30 Ocak 2024 Salı

İsra s. 1. Ayeti Mekke'den Kudüs'e Bir Yolculuğu mu Yoksa Mekke'den Medine'ye Yapılan Hicreti mi Anlatmaktadır?

Yazımıza verdiğimiz başlığın, çoğu kimsede merak ve kuşku uyandıracağını en baştan tahmin etmekteyiz. Çünkü İsra s. 1. ayeti denildiği zaman, bir çok kimsenin aklına ilk gelen şey, miraca dair en ufak bir delil bulunmamasına, hatta başka ayetlerde (isras.93) miraç isteğinin müşriklerden gelen bir istek  olduğunun beyan edilmiş olmasına rağmen,  Muhammed (a.s.) ın bir gece Mekke'den Kudüs'e, oradan da semaya yükselmesinin adına kandiller düzenlenmiş miracın anlatıldığı ayet akla gelmektedir. Biz bu yazımızda, miraç konusu ile ilgili herhangi bir bahiste bulunmayacağız. Bu yalan ve iftira hakkında daha önce bir kaç yazımız bulunmakta olup, blogumuzda bunlar mevcuttur dileyenler oradan okuyabilir.

İsra s. 1. ayeti ile ilgili olarak tefsir, hadis veya yakın zamanda yazılan eserlerde bulunan bilgileri kısaca sıralayacak olursak, 1- Mekke'den Kudüs oradan semaya yani miraca çıkış, 2- Mekke'den Kudüs'e gidiş, 3- Mekke'den Cirane vadisindeki mescide gidiş, 4- Mekke'den semada bulunduğu iddia edilen Beyt-i Mamur'a çıkış olarak sayabiliriz.

Biz, bu bilgilerin hiç birisine katılmadığımızı, İsra s. 1. ayetinin Mekke'den Medine'ye yapılan hicret ile olduğunu düşündüğümüzü en baştan söyleyerek, yazımızda bu iddiamızı dayandırdığımız temeli sizlerle paylaşmaya çalışacağız. 

Miraç yalanlarına inanmayan, Kur'an merkezli düşünenlerin çoğunluğu bile, bu ayetin Mekke'den Kudüs'e yapılan mucizevi bir yolculuğu anlattığı konusunda hemfikirdir.

سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Bu ayette öncelikle "İsra" kelimesinin anlamını ve bu ayetin geçtiği ayetleri anlamak gerekmektedir.

İsra kelimesi sözlükte, "Gece yapılan yürüyüş" anlamına gelmektedir. Bu yürüyüşü ifade eden kelimenin geçtiği ayet mealleri şöyledir;

---Hud s. 81- (Elçiler) dediler ki: "Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana ilişemeyecekler. Gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yürü ve sizden kimse geriye dönüp bakmasın. Ancak hanımın hariç. Onların başına gelen onun başına da gelecektir. Onlara vaadedilen (azabın) gelme vakti sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?"

---Hicr s. 65 - Hemen gecenin bir kısmında ehlini yürüt ve sen arkalarından git ve içinizden hiç bir kimse ardına bakmasın, emrolunduğunuz yere geçin gidin.

---Taha s. 77-Andolsun ki biz Musa'ya, kullarımla geceleyin yola çık, onlara denizde kuru bir yol aç, düşmanların yetişmelerinden ve denizde boğulmaktan da korkma diye vahyetmiştik.

---Şuara s. 52- Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz takib edileceksiniz" diye vahyettik.

---Duhan s. 23- "O halde kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz takib edileceksiniz.

İsra s. 1. ayetinde Allah (c.c.), kulunu bir gece Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yürüttüğünü beyan etmektedir.  Yani olayın göğe doğru dikey bir çıkışı anlatmadığı ayan beyan ortadadır. Ayet içinde geçen "Kulunu" ifadesi ile kast edilen kulun Muhammed (a.s.) değil, Musa (a.s) olduğu yönünde iddiaların serdedildiği malumdur. Fakat biz bu iddiaya kesinlikle katılmıyoruz, bunun nedeni ise yazımızın ilerleyen bölümlerinde zaten anlaşılacaktır.

Bu iddiada bulunanların delilleri 2. ayetin başında bulunan "Vav" edatının bağlaç görevi gördüğü, dolayısı ile bu edatın, bir önceki ayet ile ilgili bulunduğu, 1. ayette bulunan "biabdihi" ifadesi ile kast edilen kişinin Musa (a.s.) olduğudur. Ancak bu edatın sadece bağlaç görevi olduğunu iddia edenler yanılgı içindedirler. Bu edatın işlevlerinden birisi de cümle başı olduğunu hatırlatması, yani kendinden önceki cümle ile bir alakası olmadığını bildirmesidir.

Ayet içinde geçen "Mescidi Haram" ifadesinin, Kabe'yi de içine alan bir bölgenin adı olduğu üzerinde herkesin ittifak ettiği malumdur. Konu "Mescidi Aksa" ile nerenin kast edildiği yönündedir. Biz burası ile ilgili farklı görüşler olduğunu yukarıda kısaca söylemiştik. Yazımızın amacı farklı görüşleri eleştirmek olmadığı için, biz kendi iddiamızı temellendirmeye çalışmaya devam edelim.

Mescidi Aksa'nın neresi olduğunu veya bu ifade ile kast edilenenin ne olduğunu anlayabilmek için, İsra suresinin devam eden ayetlerine dikkat edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü Mescidi aksa denildiği zaman hemen hemen herkesin aklına bugün Kudüs'te o isim ile bilinen yer akla gelmektedir. Ancak bu ayetin nazil olduğu zamanda Kudüs'te bulunan kutsal mabedin, bilinen böyle bir ismi kesinlikle yoktu.

Kudüs'te Yahudilerin kutsal kabul ettikleri bir mabed bulunuyor ve bunun ismi "Süleyman Mabedi" olarak biliniyordu. Bu nokta hatırdan çıkarılmamalıdır. Kudus'e Müslümanlar tarafından yapılan mescidin Ömer'in orayı fethetmesinden sonra yapıldığı tarihen sabittir. 

İsra suresinin ilerleyen ayetlerinin mealleri şu şekildedir:

2. Biz Mûsâ'ya kitap verdik ve onu, İsrailoğullarına "Benden başkasını Rab edinmeyin, benden başkasının himayesine girmeyin" diye, doğru yolu gösteren bir rehber kıldık.

3. Ey Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin nesli!Yalnız Bana güvenip, dayanın, Bana şükredin! Şunu bilin ki Nûh çok şükreden bir kul idi.

4. Biz İsrailoğullarına kitapta şu hükmü de bildirdik: "Siz ülkede iki kere bozgunculuk yapacak ve açık zorbalıklar edeceksiniz"

5. Onlardan birincisinin vâdesi gelince, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize musallat ettik de onlar sizi yakalayabilmek için evlerin aralarına bile girerek her tarafı didik didik edip araştırdılar. Bu, yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.

6. Sonra o istilacılara karşı size galibiyet ve zafer verdik, servet ve oğullarla kuvvetlendirdik, sayınızı daha da çoğalttık.

7. İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, onu da kendi aleyhinize işlemiş olursunuz. Derken sonraki taşkınlığınızın vâdesi gelince, kederinizden suratlarınız asılsın, daha önce girdikleri gibi yine Mescide girsinler ve istila ettikleri yeri mahvedip dursunlar diye başınıza yine düşmanlarınızı musallat ederiz.

8. Olur ki tövbe edersiniz de Rabbiniz size merhamet eder. Eğer tekrar bozgunculuğa dönerseniz, Biz de size ceza vermeye döneriz. Zaten cehennemi kâfirlere zindan kılmışız.

 İsra s. 1. ayetinden sonra, 2. ayette Musa (a.s) a geçilmesi ve devamında İsrailoğullarına hitap edilmesi, bu ayetlerin büyük ihtimalle Mekke'de inen son ayetler olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Mekke'li müşriklerin baskıları sonunda artık bu bölgeyi terk etmenin şart olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumu aynı surenin ortalarındaki (76. ayet) ayetlerden anlamak mümkündür. 

Allah (c.c) elçisine, artık bu şehri terk etmesi gerektiğini, kitap ve elçi ile muhatap olmuş olan bir topluluğun ikamet ettiği başka bir şehre hicret etmesi gerektiğini bildirmektedir. Bu şehir MEDİNE'den başka bir şehir değildir. Surenin ilerleyen ayetleri elçiye hicret edeceği şehirde karşılaşacağı toplum hakkında hem ön bilgi vermekte, hem de o şehirdeki İsrailoğulları topluluğuna, gelecek olan elçiye karşı yanlış yaptıklarında onlara geçmişi hatırlatmaktadır.

Muhammed (a.s.) Medine'ye hicret ettiği zaman, halkın önemli bir bölümünün İsrailoğulları'ndan  oluştuğu malumdur.  Bu durumu Medine'de inen ayetlerin çoğunun İsrailoğulları ile Müslümanlar arasındaki ilişkilerden bahsetmesinden anlayabiliriz. Allah (c.c), bu toplumun da kitap ve elçi ile muhatap kılınmış olmalarından ötürü, Mekke'den gelen Muhammed (a.s.) ile aralarında ortak bir payda olduğunu onlara hatırlatmakta, Musa (a.s) ile devam eden kitap ve elçi silsilesinin bir ferdinin de, Kur'an ve Muhammed (a.s) olduğunu, gelen her kitabın mesajının aynı olduğunu, "dolayısıyla İsrailoğulları'nın da bu elçi ve kitaba inanmaları gerektiğini beyan etmektedir. 

"Nuh ile birlikte taşıdığımız kimselerin nesli" denilerek, o topraklarda yaşayan, fakat farklı topluluklara mensup olan insanların kökünün, Nuh (a.s.) a dayandığı hatırlatılarak, aralarındaki nesep bağına dikkat çekilmekte, aralarındaki ortak payda daha da genişletilerek, yakınlaşmanın sağlanması amaçlanmaktadır. (2. ve 3. ayetler)

Ancak, İsrailoğulları'nın bu yakınlaşmayı ret etmesi neticesinde başlarına neler gelebileceği ise, geçmişte yaptıkları yanlışlar ve bu yanlışlarınının onların başlarına nasıl feleketler getirdiği hatırlatılarak, ayaklarını denk almaları gerektiği, bildirilmektedir. (4.5.6.7.8. ayetler)

Konuyu Muhammed (a.s.) açısından değerlendirdiğimizde ise karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır; Mekke'de kendisine düşmanlık eden, inanmalarından artık ümidini kesmiş müşrik bir toplumu terk ederek elçi ve kitaba inandıklarını söyleyen yeni bir topluluk ile tanışmıştır. Allah (c.c), 4. ve 8. ayetler arasında hem İsrailoğullarına mesaj vermekte, hem de Muhammed (a.s) ın Medine'de muhatap olduğu toplumun nasıl bir karaktere sahip olduğunu haber vererek ona göre hazırlık yapması sağlamaktadır.

7. ayette dikkatimizi çekmesi gereken bir kelime "Mescid" kelimesidir. Bu kelime  İsrailoğullarının ibadet mekanı anlamında kullanılmaktadır. Bu kelimenin Kur'an'da sadece Müslümanların ibadet mekanı anlamında kullanılmadığının, burada önemli bir husustur. İbadet mekanları tarih boyunca insanlar tarafından kutsal olarak kabul edilmiştir. Her toplumun kendi aidiyetini ifade ettiği, onun etrafında toplandığı ve birlikteliğini sağladığı bir kutsal mekanı mutlaka bulunmaktadır. 

Nuzül dönemi çerçevesinde düşündüğümüzde Arap toplumu için Kabe, bu işlevi taşıyan bir fonksiyona sahipti. Mescidi Haram,  Kabe ve Mekke'nin içinde bulunduğu bölgenin adıdır. Kudüs ise İsrailoğulları için kutsal bir bölge olup, orada da onlar için kutsal sayılan ve adına "Süleyman Mabedi" dedikleri, İsra suresi 7. ayetinde ismi "Mescid" olarak anılan bir ibadet mekanı bulunmaktaydı. 

İsra kelimesinin "Gece Yürüyüşü" anlamından hareketle, Muhammed (a.s.) bir gece evinden çıkıp Mekke'deki müşrik toplumu terk ederek başka bir yere hicret etmiştir. Bundan sonraki mesele Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yapıldığı söylenen bu yürüyüşün neden böyle ifade edilmiş olduğu,  Mekke'den Medine'ye yürüyüş olarak neden ifade edilmediğinin anlaşılması üzerinde olması gerekmektedir. Çünkü bu yazıyı okuyanların en fazla merak ettikleri, hatta etmeleri gereken nokta da burasıdır.

Bu nokta açıklığa kavuştuğu zaman, Muhammed (a.s.) ın Medine'de neden aylarca Kabe yerine Kudüs'e yönelmiş olduğunun sebebi de anlaşılacaktır. Kıble değişimi konusunda en fazla merak edilen hususlardan birisi de bu dur. Bakara suresi içinde geçen kıble değişimi ile ilgili ayetlerde kıblenin yeniden Kabe'ye çevrildiği anlatılırken, neden Kabe yerine Kudus'e yönelme emrinin Kur'an'da bulunmadığı sorusu kafaları kurcalamaktadır. 

Bunun cevabını "Ehli Hadis" fırkası, bu değişim için Kur'an dışında ayrı bir vahiy geldiği yönünde cevaplamış olmasına rağmen, Kur'an dışı vahiy diye birşey olmadığını bilenler için sorunun cevabı aranmaktadır. Biz bunun cevabını Kur'an dışına çıkmadan cevaplamaya çalışalım.

Allah (c.c) İsra s. ilk ayetlerinde kulunu hicret etmeye sevk ederken, hicret edeceği yerdeki toplum ile ilgili bilgi de vermektedir. Bu bilgi o toplumun ilahi vahye aşina olduğu, dolayısı ile müşriklere nazaran, her ne kadar geçmişte yaptıkları yanlışları hatırlatmış olsa da, inanmaya daha yatkın bir topluluk olabileceğini elçisine bildirmektedir.

Bu bilgilere istinaden Muhammed (a.s.), İsrailoğulları ile olan ortak paydayı dikkate alarak, Kudüs'e yönelmiştir. Yani Muhammed (a.s.) Kabe yerine Kudüs'e yönelmeyi Kur'an dışı vahiyle değil, İsra suresi ilk ayetleri ile almış, İsrailoğulları ile ortak paydaları olduğu mesajını onlara vermeye çalışarak inanmaya davet etmiştir. Her ne kadar ilerleyen zamanlarda İsrailoğullarının inanma konusunda müşriklerden aşağı kalmadıkları ortaya çıkarak, kıble yeniden Kabe olarak belirlenmiş olsa da, hicretin ilk aylarındaki durum bu şekilde idi. 

Biz İsra s. 1. ayetinin Mekke'den Medine'ye yapılan hicreti anlattığını iddia ederken, ayet içinde geçen "Mescidi Aksa" nin Medine'de olduğunu veya Medine'de Müslümanlar tarafından yapılmış bir mescid olduğunu asla iddia ediyor değiliz

Bizim iddiamız, Kudüs'te bulunan kutsal mabedin 7. ayet içinde "Mescid" olarak ifade edilmiş olduğu, bu mescidin ise Kudüs'te "Süleyman Mabedi" olarak yıkılmış harap halde bulunan bir yer olduğu, dolayısı ile uzaklığına istinaden böyle bir isimle isimlendirilmiş olduğudur. Bu isim, zaman içinde Kudüs'ün Müslümanlar tarafından alınmasından sonra oraya yapılan mescide isim olarak verilmiştir. Yani Muhammed (a.s) zamanında Kudüs'te "Mescidi Aksa" adıyla bilinen bir yapı mevcut değildi.

Sanırım şimdi İsra s. 1. ayetinde Allah (c.c) nin neden kulunu Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yürüttüğünü beyan ettiği biraz daha ortaya çıkmıştır. Yani Allah (c.c) insanlar tarafından o zaman kutsal olarak bilinen iki yapıdan biri olan Kabe'nin, müşrik kontrolunda olmasından dolayı, elçisini başka bir şehre hicret ettirmiş, bu şehirde ise İsrailoğullarının yöneldiği Kudüs'ü onlarla olan ortak payda nedeniyle, ikinci kutsal yer olarak bilinen yere yönelmesini sağlamak için böyle bir ifade kullanmıştır. 

Kabe ve Mekke'nin kutsallığı Kur'an ile belirlenmiş olsa da, Kudüs'ün kutsallığı konusunda Kur'an'da herhangi bir ifade bulunmadığını burada hatırlatmak isteriz. Kudüs'ün kutsallığı İsrailoğulları tarafından benimsenmiş olsa da, Allah (c.c) kulunun buraya yönelmesinde o zaman için herhangi bir beis görmemiştir. 

İsra s. 1. ayetinde geçen "Barekna havlehu" ifadesinin, yani Muhammed (a.s) ın hicret edeceği şehrin etrafının bereketli kılınmış olması ile neyin anlatılmak istendiğine kısaca şunu söyleyebiliriz. Musa ve Lut (a.s.) ların da hicret ettikten sonra vardıkları yerlerin "Barekna" olarak ifade edilmesi, Muhammed (a.s.) ın da hicret edeceği yerin Allah tarafından onaylı bir yer olduğunu göstermekte olduğunu söyleyebiliriz. (7. 137/ 21. 71) Allah (c.c) kuluna direk olarak "şu şehre hicret et" diye bir emir vermemekte, fakat hicret etmeye daha uygun olan yerin neresi olması gerektiğini 1. ayette beyan etmektedir. 

İsra hadisesinin Mekke'den Kudüs'e yapılan mucizevi bir yolculuk olduğunu düşünmek, İsra s. 59. , 93. ve diğer benzeri ayetlerdeki beyana ters düşmesi açısından da bir hayli sakıncalıdır. Bu noktadan hareketle yapılacak bir anlama faaliyetinde, İsra s. 1. ayeti ile verilen bilginin mucizevi bir yönünün olamayacağı dikkate alınır, sonrasında ise özellikle sure içine yayılmış olan ayetlerin hicret konusu ile alakası dikkate alınarak bir sonuca varılabilir.

Biz böyle bir iddia ortaya atmakla elbette "Bizim iddiamız tek doğrudur" şeklinde bir söz söylemek istemiyoruz. Bu noktanın dikkate alınarak öylelikle yazının okunması önemlidir. 

Olayı Kur'an bütnülüğünü dikkate alarak düşündüğümüzde ortaya şu sonuç çıkacaktır; Allah (c.c.) kulu Muhammed (a.s.) ı bir gece Mescidi Haram'dan Mescidi Aksa'ya yürüttüm derken, bizim anlamamız gereken ilk nokta, bu yürütmenin mucizevi bir olay olamayacağı yönünde olmalıdır. İlk düğmeyi böyle iliklediğimiz zaman sonraki düğmeler zaten doğru iliklenecektir.

Sonrasında Bakara suresi içinde bulunan kıble değişimi ile ilgili ayetleri bu konu ile birbirine bağlamaya çalışarak, Muhammed (a.s.) Medine'de İsrailoğulları ile aralarındaki ortak paydaya istinaden onlarla aynı kıbleye yönelmiş olduğunu anlayabiliriz. Bu kıblenin de Kudüs şehri olduğu üzerinde herhangi bir ihtilaf yoktur. 

Şimdi İsra s. 1. ayetinde neden Medine değil de, Mescdi Aksa denildiği daha net ortaya çıkmaktadır. Allah (c.c) kuluna, İsrailoğullarının eksriyette olduğu Medine şehrine hicret etmesini beyan etmekte, bu şehirde ise onlarla olan ortak paydayı hatırlatmak için onların kıblesine yönelmesini bildirmektedir. Bu durum ise Medine'den uzakta olan mescide yani Kudüs'teki kutsal mabede şeklinde ifade edilmektedir. "Mescidi Aksa", Medine'de yaşayan  İsrailoğullarının Mekke'den gelen elçiye karşı içlerinde bir sıcaklık ve inanç bağı hissetmesini amaçlamak açısından kullanılan bir ifadedir.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

                                

21 Ocak 2024 Pazar

MAİDE SURESİ ÇEVİRİSİ

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِۜ اُحِلَّتْ لَكُمْ بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ

1- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz o bağlılıkları tastamam yerine getirin. Size gönenç sağlayan otçul hayvanlar serbestleştirildi, o şeyler hariç ki sizin üzerinize peşi sıra okunacaktır, (hacda) yasaklı halde iken o avlanmayı serbest görücü olmamak şartıyla. Şüphesiz ki Allah, karar verir o şeye ki kendisi istiyor.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَاناًۜ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

2- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Allah'ın (kulluk) farkındalıklarına ve o yasak aya ve ne o hediyeye ve ne o gerdanlık (takılmış kurbanlık)lara ve ne de Yasak Eve yönelenlere, (onlar ki) kendilerinin Efendisinden bir lütuf ve bir hoşnutluk peşine düşüyorlar, (hürmetsizliği) sakın serbest görmeyin. Ve siz (yasaktan çıkıp) o serbestleştiğiniz zaman, artık avlanabilirsiniz. Ve bir topluluğa olan öfkeniz, onlar sizi Mescidi Haram'dan uzaklaştırdılar diye sizi aşırı gitmeye sakın sakın sevk etmesin. Ve siz o yüce gönüllülük ve o korunma bilinci üzerinde destekleşin ve o günah ve o düşmanlık üzerinde sakın destekleşmeyin ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, o sonuçlandırması çok çetindir.

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَـئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪يناًۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ 

3- Sizin üzerinize yasaklaştırıldı, o ölü hayvan ve o kan ve o domuzun eti ve o şey ki kendisine Allah'tan başkası için ses yükseltilmiştir (Allah'tan başkasının adı anılmıştır) ve o boğulmuş ve o (sert cisimle) vurulmuş ve o yüksekten düşmüş ve o boynuzla süsülmüş ve o şey ki onu yırtıcı hayvan yemiştir, o şey başka ki (ölmeden önce leş olmaktan) arındırmışınızdır ve o şey ki o dikili taşlar üzerinde boğazlanmıştır ve o fal okları ile pay aramanız. Bu (sayılanlar) sizin için bir itaatten çıkıştır. Bugün kendinizin yükümlülüğün(ü terk etmeniz) den ümidi kesmiştir o kimseler ki, onlar gerçeği örtmüşlerdir. O halde siz onlardan sakın çekinmeyin, benden çekinin. Bugün ben size kendinizin yükümlülüğünü eksiksizleştirdim ve sizin üzerinize olan gönencimi tamamladım ve sizin için yükümlülük olarak İslam'a hoşnut oldum. Artık kim bir açlıktan dolayı zarar görür de, o günaha meyletmeksizin (yerse), o vakit şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ 

4- Onlar sana kendilerine neler serbestleştirildi (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Size o temizler serbestleştirildi ve o şeyler ki av köğeği yetiştiricileri olarak o avcı hayvanlardan onlara (tutmayı) öğretiyorsunuz o şeyden ki Allah size öğretmiştir. O halde siz yiyin o şeylerden ki onlar sizin için tutmuşlardır ve onun üzerine üzerine Allah'ın adını hatırlayın ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah o hesabın hızlı görenidir."

اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟ 

5- Bugün size o temizler serbestleştirildi. Ve o kimselerin yemeği de size serbesttir ki kendilerine kitap verilmiştir. Ve sizin yiyeceğiniz de onlara serbesttir. Ve o koruma altına alınmış hür kadınlar o inananlardan ve o kimselerden koruma altına hür kadınlar ki kendilerine sizden önce o kitap verilmiştir, siz zinadan korunanlar, sefahatten kaçınanlar ve gizli dostlar bellemeyenler olmanız şartıyla, onların ödüllerini verdiğiniz zaman (size serbesttir). Ve kim o inancı (redderek) örterse, artık onun işlediği kesinlikle boşa gitmiştir. Ve o, o sonrakinde de o ziyan edenlerdendir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِۜ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُباً فَاطَّهَّرُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْ مِنْهُۜ مَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ يُر۪يدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

6- Ey inanmış olan kimseler, siz o kulluk görevine (namaza) kalktığınız zaman, o vakit yüzlerinizi ve ellerinizi o dirseklere kadar yıkayın ve başlarınızı ve iki topuğa kadar ayaklarınızı sıvazlayın*. Ve eğer siz cünüp haldeyseniz, o vakit iyice temizlenin. Ve eğer siz hasta veya bir sefer üzerinde veya içinizden biri o tuvaletten gelmiş veya o kadınlarla yoklaşmışsınız (cinsel ilişki kurmuşsunuz) da bir su bulamadıysanız, o vakit bir temiz toprağa yeltenin de ondan yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah, sizin üzerinize hiçbir iç sıkıntısı vermeyi istemiyor, fakat O sizi temizlemeyi ve kendisinin sizin üzerinizdeki gönencini tamamlamayı istiyor ki siz şükredesiniz.

* Ayetin Arapça metninde geçen "Vemsehu bi ruusiküm ve ercüleküm" ibaresi bu şekilde ayakların yıkanmasına işaret ediyor olsa da, ibarenin "Vemsehu bi ruusiküm ve ercüliküm" şeklinde de kıraati vardır. Bu okuma ise ayakların da mesh edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. 

وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَم۪يثَاقَهُ الَّذ۪ي وَاثَقَكُمْ بِه۪ٓۙ اِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَاۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

7- Ve siz, hatırlayın Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini ve yeminle bağlanmış sözünü ki O sizi onunla bağlamış hani siz: "Biz işittik ve itaat ettik" demiştiniz ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, o göğüslerin sahip olduğunu en iyi bilicidir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

8- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Allah için o hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olun. Ve bir topluluğa karşı olan öfkeniz sakın sizi onlara karşı eşit davranmamak üzerine sevk etmesin. Siz eşit davranın; O, korunma bilincine daha yakındır ve Allah'a karşı korunun. Şüphesiz ki Allah, en iyi haber alıcıdır o şeyleri ki siz işliyorsunuz.

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ

9- Allah, o kimselere söz vermiştir ki kendileri İnanmışlardır ve o düzgün işleri işlemişlerdir, bir bağışlama ve çok büyük ödül onlar içindir.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ

10- Ve o kimseler ki, kendileri gerçeği örtmüşlerdir ve bizim delillerimizi yalanlamışlardır, işte onlar o şiddetli ateşin arkadaşlarıdır. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟

11- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Allah'ın üzerinizdeki gönencini hatırlayın, hani bir topluluk size karşı ellerini geniş tutmaya yeltenmişti de, O onların ellerini sizden alıkoymuştu. Ve siz Allah'a karşı korunun. Ve o halde o inananlar Allah'ın üzerine güvenip dayansınlar.

وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يباًۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

12- Ve ant olsun ki Allah Yakub'un oğulları'nın yeminle bağlanmış söz almıştı. Ve biz içlerinden oniki lider harekete geçirmiştik. Ve Allah: "Ben sizin beraberinizdeyim. Ant olsun ki eğer siz o kulluk görevini ayakta tutarsanız ve o arınmayı yerine getirirseniz ve benim elçilerime inanaırsanız ve onları desteklerseniz ve Allah'a bir iyi ödünçle ödünç verirseniz, ben sizden kötülüklerinizi kesinlikle ve kesinlikle örteceğim ve sizi kesinlikle ve kesinlikle bahçelere girdireceğim ki onların altından o nehirler akar. O halde bundan sonra içinizden kim gerçeği örterse artık o, yolun o denk olanından kesinlikle sapmıştır."

فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ

13- Buna rağmen yeminle bağlanmış sözlerini bozmaları nedeniyle, biz onları dışladık ve kalplerini kaskatı hale getirdik. Onlar kelimeyi kendi konumlarından saptırıyorlar ve bir pay almayı da unuttular o şeyden ki onunla hatırlatılmışlardı. Sen, onların hainliklerinin üzerine muttali olmaktan geri kalmazsın, içlerinden pek azı hariç. Buna rağmen sen onlardan (hatalarını şimdilik) yok say ve onlara aldırış etme. Şüphesiz ki Allah, o iyilik edenleri sever.

وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

14- Ve o kimselerden de ki onlar: "Şüphesiz ki biz yardımcılarız*" demişlerdir, biz onlardan da yeminle bağlanmış sözlerini almıştık da, onlar kendisiyle (kitapla) hatırlatıldıkları şeyden pay almayı unuttular o şeyden ki onunla hatırlamışlardı. Bunun üzerine biz de onların arasına, o kalkışın gününe kadar (sürecek) o düşmanlığı ve o nefreti salıverdik. Ve Allah o şeyleri ileride onlara haberlendirecektir ki onlar işlemekte idiler.

*Nasara kelimesine "Yardımcılar" anlamı verme gerekçemiz, Al-i İmran s. 52. ayetinde geçen bağlamına binaendir.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ

15- Ey o kitabın mensupları, size elçimiz kesinlikle gelmiştir, o size birçoğunu açıklıyor o şeylerden ki siz o kitaptan saklı tutuyor idiniz ve birçoğundan da geçiyor. Allah'tan size bir ışık ve bir apaçık kitap kesinlikle gelmiştir.

يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

16- Allah, onunla iletecektir esenliğin yollarına o kimseyi ki o, kendisinin hoşnutluğuna uymuştur ve onları kendisinin onayıyla ve o karanlıklardan o ışığa çıkaracaktır ve doğruluğunu koruyan yola iletecektir.

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

17- Ant olsun ki gerçeği örtmüşlerdir o kimseler ki onlar: "Şüphesiz ki Allah, Meryem'in oğlu Mesih'in ta kendisidir" demişlerdir. Sen de ki: "Allah'tan bir şeye kim hükümran olabilir, eğer ki O, Meryem'in oğlu Mesih'i ve onun annesini yok etmek isterse? Göklerin ve Yerin ve o şeylerin ki ikisinin arasındadır hükümranlığı, Allah'ındır. O dileyeceği şeyi yaratır. Ve Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir."

وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ

18- Yahudiler* ve Hristiyanlar*: "Biz, Allah'ın oğulları ve O'nun sevdikleriyiz" dedi. Sen de ki: "Öyleyse O, sizi peşinize takılı suçlarınız nedeniyle niçin azaplandırıyor? Aksine siz bir beşersiniz o kimselerden ki kendisi yaratmıştır. O, dileyeceği kimse için bağışlama yapar bağışlar ve dileyeceği kimseyi azaplandırır. Göklerin ve Yerin ve o şeylerin ki ikisinin arasındadır hükümranlığı, Allah'ındır. Ve o varış yeri yalnızca O'nadır."

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

19- Ey o kitabın mensupları size elçimiz kesinlikle gelmiştir o, size açıklıyor o elçilerden bir kesikliğin üzeri bir zamanda: "Bize hiçbir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" dersiniz diye. Bu yüzden elçimiz size kesinlikle gelmiştir. Ve Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ ف۪يكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكاًۗ وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ

يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّت۪ي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

20- 21- Ve bir zaman Musa kendi topluluğuna: "Ey topluluğum siz, Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini hatırlayın. Hani O, sizin içinizden haberciler çıkarmış ve sizi hükümdarlar yapmış ve o şeyi size vermişti ki o tüm insanlardan birine bile vermemişti. Ey topluluğum,siz o kutsallaştırmış yere girin o ki Allah onu size yazmıştır ve arkalarınız üzerine sakın geri dönmeyin, yoksa ziyan edenlere çevrilirsiniz" demişti.

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ ف۪يهَا قَوْماً جَبَّار۪ينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ

22- Onlar: "Ey Musa, şüphesiz ki zorbalar topluluğu, onun içindedir. Ve şüphesiz ki biz ona asla girmeyeceğiz ta ki onlar ondan çıkıncaya kadar. Yok eğer onlar ondan çıkarlarsa, o vakit şüphesiz ki biz de girenleriz" demişlerdi.

قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَۚ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

23- İki adam o kimselerden ki onlar (Musa'nın topluluğu) kaygılanıyorlar Allah ikisinin üzerine gönenç vermiştir: "Siz, onların üzerine o kapıdan girin, artık siz ona girdiğiniz zaman, o vakit şüphesiz ki sizler yenenlersiniz. Ve eğer siz inananlar iseniz, artık Allah'ın üzerine güvenip dayanın" demişti. 

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَـهَٓا اَبَداً مَا دَامُوا ف۪يهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ

24- Onlar: "Ey Musa, şüphesiz ki onlar onun içinde devamlı oldukları sürece biz ona sonsuza dek asla girmeyeceğiz. Haydi git, sen ve senin Efendin ikiniz öldürüşün, şüphesiz ki biz burada oturucularız" demişlerdi.

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْس۪ي وَاَخ۪ي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ

قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟ 

25- 26- O da: "Ey Efendim, şüphesiz ki ben (söz geçirmeye) hükümran değilim, kendi benliğim ve kardeşim hariç. O halde sen bizim aramızla bu itaatten çıkanlar topluluğunun arasını ayır" demiş, O da: "O halde şüphesiz ki orası onların üzerine 40 sene yasaklaştırılmıştır. Onlar o yerde sersemce dolaşacaklardır. Artık sen bu itaatten çıkanlar toplululuğunun üzerine sakın üzülme" demişti.

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَاناً فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ

لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ

اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ تَبُٓوأَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَۚ

27- 28- 29- Ve sen onların üzerine Adem'in iki oğlunun haberini o gerçekle peşi sıra oku. Hani ikisi de bir yakınlık vesilesi sunmuşlardı da, ikisinin birinden kabul edilmiş ve diğerinden kabul edilmemişti. O (kabul edilmeyen): "Ben seni kesinlikle ve kesinlikle öldüreceğim" demiş, o (diğeri): "Allah ancak ve ancak o korunanlardan kabul eder. Ant olsun ki eğer sen beni öldürmek için elini genişletirsen, ben seni öldürmek için elimi sana genişletici olmayacağım. Şüphesiz ki ben Allah'tan kaygılanıyorum ki o tüm insanların Efendisi. Şüphesiz ki ben istiyorum ki sen benim günahıma ve kendi günahına yerleşesin de o ateşin arkadaşlarından olasın. Ve bu (isteğim), o haksızlık yapanların karşılığıdır" demişti.

فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

30- Bunun üzerine onu kendi benliği kendi kardeşini öldürmesine çok istekli hale getirmişti de, o onu hemen öldürmüş, böylece o ziyan edenlerden olmuştu.

فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَاباً يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ

31- Sonrasında Allah, bir karga harekete geçirdi ki o, yerde eşeleniyor ki kendi kardeşinin avretini (toprağa) nasıl gizleyecek ona göstersin. O da: "Eyvah bana, şu karga gibi olmaktan yetersiz mi kaldım ki ben kardeşimin avretini (toprağa) gizleyeyim?" demişti. Artık o, pişmanlık duyanlardan olmuştu.

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يـعاًۜ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعاًۜ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ

32- Bundan dolayı, biz Yakub'un oğulları'nın üzerine şunu yazmıştık: "Gerçek şu ki, kim bir benliği, onun başka bir benliği (öldürmesinin) veya Yerde bir bozuculuğa (karşılık) olmaksızın öldürürse, o vakit sanki o insanları topluca öldürmüştür. Ve kim de onu yaşatırsa sanki o, o insanları topluca yaşatmıştır." Ve ant olsun ki bizim elçilerimiz onlara o apaçık belgeleri getirdi, sonra şüphesiz ki onlardan birçoğu bunun ardından Yerde kesinlikle savurganlık yapanlardır.

اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداً اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّـبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِۜ ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

33- O kimseler ki Allah'a ve O'nun elçisine harp açıyorlar ve o yerde bozuculuğa çabalıyorlar, (onların) karşılığı ancak ve ancak öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi veya o yerden sürgün edilmeleridir. Bu (karşılıklar), onlar için o yakındaki bir rezilliktir ve o sonrakinde çok büyük bir azap onlar içindir.

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْۚ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

34- O kimseler hariç ki onlar kendilerinin üzerine güç yetirmeniz öncesinden (pişman olup) itaate dönmüşlerdir. Artık bilin şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

35- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Allah'a karşı korunun ve O'na o yakınlık fırsatının peşine düşün ve O'nun yolunda gücünüzü kullanın ki siz başarıya erişesiniz.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِه۪ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

36- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir, eğer o şeyler ki Yerdedir topluca ve onun beraberinde bir o kadarı da kendilerinin olsa, o kalkışın günü azabından (kurtulmak için) onu fidye verseler, onlardan kabul edilmeyecektir. Ve çok acı verici bir azap onlar içindir.

يُر۪يدُونَ اَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنْهَاۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

37- Onlar isteyecekler ki o ateşten çıksınlar, oysa onlar ondan çıkıcılar da asla olmayacaklardır. Ve bir sürekli azap onlar içindir.

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

38- Ve o hırsızlık yapan erkek ve o hırsızlık yapan kadın, siz o ikisinin ellerini siz hemen kesin o şeye Allah'tan bir caydırıcı karşılık olarak ki o ikisi kazanmışlardır. Ve Allah, mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.

فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِه۪ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

39- Kim kendi haksızlığının ardından itaate döner ve (durumunu) düzeltirse, o vakit şüphesiz ki Allah ta onun üzerine lütufla dönecektir. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

40- Sen bilmedin mi şüphesiz ki Allah, Göklerin ve Yerin hükümranlığı O'na aittir? O, dileyeceği kimseyi azaplandırır ve dileyeceği kimse için bağışlama yapar. Ve Allah, her şeyin üzerine güç yetiricidir.

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ 

41- Ey o elçi, seni sakın üzmesin o kimseler ki onlar o gerçeği örtmekte koşuşturuyorlar o kimselerden ki kendileri: "Biz inandık" demişler, oysa kalpleri inanmamıştır. Ve o kimselerden de ki onlar Yahudilerdir*, kendileri o yalanı çokça dinleyenler, diğer topluluğu çokça dinleyenlerdir ki onlar sana (inanan olarak) gelmemişlerdir. Onlar kelimeyi kendi yerlerine konulmalarının ardından saptırıyorlar: "Eğer size şu verildiyse, onu hemen alın ve eğer o verilmediyse, hemen sakının" diyorlar. Ve kimi ki Allah onun ayartılmasını isterse, artık sen onun için Allah'tan hiçbir şeye asla hükümran olamazsın. İşte onlar o kimselerdir ki Allah onların kalplerini temizlemek istemiyor. O yakında bir rezillik onlar içindir ve o sonrakinde çok büyük bir azap ise onlar içindir.

* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِۜ فَاِنْ جَٓاؤُ۫كَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْۚ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْـٔاًۜ وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ 

42- Onlar, o yalanı çokça dinleyenler (rüşvet, faiz gibi) köksüz kazancı çokça yiyenlerdir. Eğer ki onlar sana gelirlerse, artık sen onların arasında karar ver veya onlardan ilgisiz kal. Ve eğer sen onlardan ilgisiz kalacak olursan, artık onlar sana hiçbir şeyle asla zarar veremeyecekler. Ve eğer sen karar verirsen de, artık onların arasında o hakkaniyetle karar ver. Şüphesiz ki Allah, o hakkaniyetli davrananları sever.

وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرٰيةُ ف۪يهَا حُكْمُ اللّٰهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۜ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ۟

43- Ve onlar seni nasıl karar verici yapıyorlar? Oysa ki Tevrat onların yanındadır ki Allah'ın kararı ondadır, sonra da bunun ardından (başka tarafa) yakınlaşıyorlar? Ve işte onlar, o inananlar hiç te değildir.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ 

44- Şüphesiz ki Tevrat'ı biz indirdik, bir yol göstericilik ve bir ışık ondadır. Onunla karar verirlerdi o haberciler onlar ki teslim olmuşlardır, o kimseler için ki kimseler ki Yahudilerdir* ve o Efendiye adananlar ve o bilginler de (onunla karar verirlerdi) o şey nedeniyle ki onlar Allah'ın kitabından kollayıp gözetmeleri istenmişerdi ve kendileri onun üzerine tanıklar idi. O halde siz (ey Yahudi bilginleri) o insanlardan sakın çekinmeyin ve benden çekinin ve benim delillerimi pek az bedele sakın takas etmeyin. Ve kim karar vermezse o şey ile ki Allah indirmiştir, artık onlar o gerçeği örtücülerin ta kendileridir.

* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ ف۪يهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِۙ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّۙ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌۜ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِه۪ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

45- Biz kendilerinin üzerine onda: "Şüphesiz ki o benlik o benliğe karşılık ve o göz o göze karşılık ve o burun o buruna karşılık ve o kulak o kulağa karşılık ve o diş o dişe karşılık ve o yaralamalarda da eşit karşılık" yazdık.  Böyleyken kim onu (kısası) bağışlarsa, artık o (bağış) kendisi için (günahını) örten bir karşılık olur. Ve kim karar vermezse o şey ile ki Allah indirmiştir, artık onlar o haksızlık yapanların ta kendileridir.

وَقَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِۖ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ ف۪يهِ هُدًى وَنُورٌۙ وَمُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ 

46- Ve biz Meryem'in oğlu İsa'yı, onların (elçilerin) izleri üzerinde doğrulayıcı olarak peşine düşürdük o şeyi ki Tevrat'tan kendisinin önündedir. Ve biz ona İncil'i verdik, bir yol göstericilik ve bir ışık ondadır ve doğrulayıcı olarak o şeyi ki Tevrat'tan kendisinin önündedir ve o bir yol gösterici ve korunanlar için ise bir öğüttür.

وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْج۪يلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ف۪يهِۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

47- Ve karar versin İncil'in mensupları o şey ile ki Allah'ın indirdiği ondadır. Ve kim karar vermezse o şey ile ki Allah indirmiştir, artık onlar o itaatten çıkanların ta kendileridir.

وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاًۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَۙ

48- Ve biz sana da bu kitabı o gerçekle doğrulayıcı ve onun üzerinde denetleyici olarak indirdik o şeyi ki o kitaptan (Tevrat ve İncil'den) kendisinin önündedir. O halde sen onların arasında o şey ile karar ver ki onu Allah indirmiştir ve onların keyfi eğilimlerine sakın uyma o şeyden (dönerek ki) o gerçekten sana gelmiştir. Biz sizden her biriniz için bir hayati yol ve bir uygulama yöntemi belirledik. Ve eğer Allah dileseydi, sizi kesinlikle bir tek toplum yapardı, fakat o şeylerde sizi yoklamak için (böyle yapmadı) ki size vermiştir, o halde siz o hayırlarda yarışın. Sizin dönüş yeriniz toplu olarak Allah'adır, o vakit O, o şeyleri size haberlendirecektir ki siz onun hakkında aykırılığa düşüyor idiniz.

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ

49- Ve sen onların arasında karar ver o şeyle ki Allah'ın indirmiştir ve sakın onların keyfi eğilimlerine uyma diye (indirdik). Ve sen onlar seni ayartacaklar diye sakın, bazısından o şeyin ki Allah sana indirmiştir. Yok eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık sen bil ki Allah ancak ve ancakistiyor ki onların peşlerine takılı bazı suçlarını(n karşılığını) onlara değdirsin. Ve şüphesiz ki o insanlardan birçoğu, kesinlikle itaatten çıkanlardır. 

اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟ 

50- Yoksa onlar o düşüncesizliğin kararının peşine mi düşüyorlar? Kesinkes inanacaklar topluluğu için karar bakımından Allah'tan daha iyi kimdir?

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

51- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Yahudileri ve Hristiyanları* yakınlar sakın edinmeyin. Onların bir kısmı bir kısmın yakınlarıdır. Ve içinizden kim onlara yakınlaşırsa, artık şüphesiz ki o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah, o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ

52- Şimdi sen göreceksin o kimseleri ki bir hastalık onların kalplerindedir, onların içinde koşuşarak: "Bize bir felaketin değmesinden çekiniyoruz" diyorlar. Allah'ın o fethi veya kendisinin yanından bir buyruğu getirmesi umulur da, o vakit onlar kendi benliklerinde gizledikleri şeyin üzerine pişmanlık duyanlar olurlar.

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْۜ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِر۪ينَ

53- Ve (o zaman) diyecek o kimseler ki inanmışlardır: "Şunlar mıydı o kimseler ki kendilerinin güçlü yeminleriyle Allah'a kasem etmişlerdir, şüphesiz ki kendileri kesinlikle sizin beraberinizdedir?" diyecektir. Onların işledikleri boşa gitmiştir, bu yüzden de ziyan edenler olmuşlardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

54- Ey o kimseler ki inanmışlardır, içinizden kim kendi yükümlüğünden geri dönecek olursa, öyle bir durumda Allah ileride bir topluluk getirecektir, O onları sever ve onlar da O'nu severler, onlar o inananların üzerine daha alçak gönüllü, o gerçeği örtücülerin üzerine ise güçlüdürler, onlar Allah'ın yolunda güçlerini kullanırlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından da kaygılanmazlar. Bu, Allah'ın lütfudur ki O, onu dileyeceği kimseye verir. Ve Allah, kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ

55- Sizin yakınınız ancak ve ancak, Allah ve O'nun elçisi ve o kimseler ki inanmışlardır, onlar öyle kimselerdir ki kulluk görevini ayakta tutarlar ve o arınmayı yerine getirirler ve onlar saygıyla eğilirler.

وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟

56- Ve kim Allah'ı ve O'nun elçisini ve o kimseleri ki onlar inanmışlardır yakın edinirse, artık şüphesiz ki Allah'ın grubu o yenenlerin ta kendileridir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَكُمْ هُزُواً وَلَعِباً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَٓاءَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

57- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz sakın yakınlar edinmeyin o kimseleri ki onlar kendinizin yükümlülüğünü bir alay ve bir oyun konusu edinmişlerdir, onlar o kimselerdendir ki kendilerine sizden önce o kitap verilmiştir ve o azılı gerçeği örtücülerdendir. Ve eğer siz inananlar iseniz, Allah'a karşı korunun.

وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ اتَّخَذُوهَا هُزُواً وَلَعِباًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ

58- Ve siz o kulluk görevine (namaza) seslendiğiniz zaman, onlar onu alay ve oyun konusu ediniyorlar. Bu, şüphesiz ki şunun nedeniyledir, onlar bağ kurmazlar topluluğudur.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلُۙ وَاَنَّ اَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ

59- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları, siz bizden Allah'a ve bize indirilmiş olan şeye ve önceden indirilmiş olan şeye inandığımız ve sizin tamamınız da itaatten çıkanlar olduğunuz için mi öç alıyorsunuz?"

قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ

60- Sen de ki: "Ben, Allah'ın yanında dönüş yeri bakımından bundan daha şerlisini size haberlendireyim mi? (O) Kimsedir ki Allah kendisini dışlamıştır ve onun üzerine hiddetlenmiştir ve onlardan o maymunlar ve o domuzlar ve o taşkınlık yapan (Tağut'a) kul yapmıştır, işte onlar durum bakımından daha şerli ve o yolun denk olanından daha çok sapmışlardır."

وَاِذَا جَٓاؤُ۫كُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا بِالْـكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِه۪ۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ

61- Ve onlar size geldikleri zaman: "Biz inandık" diyorlar, oysa onlar (yanınıza) kesinlikle o gerçeği örtücülükle girmişler ve yine kesinlikle onunla çıkmışlardır. Ve Allah daha iyi bilendir o şeyi ki onlar içlerinde tutuyor idiler.

وَتَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ 

62- Ve sen görürsün ki onlardan birçoğu o günahta ve o düşmanlıkta ve (rüşvet faiz gibi) o köksüz kazancı yemekte koşuşuyorlar. Kesinlikle ne kötüdür o şeyler ki onlar işliyor idiler.

لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

63- Onları vazgeçirmeli değil miydi o Efendiye adananların ve o bilginlerın onları o günah söylemlerinden ve (rüşvet faiz gibi) o köksüz kazancı yemelerinden?  Kesinlikle ne kötüdür o şeyler ki onlar emek veriyor idiler.

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَاراً لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَاداًۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ

64- Ve Yahudiler*: "Allah'ın eli bağlanmıştır." dedi. Onların elleri bağlandı ve dışlandılar o şey nedeniyle ki onlar demişlerdir. Aksine, O'nun iki eli de genişlemiştir. O, nasıl dilerse öyle harcar. Ve içlerinden birçoğunu taşkınlık ve gerçeği örtücülük bakımından kesinlikle ve kesinlikle arttırmaktadır o şey ki senin Efendinden sana indirilmiştir. Ve biz onların arasına o kalkışın gününe kadar (sürecek) o düşmanlığı ve o nefreti bıraktık. Onlar her ne zaman o harp için bir ateş tutuşturmuşlarsa, Allah onu söndürmüştür. Ve onlar o yerde bozuculuk yapmaya çabalıyorlar.  Ve Allah, o bozuculuk yapanları sevmez.

* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

65- Ve eğer o kitabın mensupları inansalar ve korunsalardı, biz onlardan kötülüklerini kesinlikle ve kesinlikle örterdik ve onları kesinlikle o gönenç bahçelerine girdirirdik.

وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟

66- Ve eğer gerçekten onlar Tevrat'ı ve İncil'i ve kendilerinin Efendisinden onlara indirilmiş olan şeyi ayakta tutsalardı, kesinlikle üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi*. Orta yol tutan bir toplum onların içindedir, oysa içlerinden birçoğunun ise işlemekte olduğu şeyler ne kötüdür.

*Göğün ve yerin nimetlerinden faydalanırlardı.

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ 

67- Ey o Elçi, sen Efendinden sana indirilmiş olan şeyi ulaştır. Ve eğer yapmadıysan, O'nun mesajını ulaştırmamış olursun. Ve Allah seni o insanlar(ın zararın)dan sımsıkı saracaktır. Şüphesiz ki Allah, o gerçeği örtenler topluluğunu doğruya iletmez.

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَيْءٍ حَتّٰى تُق۪يمُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ 

68- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları, siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz ta ki Tevrat'ı ve İncil'i ve kendi Efendinizden size indirilmiş olan şeyi ayakta tutana kadar." Ant olsun ki Efendinden sana indirilmiş olan şey, onlardan birçoğunun taşkınlığını ve gerçeği örtücülüğünü kesinlikle ve kesinlikle arttırmaktadır. Artık sen o gerçeği örtenler topluluğunun üzerine sakın üzülme. 

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ 

69- Şüphesiz ki İnanmış olan kimselerden ve Yahudi* ve Sabii ve Hristiyan* kimselerden, kim Allah'a ve o sonraki güne inanır ve düzgün iş işlerse, artık hiçbir kaygı onlara olmayacaktır ve onlar üzülmeyeceklerdir.

* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلاًۜ كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْۙ فَر۪يقاً كَذَّبُوا وَفَر۪يقاً يَقْتُلُونَ

70- Ant olsun ki biz Yakub'un oğulları'nın yeminle bağlanmış sözünü almış ve onlara elçiler göndermiştik. Her ne zaman bir elçi onlara kendi benliklerinin kaymayacağı (benimsemeyeceği) bir şeyi getirmişse, bir bölüğü yalanladılar bir bölüğü de öldürüyorlardı.

وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

71- Onlar (elçilere yaptıkları yüzünden) bir ayartma olmayacağını hesap ettiler de bu yüzden körleştiler ve sağırlaştılar. Sonra Allah kendilerine lütufla döndü, sonra onlardan birçoğu yine körleştiler ve sağırlaştılar. Ve Allah, onların işlemekte olduğu her şeyi görücüdür.

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ 

72- Ant olsun ki gerçeği örtmüştür o kimseler ki: "Şüphesiz ki Allah, Meryem'in oğlu Mesih'in ta kendisidir" demişlerdir. Oysa Mesih: "Ey Yakub'un oğulları, siz Allah'a kulluk edin O, benim Efendimdir ve sizin de Efendinizdir. Gerçek şu ki; kim Allah'a ortak koşarsa, artık Allah onun üzerine o bahçeyi kesinlikle yasaklamıştır ve onun sığınacak yeri o ateştir. Ve yardımcılardan hiçbiri o haksızlık yapanlar için olmayacaktır" demişti.

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ثَالِثُ ثَلٰثَةٍۢ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّٓا اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ وَاِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

73- Ant olsun ki gerçeği örtmüştür o kimseler ki "Şüphesiz ki Allah, üçün üçüncüsüdür" demişlerdir. Oysa hiçbir tanrı yoktur, bir tek tanrı hariç. Ve eğer onlar vazgeçmedilerse o şeyden ki kendileri diyorlar, kesinlikle ve kesinlikle dokunacaktır o kimselere çok acı verici bir azap ki içlerinden gerçeği örtmüşlerdir.

اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

74- O halde onlar halâ Allah'a itaate dönmeyecekler mi ve O'nun bağışlamasını istemeyecekler mi? Oysa Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

مَا الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ وَاُمُّهُ صِدّ۪يقَةٌۜ كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ انْظُرْ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ

75- Meryem'in oğlu Mesih, elçiden başkası değildir. Onun öncesinden de o elçiler kesinlikle gelip geçmiştir. Ve onun annesi de çok doğru söyleyen biriydi. İkisi de o yiyeceği yerler idi. Sen bak, biz o delilleri kendilerine nasıl açıklıyoruz, sonra sen bak onlar nasıl da ters yüz ediliyorlar?

قُلْ اَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاًۜ وَاللّٰهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ 

76- Sen de ki: "Siz, Allah'ın berisinden kulluk mu ediyorsunuz o şeylere ki size bir zarara ve bir faydaya hükümran değillerdir? Ve Allah en iyi bilicinin ta kendisidir."

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟

77- Sen de ki: "Ey o kitabın mensupları, kendinizin yükümlülüğünde gerçeksiz yere sakın ileri gitmeyin ve bir topluluğun keyfi eğilimlerine sakın uymayın ki onlar önceden kesinlikle sapmışlar ve bir çoğunu da saptırmışlar ve yolun doğrusundan sapmışlardır."

لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُ۫دَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ

78- Dışlanmıştır o kimseler ki Yakub'un oğulları'ndan gerçeği örtmüşlerdir, Davud'un ve Meryem'in oğlu İsa'nın dili üzere. Bu, o şey nedeniyledir ki onlar baş kaldırmışlardı ve aşırı gidiyor idiler.

كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُۜ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

79- Onlar, garipsenmişten birbirlerini vazgeçirmezler, onu yapmışlar idi. Kesinlikle ne kötüdür o şeyler ki onlar yapıyor idiler.

تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ

80- Sen görürsün ki onlardan birçoğu yakınlaşıyorlar o kimselere ki kendileri gerçeği örtmüşlerdir. Kesinlikle ne kötüdür o şeyler ki kendi benlikleri onlara öncelemiştir, (o da) Allah'ın onların üzerine olan kızgınlığıdır. Ve onlar o azapta sürekli kalıcılardır.

وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالنَّبِيِّ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنَّ كَث۪يراً مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

81- Ve eğer onlar Allah'a ve o haberci'ye ve o şeye inansalardı ki o ona indirilmiştir, onları yakınlar edinmezlerdi. Fakat hakikat şu ki onlardan birçoğu itaatten çıkanlardır.

لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَاناً وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

82- Sen, inanmış olan kimselere düşmanlık bakımından o insanların en çetini olarak kesinlikle ve kesinlikle Yahudileri* ve ortak koşmuş olan kimseleri bulacaksın. Ve sen, inanmış olan kimselere sevgi besleme bakımından kesinlikle ve kesinlikle onların (o insanların) en yakını olarak: "Şüphesiz ki biz Hristiyanlarız*" demiş olan kimseleri bulacaksın. Bu böyledir, çünkü keşişler ve rahipler (sakınanlar) onların içindedir ve şüphesiz ki onların büyüklük taslamazlar.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ

وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا جَٓاءَنَا مِنَ الْحَقِّۙ وَنَطْمَعُ اَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِح۪ينَ 

83- 84- Ve sen onları o elçiye indirilmiş olan şeyi işittikleri zaman tanıdıkları o gerçekten dolayı o yaştan dolayı gözleri dolup taşıyor olarak görürsün. Onlar: "Ey Efendimiz biz inandık, artık sen bizi o tanık olanların beraberinde yaz. Ve bize ne oluyor ki Efendimizin bizi o düzgün topluluğun beraberinde (cennete) girdirmesini umuyorken Allah'a ve o gerçekten bize gelmiş şeye neden inanmayalım?" derler.

فَاَثَابَهُمُ اللّٰهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْمُحْسِن۪ينَ

85- Böylece Allah onları bu dedikleri şey nedeniyle, bahçelerle dönüşümlendirdi ki onların altından o nehirler akar onların içinde sürekli kalıcılardır. Ve bu, o iyilik edenlerin karşılığıdır.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ۟

86- Ve o kimseler ki, gerçeği örtmüşlerdir ve delillerimizi yalanlamışlardır, işte onlar o şiddetli ateşin arkadaşlarıdır. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ

87- Ey inanmış olan kimseler, siz temizleri sakın yasaklaştırmayın ki Allah o şeyleri size serbestleştirmiştir ve sakın aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, o aşırı gidenleri sevmez.

وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اَنْتُمْ بِه۪ مُؤْمِنُونَ

88- Ve siz, Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden serbest temiz olmak kaydıyla yiyin ve Allah'a karşı korunun ki siz O'na inananlarsınız.

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَۚ فَكَفَّارَتُهُٓ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاك۪ينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْل۪يكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍۜ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْۜ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

89- Allah, yeminlerinizdeki o amaçsız söz ile sizi (sorumlu) tutmaz. Fakat O sizi o şey ile (sorumlu) tutar ki kendinizi o yeminler ile sıkıca bağladınız. Artık onun (yemini bozmanın) örtülmesi, kendi ailenize yedirmekte olduğunuz şeyin ortalamasından on çaresizi yedirmek veya onları giydirmek veya bir boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirmektir. Kim bunu bulamadıysa, artık üç gün oruç gerekir. Bu, yemin ettiğiniz (ve onu bozduğunuz) zaman, yeminlerinizin (günahının) örtülmesidir. Ve siz bilinçli yeminlerinizi kollayıp gözetin. Allah, kendisinin delillerini size işte böyle açıklıyor ki siz şükredesiniz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

90- Ey inanmış olan kimseler, o şarap ve o kumar ve o dikili taşlar ve o fal okları, ancak ve ancak o şeytanın işinden olan bir pisliktir, o halde siz ondan uzak durun ki başarıya erişesiniz. 

اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ

91- O şeytan, o şarap ve o kumarda, aranıza ancak ve ancak o düşmanlığı ve o kini düşürmek ve sizi Allah'ı hatırlamaktan ve o kulluk görevinden uzaklaştırmak istiyor. O halde siz vazgeçenlersiniz değil mi?

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

92- Ve siz, Allah'a itaat edin ve o elçiye itaat edin ve sakının. Yok eğer siz (başka tarafa) yakınlaşırsanız, artık bilin ki bizim elçimizin üzerindeki (görev) ancak ve ancak apaçık ulaştırmadır.

لَيْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ ف۪يمَا طَعِمُٓوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟

93- İnanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimseler, korundukları ve inandıkları ve o düzgün işleri işledikleri, sonra korundukları ve inandıkları, sonra korundukları ve iyilik ettikleri sürece tattıkları şeylerde, hiçbir sakınca onların üzerine yoktur. Ve Allah, o iyilik edenleri sever.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ اللّٰهُ بِشَيْءٍ مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُٓ اَيْد۪يكُمْ وَرِمَاحُكُمْ لِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِۚ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

94- Ey inanmış olan kimseler, Allah, (kendisi) algılanamaz iken O'ndan kim kaygılanıyor diye, bilmek için sizin ellerinizin ve mızraklarınızın ona kavuşabileceği o avdan bir şeyle, kesinlikle sizi yoklayacaktır. Bundan sonra kim aşırı giderse, çok verici azap artık onun içindir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْياً بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَاماً لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ 

95- Ey inanmış olan kimseler, siz yasaklı halde iken o avı sakın öldürmeyin. Ve sizden kim onu kast edici olarak öldürürse, karşılığı o gönenç sağlayan hayvandan öldürdüğü şeyin örneğidir ki ona da sizden iki eşitlik sahibi kimse Kabe'ye ulaşan bir hediye veya işinin günahını örtecek bir karşılık olarak, çaresizleri doyurmak veya bunun eşiti bir oruç olarak, işinin ağır sonucunu tatması için karar verir. Allah geçmişte kalan şeyden yok saydı. Ve kim ona tekrar geri dönerse, Allah ondan öç alır. Ve Allah, mutlak güçlüdür, öç sahibidir.

اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعاً لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُماًۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

96- Size o su kütlesinin avı ve onu yemesi, size ve o yolculara bir yararlılık olmak üzere serbestleştirildi. Ve o karanın avı ise, yasaklı olduğunuz müddetçe sizin üzerinize yasaklaştırıldı. Artık siz Allah'a karşı korunun, ki siz yalnızca O'na sürülüp toplanacaksınız.

جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَاماً لِلنَّاسِ وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ وَالْهَدْيَ وَالْقَلَٓائِدَۜ ذٰلِكَ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

97- Allah, Yasak Ev Kabe'yi ve o yasak ayı ve o gerdanlık (takılmış kurbanlık)ları ve o hediyeyi o insanlar için (ekonomik ve sosyal açıdan) bir ayağa kalkma (vesilesi) yaptı. Bu, sizin bilmeniz içindir şüphesiz ki Allah o şeyler ki o göklerdedir ve o şeyler ki o yerdedir, bilir ve şüphesiz ki Allah her bir şeyi en iyi bilicidir. 

اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ وَاَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌۜ

98- Siz bilin şüphesiz ki Allah o  sonuçlandırması çok çetindir ve şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ

99-  O ulaştırmadan başka (görev) o elçinin üzerinde değildir. Ve Allah sizin ortaya döktüğünüz1 şeyleri ve içinizde tutmakta olduğunuz şeyleri bilir.

قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَب۪يثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ اَعْجَبَكَ كَـثْرَةُ الْخَب۪يثِۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ۟

100- Sen de ki: "O murdarın çokluğu eğer ki seni şaşırtmış olsa da, o murdar ile o temiz denk olmaz." Ey o saf aklın sahipleri o halde siz Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـَٔلُوا عَنْ اَشْيَٓاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْۚ وَاِنْ تَسْـَٔلُوا عَنْهَا ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْۜ عَفَا اللّٰهُ عَنْهَاۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ

101- Ey inanmış olan kimseler, eğer size ortaya dökülürse sizi kötü duruma düşürecek olan şeylerden sakın (bilgi) talep etmeyin. Ve eğer bu okunan (Kur'an) indirilmekte olduğu vakit onlardan (bilgi) talep ederseniz size ortaya dökülür. Allah onlardan (sorumluluğu) yok saymıştır. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, yumuşak davranıcıdır.

قَدْ سَاَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ اَصْبَحُوا بِهَا كَافِر۪ينَ

102- Gerçekten sizden önceki bir topluluk onları(n hakkında bilgi) talep etmiş, (açıklandıktan) sonra onlara (inanmayarak) gerçeği örtücü olmuşlardı.

مَا جَعَلَ اللّٰهُ مِنْ بَح۪يرَةٍ وَلَا سَٓائِبَةٍ وَلَا وَص۪يلَةٍ وَلَا حَامٍۙ وَلٰكِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَاَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ

103- Allah, Bahire'den ve Saibe'den ve Vasile'den ve Ham'dan, hiçbirini (serbest) yapmamıştır. Fakat hakikat şu ki gerçeği örtmüş olan kimseler o yalanı Allah'a karşı yakıştırıyorlar ve onların tamamı bağ kurmazlar.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ

104- Ve onlara: "Siz, Allah'ın indirdiği şeye ve o elçiye gelin" denildiği zaman, onlar: "Bize o şey yeter ki biz kendi atalarımızı onun üzerinde bulduk" diyorlar. Ya eğer onların ataları bir şey bilmezler ve doğruyu bulamazlar olsa da mı?

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

105- Ey inanmış olan kimseler, sizin üzerinizdeki (sorumluluk) kendi benliklerinizdir. Siz doğruya iletildiğiniz zaman, sapmış kimse size zarar veremez. Sizin dönüş yeriniz toplu olarak Allah'adır, artık O, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri size haberlendirecektir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ ح۪ينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ اَوْ اٰخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ اِنْ اَنْتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَاَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةُ الْمَوْتِۜ تَحْبِسُونَهُمَا مِنْ بَعْدِ الصَّلٰوةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ اِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَر۪ي بِه۪ ثَمَناً وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۙ وَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللّٰهِ اِنَّٓا اِذاً لَمِنَ الْاٰثِم۪ينَ

106- Ey inanmış olan kimseler, o ölüm sizden birine hazır olduğu zaman o tembih vaktindeki aranızda (yapmanız gereken) tanıklık, içinizden iki eşitlik sahibini, veya eğer o yerde (yola ayak) basmışsanız (yolculuğa çıkmışsınız) da o ölümün musibeti de size değmişse, sizin dışınızdan diğer iki kişiyi (tanık olarak bulundurmaktır). Eğer siz (bu ikisinden) kuşkulanırsanız, o kulluk görevi (namaz) ardından (bu ikisini) alıkoyarsınız, o ikisi: "Eğer yakınlık sahibi olsa da biz onu hiçbir bedele takas etmeyeceğiz ve Allah'ın tanıklığını içimizde tutmayacağız, aksi takdirde şüphesiz ki biz o günahı işleyenlerden oluruz" diye Allah'a kasem ettirilirler.

فَاِنْ عُثِرَ عَلٰٓى اَنَّهُمَا اسْتَحَقَّٓا اِثْماً فَاٰخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذ۪ينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْاَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللّٰهِ لَشَهَادَتُـنَٓا اَحَقُّ مِنْ شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَاۘ اِنَّٓا اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ

107- Yok eğer o ikisinin bir günah hak ettikleri fark edilirse, artık bu sefer  üzerlerine (günah) hak edilen (mağdur) kimselerden, (ölen kimseye) daha yakın diğer iki kişi, o ikisinin yerine geçerler, o ikisi: "Ant olsun ki bizim tanıklığımız o ikisinin tanıklığından daha gerçektir ve biz aşırı gitmedik, aksi takdirde şüphesiz ki biz kesinlikle o haksızlık yapanlardanız" diye Allah'a kasem ettirilirler.

ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلٰى وَجْهِهَٓا اَوْ يَخَافُٓوا اَنْ تُرَدَّ اَيْمَانٌ بَعْدَ اَيْمَانِهِمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاسْمَعُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟

108- Bu (yöntem), o tanıklığı yüz akıyla yerine getirmelerine veya yeminlerinden sonra (başka yeminlere başvurularak) yeminlerinin geri döndürülmesinden kaygılanmalarına daha yakındır. Ve siz Allah'a karşı korunun ve dinleyin. Ve Allah, o itatten çıkanlar topluluğunu doğruya iletmez.

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْۜ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

109- Allah o gün o elçileri toplayacak da onlara: "Siz ne ile cevaplandırıldınız?" diyecek. Onlar da: "Bizde hiçbir bilgi yok, şüphesiz ki sen o algılanamayananların en iyi bilicisinin ta kendisisin" demişlerdir.

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاًۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَـهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْراً بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

110- O zaman Allah demiştir ki: "Ey Meryem'in oğlu İsa, senin üzerindeki ve annenin üzerindeki benim gönencimi sen hatırla. Hani ben seni Kutsal'ın esintisi ile güçlendirmiştim, sen o beşikte ve yetişkinlikte o insanlarla kelam ediyordun. Ve hani ben sana o kitab'ı ve o bilgeliği ve Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Ve hani sen benim onayımla o çamurdan o kuşun oluşumu gibi yaratıyordun onun içine üflüyordun da, o da benim onayımla bir kuş oluyordu. Ve sen o doğuştan körlüğü ve o abraşı benim onayımla (hastalıktan) ayırıp uzaklaştırıyordun. Ve hani sen o ölüleri benim onayımla çıkarıyordun. Ve hani ben Yakub'un oğulları'nı sen(i öldürmek)den alıkoymuştum. Hani sen onlara o apaçık belgeleri getirmiştin de, onlardan gerçeği örtmüş olan kimseler: "Bu, bir apaçık sihirden başkası değil" demişti."

وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّـنَا مُسْلِمُونَ

111- Ve hani ben Havarilere: "Siz bana ve elçime inanın" diye vahyetmiştim de onlar: "Biz inandık ve bizim teslim olanlar olduğumuza tanık ol" demişlerdi.

اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِۜ قَالَ اتَّقُوا اللّٰهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

112- Hani Havariler: "Ey Meryem'in oğlu İsa, senin Efendin bizim üzerimize o gökten bir sofra indirmeye güç yetirebilir mi?" demişti de o: "Eğer siz inananlar iseniz, Allah'a karşı korunun" demişti.

قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ

113- Onlar: "Biz, ondan yemeyi ve böylece kalplerimizin yatışmasını ve bize gerçekten doğru söylediğini bilmeyi ve biz buna o tanıklardan olmayı istiyoruz" demişlerdi.

قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

114- Meryem'in oğlu İsa da: "Ey Allah'ım ey Efendimiz, sen bizim üzerimize o gökten bir sofra indir de, bizim ilklerimiz ve sonrakilerimiz için bir bayram ve senden (gözle görülen) bir delil olsun. Ve sen bize rızık ver ve sen o rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti.

قَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ٓي اُعَذِّبُهُ عَذَاباً لَٓا اُعَذِّبُهُٓ اَحَداً مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟

115- Allah: "Şüphesiz ki ben onu sizin üzerinize indiriciyim. Artık bundan sonra sizden kim gerçeği örterse, şüphesiz ki ben onu o tüm insanlardan hiçbir kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla onu azaplandıracağım" demişti.

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداً مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۜ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

116- 117- 118- Ve o zaman Allah: Ey Meryem'in oğlu İsa o insanlara: "Siz, beni ve annemi Allah'ın berisinden iki tanrı edinin" diye, sen mi dedin? demişti de o: "Seni tenzih ederim, benim hakkım olmayan bir şeyi demek, benim için (hiçbir zaman) olmadı. Eğer ben onu dediysem, sen onu kesinlikle bilmişsindir. Sen o şeyi bilirsin ki benim benliğimdedir, ama ben o şeyi bilmem ki senin benliğindedir. Şüphesiz ki sen, o algılanamayananların en iyi bilicisinin ta kendisisin. Ben onlara senin bana, 'Siz, Allah'a kulluk edin O, benim de Efendimdir ve sizin de Efendinizdir' diye onu (dememi) buyurduğundan başkasını demedim. Ve ben onların içinde kaldığım sürece onların üzerine tanıklık edici idim. Ne zaman ki sen benim ömrümü tamamladın, onların üzerinde o gözetici sen oldun. Ve sen, her şeyin üzerine tanıklık edicisin. Eğer sen onları azaplandırırsan, artık şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Ve eğer sen onları bağışlarsan, artık şüphesiz ki sen mutlak güçlünün, mutlak bilgenin ta kendisisin" demişti.

قَالَ اللّٰهُ هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ الصَّادِق۪ينَ صِدْقُهُمْۜ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

119- Allah: "Bu, o doğru söyleyenlere doğruluklarının fayda vereceği gündür. Bahçeler onlar içindir ki, onların altından o nehirler akar, onların içinde sonsuza dek sürekli kalıcılardır. Allah onlardan hoşnut olmuş ve onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. Bu, o büyük başarıdır" demişti.

لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

120- O göklerin ve o yerin ve bunların içinde ne varsa hükümranlığı Allah'ındır. Ve O, her şeyin üzerine güç yetiricidir.