hayız müddeti benliklerini (evlenmeden) bekletirler. Eğer onlar Allah'a ve o sonraki güne inanıyorlarsa, kendi rahimlerinde Allah'ın yarattığı şeyi gizlemeleri onlara serbest olmaz. Ve onları (boşayan) kocaları ise eğer (yeniden) bir düzgün (geçim) isterlerse, bu durumda onları (kendilerine) geri döndürmeye daha hak sahibidirler.Ve onların (kadınların) üzerlerindeki görevlerinin örneği kadar benimsenmişe göre hakları onlar (kadınlar) için de vardır. Ve o adamların onların üzerindeki (hakları) bir kademe daha fazladır. Ve Allah çok güçlüdür, en bilgedir.

229- Evlilik bağının çözülmesi, iki defadır. (Sonrasında ise) benimsenmişe göre elde tutmak veya bir iyilikle salıvermek vardır. Ve sizin onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız, her ikisinin Allah'ın sınırlarını ayağa tutamayacaklarından kaygılanmaları dışında serbest olmaz. Yok eğer siz de ikisinin Allah'ın sınırlarını ayağa tutamayacaklarından kaygılanırsanız, artık kadının onu (kocasının verdiğini) kurtulmalık olarak vermesinde ikisinin üzerine hiçbir sakınca olmaz. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, siz bunlarda sakın aşırı gitmeyin. Ve kim Allah'ın sınırlarına karşı aşırı giderse, artık onlar o haksızlık yapanların ta kendileridir.

230- Yok eğer o (üçüncü defa) onun evlilik bağını çözerse, artık o (kadın) onun (çözmenin) arkasından ondan başka bir eş ile evleninceye kadar (tekrar) ona serbest olmaz. Yok eğer o (evlendiği kişi) kadının evlilik bağını çözerse, eğer (önceden ayrılan) o iki Allah'ın sınırlarını ayakta tutacakları kanısına varırlarsa, artık birbirlerine dönmelerinde ikisinin de üzerine hiçbir sakınca olmaz. Ve bu (buyruklar) Allah'ın sınırlarıdır, O bunları bilmekte olan bir topluluğa açıklıyor.

231- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık onları benimsenmişe göre elde tutun, veya benimsenmişe göre salıverin. Ve siz onlara zarar vererek aşırı gitmeniz için elde tutmayın. Ve kim bunu yaparsa, artık kesinlikle kendi benliğine haksızlık yapmıştır. Ve siz Allah'ın delillerini sakın bir alay konusu edinmeyin ve Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini ve onunla öğüt vermek için o kitap ve o bilgelikten sizin üzerinize indirdiği şeyi hatırlayın. Ve siz Allah'a karşı korunun ve siz Allah'ın, her şeyi en iyi bilici olduğunu bilin.

232- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık kendi aralarında karşılıklı hoşnutlukla benimsenmişe göre anlaştıkları zaman, eş (aday)ları ile evlenmelerine sakın sertlik göstermeyin. Bu, sizden Allah'a ve o sonraki güne inanmakta olan kimseye onunla verilmekte olunan öğüttür. Bu sizin için, daha arınmış ve daha temizdir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

233- Ve (evlilik bağı çözülmüş) anneler, emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimseler (babalar) için, çocuklarını eksiksiz iki yıl emzirirler. Ve (emzirme süresince) onların (annelerin) rızıkları, ve giyimleri benimsenmişe göre o doğmuş kendisinin üzerinde olana aittir. Bir benlik kendi (maddi) kapsayıcılığı haricinde sorumlu tutulamaz. Ne bir anne kendi çocuğu nedeniyle ve ne de doğmuş kendisinin üzerine olan (baba) çocuğu nedeniyle zarar görmesin. O mirasçı üzerine de bunun örneği vardır. Yok eğer ikisi karşılıklı hoşnutlukla ve danışmayla çocuğu (iki yıldan önce sütten) ayırmak isterlerse, artık ikisinin de üzerine hiçbir sakınca olmaz. Ve eğer siz çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz şeyi (emzirme ücretini) benimsenene göre teslim ettiğiniz zaman, artık sizin üzerinize hiç bir sakınca olmaz. Ve siz Allah'a karşı o korunun ve Allah'ın sizin işlemekte olduklarınızı en iyi görücü olduğunu bilin.

234- Ve sizden ömürleri tamamlanan ve geriye eşler bırakan kimseler(in eşleri), benliklerini dört ay on gün bekletirler. Artık onlar sürelerine ulaştıkları zaman, benliklerinin benimsenmişe göre olarak yaptıkları şeylerde, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

235- Ve sizin (bekleme sürelerini doldurmamış) o kadınlarla evlenmek isteğinizi onu sözlü olaraktan sunduğunuz veya kendi benliklerinizde korumaya aldığınız şeyde, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Allah, sizin onları hatırlayacak olduğunuzu kesinlikle bildi. Fakat siz benimsenmiş söz demeniz dışında, onlarla gizli olarak sakın sözleşmeyin. Ve siz o yazılı süreye ulaşıncaya kadar da onlarla o evliliğin bağına sakın karar vermeyin. Ve siz Allah'ın kendi benliklerinizdeki şeyi şüphesiz ki bilmekte olduğunu bilin de O'ndan sakının. Ve siz Allah'ın çok bağışlayıcı, çok yumuşak davranıcı olduğunu da bilin.

236- Ve eğer siz, o kadınların evlilik bağını, onlara dokunmadan veya onlara bir (mehir) belirleme yapmadan çözerseniz, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve siz onları yararlandırın. O (maddi) kapsayıcılığı geniş olanın üzerine onun gücü ölçüsünce, o darlığı olanın da üzerine onun gücü ölçüsünce, benimsenmişe göre bir yararlandırma vardır. (Bu), o iyilik edenlerin üzerine bir gerçek (vazife)dir.

237- Ve eğer siz, onlara dokunmanız öncesinden onların evlilik bağını çözer ve onlar için de bir (mehir) belirleme yapmışsanız, artık belirlediğiniz şeyin yarısı vardır. Ancak onların (kadınların o mehri) yok saymaları veya o evliliğin bağı kendisinin elinde olanın (yarısını vermeyi) yok sayması başkadır. Ve sizin (yarısını vermeyi) yok saymanız (ve tamamını vermeniz) o korunma bilincine daha yakındır. Ve siz kendi aranızdaki lütfu sakın unutmayın. Şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi görücüdür.

238- Siz o kulluk görevlerini koruyun ve o en orta o kulluk görevini (namazı da) ve Allah'a gönülden bağlananlar olarak ayağa kalkın.

239- Yok eğer siz (güvenliğinizden) kaygılanırsanız, artık yaya olarak veya binekli olarak (koruyun). Artık (güvenliğinizden) emin olduğunuz zaman, sizin biliyor olmadığınız şeyleri size öğrettiği gibi artık Allah'ı hatırlayın.

240- Ve sizden ömürleri tamamlanacak ve geriye eşler bırakacak kimselere, eşleri için (evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıl bir yarar tembih etmesi vardır. Yok eğer onlar (istekli olarak) çıkarlarsa, benliklerinin  benimsenmişe göre yaptıkları şeylerden dolayı, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve Allah çok güçlüdür, en bilgedir.

241- Ve o evlilik bağı çözülmüş kadınlar için benimsenmişe göre bir yararlanma vardır. (Bu), o korunanların üzerine bir gerçek (vazife)dir.

242- Allah size kendi delillerini böyle açıklıyor ki siz bağlantı kurabilesiniz.

243- Sen görmedin mi o kimseleri ki, onlar binlerce oldukları halde o ölümün sakınması ile yurtlarından çıkmışlardı? Bunun üzerine Allah onlara "Ölün" *  dedi, sonra O onları yaşattı. Şüphesiz ki Allah, o insanların üzerine kesinlikle bir lütfun sahibidir, fakat o insanların daha çoğu şükretmezler.

* Allah'ın 'ölün' deyip, sonra onları yaşatması, dünyada iken gerçek bir ölüm sonrası diriltme değildir. Bir toplumun saldırganlık karşısında can vermesinin önlenmesinin nasıl olacağını Talut kıssasında anlatmaya başlamasının bir ön ayetidir.

244- Ve siz Allah'ın yolunda öldürüşün ve Allah'ın en iyi işitici, en iyi bilici olduğunu bilin.

245- Kimdir ki o, Allah'a bir iyi ödünçle ödünç verir de, O'da onu onun için bir katlamayla pek çok katlandırır. Ve Allah, sıkar ve genişletir. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

246-  Sen görmedin mi Musa'nın sonrasından Yakub'un oğulları'ndan o bir kısım ileri gelenleri? Bir zaman onlar kendilerinin bir habercisine: "Sen bize bir hükümdar harekete geçir de Allah'ın yolunda öldürüşelim" demişlerdi. O: "Eğer o öldürüşme sizin üzerinize yazılırsa, öldürüşmemeniz sizden umulur mu?" demişti. Onlar: "Bize ne oluyor ki  Allah'ın yolunda neden öldürüşmeyelim? Oysa ki biz kesinlikle yurtlarımızdan ve oğullarımızdan çıkarılmışız" demişlerdi. O öldürüşme onların üzerlerine yazıldığında, onlardan bir azı dışında (başka tarafa) yakınlaşmışlardı. Ve Allah o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.

247- Ve onların habercisi onlara: "Şüphesiz ki Allah size Talut'u kesinlikle bir hükümdar olarak harekete geçirdi" demiş, Onlar: "Onun bizim üzerimize o hükümdarlığı nasıl olabilir? Oysa biz o hükümdarlığa ondan daha hak sahibiyiz ve ona o maldan da bir kapsayıcılık da (zenginlik) verilmemiştir" demişlerdi. O: "Şüphesiz ki Allah sizin üzerinize hükümdar olarak onu seçti, ona genişliği o bilgi ve o dış görünüşte artırmıştır. Ve Allah hükümranlığını kime dilerse verir. Ve Allah (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir" demişti.

248- Ve onların habercisi onlara: "Şüphesiz ki onun hükümdarlığının delili o sandığın size gelmesidir ki onun içinde Efendinizden bir dinginlik ve Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktığı şeylerden bir kalıntı vardır, onu o melekler taşıyacaktır. Eğer siz inananlar iseniz şüphesiz ki bunda sizin için kesinlikle (gözle görülen) bir delil vardır" demişti.

249- Ne zaman ki Talut o askerleri ile (sefer için) ayrıldığında: "Şüphesiz ki Allah, sizi bir nehir ile yoklayıcıdır. Şimdi, kim ondan içerse, artık o benden değildir. Ve kim ancak eliyle bir avuç olarak avuçlama dışında onu tatmadıysa, şüphesiz ki o bendendir" demişti. Buna rağmen onlardan pek azı dışında, ondan içmişlerdi. Derken o (Talut) kendisi ve kendisinin beraberindeki inanmış olan kimseler ile onu geçtiğinde, onlar (sudan içenler): "Bugün Calut'a ve onun askerlerine karşı hiçbir gücümüz yok" demişlerdi. Allah ile karşılaşıcı oldukları kanısına varmakta olan (içmeyen veya bir avuç içen) kimseler ise: "(Askeri) birlikten, biraz olan nicesi vardır ki, birçok  olan (askeri) birliği Allah'ın onayıyla yenmiştir. Ve Allah o direnç gösterenlerin beraberindedir" demişti.

250- Onlar Calut ve onun askerlerine karşı belirdiklerinde: "Ey Efendimiz, bizim üzerimize bir direnç boşalt ve bizim ayaklarımızı sabitleştir ve bize o gerçeği örtenler topluluğuna karşı yardım et demişlerdi.

251- Sonunda onlar Allah'ın onayıyla onları hezimete uğratmışlar ve Davut Calut'u öldürmüş ve Allah ona o hükümdarlığı ve o bilgeliği vermiş ve ona dileyeceği şeylerden öğretmişti. Ve eğer Allah'ın o insanların bir kısmını bir kısmı  ile savması olmasaydı, o yer kesinlikle bozulurdu. Fakat Allah, o tüm insanların üzerine bir lütfun sahibidir.

252- Bu (anlatılanlar), Allah'ın delilleridir, biz onları sana o gerçekle peşi sıra okuyoruz. Ve şüphesiz ki sen kesinlikle o gönderilmişlerdensin.

253- Bu (anlatılanlar), o elçilerdir ki biz onların bir kısmını bir kısmın üzerine lütuflandırdık. Onlardan kimi ile Allah (sözlü) iletişim kurdu ve onların bir kısmını da kademelerle yükseltti. Ve biz Meryem'in oğlu İsa'ya o apaçık belgeleri verdik ve onu o kutsal'ın esintisi (Cibril) ile güçlendirdik. Ve eğer Allah dileseydi, onlardan sonraki kimseler kendilerine o apaçık belgelerin gelmesi sonrasından birbirlerini öldürmezlerdi, fakat onlar aykırı düştüler de onlardan kimi inandı ve onlardan kimi de gerçeği örttü. Ve eğer Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi, fakat Allah ne isterse yapar.

254- Ey inanmış olan kimseler, bir günün gelmesi öncesinden, bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcayın ki onda bir alışveriş ve bir dostluk ve bir eşlikçilik olmaz. Ve o gerçeği örtücüler, o haksızlık yapanların ta kendileridir.

255- Allah ki, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, yaşayandır, ayaktadır (her an yönetimdedir). O'nu bir uyuklama ve bir uyku tutmaz. O göklerde olan şeyler ve o yerde olan şeyler O'nundur. O'nun onayı olmadan, O'nun yanında eşlikçilik edecek kimdir? O, onların önlerinde olan şeyleri ve artlarında olan şeyleri bilir. Ve onlar O'nun bilgisinden dilediği şey dışında  şeyi kuşatamazlar. O'nun tahta çıkan basamağı (kürsisi) o gökleri ve o yeri kapsamıştır. Bu ikisinin korunması O'na ağır gelmez. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.

256- O yükümlülükte hiçbir zorlama olmaz. O akli olgunluk, o azgınlıktan kesinlikle apaçık belli olmuştur. O halde kim o taşkınlık yapanı( Tağutu reddederek) örter ve Allah'a inanırsa artık o, dayanıklı kulpa kesinlikle sıkıca tutunmuştur ki onun kopması mümkün değildir. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

257- Allah, inanmış olan kimselerin yakınıdır. O, onları o karanlıklardan o ışığa çıkarır. Ve gerçeği örtmüş olan kimselerin yakını ise o taşkınlık yapan (Tağutlar)dır. Onlar, onları o ışıktan o karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

258- Sen görmedin mi o kimseyi ki, Allah kendisine o hükümdarlığı verdi diye, kendisinin Efendisi hakkında İbrahim ile tartışmıştı? Hani İbrahim: "Benim Efendim ki O yaşatıyor ve öldürüyor" demişti de, o (tartışan):  "Ben de yaşatıyorum ve öldürürüyorum" demişti. İbrahim: "Madem öyle şüphesiz ki Allah o güneşi o doğum yerinden getiriyor, haydi sen de onu o batım yerinden getir" demişti de, o gerçeği örtmüş olan kimse birden dehşete düşmüştü. Ve Allah o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

259- Veya o kimse gibi ki o, bir kasaba üzerine uğramıştı ve o (kasaba) tavanları üzerine çöken bir halde idi. O: "Allah bunu ölümünden sonra nasıl yaşatacak?" demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürmüş, sonra onu (yeniden) harekete geçirmişti. O: "Sen nice kaldın?" demiş, o da: "Ben bir gün veya bir günün kısmı kadar kaldım" demişti. O: "Hayır sen yüz yıl kaldın, şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak hiç değişim görmemiş. Ve sen eşeğine bir bak, o insanlara böylece seni bir delil yapmamız için (böyle yaptık) ve o kemiklere de bir bak biz onları nasıl (ayağa kaldırarak) yükseltiyor, sonra onlara bir et giydiriyoruz." (Sorusunun cevabı) kendisine apaçık belli olduğunda o: "Ben Allah'ın her bir şeyin üzerine güç yetirici olduğunu biliyorum" demişti.

260- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen o ölüleri (yeniden) nasıl yaşatıyorsun bana göster" demiş, O da: "Yoksa inanmadın mı?" demişti. O: "Hayır (inandım) fakat kalbimin yatışması için (sordum)" demişti. O: "Hemen o kuştan dördünü tut da onları kendine alıştır, sonra da her bir dağın üzerine onlardan bir parça bırak, sonra onları çağır, çabalayarak sana gelecekler. Ve sen Allah'ın çok güçlü en bilge olduğunu bil" demişti. 

261- Mallarını Allah'ın yolunda harcayan kimselerin örneği, bir danenin örneği gibidir ki o (dane) her başağında yüz dane olan yedi başak bitirmiştir. Ve Allah kime dilerse katlandırır. Ve Allah (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

262- O kimseler ki, mallarını Allah'ın yolunda harcarlar, sonra harcadıkları şeyin arkasını başa kakarak ve rahatsızlık vererek izlemezler. Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

263- Bir benimsenmiş söz ve bir bağışlama bir bağıştan daha hayırlıdır ki onun arkasını bir rahatsızlık vermek izler. Ve Allah, ihtiyaçsızdır, çok yumuşak davranıcıdır.

264- Ey inanmış olan kimseler, siz bağışlarınızı o kimse gibi başa kakarak ve o rahatsızlığı vererek geçersizleştirmeyin ki o, malını o insanlara gösteriş için harcar ve Allah'a ve o sonraki güne inanmaz. Böylesinin örneği bir kayanın örneği gibidir ki, onun üzerinde bir toprak vardır, ona bir kuvvetli yağmur değdiğinde üzerindekini sel sürükleyerek onu çıplak kaya olarak bırakmıştır. Onlar kazandıkları şeylerden hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, o gerçeği örtenler topluluğunu doğruya iletmez.

265- Ve mallarını, Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek ve kendi benliklerindekini sabitleştirmek için harcayan kimselerin örneği, bir tepede bulunan bahçenin örneği gibidir ki, ona bol yağmur değmiş böylece o, yemişini iki kat vermiştir. Eğer ki ona bol yağmur değmediyse de, çisentisi düşer. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi görücüdür.

266- Sizin biriniz kendisinin hurmalıklardan ve üzümlüklerden oluşan bir bahçesi ki onun altından da o nehirler akar, onda her türlü ürünlerden kendisi için yetişir ve kendisine de (yaşça) o büyüklük değmiş ve kendisinin de zayıf kimseler olan bir soyu olmasını, o bu halde iken onu (bahçeyi) içinde ateş olan bir kasırga değerek yakıp mahvetmesini gönülden arzu eder mi? Allah o (gözle görülen)delilleri size işte böyle açıklıyor ki siz iyice düşünesiniz.

267- Ey inanmış olanlar, siz kazandığınız şeylerin temizlerinden ve bizim sizin için o yerden çıkardığımız şeylerden harcayın. Ve siz murdarı harcamaya sakın yeltenmeyin ki ondan kendinize verilse gözünüzü yummadan siz onu tutucu değilsiniz. Ve siz Allah'ın bir ihtiyaçsız, övgüye çok layık olduğunu bilin.

268- O şeytan size o muhtaçlığı söz veriyor ve o hayasızlığı buyuruyor. Ve Allah ise size kendisinden bir bağışlama ve bir lütuf  söz veriyor. Ve Allah (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

269- O, bilgeliği kime dilerse verir. Ve o bilgelik kime verilirse, artık ona kesinlikle bir çok hayır verilmiştir. Ve bunu o saf aklın sahiplerinden başkası hatırlamıyor.

270- Ve siz, bir zorunlu harcamadan ne harcarsanız veya bir adakdan da ne adarsanız, şüphesiz ki Allah onu bilir. Ve o haksızlık yapanlar için hiçbir yardımcı yoktur.

271- Eğer siz, o bağışları (başkalarına) belirtirseniz o ne güzeldir. Ve eğer siz onları (başkalarından) saklı tutar ve o muhtaçlara öyle verirseniz, o sizin için daha hayırlıdır. Ve O, sizden kötülüklerinizden bir kısmını örter. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

272- Onların doğruya iletimi senin üzerine değildir. Fakat Allah kimi dilerse doğruya iletir. Ve siz bir maldan ne harcama yaparsanız, kendi benlikleriniz içindir. Ve siz ancak Allah'ın yüzünün (hoşnutluğunun) peşine düşmek dışında (bir amaçla) harcamıyorsunuz. Ve siz bir maldan ne harcama yapıyorsanız, size tastamam verilir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

273- (Harcamalarınız) muhtaç kimseler içindir ki kendilerini Allah'ın yolunda (olmaya) kısıtlamış, o yerde (ayak) vurarak (yolculuk ederek) (rızık teminine) güç yetiremezler. O düşüncesiz, onların (istemekten) uzak durmalarından ötürü ihtiyaçsızlar olduğunu hesap eder. Sen onları kendilerinin alametiyle tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek o insanlardan talepte bulunmazlar. Ve siz maldan ne harcama yapıyorsanız, şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir.

274- O kimseler ki mallarını o gece ve o gündüz, gizli olarak ve aleni olarak harcarlar. Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

275- O kimseler ki o faizi yiyorlar, onlar o şeytanın dokunuşundan dolayı onu çarpan kimsenin ayağa kalkmasından başka bir şekilde (kabirlerinden) ayağa kalkmayacaklar. Bu, onların (yaşarlarken): "O alışveriş de ancak ve ancak o faiz gibidir" demiş olmaları nedeniyledir. Oysa Allah o alışverişi serbestleştirmiş ve o faizi ise yasaklamıştır. Artık kim kendisinin Efendisinden ona bir öğüt gelir de hemen vazgeçerse, artık geçmişte olan şey kendisinin ve onun buyruğu da Allah'a aittir. Ve kim tekrar geri dönerse, artık onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

276- Allah, o faiz (kazancın)i  mahveder ve o bağışları (n kazancını) ise artırır. Ve Allah her bir azılı gerçeği örtücü günahkârı sevmez.

277- Şüphesiz ki o kimseler, inandılar ve o düzgün işleri işlediler ve o kulluk görevini ayakta tuttular ve o arınmayı yerine getirdiler, Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

278- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'a karşı korunun ve eğer inananlar iseniz faizden kalan şeyi bırakın.

279- Yok eğer siz bunu yapmadıysanız, artık siz Allah'tan ve O'nun elçisinden (açılan) bir harbi artık duyun. Eğer siz itaate dönerseniz, artık mallarınızın başları  (sermayeniz) sizindir. Böylece siz haksızlık yapmamış ve haksızlığa da uğratılmamış olursunuz.

280- Ve eğer o (borçlu) bir zorluk sahibi ise, artık bir kolaylığa kadar bakmak vardır. Ve (borcu silerek) bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Eğer siz bilirseniz (böyle yaparsınız).

281- Ve siz öyle bir güne karşı korunun ki, onda Allah'a döndürüleceksiniz, sonra her bir benliğe kazandığı şey tastamam verilecek ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. 

282- Ey inanmış olan kimseler, siz bir isimlenmiş süreye kadar bir (maddi) yükümlülükle yükümlendiğiniz zaman, artık onu yazın. Ve kendi aranızdan bir yazıcı da onu o eşitlikle yazsın. Ve o yazıcı da Allah'ın ona öğrettiği şekilde yazmaya sakın direnmesin hemen yazsın. Ve üzerinde (alacaklının) hakkı olan kimse de dikte ettirsin ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun ve ondan hiçbir şeyi sakın eksiltmesin. Yok eğer ki üzerinde (alacaklının) hakkı olan kimse, bir ahmak veya bir zayıf veya borcunu dikte ettirmeye onun gücü yetmiyorsa, o takdirde onun yakını borcu o eşitlikle dikte ettirsin. Ve siz (bunu yaparken) sizin adamlarınızdan iki kişiyi de tanık bulundurun. Yok eğer iki adam olmadıysa, o takdirde hoşnut olacağınız o tanıklardan bir adam ve kadınlardan biri şaşıracak olursa o sonrakinin ona hatırlatması için iki kadını (tanık yapın). Ve o tanıklar çağrıldıkları zaman direnmesinler. Ve siz o (borç) küçük veya büyük olsa da onu süresine kadar yazmaktan bıkkınlık duymayın. Bu, sizin için Allah'ın yanında daha hakkaniyetli, o tanıklıkça daha sağlam ve (borç konusunda) sizin kuşkulanmamanıza daha yakındır. Kendi aranızda hazır (peşin) ticaret olarak onu idare etmekte olmanız hariçtir, sizin onu yazmamanız üzerinize bir sakınca değildir. Ve siz birbiriniz ile alışveriş yaptığınız zaman, tanıklandırın. Ve yazıcıya da ve tanığa da zarar verilmesin. Ve eğer siz böyle yaparsanız, şüphesiz ki o sizin için bir yoldan çıkıştır. Ve siz Allah'a karşı korunun. Ve Allah size öğretiyor. Ve Allah her bir şeyi en iyi bilicidir.

283- Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz ve bir yazıcı da bulamadıysanız, o takdirde (borç karşılığında) alıkonulmuş rehinler yeter. Yok eğer (borçlu ve alacaklı olarak) sizin bir kısmınız bir kısma güvenirse, kendisine güvenilen kimse artık emanetini geri versin ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun. Ve siz o tanıklığı sakın gizlemeyin. Ve kim onu gizlerse, muhakkak ki onun kalbi günahkâr olmuştur. Ve şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi bilicidir.

284- O göklerde olan şeyler ve o yerde olan şeyler, Allah'ındır. Ve eğer siz, kendi benliklerinizdeki şeyi belli ederseniz veya onu saklı tutarsanız, Allah sizi onunla hesaba çeker. Artık O kimi dilerse bağışlar ve kimi dilerse azaplandırır. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

285- O elçi, Efendisinden kendisine indirilmiş olan şeye inandı ve o inananlar da. Her biri, Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun kitaplarına ve O'nun elçilerine inandı. (O inananlar): "Biz, O'nun elçilerinden hiçbirinin arasını ayrıştırmayız." Ve onlar: "Biz, işittik ve itaat ettik, Ey Efendimiz senin bağışlamanı isteriz. Ve o varış yeri yalnızca sanadır" dediler.

286- Allah, bir benliği kendisinin kapsayıcılığı dışında sorumlu tutmaz. (Benliğin) kazandığı şey (iyilik) lehine, kazandığı şey (kötülük) de aleyhinedir. Ey Efendimiz, eğer biz unutur veya kusur işlersek, sen bizi sorumlu tutma. Ey Efendimiz, sen bizim üzerimize bizden önceki kimselere onu taşıttığın gibi bir ağır görev taşıtma. Ey Efendimiz, sen bize ona gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Sen bizden (kusurlarımızı) yok say ve bizi bağışla ve bize şefkat et. Sen bizim yakınımızsın, artık sen o gerçeği örtenler topluluğuna karşı bize yardım et. 


5 Haziran 2018 Salı

Bakara s. 249. Ayetindeki Bir Çeviri Sorunu: "Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" Diyenler Kimler?

Bakara s. 249. ayetini Türkçeye çevrilmiş olan meallerden okuyan bir kimsenin kafasında, bu ayet içinde geçen "Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" diyenlerin kimler olduğuna dair bir takım soru işaretleri oluşacaktır. Çünkü yapılan bir çok çeviri maalesef, bu cümlenin kimler tarafından söylendiğini meale yansıtmamış (bazı meallerde yansıtıldığını görmekteyiz) bunun neticesinde ise, bu sözü söyleyenlerin Talut'un emrine itaat eden gurup olduğu gibi bir durum ortaya çıkarak, bir çeviri sorunu oluşturmuştur. 

Yazımızın konusu, bu cümlenin kimler tarafından söylendiğinin çeviriye yansıtarak, okuyucuların kafasında oluşabilecek soru işaretlerinin giderilmesine yönelik olacaktır.

 فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللَّهَ مُبْتَلِيكُمْ بِنَهَرٍ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ ۚ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ ۚ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُو اللَّهِ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ

Ayetin çevirileri genellikle şu şekilde yapılmaktadır:

[002.249] Talut orduyla birlikte ayrıldıktan sonra, «Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, onu tatmayan eliyle sadece bir avuç avuçlayan müstesna şüphesiz bendendir» dedi. Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler. Kendisi ve kendisiyle olan inananlar ırmağı geçince, «Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok» dediler. Kendilerinin Allah'a kavuşacağını bilenler ise: «Nice az topluluk çok topluluğa Allah'ın izniyle üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir» dediler.

Öncelikle şunu söylemek isteriz ki: İddiamız, bu ayetin yapılan çevirilerinin hatalı olduğu değil, okuyucunun kafasında bir takım soru işaretleri belirecek şekilde yapılmış olmasıdır. Oluşabilecek soru işaretlerinin, ayet içine parantez açılmak sureti ile giderilmesi mümkündür.

Şimdi ayeti bir kaç parçaya bölerek okumaya çalışalım.

"Talut orduyla birlikte ayrıldıktan sonra, «Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, onu tatmayan eliyle sadece bir avuç avuçlayan müstesna şüphesiz bendendir» dedi"

Ayetin bu cümlesi Talut'un, ordusunu bir güven ve itaat testine tabi tuttuğunu göstermektedir. Geçecekleri yol üzerinde olan ırmağın suyundan içip içmemeleri, ordunun Talut'a karşı ne derece itaatkar olduğunun göstergesi olacaktır.

" Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler."

Bu cümle Talut'un ordusu içinde büyük bir kesimin onun emrine itaat etmediğini göstermektedir.

Talut'un ordusunu tabi tuttuğu bu deneme, aynı zamanda ordu içinde bir ayrışıma da sebep olacaktır. Çünkü bir komutanın, kendisine itaat etmeyen askerler ile çıkacağı bir sefer, kendi sonunu eli ile hazırlamasına sebep olacaktır. Talut'un söylediği "ondan içen benden değildir" sözü, nehrin suyundan içen askerlerin orduya artık dahil olmayacağını ordu dışında kalacağını göstermektedir.

Burada dikkate alınması gereken önemli bir husus, ordunun iki kısma ayrılmış olmasıdır. Ayetin bundan sonraki kısmında bu ayrışımın ortaya çıkarılması önemlidir.

"Kendisi ve kendisiyle olan inananlar ırmağı geçince"

Talut artık sadece kendisine itaat eden askerler ile kalmış, diğerleri ordudan ayrılmış, yola kendisine itaat eden askerlerle devam etmektedir. Cümle içinde geçen آمَنُوا kelimesinin, "İnananlar, İman edenler" şeklinde çevrilmesine karşın bu kelimenin çevirisine, kelimenin sözlük anlamlarından biri olan Güven anlamının verilmesinin daha uygun olacağını burada hatırlatmak isteriz.

"Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok dediler

Bu cümle ayetin çevirisinde sorun teşkil ettiğini düşündüğümüz cümledir. Çünkü bu sözü sanki bir önceki cümledeki  "Kendisi ve kendisiyle olan inananlar" olarak bahsedilen kimselerin söylemiş olduğu gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Halbuki ordu içinde ayrışım meydana gelmiş, itaat etmeyenler ordudan ayrılmış, itaat edenler ise Talut ile yola devam etmektedir. Talut'a itaat eden askerlerin ise "Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" sözünü söylemiş olmaları pek mümkün değildir.

Bu sözü, Talut'a itaat etmeyerek ordudan ayrılanların söylemiş olması, daha makul bir yaklaşımdır. Bu durumun çeviriye parantez açılmak sureti ile yansıtılması, okuyucuda oluşması muhtemel olan soru işaretlerini ortadan kaldıracaktır.

"
Kendilerinin Allah'a kavuşacağını bilenler ise: «Nice az topluluk çok topluluğa Allah'ın izniyle üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir» dediler."

Bu sözü söyleyenler ise, Talut'a itaat ederek orduda kalan askerlerdir. Burada iki gurubun birbiri ile karşılıklı olarak bir konuşması söz konusudur.

Talut'a itaat etmeyen ordudan ayrılanlar= Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok.
Talut'a itaat eden ordu içinde kalanlar=    Nice az topluluk çok topluluğa Allah'ın izniyle üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir.

Bu ayet ile ilgili olarak bizim yapmaya çalıştığımız çeviri örneği şu şekildedir:

Bakara s. 249- Talut ordusu ile sefere çıktığında (ordusuna), "Allah, (bana itaat edip etmediğiniz ve güven duyup duymadığınız hususunda) sizi bir nehir ile imtihan edecek, kim o nehrin suyundan içerse (bana itaat etmemiş ve bana güven duymamış olduğu için) benden değildir. O nehrin suyundan bir avuç almak müstesna olmak üzere tatmayan ise (bana itaat etmiş ve güven duymuş olduğu için) bendendir." dedi. Talut'un bu emrine rağmen ordusundan az bir kısmı müstesna olmak üzere, o nehrin suyundan içti (ona itaat eden ve etmeyenler, güven duyan ve duymayanlar böylece birbirinden ayrılmış oldu). Nehri, kendisine itaat eden ve güven duyanlar ile birlikte geçtiğinde, (Talut'a itaat etmeyen ve güven duymayan geride kalanlar) "Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" dediler. Rablerine kavuşacaklarını kesin olarak bilen (Talut'a güven duyan ve itaat eden) ler ise, "Nice sayıca az olan topluluk vardır ki, Allah'ın izni ile sayıca çok olan topluluğa karşı galip gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir" dedi.

                                                  EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

4 Haziran 2018 Pazartesi

Bakara s. 243. Ayeti: Allah İsrailoğullarını Öldükten Sonra Nasıl Diriltti?

Arapça orjinal metni, أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ أُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ فَقَالَ لَهُمُ اللَّهُ مُوتُوا ثُمَّ أَحْيَاهُمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ olan, Türkçeye yapılan çevirileri ise, "Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara «Ölün!» dedi. Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez." olarak yapılan Bakara s. 243. ayeti, içinde Ölüm ve Diriliş kelimelerini barındırmasından dolayı, bu kelimelerin hakiki anlama mı, yoksa mecazi anlama mı sahip oldukları konusunda üzerinde düşünülmesi gereken bir ayettir. 

Bu ayeti okuyan bir kimse, ayet içinde geçen ölüm ve dirilişin keyfiyetini merak edecek, bu olayın nasıl gerçekleştiği konusundaki sorularına cevap arayacaktır.

Bu ayet ile ilgili tefsirlere bakıldığında, Ölüm ve Diriliş kelimelerinin hakiki anlamlara sahip olduğu şeklindeki yorumlar ağırlık kazanmakta, fakat bu ayeti tek bir ayet olarak okuyup anlamaya çalışmak yerine, devam eden ayetlerde anlatılan Talut kıssası ile birlikte bütüncül olarak okuduğumuzda, bu kelimelerin hakiki anlamdan ziyade, mecazi bir anlam taşıdığı görülecektir. 

[002.246] Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Nebilerinden birine: «Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım» demişlerdi. «Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?» dedi. «Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?» dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.

Bakara s. 243. ayetinde geçen, binlerce oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları, 246. ayet ile birleştirerek okuduğumuzda, binlerce kişinin yurtlarından çıkma sebebinin, düşmanlarının onlara karşı galip gelmesi neticesinde olduğunu görmekteyiz. 243. ayette onların bu durumları Ölüm olarak tasvir edilmektedir. Talut kıssasını okuduğumuzda ise, İsrailoğullarının Talut'un komutası altında Calut ve ordusuna karşı savaşarak, yeniden yurtlarına döndüklerini görmekteyiz. Talut'un komutası altında Calut ve ordusuna karşı savaşarak galip gelen İsrailoğullarının yurtlarına geri dönmesi ise Diriliş, yani yeniden hayata dönüşleri olarak tasvir edilmektedir.

243. ayeti Talut kıssası ile bağlantılı okuduğumuzda, ayet içinde geçen Ölüm kelimesini Esaret, Diriliş kelimesini ise Özgürlük ile eşitlemenin daha isabetli bir yaklaşım olduğu kanaatindeyiz.

Bakara s. 243. ayetinde topluluğun adının zikredilmemiş olmasına rağmen, bu topluluğun İsrailoğulları olması, ilerleyen ayetler ile bağını kurmaya çalıştığımızda daha muhtemel olduğu görülmektedir. Fakat ayetlerin daha önemli tarafı ise, olayın sadece tek bir topluluğu değil, geçmiş ve gelecek olan bütün toplumları ilgilendirmesidir. Çünkü ayetler, düşmanları tarafından esaret altına alınan bir topluluğun özgürlüklerine nasıl kavuşabileceğini, yaşanmış bir örnek olarak İsrailoğullarının başlarından geçen bir olay üzerinden anlatmaktadır. Bu kıssa aynı zamanda, tüm zamanlarda bu durum ile karşılaşacak olan topluluklara bir mesaj vermektedir.

Bütüncül bir okuma sonucunda Bakara s. 243. ayetinin, Talut kıssasının sonuç ayeti olduğu görülmektedir. Ayet içinde geçen Ölüm ve Diriliş kelimelerinin ise bu bağlamada mecazi bir anlama sahip olduğu daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. 

Bakara s. 243. ayetine verilecek olan anlamın, Talut kıssası dikkate alınmak sureti ile yapılmaya çalışılması, ayet içinde geçen Ölüm ve Diriliş kelimelerinin üzerinden verilmek istenilen mesajın daha net anlaşılmasını sağlayacaktır. 

Bu ayet ile ilgili olarak bizim yapmaya çalıştığımız anlam çalışması şu şekildedir:

Bakara s. 243- Binlerce kişilik kalabalık topluluk olmalarına rağmen (düşmanları ile savaşmanın verdiği) ölüm korkusu ile yerlerinden yurtlarından çıkanları görmedin mi?. (Düşmanları ile savaşmaktan korkmalarından dolayı yerleri yurtları istila edilerek zelil duruma düştükleri için) Allah onlara Ölün * dedi, sonra onları (düşmanlarına karşı galip getirmek sureti ile yeniden kaybettikleri yurtlarını geri kazandırarak) hayata döndürdü. Allah insanlara lütufkar olmasına rağmen, insanların çoğu buna karşı nankörce davranırlar.

(*) Buradaki Ölün emri, hakiki anlamda bir ölüm değil toplumların düşman istilası karşısında maruz kaldıkları zelil durumu tasvir eden mecazi anlamda bir kullanımdır. Çünkü devamında gelen Talut kıssasındaki hayata döndürülme işlemi de aynı şekilde mecazi anlam taşımaktadır.

Sonuç olarak: Düşmanları tarafından galebe çalınarak yerlerinden ve yurtlarında çıkarılmak sureti ile esaret altına alınan yani ölen bir topluluğun özgürlüğüne kavuşmasının, yani dirilmesinin yegane yolu, düşmanlarına karşı savaşarak galip gelmek sureti ile olacaktır. Esaretin ölüm ile eşitlendiğini dikkate aldığımızda, bugün İslam coğrafyasının bazı bölgelerinin işgal altında olmasının ne kadar acı bir durum olduğu da ortaya çıkacak, bu esaretten kurtuluşun Kur'an'da verilen reçetesi ise, tatbik edilecek günleri beklemektedir.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Bakara s. 233. Ayetinde Geçen " izâ sellemtüm mâ âteytüm bil ma’rûfi" Cümlesinin Farklı Çevirileri Üzerinde Bir Mülahaza

Bakara s. 233. ayeti içinde geçen "iza sellemtüm ma ateytüm bil marufi" cümlesinin çevirisini farklı meallerden okuyan bir meal okuyucusu, bu cümlenin çevirisinin iki farklı şekilde meallere yansıdığını görecek, ve hangi çevirinin daha doğru konusunda tereddüte düşecektir. Yazımızda bu cümleye yapılan farklı çevirilerden hangisinin daha doğru olabileceği yönündeki kanaatimizi paylaşmaya çalışacağız.

Konumuz ile ilgili cümlenin iki farklı çevirisi şu şekilde yapılmaktadır:

وَإِنْ أَرَدْتُمْ أَنْ تَسْتَرْضِعُوا أَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُمْ مَا آتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِ

1- Çocuklarınızı (sütannesi tutup) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz(ücret)i güzelce verdikten sonra yine üzerinize bir günâh yoktur.

2-Eğer çocuğunuzu süt annelere emanet etmeye karar verirseniz, teslim edeceğiniz çocuğun emniyetini uygun bir şekilde sağlamanız şartıyla size bir günah yüklenmez.

1. guruptaki çevirilerin anlamı, çocuğu emzirecek olan süt anneye çocuk için vereceği bu hizmete karşılık bir ücret ödenmesi ile ilgili iken, 2. guruba dahil olan çevirilerin anlamı, süt anneye teslim edilecek olan çocuğun güvenliğinin sağlanması ile ilgilidir.

Bu iki farklı çevirinin sebebini araştırdığımızda ayet ile ilgili kıraat farklılıkları karşımıza çıkmakta, cümle içinde geçen bir kelimenin farklı okuyuşları bu anlam farklılığını doğurmaktadır. Kıraat farklılıkları ile ilgili görüşleri merak edenler, Zemahşeri, Razi, Kurtubi, Taberi gibi müfessirlerin bu ayet ile ilgili olarak yaptıkları tefsirlere bakabilirler. 

Biz ayet içi bütünlüğe dikkat ederek farklı çevirilerin hangisinin daha isabetli olabileceği yönündeki kanaatimizi paylaşacağız. Ayet içindeki şu cümle, bu konuda bize yardımcı olacaktır.

وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

Onların uygun bir şekilde yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaçlarını temin etmek, emzirdikleri çocuğun babasına aittir.

Bu cümle eşinden ayrılan emzirme çağında çocuğu olan bir kadının, bu çocuğu emzirme süresince kendisi ve çocuğun maddi ihtiyaçlarının baba tarafından karşılanması gerektiğini beyan etmektedir. Her iki cümle içinde geçen بِالْمَعْرُوفِ kelimesi ortak payda olarak alınmak sureti ile, konumuz olan cümlenin hangi çevirisinin daha uygun olabileceğini bulmak mümkündür.

Emziren anne ve emzirilen çocuğun maddi ihtiyaçlarının karşılanması maruf ölçülerde babaya ait ise, çocuğu kendi annesinin emzirmemesi nedeniyle süt anneye verilmesi neticesinde, çocuğu emzirecek olan süt annenin maddi ihtiyaçlarının karşılanması da yine maruf ölçülerde süt anneye verilen çocuğun babasına ait olmalıdır. Konumuz olan cümlenin böyle bir durumu beyan etmiş olması, kanaatimizce daha makuldür. 

Dolayısı ile konumuz olan cümlenin iki farklı çevirisinden daha isabetli olanı kanaatimizce, 1. şıktaki şekilde yapılan çevirilerdir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, isabetli olmadığını düşündüğümüz 2. şıktaki çevirinin yanlış ve hatalı olduğunu iddia etmediğimizdir.

Buna göre Bakara s. 233. ayetinin tamamının çevirisi şu şekilde olmalıdır:

Bakara s. 233- (Boşanmış) Anneler, emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, çocuklarını tam iki yıl emzirirler. (Emzirme süresince) Onların uygun bir şekilde yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaçlarını temin etmek, emzirdikleri çocuğun babasına aittir. Hiç bir kimseye gücünün üzerinde bir mükellefiyet yüklenmez. Anne ve baba çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın. (Çocuğun babası ölecek olursa annenin ihtiyaçlarını karşılamak) aynı şekilde mirasçıların üzerine vazifedir. Eğer anne ve baba karşılıklı rıza ile yaptıkları istişare sonucunda, çocuğu iki yıldan önce sütten kesmek isterlerse, anne ve babaya herhangi bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (süt annelerine) emzirtmek isterseniz, emzirme ücretini uygun ölçüler dahilinde verdiğiniz takdirde, size bir günah yoktur. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görmektedir.

                                              EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

29 Mayıs 2018 Salı

Bakara s. 238. Ayetindeki "Hafizu Ales Salavati" İfadesine Farklı Bir Anlam Denemesi

Arapça orjinal metni حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَاةِ الْوُسْطَىٰ وَقُومُوا لِلَّهِ قَانِتِينَ  olan, Bakara s. 238. ayetinin, Türkçeye yapılan çevirileri, büyük çoğunlukla "Namazlara ve orta namaza devam edin; gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun." şeklinde yapılmaktadır. Biz, böyle yapılan bir çevirinin yanlış olduğunu iddia etmemekle birlikte, ayet içinde geçenحَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ  ifadesinin anlamını, aynı surenin 157. ayetinde geçen "Salavatün" kelimesinin anlamını dikkate alarak, farklı bir anlam denemesi yapmaya çalışacağız.

Ayetin حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ ifadesinin,  "Namazlara ve orta namaza devam edin" şeklinde yapılan çevirilerinde, farklı görüşler ortaya atılan ve hangi namaz olduğu hususunda ortak bir fikir birliği olmayan "Orta Namaz" deyiminin, diğer namazlara göre daha önemli olduğu gibi bir anlam uyandırmış olmasına karşın, bu sefer de diğer namazların orta namaza göre daha önemli olmadığı gibi anlam ortaya çıkarabileceği, bizi bu konuda farklı bir anlam çalışması yapmaya iten nedenlerden birisidir.

Bu ayetin o şekilde yapılan çevirilerinde, bazı zihinlere takılması muhtemel olan bu tür soru işaretlerinin, yapacak olduğumuz anlam denemesi ile giderilebileceğini düşünmekteyiz.

Bakara s. 155- Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile yıpratıcı bir imtihana tabi tutarız. Başlarına gelenlere karşı dayanma ve mücadele gücüne sahip olanları müjdele.

Bakara s. 156- Onlar ki, böyle sıkıntılı durumlar ile karşılaştıklarında (asla isyan etmezler)"Bizim her şeyimiz Allah'a aittir, biz ona döneceğiz" dediler.

Bakara s. 155. ve 156. ayetlerinde, Allah (c.c) kullarını yaşadıkları hayat içinde bir takım sıkıntılı durumlar ile sınayacağını bildirmekte, bu sınamalara karşı isyan etmeden dayanan ve bu sıkıntılardan kurtulmak için mücadele edenleri övmektedir. 157. ayette ise bu kimselere Allah (c.c) tarafından verilecek olan ödülden bahsedilmekte, bu ödül ise ayet içinde "Salavatün" kelimesi ile ifade edilmektedir. Bakara s. 157. ayeti içinde geçen bu kelime, bizi surenin 238. ayetinde geçen aynı kelimenin anlamı ile aralarında bir bağ kurulabileceği düşüncesine sevk etmiştir.

Bakara s. 157- İşte onlara Rablerinden destek ve bağışlama vardır, ve onlar doğru yol üzerindedirler.

Dikkat edilirse 157. ayet içinde geçen kelime, namaz anlamında değil, destek ve bağışlanma anlamında kullanılmakta, ve 155. ve 156. ayetler ile bir bağlam dahilindedir. Yine dikkat edilirse, Bakara s. 226. ayetten beri süregelen boşanma ile ilgili hüküm ayetlerinin sonuna geldiğinde حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ buyurulmakta, bu buyruktaki الصَّلَوَاتِ kelimesine verilebilecek anlamın, önceki ayetlerde geçen boşanma ile ilgili hükümler arasında bir bağının kurulabileceğini akla getirmektedir. 

Hatırlayacak olursak, Bakara s. 155. ve 156. ayetlerinde başa gelen sıkıntılara, kullar tarafından verilen olumlu karşılıkların ödülü, Allah(c.c) den salavat üzere olmaktır. Öyleyse Bakara s. 238. ayetinde geçen حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ ifadesine, "Salavat üzerinde olmayı gözetin" şeklinde, taslak bir anlam vermek mümkündür. Bu taslak anlamdan sonra anlamı biraz daha açarak ayete yansıtabiliriz.

Malum olduğu üzere, Allah (c.c) 226. ayetten beri süregelen, insanların yaşamları içinde karşılaşabilecekleri ailevi durumlar ile ilgili hükümleri sıralamakta, ve bu hükümlere riayet etme konusunda titizlik gösterilmesini istemektedir. Allah (c.c) kulları ile ilgili hükümlerine riayet edenlere ve etmeyenlere vereceği karşılığı ise müteaddit ayetlerinde beyan etmektedir.

Kulları için sıraladığı hükümlere riayet edenlere vereceği karşılığı, Bakara s. 157. ayette Salavatün kelimesi ile bildiren Rabbimiz, aynı surenin 238. ayetinde, Allah'ın koyduğu hükümlere riayet etmek sureti ile, yine bu karşılığı almaya özen gösterilmesini istemektedir.

Bütün bunları dikkate alarak, Bakara s. 238. ayetine şu şekilde bir anlam vermek mümkündür.

Bakara s. 238- (Sizin için koyduğumuz bu hükümlere riayet etmek sureti ile Rabbinizden) Bağışlama ve destek üzere bir hayata ve (sizi kötülüklerden alıkoyacak olan) namaza özen gösterin. Allah'a itaat için ayağa kalkın.

Mevdudi, Tefhim-ül Kur'an adlı eserinde, konumuz olan ayet ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

"Sosyal refahı ve daha medenî bir hayat kurmayı sağlamak amacıyla gerekli kanun ve düzenlemeler ortaya konulduktan sonra Allah, son nokta olarak namazın önemini vurgulamaktadır. Çünkü namaz tek başına bile, Allah korkusu, fazilet ve hikmet duyguları doğurup İlâhî Kanun'a itaatkâr bir tavır ortaya çıkarabilir ve insanı doğru yolda tutabilir. Kimse namazsız Allah'ın kanunlarına tamamen bağlı kalamaz; çünkü insan, Yahudiler gibi şu veya bu tür isyana kaymaya mütemayildir."
Mevdudi, dikkat edilirse bu ayet ile ilgili olarak yazdıklarında daha önceki ayetler ile bir bağ kurmakta, Allah'ın hükümlerine riayet etmek ile namaz arasında bir bağ kurmaktadır. Biz bu ayete verdiğimiz anlamda Ankebut s. 45. ayeti ile parantez içinde bağ kurmaya çalıştık.

Tevbe s. 99. ayetine baktığımızda Salavat kelimesi o ayette de karşımıza çıkmakta, ve o ayette de dua ve destek anlamında kullanılmaktadır. 

[009.099]  Bedevilerden, Allah'a ve ahiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibadet ve Resulün dualarına (salavüttürresul) nail olmağa vesile sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibadettir. Allah, onlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.

Sonuç olarak: Bakara s. 238. ayeti içinde geçen Salavatün ve Salat kelimeleri bir çok mealde Namaz olarak verilmesine karşın, biz sadece Salat kelimesine namaz anlamı vererek, diğer kelimeye Bakara s. 157 ve Tevbe s. 99. ayetlerinde geçen anlamlar doğrultusunda bir anlam vermeye çalıştık. 

Kur'an üzerinde yapılan her yorumun kişisel görüşler olduğunu, doğru veya yanlış olma ihtimalini hiç bir zaman unutmadığımızı hatırlatarak, bu ayetin yapılan çevirilerine sadece katılmadığımız, fakat o çevirileri yanlış, bizim yaptığımız anlam çalışmasını doğru olarak göstermeye çalışmadığımız bilinmelidir. 

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.  

22 Mayıs 2018 Salı

Bakara s. 232. Ayetine Verilen Çelişkili Mealler Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an'ı, Türkçeye çevrilmiş olan meallerden okumaya ve anlamaya çalışan bir kimse, Bakara s. 232. ayetini karşılaştırmalı okuduğunda, karşısına bu ayet ile ilgili olarak birbirinden farklı mealler çıkacak, haklı olarak bu meallerden hangisinin doğru olduğu konusunda karar vermekte zorlanacaktır. Yazımızda bu ayet ile ilgili yapılan mealleri ele almaya, hangi mealin daha doğru olduğu konusundaki görüşlerimizi paylaşmaya çalışacağız.

Bakara s. 232. ayetinin Arapça metni şu şekildedir:

وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ أَنْ يَنْكِحْنَ أَزْوَاجَهُنَّ إِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِ ۗ ذَٰلِكَ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۗ ذَٰلِكُمْ أَزْكَىٰ لَكُمْ وَأَطْهَرُ ۗ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Bakara s. 232. ayeti, eşlerini boşayan erkekleri muhatap almakta, eşlerini boşamış olan erkeklerin, boşadığı eşlerinin yeniden bir başka erkekle evlenmeleri hususunda, onlara mani olmamalarını emretmektedir.

Fakat bu ayet ile ilgili yapılan bazı meallere baktığımızda bu durumu yansıtmadıklarını görmekteyiz. Erişme imkanı bulduğumuz mealleri 1- Anlamı tam olarak yansıtamamış, 2- Anlamı yanlış olarak yansıtmış, 3- Anlamı doğru olarak yansıtmış mealler başlığı altında, 3 bölümde incelemeye çalışacağız.

                                       1- Anlamı tam olarak yansıtamayan mealler.

---Abdulbaki Gölpınarlı: 
Kadınları boşadınız da zamanlarını geçirdiler mi aralarında güzellikle uzlaşırlarsa kocalarına varmalarına engel olmayın. Bu, içinizde Allah’a ve son güne inananlara verilmiş bir öğüttür. Bu, sizin için daha hayırlıdır, daha temiz bir iştir. Siz bilmezsiniz ama Allah bilir.

---Abdullah Parlıyan: 
Ve eşlerinizi boşadığınızda, bekleme süreleri de sona erdiğinde kocalarıyla örfe uygun güzelce anlaşmışlarsa onlara engel olmayın. Bu Allah’a ve ahiret gününe inanan, herbiriniz için bir uyarıdır. Bu sizin için en erdemli ve en temiz yoldur. Allah bilir siz bilmezsiniz.

Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz bilmezsin--Ali Bulaç: 
Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz bilmezsiniz.

---Bekir Sadak: 
Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ermişse, kocaları ile birbirleriyle güzellikle anlaşmışlarsa evlenmelerine engel olmayın. İçinizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse bundan ibret alır. Bu sizin için daha nezih ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Celal Yıldırım: 
Kadınları boşadığınızda şer’î bekleme süresi sona erince aralarında örfe uygun iyilik ölçüleri içinde anlaştıkları takdirde, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bununla sizden Allah’a ve Âhiret gününe inananlara öğüt veriliyor. Bu sizin için daha uygun ve daha pâk ve nezîhtir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Edip Yüksel: 
Boşanan kadınlar bekleme sürelerini bitirdikten sonra, kocalarıyla güzellikle anlaştıkları taktirde o kadınların tekrar evlenmelerine engel olmayın. İçinizden ALLAH’a ve ahiret gününü onaylayan kimseler bundan öğüt alır. Bu sizin için daha arı ve daha sağlıklıdır. Siz bilmeseniz de ALLAH bilir.

---Elmalılı Hamdi Yazır: 
Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, aralarında meşru bir şekilde rızalaştıkları takdirde, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp, engellemeyin. İşte bu, içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere verilen bir öğüttür. Bu, sizin hakkınızda daha hayırlı ve daha nezihtir. Allah bilir, siz bilemezsiniz. 

---Gültekin Onan: 
Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini (ecele) de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Tanrı’ya ve ahiret gününe inananlara bununla (böyle) öğüt verilir. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Tanrı bilir de siz bilmezsiniz.

---Harun Yıldırım: 
Kadınları boşadığınızda iddetlerinin sonuna ulaştıklarında aralarında örfe uygun olarak anlaştıkları takdirde artık onları kocalarıyla nikahlanmaktan alıkoymayın! İşte bu içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere kendisiyle verilen bir öğüttür. İşte bu, sizin için daha faydalı ve daha temizleyicidir. Şüphesiz Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz.

---Hasan Basri Çantay: 
Kadınları boşadınız da ıddetlerini bitirdiler mi, aralarında meşru’ bir suretde anlaşdıkları takdirde, artık kendilerini kocalarına nikâh etmelerine engel olmayın, işte içinizden Allaha ve âhiret gününe îmân etmekde olan (lar) a bununla öğüd veriliyor. Bu sizin için daha fazıyletli ve daha temizdir. (Ondaki maslahatı) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Kadri Çelik: 
Kadınları boşadığınızda, böylece bekleme müddetlerini (iddetlerini) tamamladıkları zaman, kendi aralarında güzellikle anlaşmaları durumunda, evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha faydalı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Şaban Piriş: 
Kadınları boşadığınız vakit, onlar da bekleme sürelerini bitirince aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte, sizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere, bununla öğüt veriliyor. Bu, sizin için daha faydalı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 

---Ümit Şimşek: 
Kadınları boşadığınız zaman, iddetlerini bitirdiklerinde, aralarında meşru şekilde anlaşacak olurlarsa kocalarına dönmelerine engel olmayın. Sizden Allah'a ve âhiret gününe inanmış olanlara verilen öğüt işte budur. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temiz bir iştir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Öncelikle şunu hatırlatmak isteriz ki, ayetin çevirisi ile ilgili  problem olarak gördüğümüz kısım, ayetin وَإِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ أَنْ يَنْكِحْنَ أَزْوَاجَهُنَّ إِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِ cümlesidir, ve bu cümle yukarıdaki meal örneklerinde "Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın." şeklinde çevrilmektedir. Yukarıda verdiğimiz meallerde gramer yönünden herhangi bir çeviri hatası bulunduğunu iddia etmemekle birlikte, ayetin bu şekilde yapılan bir çevirisi, okuyucu tarafından net bir şekilde anlaşılmayacaktır şöyle ki:

Dikkat edileceği üzere ayet, eşlerini boşayan erkekleri muhatap almakta ve onlara seslenerek, eşlerini boşamış olan erkeklere, boşadıkları eşleri tekrar evlenmek istedikleri zaman, onlara engel olmamalarını emretmektedir.

Buradaki asıl önemli nokta, eşleri tarafından boşanmış olan kadınların, evlenecekleri erkeklerin eski eşleri mi, yoksa başka erkekler mi olduğudur. Ayet içinde bu durum biraz kapalı şekilde,  أَزْوَاجَهُنَّ kelimesi ile ifade edildiği, ve bu kelime ayet içinde "kadınların kocalarına" anlamına geldiği için, yukarıdaki örnek mealler anlamı daha açık ve net olarak yansıtmaktan kaçınarak, motamot bir çeviri yaparak yanlış bir çeviri yapmış olmaktan kurtulmuş olmalarına karşın, anlamı tam olarak yansıtamama durumuna düşmüşlerdir. Çünkü böyle bir çeviri, okuyucu tarafından boşanan kadınların evlenecekleri erkeklerin kimler olduğu sorusunun sorulmasına sebep olmakta, ve bu sorunun cevabı ayet içinde bulunamamaktadır.

                                    2- Anlamı yanlış olarak yansıtmış olan mealler.


Bu gurupta vereceğimiz mealler, Bakara s. 232. ayetinin anlamını yanlış olarak yansıtan meallerdir. 

---Adem Uğur: 
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Bayraktar Bayraklı: 
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayınız! İşte bununla, içinizden Allah`a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız, kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.

---Cemal Külünkoğlu: 
Kadınları boşayıp da bekleme sürelerini doldurdukları zaman eğer daha önceki kocaları ile örfe uygun (meşru) bir biçimde anlaşırlarsa evlenmelerine engel olmayın! Bununla içinizden Allah`a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah (neyin sizin için hayırlı olacağını) bilir, siz bilmezsiniz. 

---Diyanet İşleri: 
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendi aralarında aklın ve dinin gereklerine uygun olarak güzellikle anlaştıkları takdirde, eşleriyle (yeniden) evlenmelerine engel olmayın. Bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Diyanet Vakfı: 
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Sadık Türkmen: 
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendi aralarında örfe uygun olarak güzellikle anlaştıkları takdirde, (eski) eşleriyle (yeniden) evlenmelerine engel çıkarmayın. Bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

---Süleyman Ateş: 
Kadınları boşadığınız zaman bekleme sürelerini bitirdiler mi, kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde, (eski) kocalarıyle evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allah’a ve âhiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Bu, sizin için daha iyi ve daha temizdir. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.

---Yaşar Nuri Öztürk: 
Kadınları boşadığınız zaman bekleme sürelerini tamamladıklarında, kendi aralarında örfe uygun olarak anlaşmışlarsa eski kocalarıyla nikahlanmaları hususunda onlara engel çıkarmayın. Bu, sizin Allah’a ve âhıret gününe inanmış olanınıza verilen öğüttür. Bu sizin için daha isabetli ve daha temizdir, Allah bilir ama siz bilmezsiniz. 

---Ali Fikri Yavuz: 
Kadınları (Ric’î talâkla) boşadınız da iddetlerini bitirdiler mi, aralarında meşrû bir şekilde anlaştıkları takdirde, ey veliler, artık kendilerini kocalarına nikâh etmelerine engel olmayın. Bu anlatılanlar, sizden Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş olanlara verilen bir öğüttür. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah sizin menfaatinizi bilir, siz bilemezsiniz.

---Hayrat Neşriyat: 
Hem kadınları (ric`î, dönüşü mümkün bir boşama ile) boşadığınızda, bekleme müddetlerini de bitirdiklerinde, artık aralarında meşrû` olarak anlaştıkları takdirde, bu durumda kocalarıyla (tekrar) evlenirler diye onlara mâni` olmayın! Bu, içinizden Allah`a ve âhiret gününe îmân etmekte olan kimselere, kendisiyle nasîhat olunan(bir e mir)dir. Bu, sizin için daha hayırlı ve da ha temizdir. Çünki (sizin için neyin daha hayırlı olduğunu, ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.


---Ömer Nasuhi Bilmen: 
Ve kadınları boşadığınızda, onlar da iddetlerini sonuna erdirince onların kendi aralarında maruf veçhile karşılıklı rızayla kocaları ile tekrar evlenmelerine mani olmayınız. Sizden Allah’a ve Ahiret gününe inanmış olanlara işte bununla öğüt verilir. Bu husus sizin için daha faydalı ve daha temizdir ve Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz. 


---Suat Yıldırım: 
Ey kocalar! Eşlerinizi boşayıp da onlar da iddetlerini tamamladıklarında, kendi aralarında meşrû surette anlaşmaları durumunda, kocaları ile tekrar nikâhlanmaları hususunda onlara baskı yapmayın. Sizden Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere bu ayetlerle öğüt verilir. Böyle yapmak, sizin için daha hayırlı, daha nezihtir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.

Bu guruptaki meallere baktığımızda bu meallerin ortak paydaları, ilgili cümleye "onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın." şeklinde bir anlam vermiş olmalarıdır. Bu şekil bir anlam maalesef doğru bir anlam değildir. Şöyle ki:

Ayetin muhatabı, bilindiği gibi eşlerini boşamış olan erkeklerdir. Muhatabın, eşlerini boşayan erkekler olduğu bir cümleye "onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın." şeklinde bir anlam vermek çelişkili bir anlamdır. Çünkü ayet hem eski kocaya hitap edecek, hem de eski kocaya hitaben "onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın."  yani "Sizinle evlenmelerine engel olmayın" diyecek, bu anlamın kabul edilebilir olmaktan uzak olduğu aşikardır.

Bu şekil hatalı bir meal verme gerekçelerinden bir tanesi de, ayetin boşanmış olan kadının velisine hitap ettiği düşüncesidir ki, Ali Fikri Yavuz tarafından yapılan mealde, bu anlayışı görmekteyiz. Ayet içinde "Ey veliler" şeklinde anlam verilecek herhangi bir ibare bulunmamasına rağmen, maalesef bu ibare ayet içinde var gibi parantez dahi açılmadan konulmuştur. 

Ayetin boşanan kadınların velisine hitap ettiği düşüncesi, maalesef mezhebi kaygılardan dolayı ortaya çıkmıştır. Yani ayet mezhebi görüşler doğrultusunda çevrilmeye çalışılmıştır, yani mezheplerin bu konuda sahip olduğu görüşleri, ayete söyletmek adına böyle bir çeviri yapılmış, yapılan bu iş ise ancak "Kitaba uymak değil, kitabına uydurmak" deyimi ile ifade edilebilir. 

Çünkü ayet içindeki طَلَّقْتُمُ ve فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ  kelimelerinin muhatabı, eşlerini boşayan erkekler olup, boşanan kadınların velisi olarak anlamlandırılabilecek olan herhangi bir kelime ayet içinde yoktur. Suat Yıldırım tarafından yapılmış olan meal, bu garip durumu en net bir şekilde ortaya koyan bir meal örneğidir.

                                    3. Anlamı doğru olarak yansıtan mealler.

Bu gurupta vereceğimiz meal örnekleri, Bakara s. 232. ayetinin anlamını doğru olarak yansıtan meallerdir. 

---Ahmet Varol: 
Kadınları boşadığınızda bekleme sürelerini tamamlarlarsa, aralarında iyilik üzere anlaşmaları durumunda (kendileriyle evlenmeye niyetlendikleri) eşleriyle nikahlanmalarını engellemeye çalışmayın. Bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edene öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha elverişli ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.

---İlyas Yorulmaz: 
Kadınlarınızı boşadığınız ve bekleme süreleri dolduğu zaman, başka erkeklerle evlenmek için örfe uygun aralarında anlaşırlarsa, onların evlenmelerine engel olmayın. Sizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseler için verilen öğüt budur. Böylece sizin için en temiz ve en güzel yolda budur. Allah bilir, siz bilemezsiniz. 

Muhammed Esed:
Kadınları boşadıktan sonra, bekleme sürelerinin sonuna gelmişlerse, aralarında uygun bir şekilde anlaştıkları taktirde başka erkeklerle evlenmelerine engel olmayın. Bu, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan her biriniz için uyarıdır; bu, sizin için en erdemli ve en temiz (yol)dur. Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilmezsiniz. 
---Muhammed Esed: 
Kadınları boşadıktan sonra, bekleme sürelerinin sonuna gelmişlerse, aralarında uygun bir şekilde anlaştıkları taktirde başka erkeklerle evlenmelerine engel olmayın. Bu, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan her biriniz için uyarıdır; bu, sizin için en erdemli ve en temiz (yol)dur. Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilmezsiniz. 


---Mustafa İslamoğlu: 
Kadınları boşadıktan sonra, bekleme sürelerini tamamlamışlarsa, aralarında münasip bir biçimde anlaştıkları takdirde, eş(namzet)leriyle evlenmelerine engel çıkarmayın! Bu, içinizden Allah`a ve ahiret gününe inanan herkese bir uyarıdır; işte bu sizin için en yararlı ve en temiz olandır. Allah her şeyi bilir ve fakat siz bilemezsiniz. 


---Erhan Aktaş: 
Boşadığınız kadınlar, bekleme sürelerini tamamlayınca; aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde; onların eşleriyle1 evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman edenlere yapılan bir öğüttür. Bu sizin için daha iffetli, daha temiz bir yoldur. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 

1- Evlenmeye karar verdikleri kimselerle. Bu kimseler, boşanılan kimseler yani eski eşler değil, evlenmeye uygun görülen kimselerdir.

---Süleymaniye Vakfı Meali:
Kadınları boşadığınızda bekleme sürelerinin sonuna varırlarsa, koca adaylarıyla[1*] marufa uygun olarak anlaştıkları taktirde evlenmelerine engel olmayın[2*]. Bu, içinizden Allah'a ve Ahiret gününe inananlara verilen öğüttür. Sizin için iyi ve temiz[3*] olan budur. Bunları bilen Allah'tır siz bilemezsiniz.

[1*] Kadın kocasıyla zaten evli olacağı için ayetteki eşleri ifade mecazdır, koca adayı anlamında kullanılmıştır. 

[2*] Kadın eşini kendi seçer. Yaptığı seçim sadece marufa uygunluk açısından denetlenir. 


[3*] Buradaki kelimelere ism-i tafdil anlamı uygun olmadığı için sıfat-ı müşebbehe anlamı verilmiştir.


Bu guruptaki mealler, erkeğin boşadığı kadının bir başka erkekle evlenmek istediğinde, eski eşin ona engel olmaması gerektiği yönünde yapılmış, ve anlamı doğru olarak yansıtmaktadır. Erhan Aktaş ve Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan çeviride, dipnot ile bu durumun izah edilmiş olması, okuyucu tarafından ayetin daha net ve doğru şekilde anlaşılmasına katkı sağlamaktadır.

Mealleri karşılaştırmalı olarak vermemizin amacı, bir ayeti mezhebi ön kabul ile çevirmek ile, herhangi bir ön kabul olmadan çevirmenin farkını göstermektir.

                                           EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

Ali Bulaç:
Kadınları boşadığınızda, bekleme sürelerini de tamamlamışlarsa -birbirleriyle maruf (bilinen meşru biçimde) anlaştıkları takdirde- onlara, kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel çıkarmayın. İşte, içinizde Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere bununla (böyle) öğüt verilir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah, bilir de siz bilmezsin

28 Nisan 2018 Cumartesi

İman Nedir Mümin Kimdir? Küfür Nedir Kafir Kimdir?

Yazımıza konu etmeye çalışacağımız kavramlar, Kur'an içinde sıkça geçen ve büyük bir öneme haiz kavramlardan olmasına rağmen, bu kavramların anlam alanı konusunda farklı mülahazaların bulunduğu, her fırkanın bu kavramları kendi anlayışları çerçevesinde tarif etmeye çalıştığı da bir gerçektir. 

Bu kavramlar hakkında yazılabilecek bir çok şey olmasına rağmen, biz yazımızı, bu kavramların anlam alanı üzerinde sınırlı tutarak, özellikle Mümin Kimdir? sorusu üzerinde durmaya çalışacağız. Bu kavram üzerinde durmaya çalışırken, bazı kimseler tarafından ortaya atılan, Müslüman bir kimliğe sahip olmadığı halde insanlık için faydalı işler yapan kişilerin ahiretteki durumlarının ne olduğu sorusuna da cevap vermeye çalışacağız.

[004.124] Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.

[016.097] Kadın, erkek, mümin olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.

[017.019] Kim de ahireti isterse ve mümin olarak kendine yaraşır bir çaba ile onun için çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.

[020.112]  Her kim de mümin olarak salih amelleri işlerse, artık o, ne bir haksızlıktan ve ne de çiğnenmekden korkar.

[021.094] Artık kim mü'min olarak yararlı işlerden bir iş yaparsa, onun çalışmasına nankörlük edilmeyecek; şüphesiz Biz onun hesabına yazarız.

[040.040]  Kim bir kötülük işlerse, onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mümin olarak salih amel işlerse işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.

Yukarıdaki ayet meallerine baktığımızda, ayetlerdeki ortak noktanın cennete girme şartının "Mümin olarak salih amel işlemek" şartına bağlandığını görmekteyiz. Böyle bir durum, mümin olmayan fakat salih amel işleyenlerin durumlarının ne olduğu sorusunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunun cevabı için öncelikle Mümin  kavramının anlamı üzerinde durmak gerektiğini düşünmekteyiz.

Bu kavramın Müslümanlar arasındaki yaygın olan tarifinin, kanaatimizce pek doğru olmadığını düşündüğümüzü baştan söyleyerek, bu kavrama bir çok kimse için sıra dışı olarak görülebilecek bir tarif getirmenin, bu konuda oluşan bazı sorulara daha kolay cevap bulunabilmesi açısından gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Kanaatimizce Mümin kavramının anlam alanını tespit edebilmek için insanları, 1- Vahiy ile muhatap olanlar, 2- Vahiy ile muhatap olmayanlar olarak ikiye ayırmak gerekmektedir. Ne yazıktır ki böyle bir ayrımın yapılmaması neticesinde ortaya konulan Mümin, Kafir kavramlarının tarifi, bir çok insanın kafasında oluşmuş olan sorulara cevap verememekte, haşa Allah (c.c) nin adaletinin kullar tarafından sorgulanmasına sebep olmaktadır.

Vahiy ile muhatap olan bir kimseye Mümin denilebilmesi için, o kişinin vahiy tarafından ortaya konulan bütün dini esaslara kayıtsız şartsız inanması gerekmektedir. Kendisine vahiy ile ulaşmış olan bilgiyi anlayarak ve bilerek ret eden bir kimsenin mümin olarak görülmesi mümkün değildir. 

Vahiy ile muhatap olan kişilerin yaşadığı bölgeler, genel olarak islam coğrafyası olup, bu coğrafyada yaşayan insanların hemen hemen tamamı bir şekilde vahiy ile muhatap olmuş, ve onların vahiy ile muhatap olmuş olmaları, onları Kur'an içindeki hükümlerle aynı zamanda sorumlu kılmaktadır.

Fakat bir de bu coğrafya dışında yaşayan insanların bulunduğu, onların da bizler tarafından Kafir olarak görüldüğü bir gerçeği vardır. Bu durumda bir kişinin kafir olarak görülmesinin kriterinin ne olması gerektiği gündeme gelmektedir. Bizler tarafından kafir olarak görülen insanlara herhangi bir şekilde vahyin ulaşıp ulaşmadığı, ve onların kendilerine ulaşan vahyi ret ettiği konusunda kesin bilgi sahibi olmadan, o kişinin kafir olduğuna hükmetmek doğru bir karar olmayacaktır. Maalesef bir çok Müslümanın zihnindeki kafir portresi, İslam coğrafyası dışında yaşayan bütün insanları kapsamakta, İslam coğrafyası dışındaki insanların tamamı kafir olarak görülmektedir.

Bu meyanda dünyanın İslam coğrafyası dışında yaşayan ve İslam dini dışındaki dinlere tabi olan, fakat bir çok Müslümandan daha dürüst, daha erdemli, insanlığa daha faydalı olanların cehenneme mi gideceği sorusu, bir çok insanın zihninde cevap aramaktadır.

İslam coğrafyası dışında yaşayan bütün toplulukların, ve o topluluklarda yaşayan bütün fertlerin hepsinin kafir olduğunu düşünmek veya  iddia etmek, kanaatimizce doğru bir yaklaşım değildir. Bu topluluklar içinde yaşayan, fakat Mümin olan insanlarında var olabileceği, maalesef bir çok Müslümanın aklının ucundan dahi geçmemektedir.

Bizim böyle bir düşünce ortaya atmış olmamız, Müslüman olmayan bir toplumda yaşayan bir insanın, nasıl mümin olarak görülebileceği sorusunu da beraberinde getirecektir.

Burada, İslam toplumu içinde doğmuş olan bir insan ile, ineğe, taşa, tahtaya tapan, yani müşrik bir toplumda doğan insanın fıtri olarak eşit şartlarda dünyaya geldiklerini bilmek, ve hesap gününde insanların kendilerine ulaşan bilgiden sorumlu tutulacaklarını dikkate almak önemli bir husustur. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında toteme tapan bir toplumda doğan çocuk ile, Mekke'nin göbeğinde doğan çocuğun fıtratı eşit düzeyde olup, bu şartlarda doğan çocuklar ahirette kendilerine ulaşan bilgi kadar sorumlu olacaklardır. 

Mekke'nin göbeğinde doğan çocuk, vahiy ile muhatap olmuş bir toplumda doğduğu için, dolayısı ile ilerleyen yaşlarında o da vahiy ile muhatap olacak, ve vahyin kendisini sorumlu tuttukları ile hayatına yön vermek zorunda kalacak, ahirette ise kendisine ulaşan vahiy ile sorumlu tutulacaktır.

Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında toteme tapan bir toplumda doğan çocuk, vahiy ile muhatap olmadığı için, bu çocuğun ahiretteki durumu, fıtratına yüklenmiş olan bilgi ile sınırlı kalacak, vahyin ona yüklediği hac, oruç, namaz, içki yasağı, domuz eti yasağı v.s gibi görevleri yerine getirip getirmediğinden sorulmayacaktır. 

"Peki bu kişi ahirette hangi konulardan sorumlu olacaktır" diye sorulduğunda bunun cevabını Araf s. 172. ve 173. ayetlerde bulmaktayız. 

[007.172-173] Hem Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp onları nefislerine karşı şahit tutarak: «Rabbiniz değil miyim?» diye şahit gösterdiği zaman «Evet Rabbimizsin, şahidiz !» dediler. Kıyamet günü «Bizim bundan haberimiz yoktu!» demeyesiniz,Yahut, «Ancak, atalarımız şirk koştular, biz ise onlardan sonra gelen bir nesil idik; şimdi o batılı tesis edenlerin yaptıklarıyla bizi helak mı edeceksiniz?» demeyesiniz diye.

Bu ayetler bizlere dünyaya gelen insanların fıtratına, Allah'ı rab olarak tanıma bilgisinin konulduğunu haber vermektedir. Buna göre hiç bir şekilde vahyi bilgi ile buluşmamış bir kişiye ahirette sadece Allah'a başka bir şeyi ortak koşup koşmadığından sorulacak, şayet bu kişi hayatında kavminin tapmış olduğu totemi, İbrahim (a.s) ın Enam suresi içinde geçen kıssasında gördüğümüz gibi, "Bunları da bir yaratan var" diyerek ret etmiş ise, bu kişi hayatında namaz hac, oruç gibi vahyi bilgileri yerine getirMEmiş olsa da bu kişi MÜMİNdir. 

Şimdi acaba hangimiz, bugün müşrik toplumda yetiştiği, ve sadece adı yabancı bir isim olduğu için bir kimseye kafir veya müşrik diyebiliriz?.

El cevap= Bu kimselerin bilerek ve isteyerek Allah'a ortak koştukları konusunda elimizde kesin bilgiler şayet varsa bu kimselere kafir veya müşrik diyebiliriz, aksi takdirde elimizde herhangi kesin bir bilgi olmadan, bu kimseler sadece İslam coğrafyası dışında yaşıyor diye bu kimleri toptan kafir ve müşrik olarak görmek sadece zanna tabi olmaktır. Dolayısı ile bu kimselerin direk cehenneme gideceklerini iddia etmek hatalı olacaktır.

Sonuç olarak: Mümin kavramının anlam alanına sadece İslam coğrafyası dahilinde yaşayan insanların girdiği düşüncesi kanaatimizce doğru bir düşünce değildir. Mümin kavramının anlam alanını kendisine vahiy ulaşmış, ve ulaşmamış olarak ikiye ayırmanın daha sağlıklı bir yaklaşım olacağını düşünmekteyiz.

Bir kimsenin mümin veya kafir olarak görülmesinin kriterinin, o kişinin yaşadığı toplumun ağırlıklı inancı ile değerlendirilmesi isabetli bir yaklaşım değildir. İslam coğrafyası içinde yaşayan mümin olmayan kişiler olabileceği gibi, İslam coğrafyası dışında yaşayan müminlerde olabilir. Bu kişilerin, Hans, George, Michael, Barbara v.s gibi yabancı isimler olsa da, fıtratları bozulmamış ise bunlara kafir demek doğru olmayacaktır. Belki onlar bu isimlerle gayri müslim bir toplulukta yaşasalar dahi, mensup oldukları topluluğun yaşadığı inancı sahiplenmemekle bile içlerinde doğru bir Allah inancı olabileceği mümkündür.

Kendisine vahiy ulaşmamış fakat fıtratında mevcut bulunan Allah'ı rab olarak tanıma yetisini kullanarak puta tapan bir toplumda yetişen, fakat o putlara tapmayı ret ederek onların da bir yaratıcısı olduğuna inanan her bireyin de bir MÜMİN olduğu unutulmamalıdır.

Bu sebepten dolayı bazı kimseler tarafından sorulan "Edison cehenneme mi gidecek?, Rachel Corrie cehenneme mi gidecek" gibi soruların cevabını, bizler değil onları yaratan en doğru, en adil şekilde verecektir. Çünkü bizler o gibi kimselerin kafir veya müşrik olduğu konusunda şayet kesin bir bilgi sahibi değilsek ki çoğumuz değiliz, bundan dolayı bizlerden onların ahiretteki durumları konusunda herhangi bir cevap beklenemez.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


15 Nisan 2018 Pazar

Bakara s. 134. ve 141. Ayetlerinin Bize Dönük Mesajı Üzerine

Kur'an ayetlerinin Medine'de inen büyük bir kısmı, Yahudi ve Hristiyanları muhatap almakta, onların yaptıkları yanlışlara dikkat çekerek, yanlışın yerine doğruyu ikame etmektedir. Onlar ile ilgili ayetlerin sadece ilk muhataplar ile sınırlı olduğunu düşünmek, eksik bir anlama yöntemi olacaktır. Şayet o ayetlerin onlara ne dediği doğru anlaşılacak olursa, onların düştüğü aynı hatalara Müslümanlar olarak bizlerin de düştüğünü görebilir, o ayetler ile bizlerin de muhatap olduğunu anlayabilir, hatalarımızı yeniden gözden geçirmek ihtiyacını duyabiliriz.

Yazımızda, birbirinin aynısı olan Bakara s. 134. ve 141. ayetlerini ele alarak, bu ayetlerden bizlere ne gibi mesajlar çıkarılabileceği üzerinde düşünmeye çalışacağız.

تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ ۖ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ ۖ وَلَا تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Bu ayetlerin son cümlesi olan وَلَا تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ibaresinin çevirisinin ekseriyetle "Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz" şeklinde yapıldığını, fakat bu çevirinin bağlam ile pek uyuşmadığına, bundan önceki bir yazımızda değinmeye çalışmış, aşağıdaki şekilde bir anlam vermeye çalışmıştık. Bu yazının konusu ise, ilgili ayetlerin mesajı üzerinde durmaya çalışmaktır.

---Bakara s. 134-141  Onlar bir topluluktu geldi geçti. Onların kazandıkları sadece kendileri içindir, sizin kazandıklarınız da sadece kendiniz içindir. Siz onların yapmış oldukları amellerden (hesap gününde) herhangi bir pay sahibi olmayacaksınız.

Ayet içindeki Onlar ifadesinden, ayetin önceki ayetler ile bir bağlantısı olduğu anlaşılmakta, ve ayetlerin bu bağlantı dikkate alınarak okunması gerekmektedir. Yahudi ve Hristiyanların İbrahim (a.s) ve onun neslinden gelen elçileri sahiplenerek onların kendilerinden oldukları iddiaları bu ayetler ile yakından alakalıdır.

Bakara 132- İbrahim, sahip olduğu bu inancı oğullarına da öğütleyerek, aynı yolu takip etmelerini tembihledi. (İbrahim'in yolunu izleyen torunu) Yakup'ta aynı şekilde bu inancı oğullarına öğütleyerek, "Ey oğullarım Allah muhakkak sizin için bu dini seçti, siz asla ona teslim olmuşlardan başka bir inanca sahip olarak can vermeyin(diye oğullarını tembihledi).

---Bakara 133- (Ey Yahudi ve Hristiyanlar) Yoksa siz Yakub'un ölümü anında onun yanında mı idiniz? (de onun sizin gibi inandığını söylüyorsunuz). Yakup oğullarına "Ben öldükten sonra da kime kulluk etmeye devam edeceksiniz?" dediğinde, oğulları ona "Senin ilahına, ve ataların İbrahim, İsmail, İshak'ın ilahına, bir tek ilah olarak onu tanıyarak ona kulluk etmeye devam edecek, ve sadece ona teslim olacağızdediler.

---Bakara 134- Onlar bir topluluktu geldi geçti. Onların kazandıkları sadece kendileri içindir, sizin kazandıklarınız da sadece kendiniz içindir. Siz onların yapmış oldukları amellerden (hesap gününde) herhangi bir pay sahibi olmayacaksınız.

---Bakara 135- (Yahudiler ve Hristiyanlar) "Yahudi ve Hristiyan olun ki, doğru yolu bulmuş olasınız"  dediler. (Onlara) De ki: Hayır söyledikleriniz doğru değil, Doğru yolu bulmak Hanif ve Allah'a ortak koşmayan İbrahim'in tabi olduğu yaşam tarzına uymak ile mümkündür.

---Bakara 136- (Sizi kendilerine çağıran Yahudi ve Hristiyanlara) Şöyle deyin: Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve Nebilere Rablerinden verilenlere inandık. Onların aralarında (sizin yaptığınız gibi) ayrım yapmayız (hepsine inanırız). Bizler Allah'a teslim olanlarız.

---Bakara 137- Onlar Allah'a, sizin inandığınız gibi inanırlar ise, doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer (böyle inanmak yerine) yüz çevirecek olurlarsa size muhalefet etmişlerdir. (Sana düşmanlık edecek olurlarsa) Allah, onların düşmanlıklarına karşı sana kafi gelecektir. O işiten ve bilendir.

---Bakara 138- Allah'ın dini, dini Allah'tan daha güzel olan kimdir?. Biz sadece ona kulluk edenleriz (deyin).

---Bakara 139- (Yahudi ve Hristiyanlara) De ki: Allah sizin de bizim de Rabbimiz olduğu halde, onun (elçilerini kimlerden seçeceği) hakkında mı tartışıyorsunuz?. Bizim yaptıklarımızın karşılığı bize, sizin yaptıklarınızın karşılığı sizedir. Biz dinimizi sadece ona has kılanlarız.

---Bakara 140- Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunları Yahudi veya Hristiyan idi mi diyorsunuz?. (Onlara) De ki: (Onların ne olduklarını) siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah'mı (daha iyi biliyor)?. Kendisinde mevcut olan saklanmaması gereken bir bilgiyi, Allah'tan gizleyen bir kimseden daha zalim kim olabilir?. 

---Bakara 141- Onlar bir topluluktu geldi geçti. Onların kazandıkları sadece kendileri içindir, sizin kazandıklarınız da sadece kendiniz içindir. Siz onların yapmış oldukları amellerden (hesap gününde) herhangi bir pay sahibi olmayacaksınız.


Yahudi ve Hristiyanlar, İbrahim (a.s) ve onun zürriyetinden gelen elçilerin, kendileri ile aynı inanca sahip olduklarını iddia etmekte, fakat Allah (c.c) Yahudi ve Hristiyanların, o elçilerin taşıdıkları inanç ile alakaları olmadığını bildirmektedir. Bu topluluklar sahip oldukları yanlış inanca bu elçileri ortak ederek, bir şekilde onlara iftira atmakta idiler. 

Çünkü bir yanlışı insanlara empoze edebilmenin en etkili yollarından birisi, o yanlışa o toplumun sevdiği ve saygı duyduğu insanların da sahip çıktığı şeklinde yapılan propagandadır. Cahil halk kesimi, bu tür propagandalara çabuk inanmakta, "Onlar inanıyorsa veya öyle diyorsa vardır bir bildikleri" diyerek, yanlışa kolayca teslim olmaktadır.

Ayetler, Yahudi ve Hristiyanların bu elçilere sözde tabi olduklarını iddia ederek, özde tabi olunmamasını eleştirmekte, göstermelik bir tabi olmanın, ahirette herhangi bir getirisi olmayacağını, elçilerin yaptıklarının kendilerine hayır getireceğini, bu elçilerin yaptıklarından kendilerine herhangi bir pay olduğuna inananların, bu inançlarının boşa çıkacağını hatırlatmaktadır. Ahirette iyi bir paya sahip olmanın yolunun, elçilerin kendilerinden oldukları gibi sözlerle avunmaktan değil, o elçilerin yolunu takip etmekten geçtiği özellikle vurgulanmaktadır.

Ayetler, elçileri sahiplenmenin doğru adresini kendi indi kabulleri doğrultusunda değil, Allah'ın gösterdiği doğrular olarak göstermektedir. Elçileri kuru kuruya sahiplenmenin kimseye bir faydası olmadığı, onlara tabi olmanın, onların gönderiliş amaçlarına uygun olarak şekillenmesi gerektiğini bildirmektedir. Ayetlerde zikri geçen ve geçmeyen bütün elçilerin ortak paydası, insanları yalnız Allah'ı İlah ve Rab olarak tanıyan bir hayat sürmeye çağırmaları, ve onlara bu konuda önderlik yapmalarıdır. Bu önderlikleri dikkate alınmayan elçilere tabi olduğunu iddia etmek, kuru laftan başka bir anlam taşımayacaktır. 

İbrahim (a.s) ın müşrik olmadığının bir çok yerde hatırlatılması, elçilerin gerçek inancı ile onları sahiplenenler arasında bir alaka olmadığına dikkatleri çekmeyi amaçlamakta, asıl olanın elçilerin sahip olduğu inancı benimsemek olduğu özellikle vurgulanmaktadır.

Hülasa, Yahudi ve Hristiyanların eleştirilen yönleri, elçileri örnek alan bir hayatı tercih etmeleri gerekirken, elçilerin geliş amaçlarını boşa çıkaran bir hayatı tercih etmeleridir. 

Bu ayetlerin Müslüman hayatındaki yeri nedir? sorusu sorulduğunda ise, şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır;

Bilindiği üzere hadis literatürümüzde Uydurma Hadis olarak bildiğimiz bir hadis türü vardır. Bu kategoride değerlendirilen hadislerin Muhammed (a.s) a ait olmadığı, onun adına yalan olarak uydurulduğu bilinmektedir. Bu konuda asıl mesele Müslümanların neden böyle bir yalan üretmek ihtiyaç hissettiği, yani neden Muhammed (a.s) ın adını kullanarak yalanlarına onu da alet ettikleridir.

Malum olduğu üzere Muhammed (a.s) ın vefatı sonrasında bir takım saikler sonucunda Müslümanlar farklı fırkalara bölünmüş, birbirleri ile kanlı bıçaklı olmuşlardır. Bu fırkaların her biri kendisinin haklı olduğunu ileri sürmekte, bu haklılığının ise dini bir temele dayandırarak insanları ikna etme yoluna gitmekteydi. Her fırka kendi haklılığına, düşman fırkanın ise haksızlığına, dini bir kılıf uydurmak amacıyla Muhammed (a.s) ı alet ederek, onun adına bir takım sözler uydurmuştur. 

Bu durumun konumuz olan ayetleri ile ilgisi nedir? diye sorduğumuzda, fırkaların Muhammed (a.s) a tabi olmak yerine, Muhammed (a.s) ı kendilerine tabi kılmak gibi bir düşünce içinde oldukları cevabını verebiliriz. Bu durum ise, konumuz olan ayetlerdeki Yahudi ve Hristiyanların elçilere karşı takındıkları tavır ile eşdeğerdir. Nasıl ki Yahudi ve Hristiyanlar, elçilere tabi olmak yerine, elçileri kendilerine tabi kıldırmak yolu ile onları istismar etmek yolunu seçmişlerse, Müslümanlarda aynı yolu izleyerek, Muhammed (a.s) ı sanki kendi fırkalarının mensubu bir kişi olarak göstermişler, aynı yöntem bugün de sürmektedir.

Bugün de günümüzde Müslümanların fırka fırka oldukları bir gerçektir. Bu fırkaların hemen hemen tamamının, Kur'an'a ve Muhammed (a.s) a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, Kur'an ve Muhammed (a.s), maalesef Müslümanların hayatında olması gerektiği yerde değildir. Özellikle Muhammed (a.s) bu fırkaların tamamı tarafından sahiplenilmekte, her fırka Muhammed (a.s) ı görmek istediği şekilde görerek, mensup olduğu hizbin sanki bir ferdi haline sokmaktadır.

Muhammed (a.s) ile ilgili sohbetler bütün fırkaların meclislerinde başı çekmekte, fakat bu fırkaların sohbetlerindeki peygamber, ömrü boyunca şirke karşı sanki hiç mücadele etmemiş, hayatı namaz kılmak ile geçmiş, işi gücü mucize göstermek olan, ümmetine nasıl bevl edeceğini, yemeği hangi elle yiyeceğini, sarığı, sakalı, misvağı öğreten bir şahsiyet haline getirilmiştir. 


Bugün bir çok Müslümanın zihninde yer etmiş olan böyle bir peygamber algısının, gerçek Muhammed (a.s) ile zerre kadar alakası yoktur. Bugün onun menkıbeleri ile vakit geçirerek onu andıklarını, onun yolundan gittiklerini zannedenler maalesef, geçmişte Yahudi ve Hristiyanların uğradığı eleştirilerin birebir muhatabıdır.

Gerçek Muhammed (a.s) yaşamı boyunca şirke karşı mücadele eden, insanların sadece Allah'ı İlah ve Rab olarak tanıyan bir hayat sürmelerini tebliğ eden ve bu yönde onlara örneklik eden bir kişidir. Onun bu kişiliği maalesef gündem edilmemekte, suya sabuna dokunmamış bir peygamber kişiliği öne çıkarılmak sureti ile örnekliği buharlaştırılmaktadır.

Eğer bugün Muhammed (a.s) konuşulacak ise onun Nebi Resul kimliği yaptığı ve bize dair örneklik taşıyan yaptıkları konuşulmalı, ve bu konuşmaların amacı ise onu yüceltmek amacına değil, onun örnekliğini içselleştirmeye dair olmalıdır. Aksi takdirde Yahudi ve Hristiyanların düştüğü durumdan kurtulmamız mümkün olmayacaktır.

Sonuç olarak: Allah (c.c) elçilerini bizlere doğru yolu göstermeleri için göndermiş olmasına rağmen , insanlar onların öğretileri terk ederek, o elçileri kendi ürettikleri indi düşünceleri doğrultusunda yürüyen kişiler haline getirmiştir. Kur'an, Yahudi ve Hristiyanları bu yaptıklarından ötürü eleştirmekte, aynı hataya bizlerin de düşmüş olabileceği çoğumuzun aklına dahi gelmemektedir. Şu anda bir çok Müslümanın zihninde yaşayan peygamber portresi maalesef Kur'an'ın peygamberi değil, fırkaların ürettiği masal kahramanı bir peygamber portresidir.

Böyle bir peygamber portresinin asla kabul edilebilir olmadığını, Kur'an Yahudi ve Hristiyanların elçilere karşı yaptığı yanlış tasarruflar üzerinden göstermekte, bizleri de aynı yanlışa düşmememiz konusunda uyarmaktadır.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.