Değildir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Değildir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2017 Çarşamba

Al-i İmran s. 7. Ayeti: Kur'an'daki Ayetlerin Tamamı Muhkemdir Müteşabih Ayetler Kur'an'da Değildir

Al-i İmran s. 7. ayetinde geçen Muhkem ve Müteşabih terimleri, Kur'an'ın en fazla konuşulan konularından bir tanesidir. Bu ayet ile ilgili tefsirlere bakıldığında, Kur'an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih olmak üzere 2 kısma ayrıldığı şeklindeki görüşlerin ağırlıkta olduğu görülecektir. Müteşabih ayetlere getirilen tarifin ise, bu ayetlerin anlaşılmaz ve kapalı yönünde olduğu görüşleri yine bilinen bir konudur. 

Müteşabih ayet tarifinin problem arz etmesi bir tarafa, Muhkem ve Müteşabih olarak ikiye ayrılan Kur'an ayetlerinin, hangilerinin  Müteşabih Ayet gurubuna dahil olacağı konusunda fikir birliğinin olmaması da ayrı bir konudur. 1000 kişinin eline birer tane Kur'an verilse ve onlara, Bu kitap içindeki ayetlerin hangisinin muhkem, hangisinin müteşabih olduğu yönünde bir çalışma yapın denilse, 1000 kişinin hiç birinin yaptığı tasnif birbirini tutmayacak, kuvvetli bir ihtimalle hepsinin yaptığı muhkem ayet- müteşabih ayet ayrımı farklı olacaktır.

Bizim asıl üzerinde durmaya çalışacağımız konu, bu ayette geçen Müteşabih terimi ile kast edilen ayet gurubunun Kur'an içinde olmadığı noktasındadır. Kanaatimiz, Kur'an içindeki bütün ayetlerin Muhkem Ayetler kategorisine dahil olduğu, Müteşabih Ayetler olarak bildirilen ayet gurubunun ise Kur'an dışında olduğu, bu ayetlerin nerede olduğu konusunun ise, aynı ayet içindeki  EL KİTAP terimi ile neyin ifade edilmiş olabileceği dikkate alındığında anlaşılabileceği yönündedir.

Şimdi Al-i İmran s. 7. ayeti üzerinde adım adım giderek, konumuz olan ayeti ele almaya ve iddiamızı delillendirmeye çalışalım.

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ

[003.007]  Sana kitabı indiren O'dur. O'nda muhkem ayetler vardir ki bunlar; kitabın anasıdır. Diğeri de müteşabih(ayet)lerdir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak ve te'vile yeltenmek için müteşabihe uyarlar. Halbuki onun te'vilini, ancak Allah bilir. İlimde rasih olanlar: Biz ona inandık, hepsi Rabbımızın katındadır, derler. Ancak akıl sahibleri düşünebilirler.

Kur'an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih şeklinde ikiye ayrılmış olduğu düşüncesi, bu ayetin içindeki El Kitap kelimesinin Kur'an'ı kast ettiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır. İlk düğmenin yanlış iliklenmesi misali yapılan bu yanlış, ayetin yanlış anlaşılmasına sebep olmuştur. Halbuki bu kelimenin en geniş anlamda, Kur'an'ı da içine alan ve bütün elçilere indirilmiş olan kitaplara şamil bir anlama da sahip olduğu hesaba katılmış olsa idi, Müteşabih Ayetler gurubunun Kur'an içinde olduğu gibi bir düşünce kimsede hakim olmaz, müteşabih olduğu iddia edilen ayetler üzerinde bazı kimseler tarafından spekülasyonlar yapılmasının önü açılmazdı.

-----SANA KİTABI İNDİREN O DUR

El Kitap kelimesi, Kur'an içinde en fazla geçen kelimelerden bir tanesi olup, biz konumuzun çerçevesinde kalarak bu kelimenin, elçilere indirilmiş olan kitap anlamındaki kullanılışını dikkate alacağımızı hatırlatmak isteriz.

Kur'an için yapılan Muhkem Ayet- Müteşabih Ayet ayrımının, Muhammed (a.s) a indirildiği bildirilen kitabın hangi anlamda anlaşılması gerektiği konusundan kaynaklandığını düşünmekteyiz. 

[002.053] Mûsâ’ya Kitap (El Kitabeve Furkan’ı verdik, ta ki doğru yolda yürüyebilesiniz.

[002.101] Yanlarındakini doğrulayan bir Resul, Allah katından onlara gelince Kitap verilenlerden (El Kitabebir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın Kitabı'nı arkalarına attılar.

[002.213] İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah, nimetinin müjdecileri ve azabın habercileri olarak nebileri gönderdi ve onlarla birlikte insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda hakem olması için hak ile kitap (El Kitabeindirdi. Bunda da yalnızca kendilerine kitap verilenler, kendilerine bunca apaçık ayetler geldikten sonra tutup aralarındaki ihtiras yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle inananları anlaşmazlığa düştükleri hakka doğrudan ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola çıkarır.

[004.054] Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar? Oysa İbrahim ailesine kitap (El Kitabeve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik.

[004.105] Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitap'ı (El Kitabesana hak olarak indirdik; hakkı gözet, hainlerden taraf olma.

[005.110] Allah, «Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana olan nimetimi an» demişti, «Seni Ruhul Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana Kitap'ı (El Kitabe), hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu; anadan doğma körü, alacalıyı iznimle iyi etmiştin. Ölüleri iznimle diriltiyordun. İsrailoğullarına belgelerle geldiğinde, onlardan inkar edenler, 'Bu apaçık bir büyüdür' demişlerdi de Ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim.»

Yukarıda verdiğimiz ayet örnekleri EL KİTABE kelimesinin, bütün elçilere indirilmiş olan kitapların ortak ismi olduğunu göstermektedir. Bu kelime genel anlamda bütün elçilere inen kitapları ifade ederken, Tevrat-Zebur-İncil-Kur'an gibi isimler, özel anlamda elçilere inen kitapların ismini ifade etmektedir. Kur'an'da ismi geçen bu 4 kitabın, ve isimleri geçmeyen bütün kitapların ortak ismi EL KİTAPtır. Bu terim bütün elçilere inen kitapları içine alan şemsiye bir terimdir.

El Kitap kelimesi , geçtiği bazı yerde Tevrat, bazı yerde Kur'an anlamında kullanılmış olmasına karşın, Al-i İmran s. 7. ayetinde Kur'an anlamında değil, Kur'an , Tevrat ve İncili de içine alan en geniş anlamında kullanılmış olduğunu düşünmekteyiz. Bizi böyle bir düşünceye sevk eden neden ise, El Kitabın ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih şeklinde bir ayrım yapılmış olmasıdır.

Kur'an içindeki diğer ayetlere baktığımızda Kur'an ayetlerinin Muhkem olduğunun beyan edilmiş olduğunu görmekteyiz. Kur'an'ın ayetlerinin muhkem olduğunun beyanını dikkate aldığımızda, bir kısmının muhkem, bir kısmının müteşabih olması müşkülat arz edecektir. 

Bu düşüncemiz, Muhammed (a.s) a Kur'an ile birlikte Tevrat ve İncilin de indirildiğini iddia ediyor anlamına gelmemelidir. Muhammed (a.s) a indirildiği bildirilen El Kitap, bütün elçilere indirilmiş olan kitabın ortak ismini ifade etmiş olduğunu hatırlatmak isteriz.

-----ONDA MUHKEM AYETLER VARDIR Kİ ONLAR KİTABIN ANASIDIR.

Bu noktada Kur'an'ı anlatan bazı ayetleri dikkate aldığımızda bu kitabın ayetlerinin muhkem olduğunun beyan edildiğini görmekteyiz. 

[011.001] Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra da herşeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

[003.058] Bunları biz sana ayetlerden ve hakim zikr'den (Kur'an'dan) okuyoruz.

[010.001] Elif, Lâm, Râ. İşte onlar, hakîm olan kitabın âyetleridir.

[031.002] Bunlar Hakim kitabın ayetleridir.

[036.002-3] Kur'an-ı Hakim'e yemin ederim. Şüphe yok ki, sen, elbette gönderilmiş olanlardansın.

[043.004] O, katımızda bulunan ana kitabdadır. Şanı yücedir, ve hakimdir.

Yukarıda verilen ayet örneklerinde, Kur'an'ın tanıtılması ile ilgili Hakim kelimesinin kullanıldığını görmekteyiz. Muhkem kelimesinin bu kelime ile aynı kökten olduğunu düşündüğümüzde, Kur'an ayetlerinin tamamının muhkem olduğu sonucuna varabiliriz.

Muhkem ayetlerin, KİTABIN ANASI olması ne anlama gelmektedir?. 

Üm; Bir nesnenin mevcudiyetinde, terbiye edilmesinde, ıslahında, başlanmasında temel teşkil eden her şeye verilen bir isimdir. Muhkem ayetleri ihtiva eden Kur'an'ın Ümmü-l Kitap olarak beyan edilmesi, kendisinden önce indirilen Tevrat ve İncil ile yakından alakalıdır.

Muhkem ayetlerin bulunduğu kitabın yani Kur'an'ın Kitabın Anası olması, konumuz olan ayetin bulunduğu surenin Medine'de nazil olmasını, ve bu şehirde yaşayan insanların bir kısmının Kitap Ehli olarak tanımlanan Yahudi ve Hristiyanlardan oluştuğunu, ve bunların Tevrat ve İncile iman ettiklerini dikkate aldığımızda, El Kitap şemsiyesi altında bulunan Tevrat ve İncilin doğruluğunun Kur'an ile sağlamasının yapılarak anlaşılması, bu kitapların aynı kaynaktan geldiği ve Kur'an ayetlerinin verdiği habere göre, bu kitaplar üzerinde Kitap Ehli tarafından bir takım tahrifatlar yapıldığını dikkate aldığımızda, Kur'an bu kitaplar için kontrol edici ve düzeltici bir konuma sahiptir. 

Kur'an'ın Kitabın Anası olarak tavsif edilmiş olması, Yahudi ve Hristiyanların Tevrat ve İncile isnat ettikleri görüşlerinin, doğruluğunun ve yanlışlığının, bu kitap ile uyum arz edip etmemesi ile yakından alakalıdır. Allah (c.c) bütün elçilerini kendisinin tek ilah ve rab olduğunu tebliğ etmeleri için gönderdiğini, elçilere verilen kitapların bu bilgileri ihtiva ettiğini dikkate aldığımızda, bu bilgilerin aksi bilgiler taşıyan bir kitap, tahrif edilmiş anlamına gelecektir.

Yahudi ve Hristiyanların Muhammed (a.s) ve Kur'an'a iman etmeme gerekçelerini kendilerinin iman ettikleri Tevrat ve İncile dayandırmış olmaları, Ümmü-l Kitap olarak vasıflandırılan Kur'an ile karşılaştırıldığında mesnetsiz iddialar olarak kalacağı açıktır. Çünkü Tevrat, İncil ve Kur'an'ın birbiri ile uyumsuz olması ve birbirini tutmaması imkansızdır. Eğer böyle ortaya çıkacak olursa, Kur'an Kitabın Anası olarak hakem görevi görecek, diğer kitaplardaki tahrifleri ortaya çıkaracaktır.

-----DİĞERİ DE MÜTEŞABİH(AYET)LER DİR.

Muhkem ayetler Kur'an olduğuna göre, müteşabih ayetler, Kur'an dışındaki yani Tevrat ve İncil deki ayetler olmaktadır. Bu noktada, Tevrat ve İncil deki ayetlerin neden müteşabih ayetler olarak adlandırıldığı sorusu sorulacak ve cevabı istenecektir.

Müteşabih , Renk, tat, adalet,zulüm gibi nitelik yönünden benzerlik ile ilgili olan şe-be-he fiilinden türemiştir. Elmalılı Hamdi Yazır bu kelime için, "İki şeyin birbirine karşılıklı olarak ve eşit derecede benzemelerine teşâbüh, benzeyenlerden her birine müteşâbih denir ki, bunlar birbirinden seçilemezler ve insan zihni onları birbirinden ayırt etmekten âciz kalır. Teşbîh böyle değildir; teşbihte bir taraf /benzeyen ikinci derecededir ve eksiktir, diğer taraf ise hem asıldır hem de tam olur; teşâbühte ise, her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerliktedir. Demek ki teşâbüh seçilmemeye sebep olan benzerliktir. Seçilememek bunun gerektirdiği bir manadır. (...) Bu şekilde söylemek var ile yok arasında eşit ihtimal bulunduğu durumlar için de geçerlidir." demektedir.

Bu konu ile alakalı olarak Zümer s. 23. ayeti de bize yol göstermektedir.

 "Allah kelâmın en güzelini indirdi, ikizli, ahenkli bir kitab, ondan rablarına saygısı olanların derileri örperir, sonra derileri de kalbleri de Allahın zikrine yumşar, o işte Allah rehberidir, Allah onunla dilediğini doğru yola çıkarır, her kimi de Allah şaşırtırsa artık ona hidayet edecek yoktur.
(Elmalılı Hamdi Yazır Meali)

Kur'an'ın "Kitaben müteşabihan mesaniye" olarak tavsif edilmesi, kendisinden önceki indirilmiş kitaplarla olan benzerliğini ifade etmektedir. Allah (c.c) indirdiği bütün kitapları birbiri ile uyumlu, ahenkli, bir kitap ile diğer kitap arasında çelişki olmayan birbiri ile benzer şekilde indirmiştir. 

Müteşabih Ayetler deyimine bu şekilde yaklaştığımız zaman, müteşabih ayetleri Kur'an içinde değil, Kur'an öncesi inmiş olan kitapların bir özelliği olarak anlamak gerekecektir. Bu deyim ile Tevrat,İncil ve Kur'an birbiri ile ahenkli, uyumlu, aralarında muhteva bakımından çelişki olmayan bir kitap olduğunun anlatılmak istenildiğini söyleyebiliriz.


-----KALPLERİNDE EĞRİLİK BULUNANLAR FİTNE ÇIKARMAK VE TEVİLE YELTENMEK İÇİN MÜTEŞABİHE UYARLAR.

Bu ayet içinde Ellezine fi gulubihim zeyğun (Kalplerinde eğrilik bulunanlar) olarak bahsedilenlerin kim olduğuna baktığımızda, Saf s. 5. ayetinde Musa (a.s) a kavmi tarafından eziyet ile ilgili olarak bu kelimenin kullanıldığını görmekteyiz.

"Bir zaman Musa, kavmine: «Ey kavmim! Benim, Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni incitiyorsunuz?» demişti. Onlar eğrilince (zeğu), Allah da kalblerini eğriltti (ezağa). Allah fasıkları doğru yola iletmez."

Bu ayeti baz aldığımızda, Kalplerinde eğrilik bulunanlar olarak bahsedilen kişilerin Kitap Ehli olarak bildiğimiz insanlar olduğu anlaşılacaktır. Bu topluluğun müteşabihe uyması demek, Kur'an'a da uymaları gerektiği halde ona uymamaları anlamına gelmektedir. Bu durumu bazı ayetlerde şu şekilde görmekteyiz. 

[002.091]  Bir de onlara Allah'ın indirdiğine inanın, denilince; biz, bize indirilene inanırız derler. Ondan başkasını inkar ederler. Halbuki o beraberlerindekini tasdik eden bir kitabdır. De ki: İnanmış kimseler idiyseniz neden daha önce, Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?

[004.047]  Ey kitab verilenler; Biz bir takım yüzleri silip de enselerine çevirmezden veya onları Ashab-ı Sebit'i la'netlediğimiz gib la'netlemezden önce, gelin de elinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize iman edin. Allahın emri daima yapılagelmiştir.


Kur'an'ın Medine'de inen ayetlerinin bir çoğunda Kitap Ehli  olarak anılan topluluğun, sadece kendilerine indirilene iman ettikleri, kendilerinden sonra inen Kur'an'a iman etmedikleri ile ilgili ayetler bulunmaktadır. Halbuki Allah (c.c) onlardan bütün elçilere ve bütün kitaplara iman etmelerini istemektedir.

[002.136] «Allah'a, bize gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene, onları birbirinden ayırt etmeyerek inandık, biz O'na teslim olanlarız» deyin.

[002.041] Yanınızdaki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğime iman edin. Onu inkar edenlerin ilki olmayın. Ayetlerimizi az bir paha ile satmayın. Ve yalnız Ben'den sakının.

Kalplerinde eğrilik bulunanların müteşabihe uymakta ki sebepleri olarak gösterilen fitne ve tevil aramaları, onların ellerinde bulunan kitabı istedikleri şekilde yorumlamak gibi bir istek içinde olduklarını göstermektedir. Halbuki Kur'an, bu kimselerin uyduklarını iddia ettikleri kitaplarını hevalarına göre tevil etmek sureti ile yaptıkları yanlışları onların yüzüne vurarak, nasıl bir hata içinde oldukları göstermekte ve onlara doğruya iletmektedir.

-----HALBUKİ ONUN TEVİLİNİ ANCAK ALLAH BİLİR.

[003.078] Onlardan bir takımı, Kitapta olmadığı halde Kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde: «Allah katındandır» derler, bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.

[002.079] Vay, Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!

Kitap Ehli olarak tavsif edilen topluluğun en bariz özelliği, sahip oldukları kitapların üzerinde yaptıkları yanlış tasarruflardır. Bu topluluklar ellerindeki kitapları olması gereken şekilde değil, hevalarına uygun biçimde yorumladıkları, ve yorumlarını Allah'a mal etmek sureti ile ona karşı yalan ve iftira uydurdukları, yine bir çok Kur'an ayetinde bildirilmektedir. 

Tevili sadece Allah (c.c) nin bilmesi demek, kulların bilmemesi anlamında değildir. Kendilerine inmiş olan kitabı okumak, anlamak konusunda tevil yapan insanlar, bu konuda sınırsız bir hakka sahip değildir. Kitabı okuyan bir kimsenin okuduğu ayetlerden yaptığı çıkarımı, insanlara Allah böyle söylüyor şeklinde sunması , Yahudilerden kalan bir mirastır. Kitabı okuyan kişi, okuduğu kitaptan anladıklarını Allah'a mal etmek hakkına asla sahip değildir. Kitabı okuyan kişinin kitap üzerinde söyledikleri, ancak onun anlayışı olabilir ve bu anlayışın eksik ve hata barındırma ihtimali her zaman mevcuttur. 


-----İLİMDE RASİH OLANLAR: BİZ ONA İNANDIK HEPSİ RABBIMIZIN KATINDANDIR, DERLER.

Rasihun olarak tavsif edilenlerin kimler oldukları konusunda düşündüğümüzde bu kelime bir başka ayette de karşımıza çıkmaktadır.

[004.162] Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlara(errasihune), sana indirilen Kitap'a ve senden önce indirilen Kitap'a inanan müminlere, salatı ikame edenlere, zekat verenlere, Allah'a ve ahiret gününe inananlara, elbette büyük ecir vereceğiz.

Kalplerinde hastalık olanların Allah (c.c) tarafından indirilmiş olan ve muhkem ayetleri içeren Kur'an'a iman etmeyerek, sadece kendilerine indirilmiş olana iman ettiklerini dikkate aldığımızda bu cümlenin anlaşılması kolaylaşacaktır. İlimde rasih olanların Ona inandık dedikleri , muhkem ayetleri içeren Kur'an olup, Hepsi Rabbımızın katındandır diyerek , Tevrat, İncil ve Kur'an'a iman ettiklerini görmekteyiz. 

Bu konuda yine ayetler mevcuttur. 

[003.113-4] Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.

[003.199] Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek iman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.

Errasihune olarak tavsif edilen insanlar, Allah (c.c) nin gönderdiği kitaplar ve elçiler arasında ayrım yapmamak sureti ile gerçek bir imana sahip olmuşlardır.

 -----ANCAK AKIL SAHİPLERİ DÜŞÜNEBİLİRLER.

Ulul Elbab olarak tavsif edilen insanların bir çok ayette övüldüğünü ve insanların akletmeye teşvik edildiklerini görmekteyiz. 

[003.008]  Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın.

Bu ayette bizlere öğretilen "Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme" duası, 7. ayet ile yakından alakalıdır. Kalpleri eğrilmek sureti ile doğru yoldan sapanlar, artık gittikleri yolun doğru yol olduğunu zannederek, yola uymayı değil, yolu kendilerine uydurmayı ilke edinen bir hayat tarzı üzere yaşayacaklardır.

Dua etmek demek, Rabbimizden istediğimiz şeyin gerçekleşmesi için çalışıp gayret etmek anlamındadır. Kalplerimizin eğrilmemesini istemek demek, bu yolda yürümek eğrilmemek için gereken amellerin işlenmesi gerektiğini şuur altımıza yerleştirmek demektir.

Kur'an Yahudi ve Hristiyanlar üzerinden bu yanlışlara dikkat ederek, aynı yanlışları biz Müslümanların da tekrarlamamasını istemektedir. Ancak bu yanlışlar maalesef bir çok Müslüman tarafından dikkate alınmamış veya bu ayetlerin bizleri ilgilendirmediği zannedilerek, sadece okunup geçilen ayetler haline sokulmuştur.

Sonuç olarak; Müteşabih ayetlerin Kur'an'da olmadığı yönündeki iddiamızın, bazı kimseler tarafından yadırganacağını bilmekteyiz. Ancak her konuda olduğu, gibi bu konuda da sahip olduğumuz bu düşüncenin tek ve mutlak doğru olduğu iddiasında değiliz. Ancak Al-i İmran s. 7. ayetindeki El Kitabı Kur'an olarak okuduğumuzda, bu ayette Kur'an ayetlerinin bir kısmının muhkem, bir kısmının müteşabih, Hud s. 1. ayetine baktığımızda Kur'an ayetlerinin muhkem, Zümer s. 23. ayetine baktığımız zaman ise müteşabih olduğunu okuyanların bir çoğu, bu müşkülatın altından kalkmakta zorlanmaktadır. 


Ayrıca müteşabih ayet tarifinin ve bu ayetlerin hangileri olduğu yönündeki tariflerin kişiye özel tarifler olması, bu konuda konsensus oluşturulamaması , bu konunun yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya çıkardığını söylemek istiyoruz.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


12 Kasım 2015 Perşembe

Bakara s. 111-112. Ayetleri : Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir

Allah (c.c) göndermiş olduğu elçi ve kitapları ile bizlere , yaşadığımız dünya hayatının geçici , ahiret hayatının ise kalıcı olduğunu beyan etmektedir. Ahiret hayatında , "Cennet" ve "Cehennem" olmak üzere iki mekan olduğunu , bu mekanlarda kalacak olanların , buraları yaşadıkları dünya hayatı içinde yapacak olduğu amelleri ile hak edeceklerini bildirmektedir. 

Allah (c.c) Kur'anda, cennet veya cehenneme gidecek olanların, bu mekanları hak etmek için, belirli kimliğe sahip olmaları şartını değil , belirli kriterlere göre bir yaşam sürmelerini gerekli kılmış olsa da , her din mensubu cennete kendilerinin gideceklerini iddia ederek , cennetin  rezervasyonunu şimdiden yaparak cenneti tekellerine almışlardır. 

Bakara s. 111 ve 112. ayetleri bu durumu bizlere anlatan , cennete gitmenin kriteri konusunda bilgi veren ayetlerdendir. 

[002.111] Ve dediler ki: Yahudi ve Hristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek. Bu onların kuruntusudur. De ki: Eğer sadıklar dan iseniz delilinizi getirin.
[002.112] Hayır... Kim muhsin olduğu halde yüzünü Allah için salim kılarsa işte onun için Rabbinin nezdinde mükâfaatı vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

 Ayetlere baktığımızda , Yahudiler kendilerinin , Hıristiyanlar da kendilerinin cennete gideceklerini söylemektedirler , cenneti tekelleştirme furyasına biz müslümanları da katacak olursak , bizlerde cennete sadece bizim gideceğimizi iddia etmekteyiz. Tekelci mantığa sahip olan ,Yahudi ve Hıristiyanların kendi yollarından başka yolun doğru olmadığı iddiaları başka ayetlerde de geçmektedir.

[002.135]  «Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız» dediler. «Doğruya yönelmiş olan ve Allah'a eş koşanlardan olmayan İbrahim'in dinine uyarız» de.

[004.122-125] İman edip iyi ameller işleyenleri ise altından ırmaklar akan, içinde ebedi olarak kalacakları cennetlere yerleştireceğiz. Bu Allah'ın vaadidir. Kim Allah'tan daha doğru sözlü olabilir.O, ne sizin kuruntularınıza, ne de kitap ehlinin kuruntularına göredir. Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır ve Allah'tan başka da ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı bulabilir.Erkek olsun kadın olsun kim mümin olarak iyi ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar bile hakları yenmez.Ve din itibariyle daha güzel kimdir o kimseden ki, muhsin olduğu halde yüzünü Allah a teslim etmiş, ve Hanîf olarak İbrahim'in milletine tâbi olmuştur. Allah da İbrahim'i bir dost edinmiştir.

Yahudi ve Hıristiyanlar  tarafından dillendirilen , ancak Allah (c.c) tarafından reddedilen tekelci mantığın aynısı bu gün Müslümanlar tarafından dile getirilerek , Müslümanlardan başkasının cennete gidemeyeceği iddia edilmektedir. 

Bu yazının konusu Yahudi ve Hıristiyanların da cennete gidebileceği değildir. Yazının konusu belirli bir kimliğe sahip olmak değil , belirli kritere sahip olmak ve bu kriterlerin ne olduğu üzerinedir.

Biz Müslümanlar , Kur'anın reddettiği Yahudi ve Hıristiyan olanların cennete gideceği düşüncesini , aynen devam ettirerek , sadece bizlerin cennete gideceğimiz iddiasını dile getirmekteyiz. Ancak "Müslüman kimliği altında yaşadığımız bu hayat acaba bizi cennete götürmeye yetecek mi ?" sorusunu kendimize sorarak bunun cevabını aramaya çalıştığımız pek söylenemez.

Bu gün "İslam dini"ne mensubiyet adına yaptığımız ameller olan , ve sadece ritüel boyuta indirgenmiş namaz , oruç , hacc gibi ibadetleri ihya etmemiz sonucunda cennete gideceğimiz gibi bir inanç mevcuttur. Bu inanç doğru bir yaklaşım olmayıp , İslam dinini  sadece tapınaklarda yaşanan bir din haline , Müslümanları da cami dışında başka dinlere ,yani başka sistemlere tabi olan insanlar haline getirmiştir. 

Bu gün insanlara "Din" dediğimiz zaman , bir çoğun aklına , sadece belirli zamanlarda yaşanan ve hayatın bir kısmında hakim olan kurallar akla gelmektedir. Din kavramının hayatın her zamanı ve anına dair söyleyecek sözü olduğu , bir çok kişi tarafından bilinmemekte , veya bilinse dahi bu kuralların artık uygulanamaz olduğu düşüncesidir. Aynı insanlar hayatlarında uyguladıkları veya tabi oldukları kuralların, İslam harici bir din'in kuralları olduğunu maalesef bilmemektedirler.

Cennete nasıl gidilir ve oraya kimler gider?.

Allah (c.c) ayetlerinde , iman edip salih amel işlemek ve Muhsinlerden olmak neticesinde cennete gidileceğini beyan etmektedir, peki bu şartların içi nasıl doldurulur ?. Muhammed (a.s) ve arkadaşları tarafından yaşanan din  iman sadece dil ile söylenen bir söz değil , hayat içinde yaşanan bir olgudur , zaman içerisinde iman kavramı etrafında gelişen farklı mülahazalar Kur'anın perspektifinden bakılmaması sonucunda bazılarını memnun etmek için eğilip bükülen bir kavram haline getirilmiştir . Müslümanlar olarak yaptığımız en büyük hata , "İman" kavramının tarifini amele dökmemek sureti ile onu sadece dilde söylenen bir söz haline sokmak olmuştur. 

Klasik İslam düşüncesinde iman'ın tarifi , "Dil ile ikrar kalp ile tasdik" şeklinde olup , yüzyıllardır bitmek tükenmez tartışmalardan bir tanesi, "Amel imandan bir cüz müdür değil midir?" tartışmalarıdır. "Ehli sünnet velcemaat" akidesine göre ,ameller imandan bir cüz değildir , eğer ameli imanın bir cüzü sayarsak herkes kafir olur korkusu ile iman sadece dile tahsis edilmiş bu iman'ın ispatı olması gereken amelsiz bir iman, cennetin garantisi !! sayılmıştır. 

Hayat sahasından çıkarılmış , ve sadece söze indirgenerek , cennetin garantilendiği bir din söylemi ve tatbiki içine giren biz Müslümanların artık dünyaya söyleyecekleri bir şeyleri kalmamıştır. Bu durum maalesef başta bir Müslümanları ve diğer insanları temeli zulme dayanan beşeri dinlere mahkum etmiştir.

"Salih amel"siz  iman sahiplerinin cennete gitme şansları ne kadarsa , "İman"sız salih amel sahiplerinin cennete gitme şansları aynıdır. 

Geçmişten gelen , amel imandan bir cüzmü dür değilmi dir ? tartışmalarının temelinde yatan sebeb , Allah (c.c) nin dininin tüm kuralları ile yaşam alanına sokulmak istenilmeyişidir. Amelin imandan bir cüz olmadığı düşüncesi akide olarak dine sokulduğunda , insanlar Allah (c.c) nin dinini hayata pratize etmek gibi bir mecburiyetten kurtulmuş olacaklar , neticede kafalarına göre takılmanın önü açılmış olacaktır. Bu tarif ile, hayata pratize etmek amacı ile indirilmiş olan  İslam yaşanan bir hayat içinden çıkarılmış , ortaya çıkan boşluk ise başka sistemler tarafından doldurulmuştur.

Amelsiz iman'ın ne işe yaradığı, bu gün dünya üzerindeki müslümanların durumuna bakıldığında , imansız amel'in ne işe yaradığı ise bu gün dünya üzerinde yaşayan gayri müslimlere baktığımızda daha kolay anlaşılmaktadır. 

Bu gün dünya üzerinde yaşayan Müslümanların büyük bir kesiminin "Din" olarak bildikleri en önemli etkinliklerden bir tanesi, bu dinin kutsal kitabı olan Kur'anı okumaktır. Kur'an sadece sevab kazanmak , hastaları iyileştirmek , kızına koca , oğluna eş , işlerin açılması v.s gibi şeylere faydası olan bir kitap haline getirilmiştir. 

Biz Müslümanların, kitabımızı bu hale getirmiş olmamız , yaşadığımız dünya hayatı içerisinde bizlerin büyük bir zillet ve meskenet damgası yememize sebep olmuş ve bu damga halen üzerimizdedir. Biz Müslümanların yaptıkları en önemli hatalardan birisi de , "Ayet okumak" denilince sadece Kur'an içindeki ayetlerin okunacağı zannı ile yaşanan bir dini hayatın akla getirilmesidir.

Bizim dışımızdaki insanlar , özellikle Avrupa ve Amerika , Japonya gibi ülkelerde yaşayan insanlar ise, "Ayet okumak" denilince Kur'an dışında olan , "Kainat ayetleri" denilen ayetleri okuyarak büyük bir maddi güce ulaşmışlardır. Kısacası Müslümanlar kitabın bir kısmına , Müslüman olmayanlar ise kitabın diğer bir kısmına iman etmektedirler. 

Her iki kesimde ortaya çıkan en büyük eksiklik, "Kitap" kavramı içine giren ayetlerin bütününü okuyamamaktan kaynaklanmaktadır. Kitap ve kainat içindeki ayetlerin birbirinden ayrılarak okunması sonucunda ortaya çıkan durum , içinde yaşadığımız dünyanın kan ve gözyaşı seli içinde boğulmasına sebep olmaktadır.

Cennete gidebilmek için "Kitab" ın tamamı okunmalıdır. Yani , kevni ayetleri sadece bir kesim , kitabi ayetleri sadece bir kesim okumamalıdır. Kevni ayetlerin okunması sonucu batılılar tarafından elde edilen güç servet doğru kullanılmayarak , emperyalist amaçlar için kullanılmaya başlanmıştır. Bu durum ise,"kevni ayetleri okuma klavuzu" diyebileceğimiz Kur'anın, batılı emperyalistler tarafından okunmayarak bir nevi canavara dönüşmelerini beraberinde getirmiştir. 

Biz Müslümanların Kur'an okuması şu misale benzemektedir ; Herhangi bir beyaz eşya bayiinden aldığımız buzdolabı  televizyon v.s gibi eşyanın içinde bulunan kullanma klavuzunu sadece okumak sureti ile o eşyanın çalışmasını beklemektir. Halbuki o eşyanın içine kullanma klavuzunun konulma sebebi , o klavuzdaki talimatları okuyarak eşyanın doğru çalışmasını sağlayacak kurulumu yapmaktır. 

Müslüman olmayanların ise kevni ayetleri okuması şu misale benzemektedir ; Yapmış oldukları herhangi bir teknoloji ürünü aletin nasıl kullanılması gerektiğine dair olan bilgileri göz ardı ederek , "biz yaptık istediğimiz gibi kullanırız" mantığını güttükleri için yaptıkları teknoloji onların ellerinde bir zulüm aracı haline gelmiştir. 

Halbuki Müslümanların yapması gereken şey , Kur'an ile birlikte kevni ayetleri de okumaya çalışmak , Müslüman olmayanların ise , kevni ayetler ile elde edilmiş olan teknolojinin nasıl kullanılması gerektiğini, kitabi ayetlerden öğrenmek olmalıdır.

Batılı emperyalistler tarafından kevni ayetlerin okunması sonucunda elde edilen silahlar başlarından boca edilirken , biz Müslümanların yaptığı şey sadece bu durumun sona ermesi için beddua seansları düzenlemek ve gökten melek inmesini beklemektir. Halbuki Allah (c.c) şu anda gökten melekleri bizler için değil , hak ettikleri için batılı emperyalistler için indirmektedir. 

Bizlerin Yahudi ve Hıristiyanlara öykünerek , kendimizi "Seçilmiş kullar" olarak görmemiz , bizi sadece bir aldanma içerisine sokmuş, zillet ve meskenet damgası boynumuzda hala asılı olarak dünya hayatımızı sürdürmekte ve  cennette kaç tane huri alacağımızı okuyacağımız salavat adedine bağlayarak avunmaktayız.

Bizler insanları cennet veya cehenneme gönderme memurumu yuz?.


Allah (c.c) cennete gitmek için yapılacak amellerin "Mü'min" olarak yapılma şartını koşmaktadır. Günümüzde bir çok kişi misal olarak, Edison adlı kişinin insanlığa karşı yapmış olduğu faydalı çalışmalardan dolayı, onun cehenneme gitmesinin haksızlık olacağını söyleyerek onun yerinin cennet olması gerektiğini söylemektedir. 

Şurasını asla unutmamalıyız ; Bizler kimsenin cennet veya cehenneme gideceğini söylemek gibi bir hak ve yetkiye sahip değiliz, Allah (c.c) nin konudaki adaletinden asla şüphemiz yoktur. Allah (c.c) bir kişiyi cennet veya cehenneme soktuğu zaman , o kişinin orayı hak edip etmediği konusunda ona karşı bir itirazda bulunmak gibi bir hakkımız yoktur ,çünkü kişi girmiş olduğu cennet veya cehennemi, yaşadığı hayat ile hak etmiş ve bu konuda ona en küçük bir haksızlık yapılmamıştır.

Allah (c.c) cennete gitme kriterlerini belirli kimselere göre değil , kişilerin o koyduğu kriterleri yerine getirip getirmediğine bakarak belirler. Allah (c.c) cennete gitmenin en başka gelen şartını kendisinin tek ilah olarak bilinmesine ve ona göre yapılan düzenlemeleri hayata aktarılmasına bağlamıştır. 

Tevhid biz Müslümanların yaşantısının neresinde ?. 

Müslümanlar olarak "Şirk" diye bildiğimiz durumu , sadece Mekke de Kabe içinde bulunduğu rivayet edilen 360 adet put ile sınırlandırarak, onların kırılması sonucunda artık şirk diye bir durumun bizlerin hayatında yeri olmadığını , şirk denilen şeyin sadece tahtadan taştan putlara tapmak olduğunu , hayatımızda bir kere olsun "La ilahe illallah" dediğimiz zaman cennetin garanti olduğu gibi temeller üzerine bir din bina ederek , ahirette de zaten hazır olan şefaatçilerimiz !! sayesinde , dünyada günah işlesek bile bunların affettirileceği inancı içinde yarınımızdan emin bir hayat sürmekteyiz.

Bu inanç ve düşünce ne kadar doğrudur ?.

Hayatlarının sadece bir kısmını din olarak bildiğimiz kurallara hasreden bizler, hayatımızın bütün kısmında din kurallarının geçerli olması gerektiği bilincinden uzak bir yaşam sürmekteyiz. "Din" denilince artık çağa söyleyeceği bir şeyi kalmamış kurallar bütünü akla gelerek , çağın gereklerine uygun kurallar, yani dinler ihdas edilmesi gerektiği inancı bizlerin zihinlerinde yer etmiştir. 

Ancak dünyada yaşanan kaosun nedeni , insan eli ile hayata geçirilmek istenilen beşeri ideolojiler yani dinler olup, beşeri dinlerin insana vereceği herhangi bir şeyin olmadığı yakınen anlaşılmış ancak bu duruma alternatif olacak İslami bir söylem maalesef geliştirilememektedir. İslam adına konuştuğunu iddia edenlerin büyük bir kısmı, yaşanan hayatın gerçeklerinden uzak bir din söylemi içinde oldukları için söylediklerinin bir çoğu kabul görmemektedir. 

Nasıl bir İslam söylemi insanları celbedebilir ?.

Bu sorunun cevabı , "insanları celbetmek için İslam'ın kuralları konusunda indirime gitmek , söylemi yumuşatmak adına bazı şeyleri güzel göstermek gibi ameliyeler içinde olmak" değildir. 

Bu gün İslam'ın anahtar kavramları olan , Tevhid , Şirk , Tağut gibi kavramlar özellikle bir takım tekfirci gurupların söylemi olduğu için , bir çoklarımız bu kelimeleri duyduğu anda ürpermektedir. Halbuki bu kavramların içerdiği anlamları öteleyerek sürülen bir hayat'ın bedeli, dünya ve ahirette hüsrana uğramak olarak karşımıza çıkacaktır. 

Bu kavramların ifade ettiği anlamlar, insan hayatının en önemli kavramları olmasına rağmen , bazılarının elinde bazılarını tekfir etmek için kullanılan bir silah haline gelmiştir. İslam'ın hakimiyeti denildiği zaman , bir çoğumuzun zihninde beliren imaj , sakalın kesilmediği , kadınların ikinci plana itildiği , bazı suçlara verilen cezaların Kur'ana aykırı olduğu (recm cezası gibi) bir yönetim olup böyle bir yönetim altında kendisini Müslüman olduğunu iddia edenler bile haklı olarak yaşamak istememektedirler.

"İslam düşüncesi" altında yaşanan çağın okunarak , yapılan yanlışlıklar doğru bir dil ile anlatılmadığı müddetçe , insanların bir çoğu İslam adlı dinden kaçarak başka dinlerin kucağında yer arayacaklardır. Başka dinlerden kastımız elbette , Yahudilik , Hıristiyanlık , Budizm v.s gibi dinler değildir. "Din" kavramını kısaca , "kişinin yaşamını belirleyen kurallar" olarak tarif ettiğimizde , hiç bir kişinin böyle bir kuraldan beri bir hayat süremeyeceğine göre , kimsenin dinsiz bir hayat sürmesi mümkün değildir. Kişilerin hayatında İslam adlı din olmaz ise , mutlaka başka isimlerle anılan dinler hakim olacaktır.  

Bu konuda en büyük sorun, Kur'an dilinin yaşayan insanlara olan hitabının anlatılmasında yaşanmaktadır. Örneğin , "Salat" kavramının sadece namaza indirgenmiş olması kişileri "Kıl beşi bitir işi" modunda bir hayata yöneltmiş , salat sadece namaz olmuş bu namaz ise sadece yatıp kalkmaya indirgenmiş sportif bir faaliyet haline dönüştürülmüştür. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür , müslümanların yaşantısı ile örnek olamamaları neticesinde yaşadıkları hayatın İslam olduğunu zannedenler , "İslam buysa ben gavur kalmayı tercih ederim" demektedirler. 

Müslümanlar olarak eksik kaldığımız taraflardan bir tanesi , İslam'ın tüm kuralları ile hakim olacağı "İslam devleti" kavramının içini doldurmaktaki olan sıkıntılarımızdır. Fıkıh , içtihad , mezhep  gibi kavramlar üzerinden yapılan kişisel çıkarımların dinleştirildiği bir islam düşüncesine sahip olmamız ve bu kavramlar üzerinden güncel bir söylem geliştirilememesi, bizleri bu konularda yaşanan çağa dair islamın bir söylemi olmadığı düşüncesine götürmektedir. 

İslam'ın diğer sistemlere karşı bir alternatif oluşturması için , onun her zaman ve zemine dair söylemi olduğunu bilmek ve bu söylemi, Kur'anı merkeze alarak oluşturmak gerekmektedir. Aksi takdirde Kur'an bizlerin elinde sadece birbirimizi tekfir etmeye yarayan bir obje haline dönüşecektir. Bu gün bir çok müslüman entellektüelin bu konuda artık pes ederek , içinde yaşadığımız sistemi içselleştirmiş olması bu sıkıntıların sonucudur. Birçok müslüman entelektüel , Tağut , Tevhid , Şirk gibi kavramları duyduklarında , "Siz hala oralardamısınız" diyerek bıyık altından gülmektedirler (bir çoğunun sakalı ve bıyığı keserek imaj değiştirdiğini  hatırlatalım). 

Son zamanlarda ortaya atılan "Ilımlı İslam" projelerinin hayata geçirilmeye başlanması sayesinde, İslam dininin çehresi değiştirilmiş , ve bu din şirk'e bile müsamaha gösteren "Vur ensesine al lokmasını" türünden bir Müslüman tipini tavsiye eden bir inanç haline getirilmiştir. İslam'ın sadece gönüllerde ve kalplerde yaşanan mistik bir inanç haline getirilmesi, en çok kendi sistemlerini dünyaya hakim kılmak isteyen emperyalistlerin işine yaramaktadır. 

Kimseye ses etmeyen , gelene ağam gidene paşam diyen bir Müslüman tipinin kimseye zararı olmayıp, böyle bir Müslüman tipinin bütün dünyada yaygınlaşması kimseyi rahatsız etmeyecek hatta memnun edecektir.

Sonuç olarak ; Cennet hayali, ahirete inanan tüm insanlar için güzel bir hayal olup , bu hayalin gerçekleşmesinin şartlarını, Allah (c.c)  kitabında beyan etmektedir. Ahirette cenneti hak etmek için , dünyayı cehenneme çeviren düşünceleri reddeden bir hayatın yaşanması başta gelen şart olarak görülmektedir. İman ve Salih amel birlikteliği içinde ,ve Muhsinlerden olarak yaşanması gereken bir hayatın karşılığı, sadece ritüel boyuta indirgenmiş bir dini yaşam değildir. Hayatın her alanına dair sözü olan bir inancın müntesibi olduğumuzun önce bizler tarafında idrak edilmesi , sonra diğer insanları doğru bir dil ile anlatılması gerekmektedir.

Bunun sağlanması için , Kur'anın mistik duygulara hitap eden bir kitap değil ,  insanın yaşadığı hayatta karşısına çıkan her şeye dair sözü olan bir kitap olduğunu bilinci içinde önce biz  Müslümanların olması gereklidir. Kur'anın her çağa olan hitabı derken , ayakkabının nasıl bağlanması gerektiğini dahi yazması gereken bir kitap akla getirilmemelidir. Özellikle son yıllarda çıkan Kur'an merkezli düşüncenin açmazlarından birisi böyle bir düşünce olup , aradıkları bazı şeylerin kitapta olmadığını gören bir kısım insan, artık bu kitabı red etmektedirler.

Bu insanların en büyük yanlışı, okudukları kitabın ayetlerinin ana yolun işaretlerini beyan ettiği , yan yollarda çıkan durumlara yani o konuda Kur'an içinde net bilgi bulunmamasına karşı insanlar tarafından, ana yolun işaretlerin beyan eden ayetleri örnek alarak yaşanan günün sorunlarına çözüm üretilebilir , bu çözüm çalışmalarının lüteratürdeki ismi "İçtihad" dır. İçtihad yolu ile diri ve canlı tutulan bir kitabın çağrısı , her zaman içinde yaşayan insanlar tarafından anlaşılarak , yaşanan zamana dair olan mesajlar daha kolay anlaşılacaktır. 

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.