17 Şubat 2024 Cumartesi

EN'AM SURESİ ÇEVİRİSİ

 1- O övgü Allah'adır O ki, o gökleri ve yeri yarattı ve o karanlıkları ve ışığı oluşturdu. Sonra da gerçeği örtmüş olan kimseler (başka şeyleri) kendilerinin Efendisine eşit tutuyorlar.

2- O ki, sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir süreye (ölüm zamanına) karar kıldı. Ve bir isimlenmiş süre, O'nun yanındadır. Sonra da siz tereddüde düşüyorsunuz.

3- Ve O Allah'tır ki, o göklerde ve o yerde (tek tanrı)dır. O, sizin gizlinizi ve açığınızı bilir ve sizin kazanmakta olduğunuz şeyleri de bilir.

4- Ve onlara kendilerinin Efendisinin delillerinden herhangi bir delil gelmiyor ki, onlar ondan ancak ilgisiz kalanlar olmasınlar.

5- Onlar, o gerçek kendilerine geldiğinde kesinlikle yalanladılar. Artık onunla alay etmekte oldukları şeyin haberleri ileride kendilerine gelecektir.

6- Onlar görmediler mi biz kendilerinden önceki kuşaktan nicesini yok ettik? Biz kendilerine o yerde öyle olanak sağlamıştık ki onu size sağlamadık ve biz onların üzerine göğü(n yağmurunu) bol bol göndermiş ve onların altlarından akar o nehirleri de oluşturmuştuk. Durumları böyleyken peşlerine takılı suçları nedeniyle biz onları yok ettik ve onlardan sonra bir diğer kuşağı meydana getirdik.

7- Ve eğer biz sana bir kağıtta (yazılı) olarak bir kitap indirseydik de onlar onu elleriyle yoklasalardı, gerçeği örtmüş olan kimseler kesinlikle: "Bu, bir apaçık sihirden başkası değil" diyecekti.

8- Ve onlar: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Ve eğer biz bir melek indirseydik, o buyruk kesinlikle yerine getirilir, sonra onlara baktırılmazdı.

9- Ve eğer biz onu bir melek yapsaydık, onu yine kesinlikle bir adam yapardık ve onların biz giymekte oldukları şeyi (inkar elbisesini) kendilerinin üzerine yine giydirirdik.

10- Ve ant olsun ki senden önceki elçiler de alay edilmişti de onlardan (o elçileri) küçümsemiş olan kimseleri, onunla alaya etmekte oldukları şey sarıvermişti.

11- Sen de ki: "Siz o yerde yürüyün, sonra da o yalanlayıcıların sonu nasıl olmuş bir bakın."

12- Sen de ki: "O göklerde ve o yerde ne varsa kimindir?" Sen de ki: "Allah'ındır." O, kendi benliğine o şefkati yazmıştır. Ant olsun ki O, o kalkışın gününe kesinlikle sizi toplayacaktır ki onda hiçbir kuşku yoktur. O kimseler ki kendi benliklerini ziyana sokmuşlardır, artık onlar inanmazlar.

13- Ve o gecenin ve o gündüzün içinde dinginleşmiş olan ne varsa O'nundur. Ve O, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.

14- Sen de ki: "Ben, o göklerin ve o yerin yarıcısı Allah'tan başkasını mı yakın edinirim? Ve O, yedirir ve (kendisi) yedirilmez." Sen de ki: "Şüphesiz ki ben, teslim olan kimselerin ilki olmakla ve: " Sen sakın sakın o ortak koşanlardan olma" (diye) buyuruldum."

15-Sen de ki: "Eğer ben Efendime baş kaldırırsam, şüphesiz ki bir büyük gün azabından kaygılanırım."

16- O gün kim ondan çevrilirse, O, kesinlikle ona şefkat etmiştir. Ve bu, o apaçık başarının ta kendisidir.

17- Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, artık onu O'ndan başka kaldırıcı olmaz. Ve eğer O sana bir hayır dokundurursa, artık O, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

18- Ve O, kendisinin kulları üstünde ezici güç sahibidir. Ve O, en bilgedir, her şeyden haberdardır.

19- Sen de ki: "Hangi bir şey tanıklık bakımından daha büyüktür?" Sen de ki: "Allah benimle sizin aranızda bir tanıktır ve bu okunan (Kur'an) bana, sizi ve ulaştığı kimseleri onunla uyarmam için vahyedildi. Gerçekten siz mi Allah'ın beraberinde diğer tanrılar olduğuna tanıklık ediyorsunuz?" Sen de ki: "Ben tanıklık etmem." Sen de ki: "O, ancak ve ancak bir tek tanrıdır. Ve şüphesiz ben sizin ortak koşmakta olduğunuz şeylerden ayrılıp uzaklaşanım."

20- Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar. O kimseler ki benliklerini ziyana sokmuşlardır, artık onlar inanmazlar.

21- Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'a karşı bir yalan yakıştırmıştır veya O'nun delillerini yalanlamıştır? Gerçek şu ki, o haksızlık yapanlar başarıya eriştirilmez.

22- Ve o gün biz onları toplu olarak sürüp toplayacağız sonra da ortak koşmuş olan kimselere: "Nerede ortaklarınız ki siz onları(n bize denk) olduğunu iddia ediyordunuz?" diyeceğiz.

23- Sonra onların ayartması: "Efendimiz Allah'a yemin olsun ki biz ortak koşanlardan değildik" demelerinden başkası olmayacak.

24- Sen bak, onlar kendi benliklerine karşı nasıl da yalan söylediler. Ve yakıştırmakta oldukları şeyler onlardan saptı.

25- Ve onlardan kimi seni dinler. Fakat onlar onu (Kur'an'ı) kavrarlar diye, biz onların kalplerinin üzerine korumalıklar ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Ve eğer onlar her bir delili görseler, ona yine de inanmazlar. Öyle ki onlar sana geldikleri zaman seninle söz dalaşı yapıyorlar, gerçeği örtmüş olan kimseler: "Bu, o ilklerin söylencelerinden başkası değil" diyor.

26- Ve onlar, ondan (başkalarını) vazgeçiriyorlar, hem de ondan (kendileri) uzak duruyorlar. Onlar kendi benliklerinden başkasını yok etmiyorlar ve bunu da fark etmiyorlar.

27- Ve eğer ki sen onların ateşin üzerinde durdurulup da: "Ah keşke biz geri döndürülsek de Efendimizin delillerini yalanlamasak ve o inananlardan olsak" dedikleri zaman bir görsen.

28- Aksine, onların önceden saklı tutmakta oldukları şey kendilerine belirmiştir. Ve eğer onlar geri döndürülseler, ondan vazgeçirildikleri şeye kesinlikle tekrar geri dönerlerdi. Ve şüphesiz ki onlar kesinlikle yalancılardır.

29- Ve onlar (önceden): "O (yaşam), bizim o yakın yaşamımızdan başkası değildir ve biz (yeniden) harekete geçirilecekler de olmayacağız" demişlerdi.

30- Ve eğer ki sen onları kendilerinin Efendisinin huzurunda durduruldukları zaman bir görsen. O: "Bu, o gerçek değil miymiş?" dedi. Onlar: "Efendimize ant olsun ki evet" dediler. O: "O halde siz gerçeği örtmekte olmanız nedeniyle o azabı tadın" dedi.

31- Allah'ın karşılamasını yalanlamış olan kimseler, kesinlikle ziyan etmiştir. Nihayet o an onlara beklenmeyen bir zamanda geldiği zaman onlar"Ey bizim onda ölçüyü kaçırmamıza karşı olan hayıflanmamız" dediler. Ve onlar günah yüklerini sırtlarında taşıyacaklardır. Dikkat edin, onların yüklenecekleri şeyler ne kötüdür.

32- Ve o şimdiki yaşam, bir oyundan ve bir oyalanmadan başka birşey değildir. Ve o sonraki yurt korunmakta olan kimseler için kesinlikle daha hayırlıdır. Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

33- Biz kesinlikle biliyoruz gerçek şu ki; Onların söylemekte oldukları şey kesinlikle seni üzüyor. Gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat hakikat şu ki o haksızlık yapanlar Allah'ın delillerini ısrarla reddediyorlar.

34- Ve ant olsun ki senden önceki elçiler de yalanlanmıştı da onlar yalanlandıkları ve rahatsızlık verildikleri şeye karşı direnç göstermişler, sonunda bizim yardımımız onlara gelmişti. Ve Allah'ın kelimelerini (elçilerine yardıma dair sözünü) hiçbir değiştirici olamaz. Ve Ant olsun ki o gönderilmişlerin (yardım) haberinden bir kısmı sana gelmiştir. 

35- Ve eğer onların ilgisiz kalmaları sana ağır geliyorsa, eğer ki sen o yerde bir tünele veya o gökte bir merdiven peşine düşmeye güç yetirebilirsen, haydi onlara (gözle görülen) bir ayet getirebiliyorsan (getir). Ve eğer Allah dileseydi, kesinlikle onları o doğruya ileten üzerinde toplardı. Öyleyse sen sakın sakın o düşüncesizlerden olma.

36- (Seni) ancak ve ancak işitmekte olan kimseler (olumlu) cevaplandırırlar. Ve o ölüleri ise Allah onları (yeniden) harekete geçirecek, sonra da onlar yalnızca O'na döndürülecekler.

37- Ve onlar: "Ona, kendisinin Efendisinden (gözle görülen) bir delil indirilmeli değil miydi?" dediler. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah (gözle görülen) bir delil indirmeye bir güç yetiricidir." Fakat hakikat şu ki onların tamamı bilmezler.

38- Ve o yerdeki hiçbir canlı ve iki kanadı ile uçmakta olan kuş yoktur ki, sizin örneğiniz gibi (yaratılış yasalarına bağlı) ana toplumlar olmasın. Biz o kitapta hiçbir şeyin ölçüsünü kaçırmadık*. Sonra onlar kendilerinin Efendisine sürülüp toplanacaklar.

* Yarattığımız ne varsa hepsi ile ilgili işleyiş yasalarını gereğince koyduk. 

39- Ve o kimseler ki bizim delillerimizi yalanlamışlardır, onlar o karanlıklar içindeki sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu saptırır ve O kimi dilerse onu doğruluğunu koruyan yol üzerinde tutar.

40- Sen de ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz bana söyleyin. Eğer Allah'ın azabı size gelse veya o an size gelse, siz Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? 

41- Aksine, siz yalnızca O'nu çağırırsınız. Eğer O dilerse sizin (kaldırılması için) kendisini çağırmakta olduğunuz şeyi kaldırır ve siz de ortak koşmakta olduğunuz şeyleri (bir an için) unutursunuz."

42- Ve ant olsun ki biz senden önceki ana toplumlara da (elçiler) göndermiştik de onlar yalvarıp yakarsınlar diye o baskıya ve o zarara tutmuştuk.

43- Bu durumda bizim baskımız onlara geldiği zaman, artık onlar yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Fakat onların kalpleri katılaştı ve o şeytan onlara işlemekte oldukları şeyleri süsledi.

44- Ne zaman ki onlar, kendisiyle hatırlatıldıkları şeyi (kitabı) unuttular, biz de onların üzerine her bir şeyin kapılarını açtık. Nihayet onlar verilmiş olan şeylerle (şımarıp) sevindikleri zaman, biz onları beklenmeyen bir zamanda tutuverdik de onlar birden umut yitirenler oldular.

45- Böylece haksızlık yapmış olan topluluğun arkası kesildi. Ve o övgü, o tüm insanların Efendisi Allah'adır.

46- Sen de ki: "Bana söyleyin, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmelerinizi tutsa ve kalplerinizin üzerini mühürlese, onu Allah'ın dışında size getirecek tanrı kimdir?" Sen bak, biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz sonra onlar sert tutum takınıyorlar.

47- Sen de ki: "Bana söyleyin, eğer Allah'ın azabı beklenmeyen bir zamanda veya açıkça size gelse, o haksızlık yapanlar topluluğundan başkası mı yok edilir?"

48- Ve biz o gönderilmişleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmalarından başka göndermeyiz. O halde kim inanır ve (durumunu) düzeltirse, artık onların üzerine hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

49- Ve o kimseler ki, bizim delillerimizi yalanladılar, itaatten çıkmakta oldukları nedeniyle onlara o azap dokunacaktır.

50- Sen de ki: "Ben size 'Allah'ın depoları benim yanımdadır' demiyorum. Ve ben o algılanamayananı da bilmiyorum ve ben size 'Şüphesiz ki ben bir meleğim' de demiyorum. Ben, bana vahyedilmekte olan şeyden başkasını izlemiyorum." Sen de ki: "O kör ile o gören denk midir? Siz hiç iyice düşünmez misiniz?"

51- Ve sen, kendilerinin Efendisine sürülüp toplanacaklarından kaygılanmakta olan kimseleri, onunla uyar ki, O'nun berisinden bir yakın ve bir eşlikçi onlar için yoktur. Umulur ki onlar korunurlar.

52- Ve sen o sabah ve o akşam (sürekli olarak) kendilerinin Efendisini O'nun yüzünü isteyerek çağırmakta olan kimseleri sakın kovma. Onların hesabından hiçbir şey senin üzerinde değildir. Senin hesabından da hiçbir şey onların üzerinde değildir ki onları kovman nedeniyle o haksızlık yapanlardan olasın.

53- Ve böylece biz onları: "Allah'ın aramızdan kendilerine büyük iyilikte bulunduğu bunlar mı?" demeleri için bir kısmını bir kısmı ile ayarttık. Allah o şükredenleri en iyi bilen değil midir?

54- Ve bizim delillerimize inanmakta olan kimseler sana geldiği zaman, artık sen de ki: "Selam sizin üzerinizedir. Sizin Efendiniz kendi benliği üzerine o şefkati yazmıştır. Şöyle ki: Sizden kim bir düşüncesizlikle bir kötülük işler, sonra onun arkasından itaate döner ve (durumunu) düzeltirse, artık şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir."

55- Ve o suç işleyenlerin yolunun açıkça belli olması için, biz o delilleri işte böyle ayrıntılandırıyoruz.

56- Sen de ki: "Şüphesiz ki ben, sizin Allah'ın berisinden çağırmakta olduğunuz şeylere kulluk etmekten vazgeçirildim." Sen de ki: "Ben sizin keyfi eğilimlerinizi izlemem. Aksi takdirde kesinlikle sapmış olurum ve o doğruya iletilenlerden olmam."

57- Sen de ki: "Şüphesiz ki ben Efendimden bir apaçık belge üzerindeyim ve siz onu yalanladınız. O şey benim yanımda değildir ki siz onun çabuklaşmasını istiyorsunuz. O karar, Allah'tan başkasına da ait değildir. O, gerçeği anlatır ve O, o ayırıcıların en hayırlısıdır."

58- Sen de ki: "Eğer o şey benim yanımda olsaydı ki siz onun çabuklaşmasını istiyorsunuz, benimle sizin aranızdaki o buyruk kesinlikle yerine getirilirdi. Ve Allah o haksızlık yapanları bilicidir."

59- Ve o algılanamayanın anahtarları, O'nun yanındadır. Onu O'ndan başkası bilmez. Ve O, o karada ve o su kütlesinde ne varsa bilir. Hiçbir yaprak düşmüyor ki O onu bilmesin. Ve o yerin karanlıkları içinde hiçbir dane, hiçbir yaş ve hiçbir kuru olmaz ki, bir apaçık kitapta olmasın.

60- Ve O ki, geceleyin sizin ömrünüzü tamamlıyor ve sizin gündüzleyin neyi deştiğinizi (kazandığınızı) biliyor, sonra sizi bir isimlenmiş sürenin yerine getirilmesi için onda sizi (yeniden) harekete geçiriyor. Sonra sizin dönüş yeriniz O'nadır, sonra O işlemekte olduğunuz şeyleri size haberlendirecektir.

61- Ve O, kendisinin kulları üstünde ezici güç sahibidir, ve sizin üzerinize (yaptıklarınızı) koruyucu (melekler) gönderir. Nihayet sizden birine o ölüm geldiği zaman, bizim elçilerimiz onun ömrünü tamamlar ve onlar (görevlerinde) ölçüyü kaçırmazlar.

62- Sonra onlar kendilerinin o gerçek yakınları Allah'a geri döndürülürler. Dikkat edin, o karar O'nundur ve O, o hesabı görücülerin en hızlısıdır.

63- Sen de ki: "O karanın ve o su kütlesinin karanlıklarından sizi kim kurtarıyor? Yalvarıp yakararak ve saklı olarak, 'Ant olsun ki eğer O bizi bundan kurtarırsa, biz kesinlikle ve kesinlikle o şükredenlerden olacağız' (diye) O'nu çağırıyorsunuz."

64- Sen de ki: "Allah sizi ondan ve her bir çıkmazdan kurtarıyor. Sonra da siz O'na ortak koşuyorsunuz."

65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir dayanak değilim."

67-Her haberin bir sabitleşme zamanı vardır. Ve siz (bunu) ileride bileceksiniz.

68- Ve sen bizim delillerimiz hakkında (alaya) dalan kimseleri gördüğün zaman, bir sözün başkasına dalıncaya kadar, artık onlardan ilgisiz kal. Ve eğer o şeytan sana unutturursa, (öğüdü) hatırladıktan sonra, artık sen o haksızlık yapanlar topluluğunun beraberinde sakın oturma.

69- Ve korunmakta olan kimselerin üzerine onların hesabından hiçbir şey yoktur. Fakat onlara bir hatırlatma vardır ki onlar korunalar.

70- Ve sen kendi yükümlülüklerini bir oyun ve bir oyalanma olarak bellemiş ve o yakın yaşamın kendilerini aldattığı kimseleri bırak ve hiçbir benlik kazandığı nedeniyle tutsaklaşmasın diye onunla hatırlatma yap. Allah'ın berisinden bir yakın ve bir eşlikçi onun için yoktur. Ve eğer o (benlik) her türlü eşitlik bedelini denkleştirse de, ondan alınmaz. İşte onlar kazandıkları nedeniyle tutsaklaşmış olan kimselerdir. Gerçeği örtmekte olmaları nedeniyle bir kaynar sudan içecek ve bir acı verici azap onlar içindir.

71-  72- Sen de ki: "Biz, Allah'ın berisinden bize faydası olamayacak ve zararı olamayacak şeyleri mi çağıralım? Ve Allah bizi o doğruya ilettikten sonra ökçelerimiz üzerinde geri döndürülelim de o şeytanların kendisini kaydırdığı, o yerde şaşkın bir halde dolaşan, (inanan) arkadaşlarının onu 'Bize gel'  diye çağırmakta olduğu kişi gibi mi olalım?" Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah'ın iletmesi, o doğruya iletmenin ta kendisidir. Ve biz o tüm insanların Efendisine teslim olmakla buyurulduk ve 'siz o kulluk görevini ayağa kaldırın ve O'na karşı korunun' diye (buyurulduk). Ve O ki, yalnızca kendisine sürülüp toplanılacağınızdır."

73- Ve O ki, o gökleri ve o yeri o gerçekle yarattı. Ve O "Ol" diyeceği gün hemen oluverir. O'nun sözü gerçektir. Ve o boruya üfürüleceği gün o hükümranlık O'nundur. O, o algılanamayananın ve o tanık olunanın bilicisidir. Ve O, en bilgedir, her şeyden haberdardır.

74- Ve bir zaman İbrahim, kendi babası Azer'e: "Sen, putları tanrılar olarak mı ediniyorsun? Şüphesiz ki ben, seni ve senin topluluğunu bir apaçık sapkınlık içinde görüyorum" demişti.

75- Ve böylece biz İbrahim'e, o göklerin ve o yerin hükümranlığını(n kimde olduğunu) gösteriyorduk ve sonunda kesinkes inananlardan olsun.

76- Ne zaman ki o gece onun üzerini kapadığında (gökte) parlayan bir cisim görmüş o: "Bu, benim efendimdir" demiş, ne zaman ki battığında ise o: "Ben o batanları sevmem" demişti.

77- Ne zaman ki ayı doğucu olarak gördüğünde o: "Bu, benim efendimdir" demiş, ne zaman ki battığında o: "Eğer ki Efendim beni doğruya iletmeseydi, ben kesinlikle o sapkınlar topluluğundan olurdum" demişti. 

78- 79- Ne zaman ki güneş'i doğucu olarak gördüğünde o: "Bu, benim efendimdir, bu daha büyük" demiş, ne zaman ki battığında o: "Ey topluluğum, şüphesiz ki ben sizin ortak koşmakta olduğunuz şeylerden ayrılıp uzaklaşanım. Şüphesiz ki ben (fıtrat yasalarına) meyleden olarak yüzümü o gökleri ve o yeri yarmış olana yönelttim ve ben o ortak koşanlardan değilim" demişti.

80- 81- 82- Ve onun topluluğu kendisiyle tartışmaya girişmiş o da: "Siz, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Oysa O beni doğruya iletmiştir. Ve ben sizin O'na ortak koşmakta olduğunuz şeylerden kaygılanmam, Efendimin bir şey dilemesi hariç. Benim Efendim her bir şeyi bilgice kapsamıştır. Siz hiç hatırlamaz mısınız? Siz, hakkında size hiçbir yetki indirmediği şeyleri, Allah'a ortak koşmaktan kaygılanmazlar iken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl kaygılanırım? Eğer siz biliyorsanız (söyleyin) o iki kısımdan hangisi o güvende olmaya daha hak sahibidir? O kimseler ki inandılar ve inançlarına haksızlığı giydirmediler, işte onlar, o güvende olmak onlar içindir ve onlar doğruya iletilenlerdir"demişti.

83- Ve bu, bizim tartışma delilimizdir ki biz onu kendi topluluğuna karşı İbrahim'e vermiştik. Biz dileyeceğimiz kimseyi kademelerle yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Efendin mutlak bilgedir, her şeyi bilicidir.

84- Ve biz ona İshak'ı ve Yakub'u bahşetmiş, her birini doğruya iletmiştik. Ve biz önceden de Nuh'u doğruya iletmiştik. Ve onun soyundan Davud'u ve Süleyman'ı ve Eyyub'u ve Yusuf'u ve Musa'yı ve Harun'u da. Biz o iyilik edenlere böyle karşılık veririz.

85- Ve Zekeriyya'yı ve Yahya'yı ve İsa'yı ve İlyas'ı da (doğruya iletmiştik). Her biri o düzgünlerdendi.

86- Ve İsmail'i , Elyesa'yı, Yunus'u ve Lut'u, biz her birini o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştık.

87- Ve kendi babalarından ve soylarından ve kardeşlerinden de. Ve biz onları derleyip toplamış ve doğruluğunu koruyan yola iletmiştik.

88- Bu, Allah'ın doğruya iletmesidir ki O, kendisinin kullarından kimi dilerse onunla doğruya iletir. Ve eğer onlar da ortak koşmuş olsalardı, işlemekte oldukları şeyler onlardan kesinlikle boşa giderdi.

89- İşte onlar o kimselerdir ki, biz kendilerine o kitabı ve o bilgeliği ve o haberciliği vermiştik. Yok eğer şunlar (Mekkeliler) bunları (kitabı, bilgeliği, haberciliği) örterse, biz bir topluluğu kesinlikle onların yerine geçiririz ki onlar bunları örtücüler olmazlar.

 90- İşte onlar o kimselerdir ki, Allah onları doğruya iletmiştir, o halde sen de onların doğruya iletilmelerini kendine model edin. Sen de ki: "Ben, sizden buna karşı bir ödül talep etmiyorum. O, tüm insanlar için ancak bir hatırlatmadan başka bir şey değildir."

91- Ve Allah'ı O'nun gerçek değerince değerlendiremediler, hani onlar: "Allah, beşer üzerine hiçbir şey indirmedi" demişlerdi. Sen de ki: "O kitabı kim indirdi ki onu Musa o insanlara bir ışık ve bir doğruya ileten olarak getirmiş, siz de onu  yazılı kağıtlar haline düzenliyorsunuz* onların (bir kısmını) belirtiyorsunuz* ve birçoğunu da gizliyorsunuz*. Ve sizin ve atalarınızın bilmedikleri şeyler (onunla) size öğretilmiştir Sen de ki:"Allah (indirdi)." Sonra da sen onları daldıklarının içinde oynamaya bırak.

*Bu ayette geçen Tec'alunehu, Tubduneha ve Tuhfune kelimelerinin gaip sigası ile kıraatı vardır. Buna göre kelimeler Yec'alunehu, Yubduneha ve Yuhfune olarak okunduğunda onlar yani Yahudilerin kitaplarını o hale getirdiği anlaşılmaktadır. Bizim kanaatimiz bu kıraat ile okunduğunda ayetin daha net anlaşılabileceği yönündedir. Eğer bu ayetin tefsirlerine bakılacak olursa kafa karıştırıcı yorumlara rastlanacaktır. Farklı kıraat konusu Keşşaf, Razi, Beydavi ve Elmalılı tefsirinin ilgili ayetinden bakılabilir. Bu konu ayrı bir makale olarak blogumuzda mevcuttur.

92- Ve bu, bereket verilmiş bir kitaptır ki biz onu sana kendisinin önünde olan şeyi doğrulayıcı olarak ve o kasabaların anasını ve onun çevresindeki kimseleri senin uyarman için indirdik. Ve o sonraki (yaşama) inanmakta olan kimseler buna inanırlar ve onlar o kulluk görevlerinin üzerini koruyanlardır.

93- Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'a karşı bir yalan yakıştırmış veya: "Bana da vahyedildi" demiştir ki oysa ona hiçbir şey vahyedilmemiştir, ve o: "Allah'ın indirdiği şey gibi bende indireceğim" demiştir? Ve eğer ki sen o haksızlık yapanları o ölümün dalgınlıkları içinde oldukları ve o melekler onlara ellerini genişleticiler oldukları zaman: "Çıkarın benliklerinizi. Bugün siz Allah'a karşı gerçeğin dışında söylemekte olmanız ve O'nun delillerinden büyüklük taslamanız nedeniyle o alçaltıcılığın azabıyla karşılık göreceksiniz" (derken) bir görsen. 

94- (Allah onlara şöyle diyecek): "Ve ant olsun ki bizim sizi ilk defasında yarattığımız gibi bize birer birer olarak geldiniz ve bizim sizi güçlendirdiğimiz (mal ve insan gücü gibi) şeyleri sırtlarınızın ötesinde bıraktınız. Ve biz, eşlikçilerinizi de sizin beraberinizde göremiyoruz ki siz onları içinizde (Allah'a) ortaklar olduğunu iddia etmiştiniz. Ant olsun ki sizin aranız(daki bağlar) büsbütün kesilmiş ve sizin (tanrılıklarını) iddia etmekte olduğunuz şeyler sizden sapmıştır."

95- Şüphesiz ki Allah, o dane ve o çekirdeğin yarıcısıdır. O, o ölüden o yaşayanı çıkarır ve o yaşayandan da o ölüyü çıkarandır. Bu(nları yapan), Allah'tır. Böyle iken siz nasıl da gerçeği ters yüz ediyorsunuz?

96- (O), sabahın yarıcısıdır. Ve O, o geceyi bir dinginleşme ve o güneşi ve o ay'ı bir hesap (aracı) oluşturdu. Bu, o mutlak üstünün, o her şeyi bilicinin güç yetirmesidir.

97- Ve O ki, o yıldızları, o karanın ve o su kütlesinin karanlıkları içinde onlarla doğruya iletilesiniz diye sizin için oluşturdu. Bilecek bir topluluğa (gözle görülen) biz o delilleri kesinlikle ayrıntılandırdık.

98- Ve O ki, sizi bir tek benlikten oluşturdu. Akabinde bir sabitleşme yeri ve (yaşamdan) ilgi kesme yeri (oluşturdu). Kavrayacak bir topluluğa (gözle görülen) biz o delilleri kesinlikle ayrıntılandırdık.

99- Ve O ki, o gökten bir su indirdi. Böylece biz onunla her bir şeyin bitkisini çıkardık, ardından ondan bir yeşillik çıkardık, biz ondan da birbiri üstüne binen halde daneler çıkarıyoruz. Ve o hurmadan onun tomurcuğundan yere yakın halde salkımlar ve birbirine benzeşen benzeşmeyen halde üzümlerden ve o zeytinlerden ve o narlardan bahçeler (çıkarıyoruz). Siz ürün verdiği ve olgunlaştığı zaman onun ürününe bakın (da şükredin). Şüphesiz ki sizin için bunlarda inanacak bir topluluğa kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

100- Ve onlar cinleri Allah'a ortaklar yaptılar. Oysa onları da O yarattı ve onlar bir bilgi olmaksızın O'na oğulları ve kızları (isnad ederek) kestirip attılar. O, münezzehtir ve onların nitelemekte oldukları şeylerden yücedir.

101- (O), o göklerin ve o yerin örneksiz takdir edicisidir. O'nun bir (hayat) arkadaşı olmadığı halde O'nun bir çocuğu nasıl olabilir? Ve O, her bir şeyi yaratmıştır. Ve O, her bir şeyi bilicidir.

102- Bu Allah sizin Efendinizdir. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Her bir şeyin yaratıcısıdır, o halde siz de O'na kulluk edin. Ve O, her bir şeyin üzerine dayanaktır.

103- O görme duyuları O'na erişemez, oysa O, o görme duyularına erişir. Ve O, çok lutfedicidir, her şeyden haberdardır.

104- Size Efendinizden sağgörüler kesinlikle gelmiştir. Artık kim görürse, kendisinin benliği içindir. Ve kim kör olursa, benliğinin aleyhinedir. (Sen de ki): "Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim."

105- Ve böylece biz o ayetleri evirip çeviriyoruz ki onlar "Sen ders almışsın" desinler ve biz de onları bilecek bir topluluğa açıklayalım.

106- Sen, Efendinden sana vahyedilmiş olan şeyi izle. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Ve o ortak koşanlardan ilgisiz kal.

107- Ve eğer Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Ve biz seni onların üzerine bir koruyucu yapmadık. Ve sen onların üzerinde bir dayanak da değilsin.

108-  Ve siz onların Allah'ın berisinden olanları çağıran kimselere sakın sövmeyin, yoksa onlar da bir düşmanlıkla, bir bilgi olmaksızın Allah'a söverler. Biz her bir ana topluma kendi işlerini böyle süsledik. Sonra onların dönüş yerleri kendilerinin Efendisinedir sonra O, işlemekte oldukları şeyleri onlara haberlendirecektir.  

109- Ve onlar güçlü yeminleriyle Allah'a kasem ettiler, eğer ki kendilerine (gözle görülen) bir delil gelirse, ona (delile) kesinlikle inanacaklar. Sen de ki: "(Gözle görülen) o deliller ancak ve ancak Allah'ın yanındadır." O (delil) geldiği zaman da ona inanmayacak olduklarının siz farkında değil misiniz?

110- Ve biz onların gönüllerini ve görmelerini ona (Kur'an'a) ilk  defasında inanmadıkları gibi çeviririz ve onları bırakırız da kendi taşkınlıkları içinde bocalarlar.

111- Ve eğer biz onların üzerine o melekleri indirmiş olsaydık ve o ölüler onlarla iletişim kursaydı ve her bir şeyi karşılarına sürüp toplasaydık, onlar Allah dilemedikçe inanacak değillerdi. Fakat hakikat şu ki onların tamamı düşüncesizlik ediyorlar.

112- 113- Ve biz böylece her bir haberci için o insanın ve o cin'in  şeytanlarını bir düşman yaptık. Onların bir kısmı bir kısmını aldatmak için o sözün yaldızlısını fısıldıyor. Ve eğer senin Efendin dileseydi, onu yapamazlardı. Artık sen onları ve yakıştırmakta oldukları şeyleri, o sonraki (yaşama) inanmaz kimselerin gönüllerinin ona meyletmesi ve onların ona hoşnut olmaları ve onların edinici oldukları şeyi edinmeye devam etmeleri için bırak.

114- (Sen de ki): "Ben hakem olarak Allah'tan başkasının peşine mi düşerim? Oysa O size o kitabı ayrıntılanmış olarak indirmiştir." Ve bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onun senin Efendinden o gerçekle indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen sakın sakın o tereddüde düşenlerden olma.

115- Ve senin Efendinin kelimesi doğruluk bakımından ve eşitlik bakımından tamam olmuştur. O'nun kelimelerini hiçbir değiştirici olamaz. Ve O, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.

116- Ve eğer sen o yer (Mekke) deki kimselerin daha çoğuna itaat edersen, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar o kanıdan başka bir şeyi izlemiyorlar. Ve onlar tahmin yürütmekten başkasını yapmıyorlar.

117- Şüphesiz ki senin Efendin kendisinin yolundan sapmakta olan kimseyi en iyi bilenin ta kendisidir ve O, o doğruya iletilenleri de en iyi bilendir.

118- O halde siz o şeyden yiyin ki onun üzerine Allah'ın adı hatırlanmıştır, eğer O'nun delillerine inananlar iseniz.

119-  Ve size ne oluyor o şeyden yemiyorsunuz ki onun üzerine Allah'ın adı hatırlanmıştır? Oysa O, sizin üzerinize yasakladığı şeyleri ayrıntılı olarak açıklamıştır, kendisini (yemeye) mecbur kaldığınız şey başka. Ve şüphesiz ki onların birçokları bir bilgi olmaksızın keyfi eğilimlerine uyarak saptırıyorlar. Şüphesiz ki senin Efendin, o aşırı gidenleri en iyi bilenin ta kendisidir.

120- Siz, o günahın görünenini ve onun görünmeyenini bırakın. Şüphesiz ki o günahı kazanmakta olan kimseler, edinmekte oldukları nedeniyle yakında karşılık göreceklerdir.

121- Ve siz o şeylerden sakın yemeyin ki onların üzerine Allah'ın adı hatırlanmamıştır. Ve şüphesiz ki o(nu yemek), kesinlikle itaatten çıkmaktır. Ve şüphesiz ki o şeytanlar sizinle söz dalaşı yapmaları için, kendi yakınlarına kesinlikle fısıldıyorlar. Ve eğer siz onlara itaat ederseniz, şüphesiz ki siz de kesinlikle ortak koşanlarsınız.

122- Ölü halde olup da bizim kendisine hayat verdiğimiz ve ona o insanların arasında onunla ilerleyeceği bir ışık verdiğimiz kimse, o karanlıkların içindeki ondan çıkıcı olmayan kimsenin örneği gibi midir? O gerçeği örtücülere işlemekte oldukları şeyler işte böyle süslenmiştir.

123- Ve böylece biz her bir kasabada (ekonomik ve sosyal açıdan) büyükleri, onda tuzak kurmaları için o (kasaba)nın suç işleyenleri yaptık. Oysa onlar benliklerinden başkasına tuzak kurmuyorlar ve bunu da fark etmiyorlar.

124- Ve onlara bir delil geldiği zaman: "Allah'ın elçilerine verilmiş olan şeyin bir örneği bize de verilene kadar, biz asla inanmayacağız" dediler. Allah, kendisinin mesajını nereye (ve kime) vereceğini en iyi bilendir. Suç işlemiş olan kimselere tuzak kurmakta oldukları nedeniyle Allah'ın yanından bir küçülmüşlük ve bir çetin azap eriştirilecektir.

125- Artık kimi ki Allah onu doğruya iletmeyi isterse, onun göğsünü İslam'a genişletir. Ve kimi ki O onu saptırmayı isterse, onun göğsünü o göğe yukarı çıkarılıyormuş gibi dar, buruk hale getirir. Allah, inanmaz kimselerin üzerine o pisliği işte böyle bırakır.

126- Ve bu, senin Efendinin doğruluğunu koruyan yoludur. Hatırlayacak bir topluluğa biz o delilleri ayrıntılı olarak kesinlikle açıkladık.

127- Kendilerinin Efendisinin yanında o esenliğin yurdu onlar içindir. Ve O, işlemekte oldukları nedeniyle onların yakınıdır.

128- Ve o gün O, onları bir bütün olarak sürüp toplayacak: "Ey cin oymağı, o insandan (inkarcıları) çoğalttınız" (diyecek). Ve onların o insandan olan yakınları, "Ey Efendimiz, bir kısmımız bir kısmımızla yararlandı ve biz senin bize belirlediğin süremize ulaştık" demiştir. O da: "O ateş, Allah'ın dilemiş olması başka, sizin onda sürekli kalıcılar olarak barınacağınız yerdir" demiştir. Şüphesiz ki senin Efendin, mutlak bilgedir, her şeyi bilicidir.

129- Ve böylece biz o haksızlık yapanların bir kısmını, kazanmakta oldukları nedeniyle bir kısmına (o ateşte de birbirlerinin) yakını yapacağız.

130- (Allah onlara): "Ey o cin ve o insan oymağı size, sizden olan elçiler gelmedi mi? Onlar benim delillerimi size anlatıyorlar ve sizi bu gününüzün karşılaşmasını uyarıyorlardı?" (dedi). Onlar: "Biz,(geldiklerine) benliklerimiz üzerine tanıklık ederiz." dediler. Ve o yakın yaşam onları aldatmıştı ve onlar da (hesap gününde) kendilerinin kesinlikle gerçeği örtücüler olduklarına kendi benlikleri üzerine tanıklık etmişlerdir.

131- Bu, senin Efendinin o kasabaları haksızlık yaparak ve onun mensupları (elçilerden) duyarsız kalanlar iken yok edici olmadığındandır.

132- Ve her biri için işledikleri şeylerden dereceleri olacaktır. Ve senin Efendin onların işlemekte oldukları şeylerden duyarsız değildir.

133- Ve senin Efendin ihtiyaçsızdır, o şefkatin sahibidir. Eğer O dilerse sizi giderir ve sizi diğer bir topluluğun soyundan oluşturduğu gibi dileyeceği kimseleri de size ardıl yapar.

134- Şüphesiz ki size söz verilmekte olan şey, kesinlikle gelicidir ve siz de (bunu) yetersiz bırakıcılar da değilsiniz.

135- Sen de ki: "Ey topluluğum, siz durumunuzun gereği üzere işleyin. Ben de işleyiciyim. O yurdun sonunun kimin olacağını artık siz ileride bileceksiniz. Gerçek şu ki, o haksızlık yapanlar başarıya eriştirilmez."

136- Ve onlar Allah'a, O'nun yaydığı o ekinden ve o gönenç sağlayan hayvanlardan bir hisse tayin ettiler de kendi iddialarınca: "Bu, Allah'a ve bu da, bizim ortaklarımıza" dediler. Ne var ki onların ortakları  için olan şey Allah'a ilişmez. Ve Allah için olan şey ise, artık o onların ortaklarına ilişir. Onların karar vermekte oldukları şey ne kötüdür.

137- Ve böylece onların ortakları, o ortak koşanlardan birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süsledi ki bunun sonucunda onları (ateşe) düşürsün ve (sahte) yükümlülüklerini onların üzerine giydirsin. Ve eğer Allah dileseydi, onu yapamazlardı. Artık sen onları ve yakıştırmakta oldukları şeyleri bırak.

138- Ve onlar kendi iddialarınca: "Bu gönenç sağlayan hayvanlar ve ekin koruma altındadır. Onları bizim dileyeceğimiz kimselerden başkası yiyemez" dediler. Ve bazı gönenç sağlayan hayvanlar var ki, onların sırtları(na binmek onlar tarafından) yasaklandı. Ve bazı gönenç sağlayan hayvanlar var ki, onların üzerine Allah'ın adını hatırlamazlar, O'na karşı bir yakıştırma olarak (bunu yaparlar). Yakıştırma yapmakta oldukları nedeniyle, O yakında onlara karşılıklarını verecektir.

139- Ve onlar: "Şu gönenç sağlayan hayvanların karınlarında olan şeyler sadece erkeklerimize özeldir ve eşlerimizin üzerine yasaklaştırılmıştır. Ve eğer o ölü halde olursa, artık onlar (o zaman) onda ortaktırlar." dediler. Nitelemelerinin karşılığını, O yakında onlara verecektir. Şüphesiz ki O, mutlak bilgedir, her şeyi bilicidir.

140- O kimseler kesinlikle ziyan etmiştir, ki onlar bir bilgi olmaksızın ahmakça çocuklarını öldürmüşler ve Allah'ın onlara rızık olarak verdiği şeyleri Allah'a karşı bir yakıştırma yaparak yasaklaştırmışlardır. Onlar kesinlikle sapmışlar ve doğruya iletilenler de olmamışlardır.

141- Ve O ki, çardaklı ve çardaksız bahçeleri ve o hurmaları ve yemişi değişik o ekinleri ve (tadları) birbirine benzeşen ve benzeşmeyen o zeytinleri ve o narları yetiştirdi. Siz, ürün verdiği zaman, onun ürününden yiyin ve onun biçme gününde de hakkını verin ve sakın savurganlık yapmayın. Şüphesiz ki O, o savurganlık yapanları sevmez.

142- Ve o gönenç sağlayan hayvanlardan da yük taşıyan olarak ve (tüyünden) yaygı olarak da (kullanılanı yetiştirdi). Siz, Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden yiyin ve o şeytanın adımlarını sakın izlemeyin. Şüphesiz ki o, sizin için bir apaçık düşmandır.

143- (Gönenç sağlayan hayvanları) sekiz eş (olarak yarattı); O koyundan iki ve o keçiden iki. Sen de ki: "O iki erkeği mi yasakladı, yoksa o iki dişiyi mi? Yoksa o iki dişinin rahimlerinin onun üzerini sarmaladığını mı? Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, beni bir bilgiyle haberlendirin."

144- Ve o deveden iki ve o sığırdan iki. Sen de ki: "O iki erkeği mi yasakladı, yoksa o iki dişiyi mi? Yoksa o iki dişinin rahimlerinin onun üzerini sarmaladığını mı? Yoksa Allah bunu size tembihlediği zaman siz tanıklar mıydınız?" O halde o kimseden daha haksızı kimdir ki o, o insanları bir bilgi olmaksızın saptırmak için Allah'a karşı bir yalan yakıştırmıştır? Şüphesiz ki Allah, o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

145- Sen de ki: "Ben, bana vahyedilmiş olan şeyler içinde yiyen bir kimsenin onu yemesi yasak edilmiş, bir leş veya bir akıcı kan veya domuzun eti ki çünkü o bir pisliktir veya itaatten çıkmak olarak, (kesilirken) ona Allah'tan başkasına ses yükseltilmiş (Allah'tan başkasının adı anılmış) olması dışında (bir yasak) bulamıyorum." Artık kim (açlık sebebi ile) zarar görürse, (başkasının hakkına) saldırganlık yapmaksızın ve aşırı gitmeksizin (yerse), artık şüphesiz ki senin Efendin, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

146- Ve biz Yahudi* kimselerin üzerine de tırnak sahibi bütün (hayvanları daha önce) yasaklaştırmıştık. Ve onların üzerine o sığırdan ve o koyundan o ikisinin iç yağlarını, o ikisinin sırtlarında veya bağırsaklarında taşıdığı veya kemiğe karışanları dışında, yasaklaştırmıştık. Bu, saldırganlıkları nedeniyle bizim onlara karşılığımızdır. Ve şüphesiz ki biz kesinlikle doğru söyleyenleriz.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

147- Yok eğer onlar seni yalanlarlarsa artık sen de ki: "Sizin Efendiniz kapsayıcı şefkat sahibidir. Ve O'nun baskısı da o suç işleyenler topluluğundan geri döndürülmez."

148- Ortak koşmuş olan kimseler diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, biz ve bizim atalarımız ortak koşmaz ve biz de hiçbir şeyi yasaklaştırmazdık." Kendilerinden önceki kimseler de böyle yalanlamıştı da sonunda bizim baskımızı tatmışlardı. Sen de ki: "Herhangi bir bilgi sizin yanınızdamı ki siz onu bize karşı çıkarıyorsunuz? Siz, o kanıdan başkasını izlemiyorsunuz ve tahmin yütümekten başkasını yapmıyorsunuz."

149- Sen de ki: "Zirveye ulaşan kesin delil Allah'ındır. Eğer O dileseydi, sizi kesinlikle toplu olarak doğruya iletirdi."

150- Sen de ki: "Siz, Allah'ın bunu yasaklamış olduğuna dair tanıklık edecek tanıklarınızı getirin." Yok eğer onlar tanıklık ederlerse, sen onların beraberinde sakın tanıklık etme. Ve sen o kimselerin keyfi eğilimlerini sakın izleme ki onlar bizim delillerimizi yalanlamışlar ve o kimseler o sonraki (yaşama) inanmazlar. Ve onlar kendilerinin Efendisine (başkalarını) eşit tutarlar.

151- Sen de ki: "Gelin ben Efendinizin size yasakladığı şeyleri peşi sıra okuyayım. O'na hiçbir şeyi sakın ortak koşmayın ve anne babaya bir iyilikle (davranın). Ve geçim darlığından dolayı çocuklarınızı sakın öldürmeyin. Size de ve onlara da biz rızık veriyoruz. Ve o hayasızlıklara, onlardan açık olan şeye ve açık olmayan şeye sakın yaklaşmayın. Ve o benliği öldürmeyin ki, Allah onu  o gerçek (neden) dışında öldürmeyi yasaklamıştır. Bu, size onu tembihlediğidir ki siz bağlantı kurabilesiniz."

152- "Ve siz o yetimin malına, o (yetim) en çetinliğine ulaşıncaya kadar, onun en iyisi dışında sakın yaklaşmayın. Ve o ölçeği ve o teraziyi hakkaniyetle tastamam yapın. Biz bir benliği kendi (maddi) kapsayıcılığının dışında sorumlu tutmayız. Ve söylediğiniz zaman eğer ki yakınlık sahibi olsa da, eşitliği sağlayın. Ve Allah'a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. Bu, size onu tembihlediğidir ki siz hatırlayasanız."

153- Ve şüphesiz ki bu, benim doğruluğunu koruyan yolumdur, o halde siz de onu izleyin. Ve siz o (başka) yolları sakın izlemeyin, (başka yollar) sonra sizi O'nun yolundan ayrıştırır. Bu, size onu tembihlediğidir ki siz korunabilesiniz.

154- Ayrıca biz Musa'ya o kitabı, en iyi kimseye karşı (nimetimi) tamamlamak ve her bir şeyi ayrıntılı açıklamak ve bir yola ileten ve bir şefkat olarak verdik ki, onlar kendilerinin Efendisinin karşılamasına inanalar.

155- Ve bu da bereket verilmiş bir kitaptır ki, biz onu indirdik. O halde siz onu izleyin ve korunun ki şefkat göresiniz.

156- (Siz): "O kitap, ancak ve ancak bizden önceki iki zümrenin üzerine indirilmiş ve şüphesiz ki biz onların derslerinden kesinlikle duyarsızlar idik" dersiniz diye (indirdik).

157- Veya (siz): "Eğer o kitap bizim üzerimize indirilmiş olsaydı, kesinlikle biz onlardan daha doğru yolda olurduk" dersiniz (diye indirdik). Size Efendinizden bir apaçık belge ve bir doğruya ileten ve bir şefkat, kesinlikle gelmiştir. O halde o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'ın delillerini yalanlamıştır ve onlardan yana sert tutum takınmıştır? Bizim delillerimizden yana sert tutum takınmakta olan kimselere, sert tutumda oldukları nedeniyle yakında o azabın sıkıntılısıyla karşılık vereceğiz.

158- Onlar (inanmak için) kendilerine ancak o meleklerin gelmesine mi veya senin Efendinin gelmesine mi veya senin Efendinin bir kısım (gözle görülen) delillerinin gelmesine mi bakıyorlar? Senin Efendinin bir kısım (gözle görülen) delillerinin geleceği gün bir benlik ki o, önceden inanmamıştır veya inanmasından bir hayır kazanmamıştır, onun inanması artık fayda vermez. Sen de ki: "Siz bakının şüphesiz ki biz de bakınanlarız."

159- Şüphesiz ki o kimseler, kendi yükümlülüklerini ayırdılar ve taraftarlar halinde oldular, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak ve ancak Allah'a kalmıştır sonra O, yapmakta oldukları şeyleri onlara haberlendirecektir.

160- Kim o iyiliği getirirse, ona onun on katı vardır. Ve kim o kötülüğü getirirse, onun katından başkasıyla karşılık görmez ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

161- Sen de ki: "Şüphesiz ki benim Efendim beni doğruluğunu koruyan yola, dimdik ayakta duran bir yükümlülüğe, (fıtrat yasalarına) meyleden İbrahim'in inanç çizgisine iletti. Ve o, o ortak koşanlardan değildi."

162- 163- Sen de ki: "Şüphesiz ki benim kulluk görevim ve kurbanım ve yaşamım ve ölümüm, o tüm insanların Efendisi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Ve ben bununla buyuruldum ve ben o teslim olanların ilkiyim."

164- Sen de ki: "Ve ben Efendi olarak Allah'tan başkasının mı peşine düşeceğim? Oysa O, her bir şeyin Efendisidir Ve her bir benlik kendisinin üzerine olandan başkasını kazanmaz. Ve hiçbir günah yüklenici de diğerinin günahını yüklenmez. Sonra sizin dönüş yeriniz Efendinizedir artık O, hakkında aykırılığa düşmekte olduğunuz şeyleri size haberlendirecektir."

165- Ve O ki, o yerde sizi ardıllar yaptı ve size verdiği şeylerde sizi yoklamak için sizin bir kısmınızı bir kısmın üstüne kademelerle yükselti. Şüphesiz ki senin Efendin, o sonuçlandırması çok hızlıdır ve şüphesiz ki O, kesinlikle çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

 

30 Ocak 2024 Salı

İsra s. 1. Ayeti Mekke'den Kudüs'e Bir Yolculuğu mu Yoksa Mekke'den Medine'ye Yapılan Hicreti mi Anlatmaktadır?

Yazımıza verdiğimiz başlığın, çoğu kimsede merak ve kuşku uyandıracağını en baştan tahmin etmekteyiz. Çünkü İsra s. 1. ayeti denildiği zaman, bir çok kimsenin aklına ilk gelen şey, miraca dair en ufak bir delil bulunmamasına, hatta başka ayetlerde (isras.93) miraç isteğinin müşriklerden gelen bir istek  olduğunun beyan edilmiş olmasına rağmen,  Muhammed (a.s.) ın bir gece Mekke'den Kudüs'e, oradan da semaya yükselmesinin adına kandiller düzenlenmiş miracın anlatıldığı ayet akla gelmektedir. Biz bu yazımızda, miraç konusu ile ilgili herhangi bir bahiste bulunmayacağız. Bu yalan ve iftira hakkında daha önce bir kaç yazımız bulunmakta olup, blogumuzda bunlar mevcuttur dileyenler oradan okuyabilir.

İsra s. 1. ayeti ile ilgili olarak tefsir, hadis veya yakın zamanda yazılan eserlerde bulunan bilgileri kısaca sıralayacak olursak, 1- Mekke'den Kudüs oradan semaya yani miraca çıkış, 2- Mekke'den Kudüs'e gidiş, 3- Mekke'den Cirane vadisindeki mescide gidiş, 4- Mekke'den semada bulunduğu iddia edilen Beyt-i Mamur'a çıkış olarak sayabiliriz.

Biz, bu bilgilerin hiç birisine katılmadığımızı, İsra s. 1. ayetinin Mekke'den Medine'ye yapılan hicret ile olduğunu düşündüğümüzü en baştan söyleyerek, yazımızda bu iddiamızı dayandırdığımız temeli sizlerle paylaşmaya çalışacağız. 

Miraç yalanlarına inanmayan, Kur'an merkezli düşünenlerin çoğunluğu bile, bu ayetin Mekke'den Kudüs'e yapılan mucizevi bir yolculuğu anlattığı konusunda hemfikirdir.

سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Bu ayette öncelikle "İsra" kelimesinin anlamını ve bu ayetin geçtiği ayetleri anlamak gerekmektedir.

İsra kelimesi sözlükte, "Gece yapılan yürüyüş" anlamına gelmektedir. Bu yürüyüşü ifade eden kelimenin geçtiği ayet mealleri şöyledir;

---Hud s. 81- (Elçiler) dediler ki: "Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana ilişemeyecekler. Gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yürü ve sizden kimse geriye dönüp bakmasın. Ancak hanımın hariç. Onların başına gelen onun başına da gelecektir. Onlara vaadedilen (azabın) gelme vakti sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?"

---Hicr s. 65 - Hemen gecenin bir kısmında ehlini yürüt ve sen arkalarından git ve içinizden hiç bir kimse ardına bakmasın, emrolunduğunuz yere geçin gidin.

---Taha s. 77-Andolsun ki biz Musa'ya, kullarımla geceleyin yola çık, onlara denizde kuru bir yol aç, düşmanların yetişmelerinden ve denizde boğulmaktan da korkma diye vahyetmiştik.

---Şuara s. 52- Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz takib edileceksiniz" diye vahyettik.

---Duhan s. 23- "O halde kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz takib edileceksiniz.

İsra s. 1. ayetinde Allah (c.c.), kulunu bir gece Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yürüttüğünü beyan etmektedir.  Yani olayın göğe doğru dikey bir çıkışı anlatmadığı ayan beyan ortadadır. Ayet içinde geçen "Kulunu" ifadesi ile kast edilen kulun Muhammed (a.s.) değil, Musa (a.s) olduğu yönünde iddiaların serdedildiği malumdur. Fakat biz bu iddiaya kesinlikle katılmıyoruz, bunun nedeni ise yazımızın ilerleyen bölümlerinde zaten anlaşılacaktır.

Bu iddiada bulunanların delilleri 2. ayetin başında bulunan "Vav" edatının bağlaç görevi gördüğü, dolayısı ile bu edatın, bir önceki ayet ile ilgili bulunduğu, 1. ayette bulunan "biabdihi" ifadesi ile kast edilen kişinin Musa (a.s.) olduğudur. Ancak bu edatın sadece bağlaç görevi olduğunu iddia edenler yanılgı içindedirler. Bu edatın işlevlerinden birisi de cümle başı olduğunu hatırlatması, yani kendinden önceki cümle ile bir alakası olmadığını bildirmesidir.

Ayet içinde geçen "Mescidi Haram" ifadesinin, Kabe'yi de içine alan bir bölgenin adı olduğu üzerinde herkesin ittifak ettiği malumdur. Konu "Mescidi Aksa" ile nerenin kast edildiği yönündedir. Biz burası ile ilgili farklı görüşler olduğunu yukarıda kısaca söylemiştik. Yazımızın amacı farklı görüşleri eleştirmek olmadığı için, biz kendi iddiamızı temellendirmeye çalışmaya devam edelim.

Mescidi Aksa'nın neresi olduğunu veya bu ifade ile kast edilenenin ne olduğunu anlayabilmek için, İsra suresinin devam eden ayetlerine dikkat edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü Mescidi aksa denildiği zaman hemen hemen herkesin aklına bugün Kudüs'te o isim ile bilinen yer akla gelmektedir. Ancak bu ayetin nazil olduğu zamanda Kudüs'te bulunan kutsal mabedin, bilinen böyle bir ismi kesinlikle yoktu.

Kudüs'te Yahudilerin kutsal kabul ettikleri bir mabed bulunuyor ve bunun ismi "Süleyman Mabedi" olarak biliniyordu. Bu nokta hatırdan çıkarılmamalıdır. Kudus'e Müslümanlar tarafından yapılan mescidin Ömer'in orayı fethetmesinden sonra yapıldığı tarihen sabittir. 

İsra suresinin ilerleyen ayetlerinin mealleri şu şekildedir:

2. Biz Mûsâ'ya kitap verdik ve onu, İsrailoğullarına "Benden başkasını Rab edinmeyin, benden başkasının himayesine girmeyin" diye, doğru yolu gösteren bir rehber kıldık.

3. Ey Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin nesli!Yalnız Bana güvenip, dayanın, Bana şükredin! Şunu bilin ki Nûh çok şükreden bir kul idi.

4. Biz İsrailoğullarına kitapta şu hükmü de bildirdik: "Siz ülkede iki kere bozgunculuk yapacak ve açık zorbalıklar edeceksiniz"

5. Onlardan birincisinin vâdesi gelince, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize musallat ettik de onlar sizi yakalayabilmek için evlerin aralarına bile girerek her tarafı didik didik edip araştırdılar. Bu, yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.

6. Sonra o istilacılara karşı size galibiyet ve zafer verdik, servet ve oğullarla kuvvetlendirdik, sayınızı daha da çoğalttık.

7. İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, onu da kendi aleyhinize işlemiş olursunuz. Derken sonraki taşkınlığınızın vâdesi gelince, kederinizden suratlarınız asılsın, daha önce girdikleri gibi yine Mescide girsinler ve istila ettikleri yeri mahvedip dursunlar diye başınıza yine düşmanlarınızı musallat ederiz.

8. Olur ki tövbe edersiniz de Rabbiniz size merhamet eder. Eğer tekrar bozgunculuğa dönerseniz, Biz de size ceza vermeye döneriz. Zaten cehennemi kâfirlere zindan kılmışız.

 İsra s. 1. ayetinden sonra, 2. ayette Musa (a.s) a geçilmesi ve devamında İsrailoğullarına hitap edilmesi, bu ayetlerin büyük ihtimalle Mekke'de inen son ayetler olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Mekke'li müşriklerin baskıları sonunda artık bu bölgeyi terk etmenin şart olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumu aynı surenin ortalarındaki (76. ayet) ayetlerden anlamak mümkündür. 

Allah (c.c) elçisine, artık bu şehri terk etmesi gerektiğini, kitap ve elçi ile muhatap olmuş olan bir topluluğun ikamet ettiği başka bir şehre hicret etmesi gerektiğini bildirmektedir. Bu şehir MEDİNE'den başka bir şehir değildir. Surenin ilerleyen ayetleri elçiye hicret edeceği şehirde karşılaşacağı toplum hakkında hem ön bilgi vermekte, hem de o şehirdeki İsrailoğulları topluluğuna, gelecek olan elçiye karşı yanlış yaptıklarında onlara geçmişi hatırlatmaktadır.

Muhammed (a.s.) Medine'ye hicret ettiği zaman, halkın önemli bir bölümünün İsrailoğulları'ndan  oluştuğu malumdur.  Bu durumu Medine'de inen ayetlerin çoğunun İsrailoğulları ile Müslümanlar arasındaki ilişkilerden bahsetmesinden anlayabiliriz. Allah (c.c), bu toplumun da kitap ve elçi ile muhatap kılınmış olmalarından ötürü, Mekke'den gelen Muhammed (a.s.) ile aralarında ortak bir payda olduğunu onlara hatırlatmakta, Musa (a.s) ile devam eden kitap ve elçi silsilesinin bir ferdinin de, Kur'an ve Muhammed (a.s) olduğunu, gelen her kitabın mesajının aynı olduğunu, "dolayısıyla İsrailoğulları'nın da bu elçi ve kitaba inanmaları gerektiğini beyan etmektedir. 

"Nuh ile birlikte taşıdığımız kimselerin nesli" denilerek, o topraklarda yaşayan, fakat farklı topluluklara mensup olan insanların kökünün, Nuh (a.s.) a dayandığı hatırlatılarak, aralarındaki nesep bağına dikkat çekilmekte, aralarındaki ortak payda daha da genişletilerek, yakınlaşmanın sağlanması amaçlanmaktadır. (2. ve 3. ayetler)

Ancak, İsrailoğulları'nın bu yakınlaşmayı ret etmesi neticesinde başlarına neler gelebileceği ise, geçmişte yaptıkları yanlışlar ve bu yanlışlarınının onların başlarına nasıl feleketler getirdiği hatırlatılarak, ayaklarını denk almaları gerektiği, bildirilmektedir. (4.5.6.7.8. ayetler)

Konuyu Muhammed (a.s.) açısından değerlendirdiğimizde ise karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır; Mekke'de kendisine düşmanlık eden, inanmalarından artık ümidini kesmiş müşrik bir toplumu terk ederek elçi ve kitaba inandıklarını söyleyen yeni bir topluluk ile tanışmıştır. Allah (c.c), 4. ve 8. ayetler arasında hem İsrailoğullarına mesaj vermekte, hem de Muhammed (a.s) ın Medine'de muhatap olduğu toplumun nasıl bir karaktere sahip olduğunu haber vererek ona göre hazırlık yapması sağlamaktadır.

7. ayette dikkatimizi çekmesi gereken bir kelime "Mescid" kelimesidir. Bu kelime  İsrailoğullarının ibadet mekanı anlamında kullanılmaktadır. Bu kelimenin Kur'an'da sadece Müslümanların ibadet mekanı anlamında kullanılmadığının, burada önemli bir husustur. İbadet mekanları tarih boyunca insanlar tarafından kutsal olarak kabul edilmiştir. Her toplumun kendi aidiyetini ifade ettiği, onun etrafında toplandığı ve birlikteliğini sağladığı bir kutsal mekanı mutlaka bulunmaktadır. 

Nuzül dönemi çerçevesinde düşündüğümüzde Arap toplumu için Kabe, bu işlevi taşıyan bir fonksiyona sahipti. Mescidi Haram,  Kabe ve Mekke'nin içinde bulunduğu bölgenin adıdır. Kudüs ise İsrailoğulları için kutsal bir bölge olup, orada da onlar için kutsal sayılan ve adına "Süleyman Mabedi" dedikleri, İsra suresi 7. ayetinde ismi "Mescid" olarak anılan bir ibadet mekanı bulunmaktaydı. 

İsra kelimesinin "Gece Yürüyüşü" anlamından hareketle, Muhammed (a.s.) bir gece evinden çıkıp Mekke'deki müşrik toplumu terk ederek başka bir yere hicret etmiştir. Bundan sonraki mesele Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yapıldığı söylenen bu yürüyüşün neden böyle ifade edilmiş olduğu,  Mekke'den Medine'ye yürüyüş olarak neden ifade edilmediğinin anlaşılması üzerinde olması gerekmektedir. Çünkü bu yazıyı okuyanların en fazla merak ettikleri, hatta etmeleri gereken nokta da burasıdır.

Bu nokta açıklığa kavuştuğu zaman, Muhammed (a.s.) ın Medine'de neden aylarca Kabe yerine Kudüs'e yönelmiş olduğunun sebebi de anlaşılacaktır. Kıble değişimi konusunda en fazla merak edilen hususlardan birisi de bu dur. Bakara suresi içinde geçen kıble değişimi ile ilgili ayetlerde kıblenin yeniden Kabe'ye çevrildiği anlatılırken, neden Kabe yerine Kudus'e yönelme emrinin Kur'an'da bulunmadığı sorusu kafaları kurcalamaktadır. 

Bunun cevabını "Ehli Hadis" fırkası, bu değişim için Kur'an dışında ayrı bir vahiy geldiği yönünde cevaplamış olmasına rağmen, Kur'an dışı vahiy diye birşey olmadığını bilenler için sorunun cevabı aranmaktadır. Biz bunun cevabını Kur'an dışına çıkmadan cevaplamaya çalışalım.

Allah (c.c) İsra s. ilk ayetlerinde kulunu hicret etmeye sevk ederken, hicret edeceği yerdeki toplum ile ilgili bilgi de vermektedir. Bu bilgi o toplumun ilahi vahye aşina olduğu, dolayısı ile müşriklere nazaran, her ne kadar geçmişte yaptıkları yanlışları hatırlatmış olsa da, inanmaya daha yatkın bir topluluk olabileceğini elçisine bildirmektedir.

Bu bilgilere istinaden Muhammed (a.s.), İsrailoğulları ile olan ortak paydayı dikkate alarak, Kudüs'e yönelmiştir. Yani Muhammed (a.s.) Kabe yerine Kudüs'e yönelmeyi Kur'an dışı vahiyle değil, İsra suresi ilk ayetleri ile almış, İsrailoğulları ile ortak paydaları olduğu mesajını onlara vermeye çalışarak inanmaya davet etmiştir. Her ne kadar ilerleyen zamanlarda İsrailoğullarının inanma konusunda müşriklerden aşağı kalmadıkları ortaya çıkarak, kıble yeniden Kabe olarak belirlenmiş olsa da, hicretin ilk aylarındaki durum bu şekilde idi. 

Biz İsra s. 1. ayetinin Mekke'den Medine'ye yapılan hicreti anlattığını iddia ederken, ayet içinde geçen "Mescidi Aksa" nin Medine'de olduğunu veya Medine'de Müslümanlar tarafından yapılmış bir mescid olduğunu asla iddia ediyor değiliz

Bizim iddiamız, Kudüs'te bulunan kutsal mabedin 7. ayet içinde "Mescid" olarak ifade edilmiş olduğu, bu mescidin ise Kudüs'te "Süleyman Mabedi" olarak yıkılmış harap halde bulunan bir yer olduğu, dolayısı ile uzaklığına istinaden böyle bir isimle isimlendirilmiş olduğudur. Bu isim, zaman içinde Kudüs'ün Müslümanlar tarafından alınmasından sonra oraya yapılan mescide isim olarak verilmiştir. Yani Muhammed (a.s) zamanında Kudüs'te "Mescidi Aksa" adıyla bilinen bir yapı mevcut değildi.

Sanırım şimdi İsra s. 1. ayetinde Allah (c.c) nin neden kulunu Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yürüttüğünü beyan ettiği biraz daha ortaya çıkmıştır. Yani Allah (c.c) insanlar tarafından o zaman kutsal olarak bilinen iki yapıdan biri olan Kabe'nin, müşrik kontrolunda olmasından dolayı, elçisini başka bir şehre hicret ettirmiş, bu şehirde ise İsrailoğullarının yöneldiği Kudüs'ü onlarla olan ortak payda nedeniyle, ikinci kutsal yer olarak bilinen yere yönelmesini sağlamak için böyle bir ifade kullanmıştır. 

Kabe ve Mekke'nin kutsallığı Kur'an ile belirlenmiş olsa da, Kudüs'ün kutsallığı konusunda Kur'an'da herhangi bir ifade bulunmadığını burada hatırlatmak isteriz. Kudüs'ün kutsallığı İsrailoğulları tarafından benimsenmiş olsa da, Allah (c.c) kulunun buraya yönelmesinde o zaman için herhangi bir beis görmemiştir. 

İsra s. 1. ayetinde geçen "Barekna havlehu" ifadesinin, yani Muhammed (a.s) ın hicret edeceği şehrin etrafının bereketli kılınmış olması ile neyin anlatılmak istendiğine kısaca şunu söyleyebiliriz. Musa ve Lut (a.s.) ların da hicret ettikten sonra vardıkları yerlerin "Barekna" olarak ifade edilmesi, Muhammed (a.s.) ın da hicret edeceği yerin Allah tarafından onaylı bir yer olduğunu göstermekte olduğunu söyleyebiliriz. (7. 137/ 21. 71) Allah (c.c) kuluna direk olarak "şu şehre hicret et" diye bir emir vermemekte, fakat hicret etmeye daha uygun olan yerin neresi olması gerektiğini 1. ayette beyan etmektedir. 

İsra hadisesinin Mekke'den Kudüs'e yapılan mucizevi bir yolculuk olduğunu düşünmek, İsra s. 59. , 93. ve diğer benzeri ayetlerdeki beyana ters düşmesi açısından da bir hayli sakıncalıdır. Bu noktadan hareketle yapılacak bir anlama faaliyetinde, İsra s. 1. ayeti ile verilen bilginin mucizevi bir yönünün olamayacağı dikkate alınır, sonrasında ise özellikle sure içine yayılmış olan ayetlerin hicret konusu ile alakası dikkate alınarak bir sonuca varılabilir.

Biz böyle bir iddia ortaya atmakla elbette "Bizim iddiamız tek doğrudur" şeklinde bir söz söylemek istemiyoruz. Bu noktanın dikkate alınarak öylelikle yazının okunması önemlidir. 

Olayı Kur'an bütnülüğünü dikkate alarak düşündüğümüzde ortaya şu sonuç çıkacaktır; Allah (c.c.) kulu Muhammed (a.s.) ı bir gece Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yürüttüm derken, bizim anlamamız gereken ilk nokta, bu yürütmenin mucizevi bir olay olamayacağı yönünde olmalıdır. İlk düğmeyi böyle iliklediğimiz zaman sonraki düğmeler zaten doğru iliklenecektir.

Sonrasında Bakara suresi içinde bulunan kıble değişimi ile ilgili ayetleri bu konu ile birbirine bağlamaya çalışarak, Muhammed (a.s.) Medine'de İsrailoğulları ile aralarındaki ortak paydaya istinaden onlarla aynı kıbleye yönelmiş olduğunu anlayabiliriz. Bu kıblenin de Kudüs şehri olduğu üzerinde herhangi bir ihtilaf yoktur. 

Şimdi İsra s. 1. ayetinde neden Medine değil de, Mescdi Aksa denildiği daha net ortaya çıkmaktadır. Allah (c.c) kuluna, İsrailoğullarının eksriyette olduğu Medine şehrine hicret etmesini beyan etmekte, bu şehirde ise onlarla olan ortak paydayı hatırlatmak için onların kıblesine yönelmesini bildirmektedir. Bu durum ise Medine'den uzakta olan mescide yani Kudüs'teki kutsal mabede şeklinde ifade edilmektedir. "Mescidi Aksa", Medine'de yaşayan  İsrailoğullarının Mekke'den gelen elçiye karşı içlerinde bir sıcaklık ve inanç bağı hissetmesini amaçlamak açısından kullanılan bir ifadedir.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

                                

21 Ocak 2024 Pazar

MAİDE SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Ey inanmış olan kimseler, siz o bağlılıkları tastamam yerine getirin. Siz yasaklı halde iken o avlanmayı serbest görücü olmamak şartıyla, sizin üzerinize peşi sıra okunacak şeyler dışındaki o gönenç sağlayan otçul hayvanlar size serbestleştirildi. Şüphesiz ki Allah, isteyeceği şeye karar verir.

2- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'ın (kulluk) farkındalıklarına ve o yasak aya ve o hediyeye ve o gerdanlık (takılmış kurbanlık)lara ve kendilerinin Efendisinden bir lütuf ve bir hoşnutluk peşine düşerek Beyt'i Haram'ı (Kabe'yi) ziyarete gelenlere (hürmetsizliği) sakın serbest görmeyin. Ve siz (yasaktan çıkıp) o serbestleştiğiniz zaman, artık avlanabilirsiniz. Ve sizi Mescid Haram'dan uzaklaştırdılar diye, bir topluluğa olan öfkeniz sakın sizi aşırı gitmeye sevk etmesin. Ve siz o yüce gönüllülük ve o korunma bilinci üzerinde destekleşin ve o günah ve o düşmanlık üzerinde sakın destekleşmeyin ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, o sonuçlandırması çok çetindir.

3- O size, o ölü hayvanı ve o kanı ve o domuzun etini ve o şeyi ki kendisine Allah'tan başkasına ses yükseltilmiştir (Allah'tan başkasının adı anılmıştır) ve o boğulmuşu ve o (sert cisimle) vurulmuşu ve o yüksekten düşmüşü ve o boynuzla süsülmüşü ve o şeyi ki onu yırtıcı hayvan yemiştir (ölmeden önce leş olmaktan) arındırdığınız başka ve o şeyi ki o dikili taşlar üzerinde boğazlanmıştır ve o fal okları ile pay aramanızı yasaklaştırıldı. Bu(nlara uymamak) sizin için bir itaatten çıkıştır. Gerçeği örtmüş olan kimseler bugün sizin yükümlülüğünüz(ü terk etmeniz)den ümit kesmiştir. Artık siz onlardan sakın çekinmeyin, benden çekinin. Ben bugün size kendi yükümlülüğünüzü eksiksizleştirdim ve size olan gönencimi tamamladım ve sizin için yükümlülük olarak İslam'a hoşnut oldum. Artık kim bir açlıktan dolayı zarar görür de, o günaha meyletmeksizin (yerse), artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

4- Onlar senden kendilerine nelerin serbestleştirildiğini talep ediyorlar. Sen de ki: "Size o temizler ve Allah'ın size öğretmiş olduğu şeyden kendilerine öğretilerek yetiştirilen o deşici hayvanlardan olanlar(ın sizin için tuttukları) serbestleştirildi. Artık siz onların sizin için tuttukları şeylerden yiyin ve onların üzerine Allah'ın adını hatırlayın ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, o hesabın çok hızlı görenidir."

5- Bugün size o temizler serbestleştirildi. Ve o kitap verilmiş olan kimselerin yiyeceği size serbest ve sizin yiyeceğiniz de onlara serbesttir. Ve o inananlardan o korunmuş hür kadınlar ve sizden önce o kitap verilmiş olan kimselerden o korunmuş hür kadınlar, siz korunanlar, zinadan kaçınanlar ve gizli dostlar bellemeyenler olmanız şartıyla, onların ödüllerini verdiğiniz zaman (size serbesttir). Ve kim o inancı (redderek) örterse, artık onun işlediği kesinlikle boşa gitmiştir. Ve o, sonraki (yaşamda) da o ziyan edenlerdendir.

6- Ey inanmış olan kimseler, siz o kulluk görevine (namaza) kalkacağınız zaman, hemen yüzlerinizi ve ellerinizi o dirseklere kadar yıkayın ve başlarınızı ve iki topuğa kadar ayaklarınızı sıvazlayın*. Ve eğer siz cünüp haldeyseniz, bu durumda iyice temizlenin. Ve eğer siz hasta veya bir sefer üzerinde veya sizden biri o tuvaletten gelmiş veya o kadınlarla yoklaşmışsınız (cinsel ilişki kurmuşsunuz) da bir su bulamadıysanız, bu durumda bir temiz toprağa yeltenin de ondan yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah, sizin üzerinize hiçbir burukluk vermek istemiyor, fakat O sizi temizlemek ve kendisinin sizin üzerinizdeki gönencini tamamlamak istiyor ki siz şükredesiniz.

* Ayetin Arapça metninde geçen "Vemsehu bi ruusiküm ve ercüleküm" ibaresi bu şekilde ayakların yıkanmasına işaret ediyor olsa da, ibarenin "Vemsehu bi ruusiküm ve ercüliküm" şeklinde de kıraatı vardır. Bu okuma ise ayakların da mesh edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. 

7- Ve siz, hatırlayın Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini ve yeminle bağlanmış sözünü ki O sizi onunla bağlamış hani siz: "Biz işittik ve itaat ettik" demiştiniz ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, o göğüslerin sahip olduğunu bilicidir.

8- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah için o hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olun. Ve bir topluluğa karşı olan öfkeniz sakın sizi onlara karşı eşit davranmamaya sevk etmesin. Eşit davranın; O, o korunma bilincine daha yakındır ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden haberdardır.

9- Allah, İnanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselere söz vermiştir ki, bir bağışlama ve bir büyük ödül onlar içindir.

10- Ve o kimseler ki, gerçeği örttüler ve bizim delillerimizi yalanladılar, işte onlar o şiddetli ateşin arkadaşlarıdır. 

11- Ey inanmış olan kimseler, siz hatırlayın Allah'ın üzerinizdeki gönencini ki hani bir topluluk size karşı ellerini geniş tutmaya yeltenmişti de, O onların ellerini sizden alıkoymuştu. Ve siz Allah'a karşı korunun. Ve artık o inananlar Allah'a güvenip dayansınlar.

12- Ve ant olsun ki Allah Yakub'un oğulları'ndan yeminle bağlanmış söz almıştı. Ve biz onlardan oniki lider harekete geçirmiştik. Ve Allah: "Ben sizin beraberinizdeyim. Ant olsun ki eğer siz o kulluk görevini ayakta tutarsanız ve o arınmayı yerine getirirseniz ve elçilerime inanırsanız ve onları desteklerseniz ve Allah'a bir iyi ödünçle ödünç verirseniz, ben sizden kötülüklerinizi kesinlikle örteceğim ve sizi bahçelere kesinlikle girdireceğim ki onların altından o nehirler akar. O halde bundan sonra sizden kim gerçeği örterse, artık o kesinlikle o yolun denk olanından sapmıştır" demişti.

13- Yeminle bağlanmış sözlerini bozmaları nedeniyle, biz onları dışladık ve kalplerini kaskatı hale getirdik. Onlar kelimeyi kendi konumlarından saptırıyorlar ve onunla (kitapla) hatırlatıldıkları şeyden bir hisse almayı da unuttular. Sen içlerinden bir azı dışında, onların hainliklerinin üzerine muttali olmaktan geri kalmazsın. Buna rağmen sen onlardan (hatalarını şimdilik) yok say ve onlara hoş görülü ol. Şüphesiz ki Allah, o iyilik edenleri sever.

14- Ve o kimselerden de ki onlar: "Şüphesiz ki biz yardımcılarız*" demişlerdir, biz onlardan da yeminle bağlanmış sözlerini almıştık da, onlar kendisiyle (kitapla) hatırlatıldıkları şeyden hisse almayı unuttular. Bunun üzerine bizde onların arasına, o kalkışın gününe kadar (sürecek) o düşmanlığı ve o nefreti salıverdik. Ve Allah onların üretmekte oldukları şeyleri ileride haberlendirecektir.

*Nasara kelimesine "Yardımcılar" anlamı verme gerekçemiz, Al-i İmran s. 52. ayetinde geçen bağlamına binaendir.

15- Ey o kitabın mensupları, size elçimiz kesinlikle gelmiştir ki o, size o kitaptan saklı tutmakta olduğunuz şeylerden birçoğunu açıklıyor ve birçoğundan da yok sayıyor. Allah'tan size bir ışık ve bir apaçık kitap kesinlikle gelmiştir.

16- Allah, kendisinin hoşnutluğunu izlemiş olan kimseleri onunla o esenliğin yollarına iletir ve onları kendisinin onayıyla o karanlıklardan o ışığa çıkarır ve doğruluğunu koruyan yola iletir.

17- "Şüphesiz ki Allah, Meryem'in oğlu Mesih'in ta kendisidir" demiş olan kimseler, ant olsun ki gerçeği örtmüştür. Sen de ki: "Allah'tan bir şeye kim sahip olabilir eğer ki O, Meryem'in oğlu Mesih'i ve onun annesini ve o yerde olan kimseleri toplu olarak yok etmek isterse? O göklerin ve o yerin ve o ikisinin arasında ne varsa hükümranlığı Allah'ındır. O, ne dilerse yaratır. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir."

18- Yahudiler* ve Hristiyanlar*: "Biz, Allah'ın oğulları ve O'nun sevdikleriyiz" dedi. Sen de ki: "Öyleyse O, sizin peşinize takılı suçlarınız nedeniyle sizi niçin azaplandırıyor? Aksine, siz yarattığı kimselerden bir beşersiniz. O, kimi dilerse bağışlar ve kimi dilerse azaplandırır. O göklerin ve o yerin ve o ikisinin arasında ne varsa hükümranlığı Allah'ındır. Ve o varış yeri yalnızca O'nadır."

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

19- Ey o kitabın mensupları: "Bize hiçbir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" dersiniz diye o elçilerden bir ara verme olduğu dönemde, (yanlışlarınızı) açıklayan elçimiz size kesinlikle gelmiştir. Artık size bir müjdeleyici ve uyarıcı kesinlikle gelmiştir. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

20- 21- Ve bir zaman Musa kendi topluluğuna: "Ey topluluğum siz, Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini hatırlayın. Hani O sizin içinizden haberciler çıkarmış ve sizi hükümdarlar yapmış ve o tüm insanlardan birine bile vermediği şeyi size vermişti. Ey topluluğum,siz o yere girin ki Allah onu size yazmıştır ve sakın arkalarınızı geri döndürmeyin, yoksa ziyan edenlere çevrilirsiniz" demişti.

22- Onlar: "Ey Musa, şüphesiz ki onda bir zorba topluluk var. Ve onlar ondan çıkıncaya kadar, şüphesiz ki biz ona asla girmeyeceğiz. Yok eğer onlar ondan çıkarlarsa, artık şüphesiz ki biz de girenleriz" demişlerdi.

23- (Musa'nın topluluğunun) kaygılanmakta oldukları kimselerden olan, Allah'ın kendilerini gönendirdiği iki adam: "Siz, onların üzerine o kapıdan girin, ona girdiğiniz zaman, artık şüphesiz ki sizler yenenlersiniz. Ve eğer siz inananlar iseniz, artık Allah'a güvenip dayanın" demişti. 

24- Onlar: "Ey Musa, şüphesiz ki biz onlar onda devamlı oldukları sürece ona sonsuza dek asla girmeyeceğiz. Haydi git, sen ve senin Efendin ikiniz öldürüşün, şüphesiz ki biz burada oturanlarız" demişlerdi.

25- 26- O: "Ey Efendim, şüphesiz ki ben kendi benliğim ve kardeşimden başkasına (söz geçirmeye) hükümran değilim. Artık sen bizim aramızla bu itaatten çıkanlar topluluğunun arasını ayır" demiş, O da: "Artık şüphesiz ki orası onlara 40 sene yasaklaştırılmıştır. Onlar o yerde sersemce dolaşacaklardır. Artık sen bu itaatten çıkanlar toplululuğuna karşı üzülme" demişti.

27- 28- 29- Ve sen Adem'in iki oğlunun haberini o gerçekle onlara peşi sıra oku. Hani ikisi de bir yakınlık vesilesi sunmuşlardı da, ikisinin birinden kabul edilmiş, o diğerinden kabul edilmemişti. (Kabul edilmeyen): "Ben seni kesinlikle ve kesinlikle öldüreceğim" demiş, (diğeri ise): "Allah ancak ve ancak o korunanlardan kabul eder. Ant olsun ki eğer sen beni öldürmek için elini genişletirsen, ben seni öldürmek için elimi sana genişletici değilim. Şüphesiz ki ben o tüm insanların Efendisi Allah'tan kaygılanıyorum. Şüphesiz ki ben senin, benim günahıma ve kendi günahına yerleşmeni, böylece o ateşin arkadaşlarından olmanı istiyorum. Ve bu (isteğim), o haksızlık yapanların karşılığıdır" demişti.

30- Bunun üzerine kendi benliği onu kendi kardeşini öldürmeye çok istekli hale getirmiş, o da hemen onu öldürmüş, böylece o ziyan edenlerden olmuştu.

31- Sonrasında Allah, kendi kardeşinin avretini (toprağa) nasıl gizleyeceğini ona göstermek için, o yerde eşelenmekte olan bir karga harekete geçirmişti. O da: "Eyvah bana, şu karga gibi olup da kardeşimin avretini (toprağa) gizlemekte yetersiz mi kaldım?" demiş ve o pişmanlık duyanlardan olmuştu.

32- Bundan dolayı, biz Yakub'un oğulları'na şunu yazmıştık: "Gerçek şu ki, kim bir benliği başka bir benliği (öldürmesinin) veya o yerde bir bozuculuğu (yapmanın karşılığı) olmaksızın öldürürse o, bütün insanları öldürmüş gibidir. Ve kim de onu yaşatırsa o, bütün insanları yaşatmış gibidir." Ve ant olsun ki bizim elçilerimiz onlara o apaçık belgeleri getirdi, sonra bunun arkasından şüphesiz ki onlardan birçoğu o yerde kesinlikle savurganlık yapanlardır.

33- Allah'a ve O'nun elçisine harp açmakta ve o yerde bir bozuculuğa çabalamakta olan kimselerin karşılığı, ancak ve ancak öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi veya o yerden sürgün edilmeleridir. Bu (karşılıklar), onlar için o yakın (yaşam) daki bir rezilliktir ve o diğer (yaşam) da ise bir büyük azap ise onlar içindir.

34- Sizin onların üzerine güç yetirmeniz öncesinden (pişman olup) itaate dönmüş olan kimseler başka. Artık siz Allah'ın, çok bağışlayıcı, şefkati sürekli olduğunu bilin.

35- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'a karşı korunun ve O'na o yakınlık fırsatının peşine düşün ve O'nun yolunda gücünüzü kullanın ki siz başarıya erişesiniz.

36- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir, eğer o yerde ne varsa tümü ve onun beraberinde bir o kadarı da onların olsa, o kalkışın günü azabından kurtulmak için onu kurtulmalık olarak verseler, onlardan kabul edilmez. Ve bir acı verici azap onlar içindir.

37- Onlar o ateşten çıkmayı isteyecekler, oysa onlar ondan çıkıcılar değildir. Ve bir sürekli azap onlar içindir.

38- Ve o hırsızlık yapan erkeğin ve o hırsızlık yapan kadının ellerini, kazandıklarına bir karşılık Allah'tan bir caydırıcılık olarak, hemen kesin. Ve Allah, mutlak üstündür, mutlak bilgedir.

39- Kim kendi haksızlığının sonrasından itaate döner ve (durumunu) düzeltirse, şüphesiz ki Allah da ona lütufla dönecektir. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

40- Sen bilmedin mi Allah'ı şüphesiz ki o göklerin ve o yerin hükümranlığı O'na aittir? O kimi dilerse azaplandırır ve kimi dilerse bağışlar. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

41- Ey o elçi, kalpleri inanmadığı halde ağızları ile: "Biz inandık" demiş olan kimselerden o gerçeği örtmekte koşuşanlar, sakın seni üzmesin. Ve Yahudilerden* o yalanı çokça dinleyen, sana (inanan olarak) gelmemiş diğer bir topluluğu çokça dinleyen kimseler (de seni üzmesin). Onlar kelimeyi kendi yerlerine konulmaları sonrasından saptırıyorlar: "Eğer size şu verilirse, onu hemen alın ve eğer o verilmezse, hemen sakının" diyorlar. Ve Allah kimin ayartılmasını  isterse, artık sen onun için Allah'tan hiçbir şeye asla hükümran olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. O yakın (yaşam)da bir rezillik onlar içindir. Ve o sonraki (yaşamda) bir büyük azap ise onlar içindir.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

42- Onlar, o yalanı çokça dinleyen (rüşvet, faiz gibi) köksüz kazancı çokça yiyenlerdir. Eğer onlar sana gelirlerse, artık sen (istersen) onların arasında karar ver veya onlardan ilgisiz kal. Ve eğer sen onlardan ilgisiz kalacak olursan, artık onlar sana hiçbir şeyle asla zarar veremeyecekler. Ve eğer sen karar verirsen de, onların arasında o hakkaniyetle karar ver. Şüphesiz ki Allah, o hakkaniyetli davrananları sever.

43- Ve onlar Tevrat yanlarında olduğu halde ki Allah'ın kararı ondadır, nasıl seni karar verici yapıyorlar? Sonra da bunun sonrasından (başka tarafa) yakınlaşıyorlar? Ve işte onlar, o inananlar değildir.

44- Şüphesiz ki Tevrat'ı biz indirdik, bir doğruya iletme ve ışık ondadır. Teslim olmuş o haberci kimseler, Yahudi* kimseler için onunla karar verirlerdi. Ve o Efendiye adananlar ve o bilginler, Allah'ın kitabından korumaları istendikleri şey ve onun üzerine tanıklar olmaları nedeniyle (onunla karar verirlerdi). Artık (ey Yahudi bilginleri) siz o insanlardan sakın çekinmeyin ve benden çekinin ve benim delillerimi bir az bedele sakın değişmeyin. Ve kim Allah'ın indirdiği şey ile karar vermezse, artık onlar o gerçeği örtücülerin ta kendileridir.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

45- Biz kendilerine, onda: O benliğe karşılık o benlik ve o göze karşılık o göz ve o buruna karşılık o burun ve o kulağa karşılık o kulak ve o dişe karşılık o diş ve o yaralamalarda da bir suça denk karşılık olduğunu yazdık. Kim onu (kısası) bağışlarsa, artık o (bağış) kendisi için (günahını) örten bir karşılık olur. Ve kim Allah'ın indirdiği şey ile karar vermezse, artık onlar o haksızlık yapanların ta kendileridir.

46- Ve biz Meryem'in oğlu İsa'yı, Tevrat'tan kendisinin önünde olan şeyi doğrulayıcı olarak onların (elçilerin) izleri üzerinde peşine düşürdük. Ve biz ona İncil'i verdik, bir doğruya iletme ve bir ışık ondadır ve Tevrat'tan kendisinin önünde olan şeyi doğrulayıcıdır ve o korunanlar için ise bir öğüt ve bir doğruya iletmedir.

47- Ve İncil'in mensupları da ondaki Allah'ın indirdiği şey ile karar versin. Ve kim Allah'ın indirdiği şey ile karar vermezse, artık onlar o itaatten çıkanların ta kendileridir.

48- Ve biz sana da bu kitabı, o kitap'tan (Tevrat ve İncil'den) kendisinin önünde olan şeyi doğrulayıcı ve onun üzerine denetleyici olarak o gerçekle indirdik. O halde sen onların arasında Allah'ın indirdiği şey ile karar ver ve sana o gerçekten gelmiş olan şeyden (dönerek) sakın onların keyfi eğilimlerini izleme. Biz sizden her biriniz için bir açık yol ve bir uygulama yöntemi belirledik. Ve eğer Allah dileseydi, sizi kesinlikle bir tek ana toplum yapardı, fakat size verdiği şeylerde sizi yoklamak için (böyle yapmadı). O halde siz o hayırlarda yarışın. Sizin dönüş yeriniz toplu olarak Allah'adır. Artık O, hakkında aykırılığa düşmekte olduğunuz şeyleri size haberlendirecektir.

49- Ve sen onların arasında Allah'ın indirdiği şey ile karar ver ve sakın onların keyfi eğilimlerini izleme diye (indirdik). Ve sen Allah'ın sana indirdiği şeyin bazısından (alıkoyarak) onların seni ayartmalarından sakın. Yok eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık sen bil ki Allah ancak ve ancak onların peşlerine takılı bazı suçlarını(n karşılığını) onlara değdirmek istiyor. Ve şüphesiz ki o insanlardan birçoğu, kesinlikle itaatten çıkanlardır. 

50- Yoksa onlar o düşüncesizliğin kararının peşine mi düşüyorlar? Kesinkes inanacak bir topluluk için karar bakımından Allah'tan daha iyi kimdir?

51- Ey inanmış olan kimseler, siz Yahudileri ve Hristiyanları* yakınlar sakın edinmeyin. Onların bir kısmı bir kısmın yakınlarıdır. Ve sizden kim onlara yakınlaşırsa, şüphesiz ki artık o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah, o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

52- Şimdi sen, kalplerinde bir hastalık olan kimselerin: "Bize bir felaketin değmesinden çekiniyoruz" diyerek onların içinde koşuşmakta olduklarını görürsün. Umulur ki Allah o fethi veya kendi yanından bir buyruğu getirir de, böylelikle onlar kendi benliklerinde gizledikleri şeye pişmanlık duyanlardan olurlar.

53- Ve (o zaman) inanmış olan kimseler: "Kendilerinin şüphesiz ki sizin beraberinizde olduklarına dair, güçlü yeminleriyle Allah'a kasem etmiş olan kimseler bunlar mı?" diyecektir. Onların işledikleri boşa gitmiş, böylelikle de ziyan edenler olmuşlardır.

54- Ey inanmış olan kimseler, sizden kim kendi yükümlüğünden geri dönecek olursa, artık Allah ileride bir topluluk getirir, O onları sever ve onlar da O'nu severler, onlar o inananlara karşı daha alçak gönüllü, o gerçeği örtücülere karşı ise üstündürler, Allah'ın yolunda güçlerini kullanırlar ve bir kınayıcının kınamasından da kaygılanmazlar. Bu, Allah'ın lütfudur ki onu kime dilerse verir. Ve Allah, her şeyi kapsayıcıdır, her şeyi bilicidir.

55- Sizin yakınınız ancak ve ancak, Allah ve O'nun elçisi ve inanmış olan kimselerdir ki onlar o kulluk görevini ayakta tutmakta olan ve o arınmayı saygıyla eğilerek yerine getirmekte olan kimselerdir.

56- Ve kim Allah'ı ve O'nun elçisini ve inanmış olan kimseleri yakın edinirse, şüphesiz ki Allah'ın grubu o yenenlerin ta kendileridir.

57- Ey inanmış olan kimseler, siz yükümlülüğünüzü bir alay ve bir oyun konusu edinmiş sizden önce o kitap verilmiş olan kimselerden ve o azılı gerçeği örtücülerden olan kimseleri yakınlar sakın edinmeyin. Ve eğer siz inananlar iseniz, Allah'a karşı korunun.

58- Ve onlar, siz o kulluk görevine (namaza) seslendiğiniz zaman onu alay ve oyun konusu ediniyorlar. Bu, onların bağ kurmaz bir topluluk olmaları nedeniyledir.

59- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları, siz bizden Allah'a ve bize indirilmiş olan şeye ve önceden indirilmiş olan şeye inandığımız ve sizin tamamınız itaatten çıkanlar olduğunuz için mi öç alıyorsunuz?"

60- Sen de ki: "Ben size Allah'ın yanında dönüşüm bakımından size bundan daha şerli olanı haberlendireyim mi? Kimi ki Allah onu dışlamış ve ona hiddetlenmiş ve onlardan o maymunlar ve o domuzlar ve o taşkınlık yapana (Tağut'a) kul yapmışsa, işte onlar durum bakımından daha şerli ve o yolun denk olanından daha çok sapmışlardır."

61- Ve size geldikleri zaman onlar: "Biz inandık" derler. Oysa onlar (yanınıza) kesinlikle o gerçeği örtücülükle girmişler ve onlar yine kesinlikle onunla çıkmışlardır. Ve Allah, onların gizlemekte oldukları şeyleri en iyi bilendir.

62- Ve onlardan birçoğunun o günah ve o düşmanlık ve (rüşvet faiz gibi) o köksüz kazancı yemekte koşuşmakta olduklarını görürsün. İşlemekte oldukları şeyler kesinlikle ne kötüdür.

63- O Efendiye adananların ve o bilginlerin onları o günah söylemlerinden ve (rüşvet faiz gibi) o köksüz kazancı  yemelerinden vazgeçirmeli değiller miydi? Onların üretmekte oldukları şeyler kesinlikle ne kötüdür.

64- Ve Yahudiler*: "Allah'ın eli bağlanmıştır." dedi. Onların elleri bağlandı ve dedikleri şey nedeniyle dışlandılar. Aksine, O'nun iki eli de geniştir, nasıl dilerse öyle harcar. Ve ant olsun ki Efendinden sana indirilmiş olan şey, içlerinden birçoğunun taşkınlığını ve gerçeği örtücülüğünü kesinlikle ve kesinlikle arttırmaktadır. Ve biz onların arasına o kalkışın gününe kadar (sürecek) o düşmanlığı ve o nefreti bıraktık. Onlar her ne zaman o harp için bir ateş tutuşturmuşlarsa, Allah onu söndürmüştür. Ve onlar o yerde bir bozuculuğa çabalıyorlar.  Ve Allah, o bozuculuk yapanları sevmez.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

65- Ve eğer o kitabın mensupları inanmış ve korunmuş olsalardı, biz onlardan kötülüklerini kesinlikle örterdik ve onları kesinlikle o gönenç bahçelerine girdirirdik.

66- Ve eğer onlar Tevrat'ı ve İncil'i ve kendilerinin Efendisinden onlara indirilmiş olan şeyi ayağa kaldırmış (uygulamış) olsalardı, kesinlikle üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi*. Orta yol tutan bir ana toplum içlerinde vardır ve içlerinden birçoğunun ise işlemekte olduğu şeyler ne kötüdür.

*Göğün ve yerin nimetlerinden faydalanırlardı.

67- Ey o Elçi, sen Efendinden sana indirilmiş olan şeyi ulaştır. Ve eğer yapmadıysan, O'nun mesajını ulaştırmamış olursun. Ve Allah seni o insanlar(ın zararın)dan sımsıkı saracaktır. Şüphesiz ki Allah, o gerçeği örtenler topluluğunu doğruya iletmez.

68- Sende ki: "Ey o kitabın mensupları, siz Tevrat'ı ve İncil'i ve Efendinizden size indirilmiş olan şeyi ayağa kaldırana kadar, hiçbir şey üzerinde değilsiniz." Ant olsun ki Efendinden sana indirilmiş olan şey, onlardan birçoğunun taşkınlığını ve gerçeği örtücülüğünü kesinlikle ve kesinlikle arttırmaktadır. Artık sen o gerçeği örtenler topluluğuna karşı sakın üzülme. 

69- Şüphesiz ki İnanmış olan kimselerden ve Yahudi* ve Sabii ve Hristiyan* kimselerden, kim Allah'a ve o sonraki güne inanır ve düzgün iş işlerse, artık onların üzerine hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

70- Ant olsun ki biz Yakub'un oğulları'ndan yeminle bağlanmış söz almış ve onlara elçiler göndermiştik. Her ne zaman bir elçi onlara kendi benliklerinin kaymayacağı (benimsemeyeceği) bir şeyi getirmişse, bir bölüğü yalanladılar bir bölüğü de öldürüyorlardı.

71- Onlar (elçilere yaptıkları yüzünden) bir ayartma olmayacağını hesap ettiler de bu yüzden körleştiler ve sağırlaştılar. Sonra Allah kendilerine lütufla döndü, sonra onlardan birçoğu yine körleştiler ve sağırlaştılar. Ve Allah, onların işlemekte olduğu her şeyi görücüdür.

72- "Şüphesiz ki Allah, Meryem'in oğlu Mesih'in ta kendisidir" demiş olan kimseler, ant olsun ki gerçeği örtmüştür. Oysa Mesih: "Ey Yakub'un oğulları, siz benim sizin de Efendiniz Allah'a kulluk edin. Gerçek şu ki; kim Allah'a ortak koşarsa, Allah ona o bahçeyi kesinlikle yasaklamıştır ve onun sığınacak yeri o ateştir. Ve o haksızlık yapanlar için hiçbir yardımcı yoktur" demişti.

73- "Şüphesiz ki Allah, üçün üçüncüsüdür" demiş olan kimseler, ant olsun ki gerçeği örtmüştür. Oysa bir tek tanrıdan başka hiçbir tanrı yoktur. Ve eğer onlar söylemekte oldukları şeyden vazgeçmedilerse, içlerinden (gerçeği) örten kimselere kesinlikle bir acı verici azap dokunacaktır.

74- Onlar halâ Allah'a itaate dönmezler ve O'nun bağışlamasını istemezler mi? Oysa Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

75- Meryem'in oğlu Mesih, elçiden başkası değildir. Ondan önce de kesinlikle o elçiler gelip geçmişti. Ve onun annesi de çok doğru söyleyen biriydi. İkisi de o yiyeceği yerlerdi. Sen bak, biz onlara o delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra sen bak onlar nasıl da gerçeği ters yüz ediyorlar?

76- Sen de ki: "Siz, Allah'ın berisinden size bir faydaya ve bir zarara sahip olamayacak şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, o her şeyi işiticinin, o her şeyi bilicinin ta kendisidir."

77- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları, siz gerçeksiz yere yükümlülüğünüzde sakın ileri gitmeyin ve bir topluluğun keyfi eğilimlerini sakın izlemeyin ki onlar önceden kesinlikle sapmışlar ve birçoklarını da saptırmışlar ve yolun doğrusundan sapmışlardır."

78- Yakub'un oğulları'ndan gerçeği örtmüş olan kimseler, Davud'un ve Meryem'in oğlu İsa'nın diliyle dışlanmışlardır. Bu, onların baş kaldırmışlıkları ve aşırı gidiyor olmaları nedeniyledir.

79- Onlar, yadırganmıştan birbirlerini vazgeçirmez olmuşlar, onu yapmışlardı. Yapmakta oldukları şeyler kesinlikle ne kötüdür.

80- Sen, onlardan birçoğunun gerçeği örtmüş olan kimselere yakınlaşmakta olduklarını görürsün. Kendi benliklerinin onlara öncelediği şeyler (nedeniyle) Allah'ın onların üzerine olan kızgınlığı gerçekten ne kötüdür. Ve onlar o azapta sürekli kalıcıdırlar.

81- Ve eğer onlar Allah'a ve o haberci'ye ve ona indirilmiş olan şeye inanıyor olsalardı, onları yakınlar edinmezlerdi. Fakat hakikat şu ki onlardan birçoğu itaatten çıkanlardır.

82- Ant olsun ki sen, inanmış olan kimselere düşmanlık bakımından o insanların en çetini olarak kesinlikle Yahudileri* ve ortak koşmuş olan kimseleri bulacaksın. Ve ant olsun ki sen, inanmış olan kimselere gönül bağı bakımından onların (o insanların) kesinlikle en yakını olarak: "Şüphesiz ki biz Hristiyanlarız*" demiş olan kimseleri bulacaksın. Bu, onlardan keşişler ve rahipler (sakınanlar) olması ve onların büyüklük taslamazlar olmaları nedeniyledir.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

83- 84- Ve onları sen o elçiye indirilmiş olan şeyi işittikleri zaman tanıdıkları o gerçekten dolayı gözlerinin o yaştan dolayı dolup taştığını görürsün. Onlar: "Ey Efendimiz biz inandık, artık sen bizi o tanık olanların beraberinde yaz. Ve bize ne oluyor ki Efendimizin bizi o düzgün topluluğun beraberinde (cennete) girdirmesini umuyorken Allah'a ve o gerçekten bize gelmiş şeye neden inanmayalım?" derler.

85- Böylece Allah onları bu dedikleri nedeniyle, bahçelerle dönüşümlendirdi ki onların altından o nehirler akar onda sürekli kalıcıdırlar. Ve bu, o iyilik edenlerin karşılığıdır.

86- Ve o kimseler ki, gerçeği örttüler ve delillerimizi yalanladılar, işte onlar o şiddetli ateşin arkadaşlarıdır. 

87- Ey inanmış olan kimseler, siz temiz şeyleri sakın yasaklaştırmayın, Allah onları size serbestleştirmiştir ve sakın aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, o aşırı gidenleri sevmez.

88- Ve siz Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden serbest temiz olmak kaydıyla yiyin ve siz Allah'a karşı korunun ki siz O'na inananlarsınız.

89- Allah sizi yeminlerinizdeki o amaçsız sözden dolayı (sorumlu) tutmaz. Fakat kendinizi sıkıca bağladığınız yeminler nedeniyle (sorumlu) tutar. Artık onun (yemini bozmanın) örtülmesi, ev mensuplarınıza yedirmekte olduğunuz şeyin ortalamasından on çaresizi yedirmek veya onları giydirmek veya bir boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirmektir. Kim bunu bulamadıysa, artık üç gün oruç gerekir. Bu, yemin ettiğiniz (ve onu bozduğunuz) zaman, yeminlerinizin (günahının) örtülmesidir. Ve siz bilinçli yeminlerinizi koruyun. Allah kendi delillerini size böyle açıklıyor ki siz şükredesiniz.

90- Ey inanmış olan kimseler, o şarap ve o kumar ve o dikili taşlar ve o fal okları, ancak ve ancak o şeytanın işinden olan bir pisliktir, o halde siz ondan uzak durun ki başarıya erişesiniz. 

91- O şeytan, o şarap ve o kumarda, aranıza ancak ve ancak o düşmanlığı ve o kini düşürmek ve sizi Allah'ı hatırlamaktan ve o kulluk görevinden uzaklaştırmak istiyor. O halde siz vazgeçenlersiniz değil mi?

92- Ve siz Allah'a itaat edin ve o elçiye itaat edin ve sakının. Yok eğer siz (başka tarafa) yakınlaşırsanız, artık siz bizim elçimizin üzerinde ancak ve ancak o apaçık ulaştırma (görevi) olduğunu bilin.

93- İnanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimseler, korundukları ve inandıkları ve o düzgün işleri işledikleri, sonra korundukları ve inandıkları, sonra korundukları ve iyilik ettikleri sürece tattıkları şeylerde, üzerlerine bir sakınca olmaz. Ve Allah, o iyilik edenleri sever.

94- Ey inanmış olan kimseler, Allah, (kendisini) algılayamadığı halde O'ndan kim kaygılanıyor diye bilmek için, ellerinizin ve mızraklarınızın ona kavuşabileceği o avdan bir şeyle, kesinlikle sizi yoklayacaktır. Bundan sonra kim aşırı giderse, artık bir verici azap onadır.

95- Ey inanmış olan kimseler, siz yasaklı halde iken o avı sakın öldürmeyin. Ve sizden kim onu kasıtlı olarak öldürürse, karşılığı o gönenç sağlayan hayvandan öldürdüğü şeyin örneğidir ki ona da sizden iki eşitlik sahibi kimse Kabe'ye ulaşan bir hediye veya işinin günahını örtecek bir karşılık olarak, çaresizleri doyurmak veya bunun eşiti bir oruç olarak, işinin ağır sonucunu tatması için karar verir. Allah geçmişte olan şeyden yok saydı. Ve kim tekrar geri dönerse, Allah ondan öç alır. Ve Allah, mutlak üstündür, öç sahibidir.

96- Size o su kütlesinin avı ve onu yemesi, size ve o yolculara bir yararlılık olmak üzere serbestleştirildi. Ve o karanın avı ise, yasaklı olduğunuz müddetçe üzerinize yasaklaştırıldı. Artık siz Allah'a karşı korunun, ki siz yalnızca O'na sürülüp toplanacaksınız.

97- Allah, o yasak ev Kabe'yi ve o yasak ayı ve o gerdanlık (takılmış kurbanlık)ları ve o hediyeyi o insanlar için (ekonomik ve sosyal açıdan) bir ayağa kalkma (vesilesi) yaptı. Bu, Allah'ın şüphesiz ki o göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa bilmekte olduğunu ve Allah'ın her bir şeyi bilici olduğunu bilmeniz içindir. 

98- Siz, Allah'ın o  sonuçlandırmasının çok çetin olduğunu ve Allah çok bağışlayıcı, şefkati sürekli olduğunu bilin.

99-  O elçinin üzerinde o ulaştırmadan başka (görev) yoktur. Ve Allah sizin belirtmekte olduğunuz şeyleri ve gizlemekte olduğunuz şeyleri bilir.

100- Sen de ki: "O murdarın çokluğu eğer ki seni şaşırtmış olsa da, o murdar ile o temiz denk olmaz." Ey o saf aklın sahipleri o halde siz Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.

101- Ey inanmış olan kimseler, eğer size belirtilince sizi kötü duruma düşürecek olan şeylerden sakın (bilgi) talep etmeyin. Ve eğer bu okunan (Kur'an) indirilmekte olduğu vakit onlardan (bilgi) talep ederseniz size belirtilir. Allah onlardan (sorumluluğu) yok saymıştır. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, yumuşak davranıcıdır.

102- Gerçekten sizden önceki bir topluluk onları(n hakkında bilgi) talep etmiş, (açıklandıktan) sonra onlara (inanmayarak) gerçeği örtücüler olmuşlardı.

103- Allah, Bahire'den ve Saibe'den ve Vasile'den ve Ham'dan, hiçbirini (serbest) yapmamıştır. Fakat hakikat şu ki gerçeği örtmüş olan kimseler o yalanı Allah'a karşı yakıştırıyorlar ve onların tamamı bağ kurmazlar.

104- Ve onlara: "Siz, Allah'ın indirdiği şeye ve o elçiye gelin" denildiği zaman onlar: "Bize o şey yeter ki biz kendi atalarımızı onun üzerinde bulduk" diyorlar. Ya eğer onların ataları bir şey bilmezler ve doğruya iletilemezler olsa da mı?

105- Ey inanmış olan kimseler, sizin üzerinizdeki (sorumluluk) kendi benliklerinizdir. Siz doğruya iletildiğiniz zaman, sapmış kimse size zarar veremez. Sizin dönüş yeriniz toplu olarak Allah'adır, artık O, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri size haberlendirecektir.

106- Ey inanmış olan kimseler, o ölüm sizden birine hazır olduğu zaman o tembih vaktindeki aranızda (yapmanız gereken) tanıklık, içinizden iki eşitlik sahibini, veya eğer o yerde (yola ayak) vurmuşsunuz (yolculuğa çıkmışsınız) da o ölümün musibeti de size değmişse, sizin dışınızdan diğer iki kişi (tanık olarak bulundurmaktır). Eğer siz (bu ikisinden) kuşkulanırsanız, o kulluk görevi (namaz) sonrasından (bu ikisini) alıkoyarsınız, o ikisi: "Eğer yakınlık sahibi olsa da biz onu hiçbir bedele değişmeyiz ve Allah'ın tanıklığını gizlemeyiz, aksi takdirde şüphesiz ki biz o günahı işleyenlerden oluruz" diye Allah'a kasem ettirilirler.

107- Yok eğer o ikisinin bir günah hak ettikleri fark edilirse, artık bu sefer  üzerlerine (günah) hak edilen (mağdur) kimselerden, (ölen kimseye) daha yakın diğer iki kişi, o ikisinin yerine geçerler, o ikisi: "Ant olsun ki bizim tanıklığımız o ikisinin tanıklığından daha gerçektir ve biz aşırı gitmedik, aksi takdirde şüphesiz ki biz kesinlikle o haksızlık yapanlardanız" diye Allah'a kasem ettirilirler.

108- Bu (yöntem), o tanıklığı yüz akıyla yerine getirmelerine veya yeminlerinden sonra (başka yeminlere başvurularak) yeminlerinin geri döndürülmesinden kaygılanmalarına daha yakındır. Ve siz Allah'a karşı korunun ve dinleyin. Ve Allah, o itatten çıkanlar topluluğunu doğruya iletmez.

109- Allah o gün o elçileri toplayacak da onlara: "Siz ne ile cevaplandırıldınız?" diyecek. Onlar da: "Bizde hiçbir bilgi yok, şüphesiz ki sen o algılanamayananların en iyi bilicisinin ta kendisisin" demişlerdir.

110- Hani Allah demişti ki: "Ey Meryem'in oğlu İsa, senin üzerindeki ve annenin üzerindeki benim gönencimi sen hatırla. Hani ben seni Kutsal'ın esintisi ile güçlendirmiştim, sen o insanlarla o beşikte iken de ve yetişkin iken de iletişim kuruyordun. Ve hani ben sana o kitab'ı ve o bilgeliği ve Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Ve hani sen benim onayımla o çamurdan o kuşun oluşumu gibi yaratıyordun ona üflüyordun da, o da benim onayımla bir kuş oluyordu. Ve sen o doğuştan körlüğü ve o abraşı benim onayımla (hastalıktan) ayırıp uzaklaştırıyordun. Ve hani sen o ölüleri benim onayımla çıkarıyordun. Ve hani ben Yakub'un oğulları'nı sen(i öldürmek)den alıkoymuştum. Hani sen onlara o apaçık belgeleri getirmiştin de, onlardan gerçeği örtmüş olan kimseler: "Bu, bir apaçık sihirden başkası değil" demişti."

111- Ve hani ben Havarilere: "Siz bana ve elçime inanın" diye vahyetmiştim de onlar: "Biz inandık ve bizim teslim olanlar olduğumuza tanık ol" demişlerdi.

112- Hani Havariler: "Ey Meryem'in oğlu İsa, senin Efendin bizim üzerimize o gökten bir sofra indirmeye güç yetirebilir mi?" demişti de o: "Eğer siz inananlar iseniz, Allah'a karşı korunun" demişti.

113- Onlar: "Biz ondan yemeyi ve böylece kalplerimizin yatışmasını ve bize gerçekten doğru söylediğini bilmeyi ve biz buna o tanıklardan olmayı istiyoruz" demişlerdi.

114- Meryem'in oğlu İsa da: "Ey Allah'ım ey Efendimiz, sen bizim üzerimize o gökten bir sofra indir de, bizim ilklerimiz ve sonrakilerimiz için bir bayram ve senden (gözle görülen) bir delil olsun. Ve bize rızık ver ve sen o rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti.

115- Allah: "Şüphesiz ki ben onu sizin üzerinize indiriciyim. Artık bundan sonra sizden kim gerçeği örterse, şüphesiz ki ben onu o tüm insanlardan hiçbir kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla onu azaplandıracağım" demişti.

116- 117- 118- Ve o zaman Allah: Ey Meryem'in oğlu İsa o insanlara: "Siz, beni ve annemi Allah'ın berisinden iki tanrı edinin" diye, sen mi dedin? demişti de o: "Seni tenzih ederim, benim hakkım olmayan bir şeyi demek, benim için (hiçbir zaman) olmadı. Eğer ben onu dediysem, sen onu kesinlikle bilmişsindir. Sen benim benliğimdeki şeyi bilirsin, ama ben senin benliğindeki şeyi bilmem. Şüphesiz ki sen, o algılanamayananların en iyi bilicisinin ta kendisisin. Ben onlara senin bana, -Siz, benim de Efendim, sizin de Efendiniz olan Allah'a kulluk edin- diye onu (dememi) buyurduğundan başkasını demedim. Ve onların içinde kaldığım sürece onların üzerinde bir tanıktım. Ne zaman ki sen benim ömrümü tamamladığında üzerlerinde o gözetici sen oldun. Ve sen, her bir şeyin üzerine bir tanıksın. Eğer sen onları azaplandırırsan, artık şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Ve eğer sen onları bağışlarsan, artık şüphesiz ki sen mutlak üstünün, mutlak bilgenin ta kendisisin" demişti.

119- Allah: "Bu, o doğru söyleyenlere doğruluklarının fayda vereceği gündür. Bahçeler onlar içindir ki, onların altından o nehirler akar, onlar onda sonsuza dek sürekli kalıcılardır. Allah onlardan hoşnut olmuş ve onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. Bu, o büyük başarıdır" demişti.

120- O göklerin ve o yerin ve bunların içinde ne varsa hükümranlığı Allah'ındır. Ve O, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

 

18 Ocak 2024 Perşembe

Maide s. 93. Ayetinin Farklı Mealleri Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an'ı Türkçe mealleri üzerinden okumaya ve anlamaya çalışan bir kimse, şayet bu okuma ve anlama faaliyetini, karşılaştırmalı olarak bir kaç meal üzerinden yapmaya çalışıyorsa, okuduğu bazı ayet meallerinin birbirinden farklı şekilde anlamlandırılmış olduğunu görecek, bu farklı meallerin hangisinin daha isabetli olabileceğinin cevabını arayacaktır. Biz daha önceki bazı yazılarımızda, bu meal farklılıklarına dikkat çekerek, bu farklı meallerden hangisinin daha isabetli olabileceği yönünde fikirlerimizi paylaşmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise, yine böyle bir farklılığa dikkkat çekmeye ve iki farklı mealden hangisinin daha isabetli olabileceğini görmeye çalışacağız. 

Konumuz ile ilgili ayet Maide s. 93. ayeti olup, orjinal metni ve bazı mealleri şu şekildedir:

لَيْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ ف۪يمَا طَعِمُٓوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟

---Abdulbaki Gölpınarlı---İman edip iyi işlerde bulunanlara; çekindikleri, inandıkları ve iyi işlerde bulundukları, sonra gene çekinmede devam ettikleri, inançlarını güttükleri, sonra da gene çekinip durdukları ve iyilik ettikleri takdirde haram edilmeden önce yedikleri şeyler yüzünden bir vebal yok ve Allah iyilik edenleri sever.

---Abdullah Parlıyan---İman edip, doğru ve yararlı işler yapanlar, yollarını Allah'ın kitabı ve elçisi ile buldukları ve gerçekten inanıp, doğru ve yararlı işler yaptıkları sürece, haram olunmazdan önce yedikleri şeylerde bir günah yoktur. Yeter ki, hayatlarını Allah'ın kitabıyla düzenlemeye çalışsınlar, iman etmeye devam etsinler ve hayatlarını Allah'ın kitabı vasıtasıyla tanzim etmeye daha da özen göstersinler ve iyilik yapmakta arzulu ve kararlı davransınlar. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.

Yukarıda örneğini verdiğimiz ayet meallerininMaide s. 90. ayetinden başlayan bir bağlamı bulunmaktadır. Bu ayette içki, kumar, dikili taşlar ve fal oklarının şeytan işi pislik olduğu beyan edilmekte, inananların bunlardan sakınması emredilmektedir.

Genel geçer kanıya göre ise içkinin haram edilmesi, bir defada değil aşamalı olarak gerçekleşmiş, son aşama ise Maide s. 90. ve 91. ayetleri ile gerçekleşmiştir. Bu ayet ile tefsirlerde yazılanlara baktığımızda, içkinin haram kılınmasından önce içki içen Müslümanların durumları Allah'ın elçisine sorulmuş ve 93. ayet bu soruya cevap olarak indirilmiştir.

Ancak çoğu meal yapıcısı bu durumu rivayetlerin ışığında değerlendirdiği için, ayete verdikleri meale, orjinal metinde olmamasına rağmen "Haram edilmeden önce" şeklinde bir ilave yapmış, hatta çoğu meal bu sahibi bu ilaveyi parantez içine dahi almadan, sanki orjinal metnin bir parçasıymış gibi göstermiştir.

Ancak konuyu Kur'an bütünlüğünde değerlendirmeye çalıştığımızda durum gerçekten böyle midir? şeklinde bir sorunun cevabının da verilmesi icap etmektedir.

Bakara s. 275. , Nisa s. 22. ve 23. , Maide s. 95, Enfal s. 38. ayetlerine baktığımızda, o ayetler içinde "Gad selefe" ifadesinin geçtiği görülmektedir. Bu ifade ise Bakara s. 275. ayetinde faiz yiyenlerin geçmişte yaptıklarının faizciliği terk ettikleri takdirde cezalandırılmayacağı, Nisa s. 22. ve 23. ayetlerde ise evlenme yasakları ile ilgili emirde, geçmişte yapılan fakat bu ayetlerle yasaklanan evliliklerin cezalandırılmayacağı, Maide s. 95. ayetinde ise, ihram yasaklarından önceki yapılanların cezalandırılmayacağı, Enfal s. 38. ayetinde ise inkarcıların yaptıklarını terk ederlerse geçmişlerinin cezalandırılmayacağı haber verilmektedir. 

Bu ayetleri baz alarak Maide s. 93. ayetine yeniden baktığımızda, içkinin haram kılınmasından önce içki içenlerin yaptıklarının af edildiğine dair buna benzer herhangi bir ifadeye rastlamamaktayız. Bunu söylemekle, Allah'ın bunları af etmediği veya etmeyeceğini söylemek istemediğimizi hatırlatmak isteriz. Öyleyse bu ayette başka bir şeyin kast edilmiş olabileceğini düşünmek, herhalde yanlış olmayacaktır.

Kanaatimiz o dur ki bu ayet, inanan ve yasaklardan kaçınmaya dayalı bir hayat süren mü'minlerin tatmış olduklarından dolayı sorumlu olmayacaklarını, çünkü sahip oldukları inanç onlara, sakınmayı ve korunmayı emretmekte, dolayısı ile kendilerinin cezalandırılmasına sebep olacak hatalardan otomatikman kaçınacaklarını beyan etmektedir.

Bu noktayı dikkate alarak yapılan ayet mealleri ise şöyledir:

---Bahattin Sağlam---İman edip de amel-i salihte bulunanların tattıklarında onlara bir günah yoktur. Sakındıkları takdirde, inanıp ibadet görevlerini yerine getirdikleri takdirde, sonra daha da sakınıp inandıkları takdirde, sonra daha da sakınıp bütün güzellikleri (ve ibadetleri) yaptıkları takdirde.. Şüphesiz Allah sakınıp da güzel ameller yapanları sever.

---Edip Yüksel--- İnanıp erdemli işler yapanlar, emirlere uyarak inanıp erdemli davrandıkları, günahlardan sakınıp inandıkları ve yine sakınıp iyilik yaptıkları sürece yediklerinden ötürü kendilerine bir günah yoktur. ALLAH iyi davrananları sever.

---Mahmut Özdemir---Sakınıp korundukları, iman ettikleri ve Salih Ameller işledikleri, evet yine sakınıp korundukları ve iman ettikleri, yine sakınıp korundukları ve iyilik yaptıkları zaman, tadıp yedikleri şeylerde, iman eden ve Salih Ameller işleyenlere günah yoktur.
Muhsinler’i / İyilik-Güzellik Edenler’i Allah sever.

---Muhammed Esed---İmana ermiş olup doğru ve yararlı işler yapanlar, Allah’a karşı sorumluluk bilinci duydukları ve [gerçekten] inanıp doğru ve yararlı işler yaptıkları sürece her istediklerinden serbestçe yararlanabilirler: ¹⁰⁸ yeter ki Allah’a karşı sorumluluk bilinci duymaya ve iman etmeye devam etsinler ve Allah’a karşı sorumluluklarının bilincine daha çok varsınlar ¹⁰⁹ ve iyilik yapmakta arzulu ve kararlı davransınlar. Allah iyilik yapanları sever.

---Süleymaniye Vakfı---İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar, yiyip içtikleri şeyden dolayı sorumlu tutulmazlar[*]. Bu, çekindikleri, inanıp güvendikleri ve iyi işler yaptıkları, yine çekindikleri, inandıkları yine de çekindikleri ve güzel davrandıkları takdirde böyledir. Allah güzel davrananları sever.

Yukarıdaki Maide s. 93. ayeti ile ilgili yapılan meallerin, Kur'an bütünlüğü açısından daha doğru olduğu kanaatimizi belirtmek isteriz. Hatırlatmak isteriz ki; En başta verdiğimiz meal örnekleri hakkında "bu anlamdaki mealler kesinlikle hatalıdır" şeklinde bir iddiamız olmamakla birlikte, bu ayetin, gördüğümüz iki farklı mealinden bir tanesinin daha isabetli olduğunu, meallerin de yine neticede bir yorum olduğunu, meal yapıcısının Kur'an ile ilgili müktesebatının yaptığı meale bir yansıması olduğunu söylemek istiyoruz. 

                                   EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

11 Ocak 2024 Perşembe

İki Ademoğlunun Kıssasını Nüzul Dönemi Şartlarında Okumak

Kur'an, Muhammed (a.s.) a Mekke ve Medine şehirlerinde, 23 yıllık bir süreç içinde peyderpey indirilmiş bir kitaptır. Bu kitabın indirildiği şehirlerin, kendine özgü şartları mevcut olup, bu durumu Kur'an ayetlerinden kolayca anlamaktayız. Mekke şehrinde inen ayetlerde, o şehrin zengin kodamanlarının vahye karşı sergiledikleri inkarcı duruş anlatılırken, Medine şehrinde inen ayetlerde ise, Yahudi ve Hristiyanların vahye karşı sergiledikleri inkarcı duruş ile ilgili ayetlerin daha yoğunlukta olduğu rahatlıkla gözlemlenebilecektir. 

Kur'an, muhataplarına vermek istediği mesajı anlatırken "Kıssa yollu anlatım" olarak bildiğimiz anlatım üslubunu da kullanmaktadır. Bu üslupla anlatılan ayetler Mekke ve Medine şehirlerinde yaşayan mevcut muhataplara bir takım mesajlar içermekte olup, bu mesajlar doğru anlaşıldığı takdirde, bu anlatımların bize dönük ne gibi mesajlar taşımış olabileceği yönündeki sorulara da cevap kolayca bulunabilecektir.

Kıssa yollu anlatım ile ilgili olarak yukarıda söylediğimiz "Doğru anlaşılma" konusu üzerinde biraz durmak gerekirse, şunları söylemek mümkündür:

Kur'an kıssaları ile ilgili olarak bilgi veren eserlerde (tefsir v.s.) dikkatimizi çeken en önemli husus, anlatılan kıssanın ne gibi mesajlar içermiş olabileceği yönündeki bilgiler yerine, o kıssayı masala çeviren  bilgilerin mevcut olduğu, konu ile ilgili olan herkesçe malumdur.

Şurası asla hatırdan çıkarılmamalıdır ki; Kur'an eğer bir kıssa anlatıyor ise, öncelikle bu kıssa mevcut muhataplara önemli mesajlar içermektedir. Bu mesajların ne olabileceği ise ilgili ayetlerin bağlamı ve Kur'an bütünlüğü dikkate alınarak bizler tarafından da anlaşılabilir. 

Yine hatırdan çıkarılmamalıdır ki; Kur'an içinde yer alan her kıssa birebir yaşanmış bir kıssa değil, "Temsili kıssa" olarak isimlendirebileceğimiz bir anlatım üslubuna sahiptir. Bu üslup ile anlatılan kıssadaki en önemli husus, olayın birebir yaşanıp yaşanılmadığı konusu değildir. "Bir kıssanın temsili olduğu kanaati nasıl hasıl olabilir?" dersek; "Şayet kıssa ile ilgili yapılan anlama çalışmalarında sorulan sorulara verilebilecek cevaplar bir takım gerçekler ile çakışıyor ise bu kıssanın temsili olma ihtimali daha kuvvetlidir" diyebiliriz.

Örnek olarak, "Adem kıssası birebir yaşanmış bir kıssa değil, temsili bir kıssadır" dediğimiz zaman bu iddianın temelinde kıssa ile ilgili sorulan bir takım sorulara verilen cevapların tam yerine oturmadığı etrafında bir çok tarrtışmaların döndüğü görülecektir. Öyleyse kıssanın birebir yaşanmışlığını dikkate almak yerine, bize yönelik mesajlarının ne olabileceğini dikkate almaya çalışmak daha doğru olacaktır.

Sözü fazla uzatmadan yazımızın esas konusu olan iki Ademoğlu kıssası ile ilgili düşücelerimizi paylaşmaya çalışalım. Medine'de nazil olan Maide suresi içinde "İki Ademoğlunun kıssası"  olarak bilinen bir bir kıssa anlatılmaktadır.  Ancak bu kıssa, bu isimde değil de daha yaygın olarak "Adem'in iki oğlunun kıssası" isimiyle bilinmektedir. 

Bunun sebebi ise, bu kıssanın birebir yaşanmış bir kıssa olduğu düşüncesi ile üretilen israiliyyat dediğimiz bilgilerdir. Bu olayın anlatıldığı ayetlerin tefsir edildiği kitaplara baktığımız zaman, olayın tamamen masala dönüştürüldüğü açıkça görülecektir. Konumuz bu kıssanın anlatıldığı tefsirlerdeki masalları eleştrimek olmadığı için biz sadece kıssa ile ilgili düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

Maide suresindeki ayetlerin mealleri şu şekildedir:

27- 28- 29- Onlara iki adem oğlunun gerçek haberini gerçek oku. Hani ikisi de kurban sunmuşlar, ikisinin  birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) "Seni kesinlikle öldüreceğim" demişti. (Diğeri ise) "Allah ancak ve ancak korkanlardan kabul eder. Eğer sen beni öldürmek için elini uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim,şüphesiz ben  göklerin yerin ikisini arasında bulunanların besleyicisi, büyütücüsü, yetiştiricisi, hayatiyetlerini elinde tutucusu olan Allah'tan korkarım. Ben isterim ki, benim de günahımı, senin de günahını yüklenesin de ateşin arkadaşlarından olasın. Yanlış yapanların karşılığı işte bu dur" demişti.

30- Bunun üzerine nefsi onu kardeşini öldürmeyi ister hale getirdi, böylelikle o da onu öldürdü, zarar edenlerden oldu.

31- Sonrasında Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana, şu karga gibi olup ta kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi kaldım?" dedi ve pişmanlardan oldu.

32- İşte bundan dolayı, İsrailoğullarına şöyle hükmettik: Şüphesiz kim bir canı başka bir cana veya yeryüzünde bozuculuk yapmasının karşılığı olmaksızın öldürdü ise, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de ona yaşama imkanı verirse, sanki bütün insanlara yaşama imkanı vermiş gibidir. And olsun ki elçilerimiz onlara apaçık belgeler getirdi. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.


Kıssa ile ilgili ayetler öncesinde İsrailoğulları ile ilgili bir olayın anlatıldığına  dikkat edilmeli ve kıssa ile bağının olduğu dikkate alınmalıdır.

                   "Onlara iki Ademoğlunun gerçek haberini oku" 

"Onlar" ifadesi ile İsrailoğullarına işaret edilmiş olması kuvvetli bir ihtimaldir. Medine'deki  Müslüman ve İsrailoğulları'ndan oluşan iki topluluğun "İki Ademoğlu" olarak ifade edildiğini söyleyebiliriz. Allah (c.c.) böyle bir ifade ile Müslüman ve İsrailoğulları toplumunun aynı kökenden olduğuna işaret etmekte, aynı kökenden olan insanların birbirlerine karşı olan muamelelerinin kardeşlik hukuku çerçevesinde olması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bu vurgu "Ey Nuh ile birlikte taşıdıklarımız" şeklinde bir ifade ile İsra s. 3. ayetinde de göze çarpmaktadır. 

Bir erkek ve bir dişiden yaratıldığımıza işaret eden ayetlerin de bu yönde anlaşılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Aksi takdirde insan neslinin nasıl çoğaldığı konusunu Kur'an'dan anlamaya çalıştığımızda, bu ayetler bizlere net bir bilgi vermekten uzak kalacaktır.

Medine'de yaşayan İsrailoğullarının Müslümanlara karşı olan haset ve kıskançlığını  Bakara suresi içindeki ayetlerde görmekteyiz. Allah (c.c), Yahudi ve Hristiyanlar ile ilgili ayetlerde, onların inandıkları elçi ve kitapların kaynağı ile son elçi ve kitabın kaynağının aynı olduğuna dikkat çekerek, onların elçiler ve kitaplar arasında ayrım yapmadan hepsine iman etmeleri gerektiğini beyan etmesine rağmen, özellikle Yahudilerin haset ve kıskançlık nedeni ile son elçi ve kitaba karşı büyük bir kin ve nefret taşıdıkları ilgili ayetlerden anlaşılmaktadır.

İki oğulun birer kurban sunması, bir oğulun kurbanının kabul edilip diğer oğulun kurbanının kabul edilmeyişi, Allah (c.c.) nin kulları hakkında verdiği karara ne olursa olsun boyun eğilmesi gerektiğini bizlere anlatmaktadır. Allah (c.c) nin gönderdiği son elçi ve kitabı Yahudilerden değil de, Araplardan seçmiş olmasından ötürü hasetlik duyan Yahudilerin, Allah (c.c.) nin verdiği bu karara boyun eğip, son elçinin hangi kavimden olduğunu dikkate almadan teslim olmaları gerektiği, kurban benzetmesi ile ifade edilmektedir. 

Kurbanı kabul edilmeyen kardeşin, kurbanı kabul edilen diğer kardeşini öldürmeye kalkması, haksız oldukları halde saldırgan Müslümanlara karşı saldırgan bir tavır takınan Yahudilerin haksızlığına işaret etmektedir. Yahudiler son elçinin Arap olmasından dolayı duydukları kin ve hasetle, Müslümanlara karşı saldırgan bir tavır sergilemekte, Allah (c.c.) ise Müslümanlara, henüz onlara karşı koyacak güce sahip olmamaları nedeni ile sabretmeleri, tebliğ dili ile karşılık vermeleri gerektiğini Medine döneminin  ilk inen ayetlerinde öğütlemektedir. Diğer kardeşin öldürmek isteğine karşılık vermeyeceğini ifade etmesinden bunu anlamaktayız.

Aksi takdirde "Kendisini öldürmek isteyen bir kardeşe karşı, diğer kardeşi neden kendisini savunmak istememiş" şeklinde sorular sorulacak ve cevabı peşinde koşulacaktır. Kıssanın temsili olduğu yani birebir yaşanmış olmadığı,  dikkate alındığında bu tür sorulara gerek kalmayacaktır.

Kıssa, Yahudilerin Müslümanlara karşı yaptığı saldırının onları ileride pişmanlığa sürükleyeceğini haber vermekle devam etmektedir. Medine döneminin ilk yıllarında güçsüz olan Müslümanlara karşı yaptıkları fitne ve fücür hareketlerinin, ilerde Müslümanların güçlenmesi ile Yahudilerin nasıl başlarına geçirildiği, Haşr suresi ayetleri ve diğer ayetlerinde açıkça görülecektir.

Kıssanın son ayeti, Allah (c.c.) nin insan hayatına verdiği değeri görmek açısından önemli bir hatırlatmadır. Özellikle İsrailoğullarına bunun en baştan bildirildiğinin beyan edilmiş olması dikkat çekicidir. Kendilerinin inandıklarını iddia ettikleri kitabın onlara böyle bir emir verdiğini bildikleri halde, bile bile bu emri tarih boyunca arkalarına atmış oldukları, binlerce yıllık  geçmişlerinde başlarına gelenlerden anlaşılmaktadır. Her ne zaman bulundukları topraklarda fitne fücür işlemiş iseler, bu yaptıkları onların başlarına geçirilmiş yanlarına kar bırakılmamıştır.

                                              Zulm ile abad olanın ahiri berbad olur.

Bu söz insanlık tarihinin değişmez bir yasasını veciz olarak anlatmaktadır. Tarih boyunca yapılan zülümlerin hiç bir zaman yapanın yanına kar kalmadığı, er veya geç zalimlerin, tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolup gittiği bir vakıadır. 

Bugün İsrail adındaki devletin, yıllardır Filistin'li Müslümanlara uyguladığı zulümlerin onları nasıl bir sona götüreceğini, bu kıssadan anlamak mümkündür. Masum bir cana kıymanın bütün canlara kıymak gibi olduğunu bilenlerin, yıllardır Filistin halkını çoluk, çocuk, kadın, erkek demeden vahşice katletmesi onların nasıl bir sonla yıkılacağının habercisidir. Zalim İsrail de yaptıklarının karşılığını elbette dünya ve ahirette görecektir.

Sonuç olarak: Kıssadan bize düşen hisseyi bir cümle de özetlemek gerekirse; Haklı olan haksız tarafından öldürülse de kazanır, haksız olan haklıyı öldürse de kazanamaz.

                                EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.