Atılan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atılan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016 Pazartesi

Aişe Validemize Atılan İftira İle İlgili Ayetlerin Bize Yönelik Mesajları

İslam tarihinde "İfk hadisesi" olarak bilinen , Aişe validemize yapılan zina isnadı üzerine inmiş olan ayetler Nur suresi içinde yer almaktadır. Bu olay ile alakalı siyer kaynaklarında bolca bilgi bulunmakta olup , yaşandığı zaman içinde geçen olay ve şahıslar hakkında bilgiler bu kitaplarda bulunmaktadır. Biz bu olayın yaşandığı zaman içinde geçenleri değil , konu ile alakalı ayetlerin bize dönük olarak neler söylemiş olabileceği üzerinde düşünmeye çalışacağız.

Konu ile alakalı ayet mealleri şu şekildedir ;

[024.011] Doğrusu uydurulmuş bir yalanla gelenler, içinizden bir zümredir. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine kazandığı günaha karşılık ceza vardır. En büyük azab da içlerinden elebaşılık yapanındır.
[024.012] Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: «Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür» demeleri gerekmez miydi?
[024.013] Dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar, şahit getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır.
[024.014]  Eğer Allah'ın dünyada ve ahirette sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız dedikodudan dolayı size büyük bir azab dokunurdu.
[024.015] Onu dilinize dolamıştınız. Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz, oysa Allah katında önemi büyüktü.
[024.016]  Onu işittiğiniz zaman: «Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. Seni bundan tenzih ederiz; bu, büyük bir iftiradır» demeniz gerekmez miydi?
[024.017] Eğer mü'min kişilerdenseniz; buna benzer bir şeye bir daha dönmemeniz için Allah, size öğüt veriyor.
[024.018] Allah size ayetleri açıkça bildirir. Allah bilendir, Hakim'dir.
[024.019]  Mü'minler arasında kötülüğün ve hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve ahirette elim bir azab vardır ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.
[024.020]  Ya üzerinizde Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı; bir de Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı!..
[024.021] Ey İnananlar! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki, o, hayasızlığı ve fenalığı emreder. Allah'ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işitir ve bilir.
[024.022]  İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır.
[024.023]  İffet sahibi, bir şeyden habersiz, mü'min kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azab vardır.
[024.024] O gün ki aleyhlerinde dilleri ve elleri ve ayakları yaptıklarına şehâdet edecektir
[024.025] O gün, Allah onlara hak ettikleri cezayı eksiksiz verecektir ve onlar da Allah'ın hiç şüphesiz hak olduğunu bileceklerdir.
[024.026]  Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara yakışırlar. İyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara yakışırlar. Bunlar, onların söylediklerinden uzaktırlar. İşte bunlara mağfiret ve cömertçe verilmiş rızık vardır.

Toplum içinde yaşayan fertlerin huzur ve düzenlerinin bozulma yollarından birisi , o toplum içinde yalan haberler yayılmak sureti ile fertlerinin birbirine düşürülmek sureti ile fesada yol açılmasıdır. Yalan ve aslı astarı olmayan haberler vasıtası ile birbirlerine düşman olan toplumun , bu zaafından en fazla o toplumun düşmanları fayda görmektedirler. 

[049.006] Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

Hucurat s. 6. ayeti , bizlere bu konuda önemli bir yol göstericilik yapmakta , ve bize ulaşan haberlerin doğruluğunu araştırmamızı emretmektedir. Kitle iletişim araçlarının her geçen gün daha da yaygınlaşması , ve bu araçlar vasıtası ile insanlar üzerinde bir takım algı operasyonları yapılarak , zihinlerin istenilen doğrultuda yönlendirilme çalışmalarının, kasıtlı ve yalan haberler çıkartılarak yapılmakta olduğu herkesçe malumdur. 

Yaşadığımız bu şartlar altında, konu ile ilgili ayetlerin içselleştirilmesi, daha fazla önem kazanmaktadır. Aişe validemize atılan iftira ve bu iftiranın o günkü toplumdaki yansımalarını konu alan ayetler , sadece o güne has olarak değil , benzer durumlarda bizlerin nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini öğreten ayetlerdir.

Ayetleri sadece Aişe validemize atılmış bir iftira olarak değil , kadın veya erkek kim olursa olsun , yapmadığı , söylemediği , işlemediği bir şeyden ötürü , onlara atılan iftiranın , onlar üzerinde yaptığı olumsuz etkileri , ve mensup oldukları toplum içinde düşecekleri durumlar göz önüne alınarak okunması gerektiğini söyleyebiliriz.

Her toplum içinde "Münafık" olarak bildiğimiz insan tipleri bulunmakta ve bu kimseler , içinde bulundukları toplumu ifsat etmeyi kendilerine görev sayma bilinci içinde hareket etmektedirler. Bu kimseler ellerine geçirdikleri her fırsatı değerlendirerek , toplum içinde fitne ve fesadı yaymaya çalışmaktadırlar.

"Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı olmuştur." 11. ayet . 

Ancak bu kimselerin yaptıkları ifsat hareketi, ilk başta başarılı olmuş görünse de , bu türden olaylar, Mü'min bir topluluk içinde gerçeğin görülmesi, bu iftirayı atanların o toplum içinde belirlenerek , bundan sonra bu kimselerin attıkları adımların izlenmesi ve bir daha bu gibi işlere tevessül edememeleri ile sonuçlanacaktır. Çünkü gerçek er veya ortaya çıktığında, asıl suçlunun iftiraya kurban gidenler değil , iftirayı atanlar ve bu iftiraya inananlar olduğu görülecek , böylelikle toplumdaki safraların atılmasına sebep olarak , daha temiz bir toplumun oluşması  sağlanacaktır. 

[024.012] Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: «Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür» demeleri gerekmez miydi?

Nur s. 12. ayeti , iftira mahiyetinde bir olayın duyulduğu ilk anda , nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğini öğretmektedir. Bu gibi haberlerin doğru olma ihtimalinden önce, yalan olma ihtimali göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu tür olaylarda, hakkında haber çıkarılan kişiye değil , haberi çıkaran kişiye bakılarak karar verilmesi gerekmektedir. Çünkü bu tür haberleri ortaya atan kişiler , sağlıklı bir düşünce ve iman sahibi olmaktan yoksun kişilerdir.

Toplumun nefretini kazandıracak bir konuda, bazı şahıslar hakkında çıkarılan haberlerin , o kişi fiili işlemiş veya sözü söylemiş olsa bile , o kişiyi yıpratma amaçlı olarak çıkarılmakta olduğu göz önünde  tutulmalıdır. İyi niyetli olan bir kimse , eğer başka bir kimse de, toplumun nefretini kazanacak bir söz veya fiile şahit olmuşsa , bu kişinin yaptıklarının toplumu huzursuz edeceğini bilir , onu yaymak yerine örtmeye, ve o şahsı bu konuda doğrultmaya çalışır.

Toplumda çıkarılacak bir haberin, toplumun huzurunu bozacağını çok iyi bilen toplum mühendisleri , bırakın yapılan bir işi veya söylenmiş olan bir sözü yaymaya çalışarak dedikoduculuk yapmayı , yapılmamış , işlenmemiş , söylenmemiş şeyleri ortaya atarak, iftira suçunu işlemekte ve bu yolla toplum nezdinde sivrilmiş bazı kimseleri yıpratma kampanyalarına imza atmaktadırlar. Bunları önlemenin yolu , Hucurat s. 6. ayetini hayata aktarmak , ve bize gelen haberin doğruluğunu araştırmak olmalıdır. 

[005.008]  Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar'dır.

Hakkında haber yapılan , dedikodu veya iftira çıkarılan kimseler , velev ki sevmediğimiz, düşüncelerini paylaşmadığımız kimseler olsa dahi , adaletin bir gün hepimize lazım olabileceğini akıldan çıkarmadan , herkes hakkında kim olursa olsun adaleti gözeterek hüküm vermek mecburiyetinde olduğumuzu unutmamalıyız.

Ortaya atılan bir suçun, şahitli delilli ispatı gereklidir (Nur s. 13). Delil ve şahit olmadan ortaya atılan suç isnadına, ceza uygulanması mümkün değildir. Delili veya şahidi olmayan bir kimsenin, bir başka kimse hakkında herhangi bir iddiada bulunması, havada kalan bir iddia olacaktır. Nur suresi ilk ayetlerinde , şahidi olmayan zina isnadına uygulanacak yönteme dikkat ettiğimizde bunu görebiliriz. Eşinin zina ettiğine tek başına şahit olan kimse , şayet eşi bu fiili işlemediğine dair gerekli olan yemini ettiği takdirde, cezadan muaf tutulmaktadır.

Bir kimse hakkında yürütülen iftira kampanyası , belki o kampanyayı açanlara bir takım getiriler sağlayabilir. Fakat bu kimseler, sadece kendi çıkarları için yaptıkları bu hatanın ne kadar büyük bir cürüm olduğunu, iftira atılan kimsenin kişilik haklarına saygı duyulması gerektiğini, attıkları iftiranın o kimse üzerinde oluşturabilecek olan tahribatı maalesef hesap etmemektedirler. (Nur s. 14-15)

Bir kimseye iftira atmanın dünyevi cezası, 80 değnek ve bir daha şahitliğinin kabul edilmemesidir (Nur s. 4). Fakat bu suç sadece dünyada ödenen bir ceza ile insanın yanına kar kalmamaktadır. Allah (c.c) iftira atmanın uhrevi cezası da olduğunu beyan ederek , insanların bu konuda daha dikkatli davranmasını , yaptıkları hatanın , hesap gününde büyük bir pişmanlık olarak onlara geri döneceğini hatırlatmaktadır. (Nur s. 17-18-19-23-24-25)

Sure içinde bir çok yerde "üzerinizde Allah'ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı" şeklinde buyurulmuş olması , yapılan bir hatadan geri dönüşün tevbe ile af edilme imkanı olduğu , yol yakın iken dönülmesinin kişiye fayda sağlayacağı , hesap gününde son pişmanlığın fayda etmeyeceği hatırlatmalarıdır.

Allah (c.c), kullarının yapacak olduğu bazı hataların hesap gününde kendilerine ateş azabı olarak geri döneceğini hatırlatarak , dünya hayatı içinde bazı hatalar yapmalarını engellemektedir.Ahirete inancı olan bir kimse , dünya hayatı içinde yapabilecek olduğu bazı yanlışların, kendisine hesap gününde geri döneceği bilincine sahip olduğu için kendisini frenleyebilir. Allah (c.c) dünya hayatında yapılan bütün amellerin , eksiltilmeden , unutulmadan , haksızlık yapılmadan karşılığının verileceğini beyan ederek , kullarının vicdanlarının harekete geçmesini , bu şekilde insanların kendilerinin polisi olmalarını sağlamaktadır.

Bir toplum içinde münafık karakterli kişilerin bozgunculuğa sebep olmalarının önlenme yollarından birisi , onların toplum içinden tecrit edilmeden , düzeltilmeye çalışılması olduğunu , sure içindeki 22. ayetten anlamaktayız. O kişiyi geri kazanmak , tamamen toplum dışına itmek sureti ile onun düşmanlığını kazanmaktan daha iyi ve toplum menfaatine daha uygun olandır. 

Kişinin söylemiş olduğu bir sözün içinden bazı kelimeleri cımbızlayarak , veya söylediği sözü işine gelecek şekilde yorumlayarak "Bak falan kimse böyle dedi" şeklindeki ifadelerle , kişinin kast etmediği bazı sözleri ona isnat etmek , iftiranın bir başka türüdür. Bu yeni tür iftira metodu , sıkça kullanılmakta ve kişiler bu yolla yıpratılmaya çalışılmaktadır. Bu yöntem birbirleri ile aralarında düşünce farkı bulunan Müslümanlar arasında hayli yaygındır.

Kim olursa olsun adaleti gözetmek sorumluluğumuz , bu gibi söylentileri bırakın yaymayı , yaymaya çalışanları dahi engellemeyi gerektirmektedir. Fakat hakkında söylenti yayılan bir kimse, eğer bizim gibi düşünmeyen bir kimse ise , mal bulmuş mağribi misali o söylenti yayılmaya çalışılmaktadır. 

Dünya hayatı içinde yaptığımız ve bazı kimselerin yıpranmasına sebep olduğunu düşündüğümüz dedikodu ve iftiralar , en fazla dedikodu yapanlara zarar vermektedir. Bu kimseler bu tür yanlışları yapmakla asıl karakterlerin ortaya koyarak , toplum içinde güvenilmez bir kimse olduklarını kendi elleri ile tescil ettirmektedirler. 

Yapılan bu yanlışların elbette uhrevi cezası da bulunmaktadır. Ahirete iman ettiğini iddia eden bir Müslüman , eğer gerçek bir iman sahibi ise , böyle bir yola başvurmak konusunda daha dikkatli davranması gerekmektedir. Yaptığımız bu yıpratma kampanyaları , suçu bizim gibi düşünmemek olan birisine karşı asla meşru bir mazeret olamaz. 

Düşündüklerinin doğru olduğunu savunmak, elbette herkesin hakkıdır. Bu savunmayı yaparken , kendisi gibi düşünmeyenlere karşı nasıl davranışlar sergilemesi gerektiğini , bize Kur'an beyan etmektedir. Bu beyanları terk ederek , hevamıza uygun davranışlar sergilemek , ahlaki ve Müslümana yakışan bir davranış değildir. Meşruiyetini Kur'an'dan almayan her türlü davranış yöntemi , bizlere dünya ve ahirette zarar olarak geri dönecektir. 

Sonuç olarak : İftira , bir kimsenin sevmediği kimseleri yıpratmak amacı ile kullandığı , dünya ve ahirette cezayı gerektiren gayri ahlaki bir yöntemdir. Bir insanın ne kadar çirkef bir hale gelebileceği , bir peygamber hanımı olan Aişe validemize yapılan iftira üzerinden bizlere anlatılmaktadır. 

Kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kimsenin , bu tür bir yola başvurması kabul edilebilir bir durum değildir. Bu tür yola başvuranlar geçmişte İslam toplumu içinde "Münafık" olarak tanımlanan kimseler olup , bugün Müslümanlar hakkında bu tür yola başvuranlar , münafıkların bu iğrenç yöntemini izlemektedirler.

Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması , sahip olunan düşüncenin bu yolla propagandasının yapılmasını kolay hale getirmiştir. Aynı araçlar maalesef yanlış yolda kullanım alanına da sahip olmakta , karşı düşünceyi mahkum etmek amacı ile de kullanılmaktadır. 

Herkesin kendi düşüncesinin reklamını yapmaya , karşı düşüncenin yanlışlarını ortaya koymaya hakları vardır. Ancak bu işlemler yapılırken ahlaki kurallara riayet etmek gereği bulunmaktadır. "Başarıya giden yolda her yöntem mübahtır" sloganı üzerinden , iftira türü yöntemlere başvurmak , iftira yapan ve uğrayanlara zarar veren bir davranıştır. Adaletin er veya geç ortaya çıktığında iftiraya uğrayan kişi temize çıkarken , iftira atan kimse toplum nezdinde ahlaksız , güvenilmez bir kimse olarak kar listeye alınacak ve bu listeden çıkması pek te mümkün olmayacaktır.

İftira kampanyaları kendimiz için yapıldığında bize ne kadar çirkin ve ahlaksızca geliyor ise , karşımızdaki insanlar için yapıldığında da aynı şekilde çirkin ve ahlaksız gelmediği müddetçe kamil bir insan olmak mümkün değildir. Erdemli bir insan olmanın öncelikli şartı , kendisi için istemediğini bakası için de istememektir.

                               EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


4 Kasım 2015 Çarşamba

Yusuf (a.s) a Atılan Bir İftira:Tağuti Sistemde Görev Aldığı İddiası

Türkiye'de genellikle seçim zamanları ortaya çıkan tartışmalar da , sağcı muhafazakar partileri destekleyen müslümanların , yaşadığımız sistem içinde görev almanın yanlış olmadığını , Yusuf (a.s) ın aynı durumda olduğunu iddia ederek , böyle bir sistem içinde görev alınabileceği düşüncesine, onun üzerinden delil getirerek bir meşruiyet arayışına gittiklerini görmekteyiz. Bu yazımızın konusu , mevcut yaşadığımız sistem içinde görev alıp veya almamanın fıkhi hükmü olmayıp , Yusuf (a.s) ın içinde bulunduğu durumun tahlilinin yapılmaya çalışılması olacaktır. 

Öncelikle şunu ifade etmek isteriz ki ; Türkiye de içinde bulunduğumuz sistem ilgili hükümler, kişilerin okudukları kitab'tan anladıkları ve çıkardıkları hükümler olup , bu hükümleri kimseye dayatma hakları yoktur. A şahsı, Türkiye de mevcut sistem içinde görev almanın "Haram" olduğunu iddia ediyorsa , bu düşünce sadece kendisini bağlar ve başkalarına bu düşünce içine olması gerektiği gibi bir dayatmada bulunamaz. 

Aynı şekilde B şahsı, Türkiye de mevcut sistem içinde içinde görev almanın "Helal" olduğunu iddia ediyorsa bu düşünce sadece kendisini bağlar ve kimseye bu düşünceyi sahiplenmesi gerektiğini dayatamaz. Türkiye sınırları içinde yaşayan müslümanlar olarak en büyük eksiğimiz , farklı kaynakları baz alarak bazı konular hakkında fikir yürütmeye çalışarak , başkalarını bu fikre ortak olmasını istemektir. 

Şurası asla unutulmamalıdır ki ; Din adına ortaya koyduğumuz bir görüş ,ya birisinin içtihadını taklit veya kendimizin o konu hakkındaki çıkarımı olup , başkalarının bu görüşleri kabul etmesi gerektiği konusunda zorlamada bulunmak büyük bir hatadır. 

Kur'anı baz alarak yapmaya çalıştığımız bir çıkarım , bazı durumları meşrulaştırma çabasına yönelik olmamalıdır. Kur'an hiç kimsenin kendi düşüncesini onaylamak için indirilmiş bir noter kitabı değildir. Böyle okunan bir kitap kişilerin elinde ancak bir silaha dönüşerek , herkesin istediği gibi anlayabileceği ,yorumlayabileceği bir oyuncaktan başka bir işe yaramaz.

Şimdi gelelim konumuza ;Yusuf (a.s) kuyuya atıldıktan sonra onu bulan kervancılar, "El aziz" olarak adlandırılan kişiye satar. Aziz'in karısı Yusuf'a karşı olan isteğini ifade etmesine rağmen Yusuf bu isteği geri çevirir ve Aziz'in karısı Yusuf'a iftira atar. Yapılan mahkeme de Yusuf'un suçsuz olduğu ortaya çıkmış olsa da , kadın'ın konumu gereği Yusuf suçlu duruma düşer. 

Yusuf s. 29. ayetinde Aziz tarafından yapılan konuşma, Aziz'in kimliği hakkında bize bilgi vermektedir. 

[012.029] «Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sende (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkârlardan oldun.»

Aziz'in karısına hitaben , "istiğfar et ve hata işleyenlerden oldun" demesinin ,  onun açık bir şirk içinde olmadığını gösterdiğini düşünmekteyiz. Musa (a.s) kıssasında gördüğümüz Firavun karakterinin , kendisini en zirvede birisi olarak ilah ve rab olduğunu iddia etmesine karşılık , Aziz, kendisini en tepede gören birisi değil , aksine tepesinde daha üst bir makam sahibi olduğu bilinci içinde olduğunu , onun karısına karşı olan sözlerinden anlamaktayız.

Yusuf yıllarca yattığı hapis'ten çıkarak Melik ile yaptığı konuşmada aralarında şunlar geçer.

[012.054]  Melik de dedi: getirin bana onu kendime tahsıs edeyim! bunun üzerine vaktâ ki onunla konuştu, dedi: sen bu gün, nezdimizde cidden bir mevkı' sahibisin, eminsin,
[012.055]  Dedi: beni Arz hazineleri üzerine me'mur et, çünkü ben iyi korur, iyi bilirim
[012.056]  Ve işte bu suretle Yusüfü o arzda temkin ettik, neresinde isterse makam tutuyordu, biz rahmetimizi dilediğimize nasıb ederiz, ve muhsinlerin ecrini zayi' etmeyiz

Melik ile Yusuf arasında geçen konuşma sonucunda , Yusuf'un Melik tarafından Mısır ekonomisinin üzerinde tek yetkili olarak tayin edildiği anlaşılmaktadır. Melik'in Yusuf'a teklif ettiği görev , Yusuf'u o konuda tek yetkili olarak seçmesi , yapacağı icraat konusunda ona herhangi bir müdahele de bulunmaması, bizlere Yusuf (a.s) yaptığı görevin günümüz T.C si içindeki sistemin şartları ile herhangi bir benzer durumun olmadığını göstermektedir.

Buradan bizler için çıkarılması gereken nokta şu dur ; Yusuf , kendisine Melik tarafından verilen görevi, kurulu bir düzenin çarklarını döndürmek için kabul etmemiştir. Yusuf ,Mısır ülkesi için ileride gördüğü tehlikenin çarelerini ortaya koyarak , kendisinin belirlediği bir sistemi devam ettirmek üzere görev almıştır. Melik eğer bildiğimiz anlamda tağut olsaydı , kendisi ikinci planda kalmaz , Yusuf'un teklif ettiği planı uygulama alanına koymasına müsaade etmez veya kendi önerdiği sistemi uygulamasını isterdi. 

Günümüze geldiğimizde , T.B.M.M ne seçilen milletvekilleri , hangi partiden olursa olsun , isterse namazlı abdestli kişiler , isterse dinsiz imansız kişiler olsun , 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kuralları belirlenen sistemi devam ettirmek için , "Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet'e ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim." şeklinde yemin etmektedirler. 

Şimdi şunu sorarız ; Eğer Yusuf (a.s) hayatta olsa , kuralları belirlenmiş böyle bir sistemi devam ettirmek için yemin edermiydi , veya böyle bir meclis içinde görev alarak bakanlık yaparmıydı?. 

Elcevab= Asla böyle bir yemin etmez ,ve böyle bir görevi asla kabul etmezdi.

Mevcut sistem içindeki muhafazakar kesimin aldığı görevi Yusuf (a.s) ın aldığı görev ile denkleştirme çalışmaları , Yusuf (a.s) atılmış olan açık bir iftiradan başka bir şey değildir. Bu tür iftiralar , yaptıkları işin yanlış olduğunu bilerek , buna bir kılıf uydurmak isteyenlerin işi olup , böyle bir iftiraya gerek duyanlar bunu hesabını acı bir biçimde ödeyeceklerdir.

Yusuf (a.s) ın kardeşini alıkoymak için uyguladığı çare konusunda da bir takım spekülasyonlar yapıldığını görmekteyiz. Yusuf (a.s) kardeşinin yanında kalması için , onun yükünün içine hükümdarın su kabını koymuş ,  bu kabı onun çalmış olduğunu, dolayısı ile bu suçun karşılığının alıkonulmak olduğu  , kardeşlerine onların geldiği yerdeki hırsızlık suçunun cezasının ne olduğu sorularak , o cezayı kardeşine uyguladıklarını görmekteyiz. 

Yusuf'un kardeşlerinin geldiği yerdeki hırsızlık suçunun cezası ile , Mısır ülkesindeki hırsızlık cezasının büyük ihtimal aynı olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü evrensel adalet ilkelerinde suç işleyen birisinin yerine başka birisi cezalandırılamaz. Melik'in kuralları da bu merkezde olup aynı kural uygulanmıştır.

[012.070]  Yusuf onların yüklerini yükletirken, bir su kabını kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra bir münadi şöyle bağırdı: «Ey kervancılar, siz hırsızsınız!»
[012.071] Onlara doğru yönelerek «Neyi kaybettiniz?» dediler.
[012.072]  Görevlilerden biri dedi ki; «Ölçü kabı olarak kullanılan melik'in su tasını kaybettik. Onu geri getirene ödül olarak bir deve yükü zahire verilecek buna ben kefilim.»
[012.073]  Allah'a andolsun ki, bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.
[012.074]  (Yusuf'un adamları) dediler ki: Peki, siz yalancıysanız bunun cezası nedir?
[012.075] «Cezası, kimin yükünde bulunursa, ceza olarak ona el konulur; biz zalimleri böyle cezalandırırız» dediler.
[012.076]  Bunun üzerine kardeşinin kablarından evvel onlarınkini aramaya başladı. Sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz, Yusuf için böyle bir tedbir kullandık. Yoksa o melik'in dinine göre; kardeşini tutabilecek değildi. Meğer ki Allah dileye. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır.

76. ayete baktığımızda "Melik'in dinine göre kardeşini alıkoyamazdı" ibaresi önemli bir noktayı ortaya koymaktadır.

Melik'in dinine yani geçerli kurallarına göre bir insanın alıkonulması için , onun suç işlemiş olması gerekmektedir. Suç işlememiş olan birinin alıkonulması Melik'in dininde yani kurallarında yoktur. Bu ise Melik'in dininin yani kurallarının adil olduğu ve astığı astık ,kestiği kestik Firavunvari bir yönetim sergilemediğini göstermektedir.

Bir kişi yönetim kademesinin en üzerinde olsa dahi, Mısır ülkesinin yerleşik kurallarının o kişi içinde aynı şekilde işlemiş olduğu, evrensel adalet ilkelerinin en temel ilkesi olan kişilerin makam ve mevkisi ne olursa olsun adalet önünde eşit olması ilkesinin herkes için aynı şekilde işlediğini göstermektedir. Bu adalet ilkesi daha önce Yusuf (a.s) için pek işlememiş olsa da , Yusuf (a.s) bu ilkeyi kendi lehine olarak işleterek kardeşini sadece kendisi istediği için alıkoyamamış ve kardeşini alıkoymak için bir yola başvurmuştur.

 İlerleyen ayetler bu durumu anlatmasına rağmen , kendilerinin içinde olduğu durumu Yusuf (a.s) ile denkleştirmek isteyenler bunu görememiş veya görmek istememiştir.

[012.078]  Kardeşleri: «Ey Vezir! Onun yaşlanmış, kocamış bir babası vardır. Bizden birini onun yerine al. Doğrusu biz senin iyi davrananlardan olduğunu görüyoruz» dediler.
[012.079]  Dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını yakalamaktan Allah'a sığınırız, o takdirde biz gerçekten zalimler oluruz!

Adil bir sisteme göre , suçu kim işlemiş ise o cezayı çekecek , ve esas suçluya bedel bir başkası onun yerine ceza almayacaktır. Melik'in böyle bir kuralı olması , onun evrensel adalet ilkelerini uygulayan birisi olduğunun  bir göstergesi olup, onun tağuti bir sistemin başında bulunmuş olduğunu söylemek büyük bir haksızlık olacaktır.  

"Melik'in dini" deyimi yanlış anlaşılarak , Melik'in tağuti bir yönetim sergilediği gibi bir durum oluşturulmaya çalışılmış ve "Böyle sistem sahibinin verdiği görevi Yusuf (a.s) gibi bir elçi nasıl kabul etti ise bizimde kabul etmemizde bir beis yoktur" denilerek ,yapılan yanlışa kılıf uydurulmaya çalışılmıştır. 

Görülüyor ki Yusuf (a.s) tağuti bir sistem içinde görev alan birisi değil , sistemin başında olan ve evrensel adalet ilkelerine bağlı olan ve kendisini ilah ve rab olarak görmeyen bir Melik'in ülkesinde ondan bağımsız bir yönetim sergilemektedir. 

Günümüz Türkiyesinde, iktidar olan parti her ne kadar islami bir söylem içinde olmuş olsa bile, mevcut sistemin her kuruluşunu kabul ederek bunların yönetimini elinde tutmaktadır. Yusuf (a.s) eğer bu gün yaşamış olsa , faiz sistemi ile yürütülen banların yönetimine talip olurmuydu?. Yusuf (a.s) bu gün yaşamış olsa, fuhuş sektörünün devlet eli ile işletilmesine talip olurmuydu?. Yusuf (a.s) eğer bu gün yaşamış olsa, mevcut sistemin kurucusunun kabri başında kıyam yaparak Allah (c.c) den başkasına hasredilmemesi gereken duruşu bir ölüye yaparmıydı? , veya milli bayram günlerinde anıt kabir özel defterine "Ulu önder Atatürk" diye başlayan sözleri dizermiydi?.

Yazdıklarımızı okuyan bir kısım kişilerin , "Ne yani iktidarda bir başka parti olsunda müslümanlara zulüm mü etsin?" şeklinde itirazlar serd edebileceğini tahmin edebiliyoruz. Bu itirazlara cevabımız, geçmişte elçi olarak görevlendirilenlerin hangisinin böyle bir durumu kabul ettiğini sormak ve bunun cevabını istemektir. Bizler, "ne olursa olsun iktidarda bizler olalım" mantığında değil , İslami kimliğimizden taviz vermeden yaşamak zorundayız. İktidar sahipleri eğer bizden başkaları olurlar ve bizlere zulüm edecek olurlarsa , bizden öncekilerin yaptıkları mücadeleler, Kur'an ayetlerinde beyan edilmiştir. Bizler rahat bir hayat yaşamak için değil , müslümanca bir hayat yaşamak için yaratıldık ve o isimden başka bir isim altında can vermemekle emrolunduk.

Sonuç olarak ; Türkiyede son yıllarda iktidar olan siyasi partinin kadrolarında islami söylem sahiplerinin bulunmuş olmaları , içinde yaşadığımız sistemin ise yönetim tarzının gayri islami olması , bu yönetim başında bulunanları bir takım meşruiyet arama yarışı içine sokmuştur. Gayri islami bir sistemi idame ettirenlerin islami söylem sahipleri olması ,traji komik bir durum olması  onları bile rahatsız etmektedir. Bu rahatsızlık geçmişte yaşanan bir takım olayların yaşadığımız sistem içinde yönetici olmanın cevazına dair bir durum ortaya koyabileceği yönündeki çalışmalara ,Yusuf (a.s) ın kıssası içinde okuduğumuz onun yöneticiliği ile mevcut iktidarın yöneticiliği arasında bir bağ kurulmaya çalışılarak , kılıf uydurulmaya çalışılmaktadır. 

Şurası asla unutulmamalıdır ki , Yusuf (a.s) başkalarının koyduğu kuralı değil , kendi koyduğu kuralı uygulamış ve bu konuda tek yetkili olmuştur.Yaşadığı ülkenin başındaki Melik , Firavun gibi bir yönetici değil , iman sahibi ve evrensel adalet ilkelerini uygulayan bir yöneticidir. Sırf bu gün içinde bulunduğumuz durumu kurtarmak için , Melik'e "Tağut" , Yusuf (a.s) a da "Tağut hizmetkarı" damgası yapıştırmaya çalışmak bu kişilere atılmış en büyük iftira olacaktır. 

İktidar imkanlarını terkedemeyen zevata tavsiyemiz şu dur ; İçinde bulunduğunuz makam ve servetin dayanılmazlığını sizler daha iyi bilirsiniz , "Buraları terkedin" demeye hakkımız olmadığını da biliyoruz ancak sizlere , "Kur'an ayetlerini ve Allah (c.c) nin elçilerini işinize geldiği gibi kullanarak içinde bulunduğunuz durumu meşrulaştırmak için kullanmaya hakkınız yoktur" demek , hakkımız ve vazifemizdir , bunu böyle biliniz.

                          EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.