18 Nisan 2024 Perşembe

Bakara s. 36. Ayetinin Çevirisi Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an ayetleri ile ilgili olarak yapılan farklı yorum ve çevirilere baktığımızda, bu farklılıkların pek çok nedene dayandığını görürüz. Bu nedenlerden bir tanesi de "Zamirin Mercii", yani ayet içinde bulunan zamirin hangi isme döndüğü konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıklarıdır. Bu konuda birçok müstakil eser ve akademik makale bulunmakta olup daha geniş bilgi sahibi olmak isteyenler bu makalelere bakabilirler. 

Biz bu yazımızda ilgili ayet içinde bulunan zamirin, yapılan çevirilerde genel kaide olan, zamirin en yakın isme değil, diğer bir isme döndürülmesinden kaynaklanan anlam farklılığı üzerindeki düşüncemizi ortaya koymaya çalışacağız. 

Ayetin Arapça metni ve çevirileri şu şekildedir:

فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ

Ancak şeytan her ikisinin de ayağını ORADAN kaydırdı ve kendilerini içinde bulundukları yerden çıkarttı. Biz de: "Birbirlerinize düşman olarak oradan inin. Yeryüzünde sizin için bir yerleşme yeri ve belli süreye kadar geçiminizi sağlayacak varlık verilecektir" dedik.

Tek bir meal örneği vermiş olmamızın nedeni, öncelikle hedefimizin mealleri yapan kişiler değil, yapılan mealler olmasındandır. Karşılaştırmalı meallerin toplandığı herhangi bir sitede bu ayetin meallerine bakanlar, bütün meallerin anlam olarak aynı olduğunu göreceklerdir.

Yapılan çeviride "oradan" kelimesini altı çizili olarak yazma nedenimiz, sıkıntının bu kelimeye "Oradan" anlamı verilmiş olmasından kaynaklanmasıdır. Arapça karşılığı ANHA olan kelime, tetkik etme imkanı bulduğumuz bütün meallerde, CENNET anlamı kast edilerek yazılmıştır. Bizim düşüncemiz ANHA edatı ile CENNET'in değil, Adem ile eşinin yaklaşmaması istenilen AĞACIN kast edilmiş olduğudur. Bu ayette

Bakara s. 35. ayeti metni ve çevirisi şu şekildedir:

وَقُلْنَا يَآ اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ 

Ve dedik ki: 'Ey Adem, sen ve eşin CENNETTE yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu AĞACA yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.'

Bu ayette geçen iki kelime olan "Cennet" ilk, "Ağaç" ise ikinci sıradadır. Genel geçer gramer kaidesi olarak, zamirin dönmesi gereken yer "Cennet" değil, "Ağaç" kelimesi olmalıdır. Çünkü 36. ayette geçen "Ha" zamirinin dönmesi gereken yer kendisine en yakın kelime olan "Ağaç" kelimesidir.

Burada, "Peki Kur'an meali yapanlar bu kadar basit bir kuralı bilmiyorlar mı?" şeklinde bir sorunun akla gelmesi gayet normal, hatta gereklidir.

Peki, Bakara s. 36. ayetindeki ha zamiri neden ağaca değil de cennet kelimesine döndürülmüş?.

Kur'an meali yapanların tamamı, elbette böyle bir kaidenin olduğunu bilmekte ve bu kaideyi göz önüne alarak ayet çevirilerini yapmaktadırlar. Bu soruya bizim verebileceğimiz cevaplardan bir tanesi ise dikkatli bir okuma yapılmamış olmasını düşünmemizdir. Kur'an'ı yüzlerce binlerce kez okuyup ta bazı anlamları yakalayamamak asla bir suç değil, gayet doğal bir durumdur. Çünkü okuyan kişinin bilgi birikimi, onun Kur'an'ı anlamasında önemli bir rol oynamaktadır. Biz bunu derken "Biz bu işi yalayıp yuttuk" şeklinde asla bir iddia içinde değiliz. Çünkü Kur'an, okundukça kendisini açan bir kitap'tır. Biz de defalarca okumuş olmamıza rağmen bu ayrıntıyı daha önce maalesef fark edemedik.

Bizim düşüncemize göre meal yapıcıları Kur'an'da geçen Adem ve İblis kıssasının şayet dikkatli olarak okumuş olsalardı, böyle bir hataya düşmezlerdi. Şöyle ki:

Eğer 36. ayette geçen "Anha" yerine, kıssanın geçtiği diğer ayetlerde "Cennet" yerine kullanılan edatın hangisi olduğuna bakmış olsalardı daha isabetli bir anlamı yakalayabilirdi.

Bu kıssanın geçtiği, Bakara s. 35, 38, Araf s. 13, 18, Hicr s. 34, Taha s. 123, Sad s. 77. ayetlerine bakıldığında, ayet içinde geçen "minha" edatının cennet yerine kullanıldığı, ve bu kullanımdan hareketle bile, 36. ayette geçen "Anha" edatının cennet yerine değil de ağaç yerine kullanılmış olduğu kolayca anlaşılabilirdi. 

Durum böyle olunca, "Anha" edatını ağaca götürerek bir anlam verecek olursak, Bakara s. 36. ayetinin meali nasıl olabilir?. 

فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا "Derken şeytan ikisinin ayağını (anha) ondan kaydırdı."

Dikkat edilirse "Anhaedatına bütün meallerde verilen "Oradan" anlamını değil, "Ondan" anlamını verdik. Bunun nedeni ise 35. ayette geçen وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ "ikiniz şu ağaca yaklaşmayın" emrinin şeytanın vesvesesi ile çiğnetilmiş olmasıdır. 

Yani şeytan, Adem ile eşine vesvese vererek önce onların emre karşı gelmelerini sağlamış, sonra da cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur. Bizim bu ayete verdiğimiz anlam şu şekildedir:

---Bakara s. 36- Derken şeytan ikisini ağaca yaklaşmama emrine riayet etmekten kaydırmış ve böylelikle ikisini içinde bulundukları yerden çıkarmış, ve biz de "Birbirinize düşman olarak inin, sizin için (bundan sonra) yeryüzünde belirli bir vakte kadar yerleşim ve faydalanma vardır" demiştik.

Meal yapıcıları eğer bu ayeti dikkatli bir biçimde okumuş olsaydı, cennetten çıkarılmanın öncesinde bir emir ihlali yapılmış olduğuna dikkat ederek, sonrasında cennetten çıkarılmanın meydana geldiğini görebilirlerdi.

Burada bazı kimseler, "Peki senden başka kimse böyle bir anlam vermediyse, senin doğru olduğunun kanıtı nedir?" diyebilir. Biz hiçbir zaman Kur'an ile ilgili olarak yaptığımız yorumlarda kendimizi tek doğru olarak asla gösterme cüretinde bulunmadık. Yanlış yaptığımızı iddia eden delilini ortaya koyar biz de bu delile göre hareket ederiz. Burada şunu da ilave etmek isteriz ki bizim bu ayete verdiğimiz anlam türedi bir anlam değildir. Zemahşeri'nin Keşşaf'ında bu ayetin tefsirine bakanlar, orada da böyle bir düşüncenin olduğunu görebilirler. Biz "Zemahşeri ne derse doğrudur" şeklinde bir iddia ile bunu söylemiyoruz. Bizim iddiamız, bu ayet üzerinde üzerinde yapılan böyle bir yorumun daha isabetli olduğu yönündedir.

                                       EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

13 Mart 2024 Çarşamba

Al-i İmran s. 13. Ayetinde Hangi Topluluk Karşısındaki Topluluğu Kendilerinin İki Katı Görüyordu?

 Kur'an'ı mealinden okuyan bir kimse, bazı ayet meallerinin anlam yönünden birbirinden farklı olarak yapıldığına, şayet dikkatli bir okuma yapıyorsa, mutlaka şahit olacaktır. Bu durumun birçok farklı sebebi bulunmaktadır. Yazımıza konu edeceğimiz meal farklığı ise, "Zamirin mercii" olarak bilinen, yani zamirin ibarede hangi isme döndüğü konusundaki farklı görüşlerden kaynaklanmaktadır.

Bu durumdan kaynaklanan meal farklılıklarında, gramer konusu yönünden herhangi bir hata yapıldığını söylemek pek mümkün olmamakla birlikte, ayete verilen bazı anlamların Kur'an bütünlüğü noktasından bakıldığında, sanki Kur'an'da bir çelişki varmış gibi bir durumu ortaya çıkarması bakımından, bir takım sıkıntıları doğurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Zamirin hangi isme döndüğü konusunda verilecek olan kararların, sadece ibarenin gramer açaısından tahlili neticesinde değil, aynı zamanda Kur'an bütünlüğü açısından herhangi bir çelişkiye yol açıp açmadığına da bakılarak verilmesi çok önemlidir.

İfade etmek istediğimiz durum, Al-i İmran s. 13. ayetine yapılan meallerde ortaya çıkmaktadır. Ayetin Arapça metni şu şekildedir: 

قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِۜ وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ

Bu ayete verilen iki farklı meal de şu şekildedir:

 Örnek 1:

İbretti size birbirleriyle karşılaşan o iki bölüğün hali. Bir bölük, Allah yolunda savaşmadaydı, öbürüyse kafirdi ve inananları, gözleriyle iki misli görmedeydiler. Allah, dilediğini yardımıyla kuvvetlendirir ve şüphe yok ki bunda, görenlere kesin bir ibret var.

Örnek 2:

Birbirleriyle karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için ibret vardır. Bir topluluk Allah yolunda çarpışmaktaydı, diğer topluluk ise kâfirdi. Allah yolunda çarpışanlar ötekileri gözleriyle açıkça kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Allah dilediğini kendi yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda görebilenler için ibret vardır.

Ayet, Bedir savaşı ile ilgilidir. Ayet meallerine baktığımızda, karşılaşan iki topluluktan bahsedilmekte, bu topluluktan birinin Allah yolunda savaşan yani inanan, diğer topluluğun ise inkarcı topluluk olduğu bildirilmektedir. Bu ayet ile ilgili yapılan meallerde buraya kadar herhangi bir sıkıntı bulunmamaktadır. 

Sıkıntı, hangi topluluğun diğerini kendilerinin iki katı olarak gördükleri noktasındadır. 1. örnek mealde, inkarcı topluluğun inananları kendilerinin iki katı gördüğü şeklinde bir meal yapılırken, 2. örnek mealde  ise, inanan topluluğun inkarcıları kendilerinin iki katı gördüğü şeklinde meal yapılmıştır.

Yapılan iki farklı mealin hiçbirinde gramer yönünden hata yapıldığı için bu farklılığın ortaya çıktığını söyleyemeyiz. Farklılık, zamirin hangi isme dönmüş olabileceği notasındadır. Ayet metninde geçen يَرَوْنَهُمْ ibaresindeki هُمْ zamirinin, inananlara mı yoksa inkarcılara mı raci olduğu noktasından kaynaklanan farklı tercihlerden kaynaklanmaktadır. 

Bu noktada Kur'an bütünlüğüne göre hareket edilmesinin bizi doğruya yaklaştıracağını söyleyebiliriz. Çünkü Kur'an çelişkisiz bir kitaptır, ve onun bu çelişkisizliği zamirin mercii konusu gibi farklı anlamalardan kaynaklanan durumlarda, bize en doğru bir hakemliği yapacaktır.

Enfal s. 44. ayeti, bize bu konuda yardımcı olarak anahtar bir ayet mesabesindedir.

وَاِذْ يُر۪يكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ قَل۪يلًا وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْرًا كَانَ مَفْعُولًاۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟

Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, 'olacağı olan işi gerçekleştirmek' için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah'a döndürülür.

Bu ayet yine Bedir savaşı ile ilgili olup, Al-i İmran s. 13. ayetine nasıl bir anlam verilebileceği yönünde bizlere ışık tutmaktadır şöyle ki:

Enfal s. 44. ayetinde Allah (c.c.), karşılaşan her iki topluluğu da birbirlerinin gözünde az gösterdiğini bildirmektedir. Al-i İmran s. 13. ayetine dönecek olursak, o ayette Allah (c.c.) bir topluluğu diğerinin gözünde iki katı gösterdiğini bildirmektedir. O zaman Al-i İmran s. 13. ayetinde bizim aramamız gereken nokta, hangi toplululuğa hangi topluluğun az gösterilmiş olduğu noktasında olmalıdır. Bunu da bize Enfal s. 44. ayeti sağlayacaktır.

Allah (c.c.) Enfal s. 44. ayetinde her iki topluluğu da birbirlerine karşı az gösterdiğini bildirmiş olmasından hareketle, Al-i İmran s. 13. ayetine inkarcı topluluğun inanan topluluğu kendilerinin iki katı görmüş olmaları yani çok görmüş olmaları, Enfal s. 44. ayeti ile çelişki arz edecektir. 

Yani 1. örnek mealde verdiğimiz, inkarcı topluluğun inananları kendilerinin iki katı gördükleri yönünde yapılan mealler, Enfal s. 44. ayetini baz alarak düşündüğümüzde isabetli bir çeviri değildir.

Bu durumda 2. örnek mealde verdiğimiz, inanan toplululuğun inkarcı topluluğu kendilerinin iki katı görmeleri nasıl izah edilebilir?

Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: 

Bu durumda inkarcı topluluğun, inanan topluluğun sayısının iki katından daha fazla bir sayıya olduğunu anlamaktayız. Tarihi verilerde, Bedir savaşında inkarcıların sayısının inananların sayısının 3 katı fazla olduğu yönünde verilen bilgilerin, bu ayete göre doğru olduğu anlaşılmaktadır.

O zaman Al-i İmran s. 13. ayeti bize, Bedir'de kendilerinden 3 kat sayıya sahip olan inkarcı topluluğun, inanan topluluğun gözünde daha az gösterilerek inananların iki katı olarak gösterildiğini beyan etmektedir.

Ayeti bu şekilde anladığımızda Enfal s. 44. ayeti ile Al-i İmran s. 13. ayeti arasında herhangi bir çelişki doğmamaktadır. Yine de "Neden iki katı gösterilmiş olabilir?" şeklinde bir soru aklına gelen kimseye ise, yine Enfal s. 65. ve 66. ayetlerini gösterebiliriz. 

Enfal s. 65--- Ey Nebi! İnananları (Allah için düşmana karşı) savaşa hazırla! Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz inkârcıya galip gelir. Eğer sizden (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkârcılardan bin kişiye galip gelir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.

Enfal s. 66--- Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, çünkü sizin güçsüz olduğunuzu iyi biliyor. Bu durumda, sizden sabretmesini bilen (dirençli) yüz kişi çıkarsa, bunlar iki yüz kişiye galip gelir ve sizden böyle bin kişi çıkarsa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelir. Çünkü Allah (zulme karşı) direnenlerle beraberdir.

Enfal s. 66. ayetine dikkat ettiğimizde Allah (c.c), sabırlı bir inanan topluluğunun kendilerinin iki katı olan bir topluluğa karşı galip gelebileceklerini bildirmektedir. Allah (c.c.) inanan topluluğa kendilerinden 3 kat gibi daha fazla olan inkarcı topluluğun sayısını, kendilerinin iki katı bir sayıya düşürerek az göstermek suretiyle onlara moral kazandırmaktadır.

Sonuç olarak: Kur'an meallerinde, zamirin hangi isme döndüğü konusunda doğan farklı anlayışlardan ötürü bazı ayetlerde birbirine zıt yapılmış çevirileri görmek mümkündür. Bu durumdan kaynaklanan farklılıkları Kur'an bütünlüğünü dikkate alarak çözmek mümkündür. Al-i İmran s. 13. ayetinde gördüğümüz farklı çevirilerden 2. örnekte verdiğimiz şekilde yapılan mealler yani, inanan topluluğun inkarcıları kendilerinin iki katı gördükleri şeklinde yapılan çevirilerin Kur'an bütünlüğüne daha uygun olduğunu söyleyebiliriz.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

7 Mart 2024 Perşembe

A'RAF SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Mim, Sad.

2- (Bu, o harflerden oluşan) bir kitaptır ki, sana indirildi. Artık senin göğsünde onunla uyarman ve o inananlara hatırlatman için ondan dolayı bir burukluk sakın olmasın.

3- Siz, Efendinizden size indirilmiş olan şeyi izleyin ve O'nun berisinden yakınları sakın izlemeyin. Siz biraz olsun hatırlamıyorsunuz.

4- Ve kasabadan nicesi vardı ki biz onu yok etmiştik de bizim baskımız ona gecelerken veya onlar (onun halkı) gündüz uyuyanlar iken birden gelivermişti.

5- Bizim baskımız onlara geldiği zaman artık çağrıları: "Şüphesiz ki biz haksızlık yapanlar idik" demelerinden başkası da olmamıştı.

6- Biz, kendilerine (elçi)  gönderilmiş kimselere kesinlikle ve kesinlikle (bilgi) talep edeceğiz ve (elçi olarak) o gönderilmişlere de kesinlikle ve kesinlikle (bilgi) talep edeceğiz.

7- Biz, (yaptıklarını) kendilerine kesinlikle ve kesinlikle bir bilgi ile anlatacağız. Ve biz onlardan (yaptıklarını) algılamayanlar değildik.

8- Ve o gün, o tartı gerçektir. Artık kim ki onun tartılanları ağır gelirse, işte onlar o başarıya erişenlerin  ta kendileridir.

9- Ve kim ki onun tartılanları hafif gelirse, işte onlar o kimselerdir ki bizim delillerimize karşı haksızlık yapmakta oldukları nedeniyle kendi benliklerini ziyana sokmuşlardır.

10- Ve ant olsun ki biz o yerde size olanak sağladık ve onda size geçim imkanları oluşturduk. Siz biraz olsun şükretmiyorsunuz.

11- Ve ant olsun ki biz sizi yarattık, sonra sizi suretlendirdik, sonra biz o meleklere: "Siz Adem'e secde edin" dedik de İblis dışında hemen secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.

12- O: "Ben sana buyurduğum zaman secde etmene seni ne alıkoydu?" dedi. O: "Ben ondan daha hayırlıyım. Sen beni bir ateşten yarattın ve onu ise bir çamurdan yarattın" dedi.

13- O: "Sen, hemen ondan in, artık senin onda büyüklenmen olmaz. Hemen çık, şüphesiz ki sen o küçülenlerdensin" dedi.

14- O: "Sen, onların (yeniden) harekete geçirilecekleri güne kadar beni gözetle" dedi.

15- O: "Şüphesiz ki sen o gözetlenmişlerdensin" dedi.

16- 17- O: "O halde senin beni azdırman nedeniyle, ben de onlar için senin o doğruluğunu koruyan yoluna kesinlikle ve kesinlikle oturacağım. Sonra onlara önlerinden ve artlarından ve sağlarından ve sollarından kesinlikle ve kesinlikle geleceğim. Ve sen onların daha çoğunu şükrediciler olarak bulamayacaksın" dedi.

18- O: "Sen, ondan yerilmiş kovulmuş olarak çık. Ant olsun ki onlardan  kim seni izlerse, ben kesinlikle ve kesinlikle cehennemi toplu olarak sizden dolduracağım" dedi.

19- Ve O: "Ey Adem, sen ve eşin bu bahçede dinginleş de ikiniz dilediğiniz yerden yiyin ve şu ağaca sakın yaklaşmayın, yoksa ikiniz o haksızlık yapanlardan olursunuz" (dedi).

20- Derken o şeytan, ikisinden gizlenmiş olan avretlerini ikisine belirtmek için ikisini işkillendirdi ve: "İkinizin Efendisi sizi bu ağaçtan (tattığınız takdirde) yalnızca iki melek olursunuz veya o sürekli kalıcılardan olursunuz diye vazgeçirdi" dedi.

21- Ve ikisine de: "Şüphesiz ki ben ikiniz için kesinlikle o içtenlikle öğüt vericilerdenim" diye de kasem etti.

22- Böylece o, ikisini bir aldanmaya sarkıttı. Ne zaman ki ikisi o ağaçtan tattıklarında, avretleri ikisine belirdi. Ve ikisi üzerlerini o bahçenin yaprağından kapatmaya başladılar. Ve ikisinin Efendisi: "Ben ikinizi o ağaç(a yaklaşmak)tan vazgeçirmemiş miydim? Ve ben ikinize: "Şüphesiz ki o şeytan ikinize bir apaçık düşmandır" dememiş miydim?" diye seslendi.

23- İkisi: "Ey Efendimiz, biz benliklerimize haksızlık yaptık ve eğer sen bizi bağışlamazsan ve bize şefkatli olmazsan, biz kesinlikle ve kesinlikle o ziyan edenlerden oluruz" dedi.

24- O: "Siz, bir kısmınız bir kısma düşman olarak inin. Ve o yerde belirli bir vakte kadar bir sabitleşme yeri ve bir yarar sizin içindir" dedi.

25- O: "Siz, onda yaşayacaksınız ve onda öleceksiniz ve ondan çıkarılacaksınız" dedi.

26- Ey Adem'in oğulları, biz kesinlikle size avretinizi gizleyecek bir elbise ve bir de süslü elbise indirdik. Ve o korunma bilinci elbisesi, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın (gözle görülen) delillerindendir ki onlar hatırlayalar.

27- Ey Adem'in oğulları, o şeytan kendi babanızın ananızın avretlerini onlara göstermek için elbiselerini ikisinden çekip soyarak o bahçeden çıkardığı gibi, sizi de sakın ayartmasın. Gerçek şu ki, o ve onun avanesi, sizin onları görmediğiniz yerden sizi görüyor. Şüphesiz ki biz o şeytanları inanmaz kimselere yakınlar yaptık.

28- Ve onlar bir hayasızlık yaptıkları zaman: "Biz, kendi atalarımızı onun üzerinde bulduk. Allah da bize onu buyurdu" diyorlar. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah, o hayasızlığı buyurmaz. Siz, Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"

29- Sen de ki: "Benim Efendim o hakkaniyeti buyurdu. Siz, her secde yerinin yanında yüzünüzü doğrultun. Ve siz O'nu, o yükümlülüğü sadece O'na özgüleyenler olarak çağırın. Siz, başlangıcınızdaki gibi önceki hale döneceksiniz."

30- O, bir bölümü bir doğruya iletti ve bir bölümün üzerine de o sapkınlık gerçek oldu. Şüphesiz ki onlar o şeytanları Allah'ın berisinden yakınlar edinmişler ve kendilerinin kesinlikle doğruya iletilenler olduklarını hesap ediyorlardı.

31- Ey Adem'in oğulları, siz her secde yerinin yanında zinetlerinizi (giysilerinizi üzerinizde) tutun ve yiyin ve için ve sakın savurganlık yapmayın. Şüphesiz ki O, o savurganlık yapanları sevmez.

32- Sen de ki: "Allah'ın kendisinin kulları için çıkardığı ziyneti (giysiyi) ve o rızıktan o temizlerini kim yasakladı?" De ki: "Onlar, o yakın yaşamda inanmış olan kimseler içindir, o kalkışın gününde ise (onlara) özeldir." Biz, bilecek bir topluluğa biz o delilleri işte böyle ayrıntılandırıyoruz.

33- Sen de ki: "Benim Efendim ancak ve ancak, o hayasızlıkları, onlardan görünen şeyleri ve görünmeyen şeyleri ve o günahı ve o hak olmaksızın o saldırganlığı yapmayı ve hakkında bir yetki indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmanızı ve Allah'a karşı sizin bilemeyeceğiniz şeyleri söylemenizi yasakladı."

34- Ve her bir ana toplum için bir süre vardır. Artık onların süresi geldiği zaman, (sürelerini) bir an  sonralayamazlar ve önceleyemezler.

35- Ey Adem'in oğulları, eğer içinizden benim delillerimi anlatan elçiler size gelir de, kim korunur ve (durumunu) düzeltirse, artık onların üzerine hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

36- Ve o kimseler ki, bizim delillerimizi yalanladılar ve onlardan büyüklendiler, işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

37- O halde o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'a karşı bir yalan yakıştırmıştır veya O'nun delillerini yalanlamıştır? İşte onlara o kitaptan hisseleri (ölümlerine kadar) kavuşacaktır. Nihayet bizim elçilerimiz onların ömürlerini tamamlamaya geldiği zaman onlar: "Sizin Allah'ın berisinden çağırmakta olduğunuz şeyler nerede?" diyecekler. Onlar da: "Onlar bizden saptılar" diyecekler ve böylece onlar gerçeği örtücüler olduklarına dair kendi benlikleri üzerine tanıklık etmiş olacaklar.

38- O: "Siz, kendinizden önce gelip geçmiş o cinden ve o insandan olan ana toplumların içinde o ateşin içine girin" demiştir. Her ne zaman bir ana toplum (o ateşe) girse, kendi kardeşini (yoldaşını) dışlamıştır. Nihayet birbirlerine eriştirilip onda toplu halde oldukları zaman, onların sonraki (ateşe giren)leri onların ilk (ateşe giren)lerine: "Ey Efendimiz, şunlar bizi saptırdılar, o halde sen onlara o ateşten bir kat daha fazla azap ver" demiştir. O: "Her biri için katlamalıdır, fakat siz bilmezsiniz" demiştir.

39- Ve onların ilkleri, onların sonrakilerine: "Artık sizin için bizim üzerimizde hiçbir lütuf yoktur (azap hepimiz için aynıdır), o halde siz kazanmakta olduğunuz nedeniyle o azabı tadın " demiştir.

40- Şüphesiz ki o kimseler, bizim delillerimizi yalanladılar ve onlardan büyüklendiler. O göğün kapıları onlar için kesinlikle açılmaz ve o deve o iğnenin deliğine geçinceye kadar*, onlar o bahçeye giremezler. Ve biz o suç işleyenlere böyle karşılık veririz.

*Yalanlayıcıların o bahçeye asla giremeyeceğini ifade eden bir deyimdir.

41- (Altlarından) cehennemden bir döşek, üstlerinden de (ateşten) kaplamalar onlar içindir. Ve biz o haksızlık yapanlara böyle karşılık veririz.

42- Ve o kimseler ki inandılar ve o düzgün işleri işlediler ki biz bir benliği kendi (maddi ve bedeni) kapsayıcılığının dışında sorumlu tutmayız. İşte onlar o bahçenin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

43- Ve biz onların göğüslerinde (kin nefret gibi) bağdan ne varsa çekip çıkarmışızdır. (Kaldıkları bahçelerde) onların altından o nehirler akar. Ve onlar: "O övgü Allah'adır, O ki bizi buna (bahçeye)iletti. Eğer Allah bizi (bu duruma)iletmeseydi, biz kendimizi (buna) iletebilecek değildik. Ant olsun ki Efendimizin elçileri  gerçeği getirmiş." demişlerdir. Ve onlara: "Bu, size o bahçedir ki, siz işlemekte olduğunuz şeyler nedeniyle ona mirasçı kılındınız" diye seslenilmiştir.

44- 45- Ve o bahçenin arkadaşları, o ateşin arkadaşlarına: "Biz, Efendimizin bize söz verdiği şeyi kesinlikle gerçek olarak bulduk, şimdi siz de Efendinizin söz verdiği şeyi gerçek olarak buldunuz mu?" diye seslenmiştir. Onlar: "Evet" demişlerdir. Akabinde onların arasından bir duyurucu: "Allah'ın dışlaması o haksızlık yapanların üzerinedir. O kimseler ki Allah'ın yolundan uzaklaştırırlar ve onda bir eğrilik arama peşine düşerlerdi. Ve onlar o sonraki (yaşam) gerçeğini örtücülerdi" diye duyurmuştur.

46- Ve bir engel iki grubun arasındadır. Ve o burçların üzerinde de bir takım adamlar vardır ki, onlar her birini kendilerinin alametiyle tanımaktadırlar. Ve onlar o bahçenin arkadaşlarına: "Selam sizin üzerinizedir" diye seslenmişlerdir. Onlar (girmeyi) umuyor oldukları halde henüz ona girmemişlerdir. 

47- Ve bakışları o ateşin arkadaşlarının karşısına çevrildiği zaman onlar: "Ey Efendimiz, sen bizi o haksızlık yapanlar topluluğunun beraberinde sakın bulundurma" demişlerdir.

48- 49- Ve o burçların arkadaşları, kendilerinin alametiyle tanımakta oldukları adamlara: "Sizin toplu olmanız ve büyüklük taslamış olmanız sizden bir ihtiyacı gidermedi. 'Allah onları bir şefkate kavuşturmaz' diye kasem ettiğiniz kimseler bunlar mı?" diyerek seslenmiştir. (Allah onlara): "Siz, o bahçeye girin size hiçbir kaygı olmaz ve siz üzülmezsiniz" (demiştir.)

50- Ve o ateşin arkadaşları, o bahçenin arkadaşlarına: "Siz, bizim üzerimize o sudan veya Allah'ın size rızık olarak verdiği şeyden doldurup taşırın" diye seslenmiştir. Onlar: "Şüphesiz ki Allah, bu ikisini de o gerçeği örtücülerin üzerine yasakladı" demişlerdir.

51- Onlar ki, kendi yükümlülüklerini bir oyalanma ve bir oyun olarak bellemişler ve o yakın yaşam onları aldatmıştı. Nasıl ki onlar bu günleri ile karşılaşmayı unuttukları ve bizim delillerimizi ısrarla reddetmekte oldukları gibi, artık bugün biz de onları (rahmetten) unutacağız.

52- Ve ant olsun ki biz onlara bir kitap getirmiştik ki, onu inanacak bir topluluğa bir bilgi üzere bir doğruya ileten ve bir şefkat olarak ayrıntılı açıklamıştık.

53- Onlar, onun (verdiği haberin) geri dönüşümünden başkasına mı bakıyorlar? Onun (verdiği haberin) geri dönüşümünün geleceği gün, önceden onu unutmuş olan kimseler: "Efendimizin elçileri  kesinlikle bize o gerçeği getirmişti. Artık bizim için eşlikçilerden kimse varmı ki şimdi bize eşlikçilik edeler veya (dünyaya) geri döndürülelim de bu işlemekte olduğumuz şeyden başkasını işleyelim" diyecek. Onlar kendi benliklerini kesinlikle ziyana sokmuşlardır ve yakıştırmakta oldukları şeyler de onlardan sapmıştır.

54- Şüphesiz ki sizin Efendiniz Allah'tır, O ki o gökleri ve o yeri altı günde yarattı, sonra o tahtın üzerine denkleşti. O, o geceyi o gündüze kaplatmaktadır ki, o onu durmaksızın istemektedir. Ve o güneş ve o ay ve o yıldızlar O'nun buyruğuna boyun eğdirilmişlerdir. Dikkat edin, o yaratış ve o buyruk O'nundur. O tüm insanların Efendisi Allah, bereketi süreklidir.

55- Siz, Efendinizi yalvarıp yakararak da ve saklı olarak da çağırın. Şüphesiz ki O, o aşırı gidenleri sevmez.

56- Ve siz o yerde onun düzeltilmesinden sonra sakın bozuculuk yapmayın ve O'nu kaygılı ve umutlu olarak çağırın. Şüphesiz ki Allah'ın şefkati o iyilik edenlerden yanadır.

57- Ve O ki, kendisinin şefkati önünden o rüzgârları bir müjde olarak gönderir. Nihayet (o rüzgârlar) bir ağır bulutu (pek hafifmiş gibi) kaldırdığı zaman, biz onu bir ölü yerleşim merkezine sevk ederiz de onunla o suyu indiririz, böylece onunla o her çeşit ürünlerden çıkarırız. Biz o ölüleri de böyle çıkarırız ki siz hatırlayasınız.

58- Ve o temiz yerleşim merkezi ki onun bitkisi, kendisinin Efendisinin onayıyla (kolayca ve güzel) çıkar. Ve o (belde) ki murdardır (onun bitkisi) ise zorlukla uğraşmaktan başka çıkmaz. Şükredecek bir topluluğa biz o delilleri böyle evirip çeviriyoruz.

59- Ant olsun ki biz Nuh'u kendi topluluğuna gönderdik de o: "Ey topluluğum, siz Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Şüphesiz ki ben sizin üzerinize (gelecek) bir büyük gün azabından kaygılanıyorum" dedi.

60- Kendi topluluğundan o ileri gelenler: "Şüphesiz ki biz seni kesinlikle bir apaçık sapkınlık içinde görüyoruz" dedi.

61-62- 63- O: "Ey topluluğum bende bir sapkınlık yoktur, fakat hakikat şu ki ben o tüm insanların Efendisinden bir elçiyim. Ben size Efendimin mesajlarını ulaştırıyorum ve size içtenlikle öğüt veriyorum ve Allah'tan sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum. Yoksa siz, içinizden bir adama sizi uyarması ve sizin korunmanız ve sürekli şefkat görmeniz için Efendinizden bir hatırlatma gelmesine şaştınız mı?" dedi.

64- Buna rağmen onlar onu yalanladılar. Bunun üzerine biz de onu ve onun beraberinde o gemide olan kimseleri kurtardık ve bizim delillerimizi yalanlamış olan kimseleri ise batırdık. Şüphesiz ki onlar kör bir topluluk idiler.

65- Ve Ad'a da kendilerinin kardeşi Hud'u (gönderdik) o: "Ey topluluğum, siz Allah'a kulluk edin, sizin için  O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Siz hiç korunmaz mısınız?" dedi.

66- Kendi topluluğundan o ileri gelen gerçeği örtmüş olan kimseler: "Şüphesiz ki biz seni kesinlikle bir ahmaklık içinde görüyoruz ve şüphesiz ki biz senin kesinlikle o yalancılardan olduğun kanısına varıyoruz" dedi.

67- 68- 69 O: "Ey topluluğum bende hiçbir ahmaklık yoktur, fakat hakikat şu ki ben o tüm insanların Efendisinden bir elçiyim. Ben size Efendimin mesajlarını ulaştırıyorum ve ben sizin için bir güvenilir içtenlikle öğüt vericiyim. Yoksa siz, içinizden bir adama sizi uyarması için Efendinizden bir hatırlatma gelmesine şaştınız mı? Ve siz hatırlayın o zamanı ki O, Nuh toplumunun sonrasından sizi ardıllar yaptı ve o yaratışta sizi genişlik bakımından artırdı. O halde siz Allah'ın kudret eserlerini hatırlayın ki başarıya erişesiniz" dedi.

70- Onlar: "Sen bize Allah'a O'na tek olarak kulluk etmemiz ve kendi atalarımızın kulluk etmekte olduğu şeyleri bırakmamız için mi geldin? Eğer sen o doğru söyleyenlerden isen, senin bizi tehdit etmekte olduğun şeyi haydi bize getir" dediler.

71- O: "Efendinizden sizin üzerinize bir pislik ve bir hiddet kesinlikle çökmüştür. Siz bir takım adlar hakkında ki, siz ve sizin atalarınız onları adlandırmış, Allah da onlar hakkında hiçbir yetki indirmemiştir, benimle mi tartışıyorsunuz? O halde siz bakının şüphesiz ki ben de sizin beraberinizde o bakınanlardanım" dedi.

72- Bunun üzerine biz onu ve onun beraberinde olan kimseleri bizden bir şefkatle kurtardık ve bizim delillerimizi yalanlamış ve (onlara) inanan olmayan kimselerin ise arkasını kestik. 

73- 74- Ve Semud'a da kendilerinin kardeşi Salih'i (gönderdik) o: "Ey topluluğum, siz Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Efendinizden size kesinlikle bir apaçık belge gelmiştir. Bu, size (gözle görülen) bir delil olarak Allah'ın dişi devesidir, artık siz onu bırakın da Allah'ın yerinde yesin ve ona bir kötülükle sakın dokunmayın, yoksa bir acı verici azap sizi tutar. Ve hatırlayın o zamanı ki O, sizi Ad'ın sonrasından sizi ardıllar yaptı ve sizi o yerde yerleştirdi, siz onun ovalarından köşkler ediniyor ve o dağları evler olarak yontuyorsunuz. Artık siz Allah'ın kudret eserlerini hatırlayın ve bu yerde bozuculuk yapanlar olarak sakın karışıklık çıkarmayın" dedi.

75- Kendi topluluğundan büyüklük taslamış olan o ileri gelen kimseler, içlerinden inanmış olan zayıf düşürülen kimselere: "Siz, Salih'in kendisinin Efendisinden gönderilmiş biri olduğunu (gerçekten) biliyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Şüphesiz ki biz onunla gönderilmiş olan şeye inananlarız" dediler.

76- Büyüklük taslayan kimseler: "Şüphesiz ki biz de sizin kendisine inandığınız şeyi örtücüleriz" dedi.

77- Akabinde onlar o dişi deveyi ayaklarından kestiler ve kendilerinin Efendisinin buyruğundan (çıkarak) azdılar. Ve onlar: "Ey Salih, eğer sen o gönderilmişlerden isen, bizi tehdit etmekte olduğun şeyi bize getir" dediler.

78- Bunun üzerine onları o şiddetli sarsıntı tuttu, böylece onlar kendilerinin yurdunda diz üstü çökenler oluverdiler.

79- Böylece o onlardan (başka tarafa) yakınlaştı ve: "Ey topluluğum, ant olsun ki ben size Efendimin mesajını ulaştırdım ve size içtenlikle öğüt verdim, fakat siz o içtenlikle öğüt vericileri sevmiyorsunuz" dedi.

80- 81- Ve Lut'u da (gönderdik) bir zaman kendi topluluğuna o: "Siz, o hayasızlığa mı varıyorsunuz, o ki onu tüm insanlardan hiçbiri onunla sizin önünüze geçmemiştir (sizden önce kimse işlememiştir)? Şüphesiz ki siz o kadınların berisinden şiddetli (cinsel) arzuyla kesinlikle o adamlara varıyorsunuz. Hayır siz, savurganlık yapan bir topluluksunuz" demişti.

82- Ve kendi topluluğunun ona cevabı: "Siz, onları kendi kasabanızdan çıkarın, şüphesiz ki onlar çok temiz kalan insanlarmış" demelerinden başkası olmamıştı.

83- Bunun üzerine biz onu ve karısı dışında onun halkını kurtarmıştık. O, geride kalanlardan olmuştu.

84- Ve biz onların üzerine bir yağmur yağdırmıştık. Artık sen bak o suç işleyenlerin sonu nasıl olmuş.

85- 86- 87- Ve Medyen'e de kendilerinin kardeşi Şuayb'ı (gönderdik) o: "Ey topluluğum, siz Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Efendinizden size kesinlikle bir apaçık belge gelmiştir. Artık siz o ölçeği ve o teraziyi tastamam yapın ve o insanların eşyalarını(n değerini) sakın eksiltmeyin ve o yerde onun düzeltilmesinden sonra sakın bozuculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve siz Allah'ın yolundan, O'na inanmış olan kimseyi tehdit ederek ve uzaklaştırarak ve onda bir eğrilik arama peşine düşerek her bir yola sakın oturmayın. Ve siz hatırlayın hani az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve siz o bozuculuk yapanların sonu nasıl olmuş bir bakın. Ve eğer sizden bir zümre onunla gönderilmiş olduğum şeye inanmış ve bir zümre de inanmamışsa, artık siz Allah bizim aramızda karar verinceye kadar, (bana karşı) direnç göstermeye devam edin. Ve O, o karar vericilerin en hayırlısıdır" dedi.

88- 89- Kendi topluluğundan büyüklük taslamış olan o ileri gelen kimseler: "Ey Şuayb, biz seni ve senin beraberindeki inanmış olan kimseleri kasabamızdan kesinlikle ve kesinlikle çıkaracağız veya siz kesinlikle ve kesinlikle bizim inanç çizgimize tekrar geri döneceksiniz" dedi. O: "Eğer biz çirkin görenler olsak da mı? Eğer biz sizin inanç çizginize tekrar geri dönecek olursak, Allah'ın bizi ondan kurtarmasından sonra, biz Allah'a karşı kesinlikle bir yalan yakıştırmış oluruz. Efendimiz Allah'ın dilemesi dışında, bizim için ona tekrar geri dönmemiz olmaz. Efendimiz her bir şeyi bilgice kapsamıştır. Biz Allah'a güvenip dayandık. Ey Efendimiz, sen bizim aramızla topluluğumuz arasını o gerçek ile aç, sen o açanların en hayırlısısın" dedi.

90- Ve kendi topluluğundan gerçeği örtmüş olan o ileri gelen kimseler: "Ant olsun ki eğer siz Şuayb'i izleyecek olursanız, o takdirde şüphesiz ki sizler de kesinlikle ziyan edenlersiniz" dedi.

91- Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları tuttu, böylece onlar kendilerinin yurdunda diz üstü çökenler oluverdiler.

92- O kimseler ki Şuayb'ı yalanladılar, onlar onda ihtiyaçsızlık içinde hiç yaşamamış gibiydiler. O kimseler ki Şuayb'ı yalanladılar, onlar o ziyan edenler ta kendileri oldular.

93- Böylece o, onlardan (başka tarafa) yakınlaştı ve: "Ey topluluğum, ant olsun ki ben size Efendimin mesajlarını ulaştırdım ve size içtenlikle öğüt verdim. Artık ben gerçeği örtücü bir toplululuğa nasıl üzülebilirim?" dedi.

94- Ve biz bir kasabaya hiçbir haberci göndermedik ki, onun mensuplarını onlar yalvarıp yakarsınlar diye o baskıya ve o zarara tutmamış olalım.

95- Sonra biz o kötülüğün yerini o iyiliğe değiştirdik, nihayet onlar (önceki baskıyı ve zararı) yok saydılar  ve: "Kendi atalarımıza da kesinlikle (önce) o zarar ve (sonra da) o mutluluk dokunmuştu" dediler. Bunun üzerine biz de onlar fark etmezlerken beklenmeyen bir zamanda onları tutuverdik.

96- Ve eğer o kasabaların mensupları inanmış ve korunmuş olsalardı, biz onların üzerine o gökten ve o yerden bereketleri açardık, fakat onlar yalanladılar, bunun üzerine biz de kazanmakta oldukları şeyler nedeniyle onları tutuverdik.

97- O kasabaların mensupları, onlar gece vakti uyuyanlarken bizim baskımızın kendilerine gelmesinden güvende mi?

 98- Veya o kasabaların mensupları, onlar kuşluk vakti oyalanırlarken bizim baskımızın kendilerine gelmesinden güvende mi?

99- Onlar, Allah'ın tuzağından güvendeler miydi? Oysa Allah'ın tuzağından o ziyan edenler topluluğundan başkası (kendisini) güvende görmez.

100- Onların mensuplarının arkasından, o yere mirasçı olan kimseleri (bu haberlerimiz) doğruya iletme(ye yetme)di mi? Eğer biz dileseydik, onların peşlerine takılı suçlarını(n karşılığını) onlara değdirirdik. Ve biz onların kalplerinin üzerine damga vururduk da, artık onlar işitemezlerdi

101- Şu kasabalar, biz sana onların haberlerinden anlatıyoruz. Ve ant olsun ki onların elçileri o apaçık belgeleri onlara getirmişti. (Atalarının) önceden yalanladıkları şeye onlar da inanır olmadılar. Allah, o gerçeği örtücülerin kalplerinin üzerine işte böyle damga vurur.

102- Ve biz onların (yok edilenlerin) tamamını söze bağlı bulmadık. Ve şüphesiz ki biz onların tamamını, kesinlikle itaatten çıkanlar bulduk.

103- Sonra biz onların arkasından Musa'yı, bizim (gözle görülen) delillerimizle Firavun'a ve onun  ileri gelenlerine harekete geçirdik. Fakat onlar, onlara (ayetlerimize) karşı haksızlık yaptılar. Artık sen bak o bozuculuk yapanların sonu nasıl olmuş.

104- 105- Ve Musa: "Ey Firavun, şüphesiz ki ben o tüm insanların Efendisinden bir elçiyim. Benim üzerimdeki hak, Allah'a karşı o gerçekten başkasını söylemememdir. Ben size Efendinizden bir belge getirdim, artık sen Yakub'un oğulları'nı benim beraberimde gönder" dedi.

106- O: "Eğer sen (gözle görülen) bir delil getirdiysen, eğer sen o doğru söyleyenlerden isen, haydi onu getir" dedi.

107- 108- Bunun üzerine o, değneğini attı, birden o bir apaçık koca yılan. Ve o, elini (koynundan) çekip çıkardı birden o, o bakanlara bembeyaz (oluvermiş).

109- 110- Firavun'un topluluğundan olan o ileri gelenler: "Şüphesiz ki bu, kesinlikle her şeyi bilici bir sihirbazdır. O sizi, kendi yerinizden çıkarmak istiyor" dedi. (Firavun): "O halde siz ne öneriyorsunuz?" dedi.

111- 112- Onlar: "Sen, onu ve kardeşini beklet ve o şehirlere sürüp toplayıcılar gönder. Bütün her şeyi bilici sihirbazları sana getirsinler" dediler.

113- Ve o usta sihirbazlar Firavun'a geldi, onlar: "Eğer o yenenlerin ta kendileri bizler olursak, kesinlikle bir ödül bizim içindir" dediler.

114- O: "Evet, ve (o takdirde) şüphesiz ki siz kesinlikle yakınlaştırılmış kimselerdensiniz" dedi.

115- Onlar: "Ey Musa, atmakta ya (ilk) sen, ya da (ilk) o atanlar biz olalım" dediler.

116- O: "Siz atın." dedi. Ne zaman ki attıklarında onlar o insanların gözlerini büyülediler, onları sakındırdılar ve bir büyük sihir getirdiler.

117- Ve biz de Musa'ya "Sen, değneğini at" diye vahyettik. (Attığında) birden o da onların gerçeği ters yüz etmekte oldukları şeyleri yutuyor.

118- Böylece o gerçek ortaya düştü, ve onların işlemekte oldukları şeyler geçersiz oldu.

119- Artık onlar orada yenildiler ve küçülenler olarak çevrildiler.

120- 121- 122- Ve o usta sihirbazlar secde ediciler olarak (yere) atıldı, onlar: "Biz, o tüm insanların Efendisine, Musa'nın ve Harun'un Efendisine inandık" dediler.

123- 124- Firavun: "Siz ona, benim size ben onay vermemden önce inandınız ha. Şüphesiz ki bu bir tuzaktır, siz onu bu şehirde kurdunuz ki onun mensuplarını ondan çıkarasınız. Artık siz ileride bileceksiniz. Ben kesinlikle ve kesinlikle sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazından kestireceğim, sonra kesinlikle ve kesinlikle sizi toplu olarak astıracağım" dedi.

125- 126- Onlar: "Şüphesiz ki biz Efendimize çevrilicileriz. Ve sen bizden Efendimizin delilleri bize geldiğinde onlara bizim inanmamızdan başka bir nedenle öç almıyorsun. Ey Efendimiz, sen bizim üzerimize direnme gücü boşalt ve bizim ömrümüzü teslim olanlar olarak tamamla" dediler.

127- Ve Firavun'un kendi topluluğundan olan o ileri gelenler: "Sen Musa'yı ve onun topluluğunu, bu yerde bozuculuk yapmaları ve seni ve senin tanrılarını bırakması için mi bırakacaksın?" dedi. O: "Biz onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını ise yaşatacağız. Ve şüphesiz ki biz onların üstünde ezici güç sahipleriyiz" dedi.

128- Musa kendi topluluğuna: "Siz, Allah'a destek isteğinde buluunun ve direnç gösterin.Şüphesiz ki  bu yer Allah'ındır, onu kendisinin kullarından kimi dilerse mirasçı kılar. Ve o (mutlu) son o korunanlar içindir" dedi.

129- Onlar: "Biz, sen bize gelmen öncesinden de ve gelmen sonrasından da rahatsız edildik" dediler. O: "Sizin Efendinizin düşmanınızı yok etmesi ve sizi bu yerde ardıllar yapması ve sizin nasıl işleyeceğinize bakması umulur" dedi.

130- Ve ant olsun ki biz Firavun'un hanedanını senelerce o kıtlıkla ve o ürünlerden bir eksiltmeye tuttuk ki onlar hatırlayalar.

131- Hal böyleyken onlara o iyilik geldiği zaman, onlar: "Bu, bizim içindir" derlerdi. Ve eğer onlara bir kötülük değerse onlar, Musa'ya ve onun beraberinde olanların uğursuzluğuna yorarlardı. Dikkat edin, onların uğursuzlukları (işlediklerinden doğan sonuçları) ancak ve ancak Allah'ın yanındadır. Fakat hakikat şu ki onların tamamı bilmezler.

132- Ve onlar: "Sen bizi onunla sihirlemen için (gözle görülen) delilden her ne getirsen de, biz sana inananlar olmayacağız" dediler.

133- Bunun üzerine biz de onların üzerine (zamanlara) ayrılmış (gözle görülen) deliller olarak o tufanı ve o çekirgeyi ve o haşereleri ve o kurbağaları ve o kanı gönderdik. Bunlara rağmen yine de büyüklük tasladılar ve suç işleyen bir topluluk oldular.

134- Ve üzerlerine o titreten azap çöktüğünde onlar: "Ey Musa sen, senin Efendinin senin yanındaki bağlılık sözü nedeniyle bizim için çağrı yap. Kesinlikle eğer ki sen bizden bu titreten azabı kaldırırsan, biz sana kesinlikle ve kesinlikle inanacağız ve Yakub'un oğulları'nı senin beraberinde kesinlikle ve kesinlikle göndereceğiz" dediler.

135- Ne zaman ki biz o titreten azabı, ona (yeniden) ulaşıcı olacakları bir süreye kadar onlardan kaldırdığımızda, onlar birden sözlerini bozuyorlardı.

136- Bunun üzerine biz de onlardan öç aldık, bizim delillerimizi yalanlamış ve onlardan duyarsız kalanlar olmaları nedeniyle böylece onları o denizin içinde batırdık.

137- Ve biz o topluluğu ki o kimseler zayıf düşürülmekte idiler, o yerin (güneşinin) doğum yerlerine ve onun batım yerlerine mirasçı yaptık ki biz onda bereketler kılmıştık. Ve senin Efendinin Yakub'un oğulları'nın üzerine olan o iyiliği, onların direnç göstermeleri nedeniyle böylece tamam oldu. Ve biz Firavun'un ve kendi topluluğunun üretmekte oldukları şeyleri ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.

138-139- 140- Ve biz Yakub'un oğulları'nı o su kütlesini geçirdik. Derken bir topluluğun üzerine geldiler ki onlar kendilerine ait putların üzerine saygı ile kapanıyorlardı. Onlar: "Ey Musa, onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap" dediler. O: "Şüphesiz ki siz, düşüncesizlik etmekte olan bir topluluksunuz. Şüphesiz ki şunların içinde oldukları şey darmadağın olmuştur ve onların işlemekte oldukları da geçersizdir" dedi. (Musa devamen): "Ben sizin için Allah'tan başkasının peşine mi düşeceğim? Oysa O sizi o tüm insanların üzerine üstünleştirmiştir" dedi.

141- Ve bir zaman biz, sizi Firavun'un hanedanından kurtarmıştık, onlar sizi o azabın kötüsüne sürüyorlardı. Onlar sizin oğullarınızı öldürüyorlar ve kadınlarınızı yaşatıyorlardı. Ve size Efendinizden bir büyük yoklama, işte bundaydı.

 142- Ve biz Musa ile otuz geceliğine sözleşme yaptık ve onu on ile tamamladık. Ve böylece kendisinin Efendisinin belirlenmiş vakti kırk geceye tamam oldu. Ve Musa, kendi kardeşi Harun'a: "Sen, benim toplumumda bana ardıllık et ve düzelt ve sakın o bozuculuk yapanların yolunu izleme" dedi.

143- Ve ne zaman ki Musa bizim belirlenmiş vaktimiz için geldi ve kendisinin Efendisi onunla sözlü iletişim kurdu, o: "Ey Efendim, sen bana görün de ben sana bakayım" dedi. O: "Sen beni asla göremeyeceksin. Fakat şu dağa bak, eğer o kendi yerinde sabit kalırsa, o takdirde sen de beni görebilirsin" dedi. Ne zaman ki onun Efendisi kendisini o dağa ortaya çıkardı, O onu darmadağın bir hale getirdi ve Musa baygın bir halde yere kapaklandı. Ayıldığında o: "Seni tenzih ederim. Ben sana itaate döndüm ve ben o inananların ilkiyim" dedi.

144- O: "Ey Musa, şüphesiz ki ben mesajlarımla ve sözlü iletişimimle seni o tüm insanların üzerine seçtim. Artık sen, benim sana verdiğim şeyi tut ve o şükredenlerden ol" dedi.

145- Ve biz ona o levhalarda her bir şeyden bir öğüt ve her bir şeyin ayrıntılı bir açıklamasını yazdık. (Musa'ya) artık sen onları kuvvetlice tut, kendi topluluğuna da buyur ki onları en iyi şekilde tutsunlar. Ben, o itaatten çıkanların yurdunu yakında size göstereceğim (dedik).

146- Ben, o yerde o hak olmaksızın büyüklenmekte olan kimseleri kendi delillerimden çevireceğim. Ve eğer onlar (gözle görülen) her delili görseler, onlara inanmazlar. Ve eğer onlar o akli  olgunluğun yolunu görseler, onu yol olarak edinmezler. Ve eğer onlar o azgınlığın yolunu görseler, onu yol olarak bellerler. Bu, onların bizim delillerimizi yalanlamış olmaları ve onlardan duyarsız kalanlar olmaları nedeniyledir.

147- Ve o kimseler ki,bizim delillerimizi ve o sonraki (yaşam) karşılaşmasını yalanladılar, onların işledikleri boşa gitmiştir. Onlar işlemekte oldukları şeylerden başkasıyla mı karşılık görecekler?

148- Ve Musa'nın topluluğu, onun arkasından (altın gümüş gibi) kendi takılarından bir buzağı cesedini (tanrı olarak) edindi ki onun böğürmesi vardı. Onlar görmediler mi, şüphesiz ki o, onlarla iletişim kuramaz ve onları yol olarak da bir doğruya iletemez? Onlar, onu (tanrı olarak) edindiler ve haksızlık yapanlardan oldular. 

149- Ve (başları pişmanlıkla) ellerine düşürülüp ve kendilerinin kesinlikle sapmış olduklarını gördüklerinde onlar: "Ant olsun ki eğer Efendimiz bize karşı şefkati sürekli olmazsa ve bizi bağışlamazsa, biz kesinlikle ve kesinlikle o ziyan edenlerden oluruz" dediler.

150- Ve Musa kendi topluluğuna çok öfkeli kederli olduğu halde döndüğünde: "Siz,benim arkamdan bana ne kötü ardıllık ettiniz. Siz, Efendinizin (azap) buyruğunu çabuklaştırdınız mı?" dedi. Ve o levhaları attı ve kendi kardeşinin başını onu kendisine doğru çekerek tuttu. O: "Ey annemin oğlu, şüphesiz ki bu topluluk beni zayıf düşürdü ve onlar neredeyse beni öldürüyorlardı. Artık sen o düşmanları bana sakın sevindirme ve beni o haksızlık yapanlar topluluğunun beraberinde tutma" dedi.

151- O: "Ey Efendim, sen beni ve kardeşimi bağışla ve bizi kendi şefkatine girdir. Ve sen o şefkati süreklilerin en süreklisisin" dedi.

152- Şüphesiz ki o kimseler, o buzağıyı (tanrı) edindiler, onlara o yakın yaşamda kendilerinin Efendisinden bir hiddet ve bir aşağılanma kavuşacaktır. Ve biz o (yalan) yakıştırıcılara böyle karşılık veririz.

153- Ve o kimseler ki o kötülükleri işlediler, sonra bunların arkasından itaate döndüler ve inandılar. Şüphesiz ki senin Efendin, bunların arkasından kesinlikle çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

154- Ve Musa'dan o hiddet yatıştığında o levhaları tuttu. Ve onların bir nüshasında "Kendilerinin Efendisinden sakınmakta olan kimseler için bir doğruya ileten ve bir şefkat" (yazılıydı).

155- 156- Ve Musa, bizim belirli vaktimiz için kendi topluluğundan yetmiş adam seçti. Ne zaman ki o şiddetli sarsıntı onları tuttuğunda, o: "Ey Efendim, eğer sen dileseydin, önceden onları da ve beni de yok ederdin. Sen bizi içimizden o ahmakların yaptığı şey nedeniyle yok mu edeceksin? Bu, senin ayartmandan başka bir şey değildir. Sen onunla kimi dilersen saptırırsın ve kimi dilersen de doğruya iletirsin. Sen bizim yakınımızsın, artık bizi bağışla ve bize sürekli şefkat et ve sen o bağışlayıcıların en hayırlısısın. Ve sen bizim için yakın (yaşam)da ve o sonraki (yaşamda) iyilik yaz. Şüphesiz ki biz sana döndük" dedi. O da: "Benim azabımdır ki ben onu dileyeceğim kimseye değdiririm. Ve benim şefkatim her bir şeyi kapsamıştır. Artık ben onu da o kimselere yazacağım ki onlar korunurlar ve o arınmayı yerine getirirler ve onlar ve bizim delillerimize inanırlar" dedi.

157- Onlar öyle kimselerdir ki, anasından doğduğu gibi olan* o haberci elçiyi izlerler, o ki onlar onu Tevrat'ta ve İncil'de yazılmış olarak bulmaktadırlar. O, onlara o tanınmışı buyuruyor ve o yadırganmıştan vazgeçiriyor ve onlara o temizleri serbestleştiriyor ve o murdarları ise onların üzerine yasaklaştırıyor ve onlardan üzerlerindeki ağır görevlerini ve o bağları indiriyor. Artık o kimseler ki ona inandılar ve onu desteklediler ve ona yardım ettiler ve o ışığı izlediler o ki, onun beraberindeki indirilmiştir. İşte onlar, o başarıya erişenlerin ta kendileridir.

"El-ümmiyyun" kelimesi okuma yazma bilmemeyi değil, anasından doğduğu gibi olan yani kendilerine kitap bilgisi gelmemiş olan Arap toplumunu ifade etmektedir. Bu isim Yahudi ve Hristiyanlar tarafından Araplara verilmiştir. Kur'an (3.20.75- 62. 2)

 158- Sen de ki: "Ey o insanlar, şüphesiz ki ben, Allah'ın, sizin hepinize (gönderilmiş)elçisiyim. O'ki, o göklerin ve o yerin hükümranlığı O'nundur, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur, O yaşatır ve öldürür. O halde siz Allah'a ve O'nun o anasından doğduğu gibi olan, o haberci elçisine inanın. O ki Allah'a ve O'nun kelimelerine inanır.Ve siz onu izleyin ki doğruya iletilesiniz"

159- Ve Musa'nın topluluğu içinden bir ana toplum vardı ki onlar, o gerçeğe iletirlerdi ve onunla da eşitliği sağlarlardı.

160- Ve biz onları oniki torun ana toplumu olarak parça parça ayırdık. Ve biz Musa'ya kendi topluluğu ondan suvarmasını istediği zaman: "Sen, değneğini o taşa vur" diye vahyettik. Birden ondan oniki su gözesi fışkırdı. (topluluğundan olan) bütün insanlar kendilerinin içecek yerini bildi. Ve biz onların üzerine o bulutu gölgelendirdik ve onların üzerine o kudret helvasını ve o bıldırcını indirdik: "Bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyin" (dedik). Ve onlar bize haksızlık yapmadılar, fakat onlar kendi benliklerine haksızlık yapmakta idiler.

161- Ve bir zaman onlara: "Siz, şu kasabada dinginleşin ve ondan nereden dilediyseniz yiyin ve 'Günahlarımızı üzerimizden dök' deyin ve o kapıdan secde halinde (itaat üzere) girin ki, biz de sizin kusurlarınızı bağışlayalım.Biz, o iyilik edenlere (karşılığını) artıracağız" denilmişti.

162- Buna rağmen içlerinden haksızlık yapmış olan kimseler, kendilerine denilmiş sözü başka sözle değiştirmişler, bunun üzerine biz de haksızlık yapmakta olmaları nedeniyle onların üzerine o gökten bir titreten azap göndermiştik.

163- Ve sen onlara o kasabadan (bilgi) talep et, o ki o su kütlesinin hazırında idi. Hani onlar o dinlenme (günün)de aşırı gidiyorlardı. Onların balıkları, dinlenme günlerinde oluk oluk gelirdi, dinlenme olmayan günlerinde ise onlara gelmezdi. İtaatten çıkmakta oldukları nedeniyle biz onları işte böyle yokluyorduk.

164- Ve hani içlerinden bir ana toplum: "Siz, bir topluluğa niçin öğüt veriyorsunuz ki Allah onları yok edici olacak veya bir çetin azapla azap edici olacaktır?" demişti. Onlar: "Efendinize karşı bir gerekçe ve onların korunmaları için (öğüt veriyoruz)" demişlerdi.

165- Ne zaman ki onlar kendisiyle hatırlatıldıkları şeyi (kitabı) unuttuklarında, biz de o kötülükten vazgeçirmekte olan kimseleri kurtarmış, haksızlık yapmış olan ise kimseleri ise itaatten çıkmakta oldukları nedeniyle bir kötü azapla tutmuştuk.

166- Ne zaman ki onlar kendisinden vazgeçirildikleri şeyden azdıklarında, biz de onlara: "Siz, kovalanan maymunlar (gibi) olun" demiştik.

167- Ve hani senin Efendin, onların üzerine o kalkışın gününe kadar, onları o azabın kötüsüne sürecek kimseleri kesinlikle ve kesinlikle harekete geçireceğini duyurmuştu. Şüphesiz ki senin Efendin, o sonuçlandırması kesinlikle çok hızlıdır. Ve şüphesiz ki O, kesinlikle çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

168- Ve biz onları o yerde ana toplumlar olarak ayırdık. Ve onlardan o düzgün olanlar da vardır, ve onlardan bunun berisinden olanlar da vardır. Ve biz onları o iyiliklerle ve o kötülüklerle yokladık ki onlar (bozuculuktan) döneler.

169- Onlardan sonra bir nesil onların yerine geçti ve onlar o kitaba mirasçı oldu. Onlar bu en yakın (yaşamın) sunumunu tutuyorlar ve: "Yakında bağışlanma bizim içindir" diyorlar. Ve eğer onlara onun örneği bir sunum gelirse, onlar onu alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememelerine dair kitabın yeminle bağlanmış sözü alınmamış mıydı? Ve onlar onun içinde olan şeyleri iyice ders almamışlar mıydı? Ve o sonraki yurt korunmakta olan kimseler için daha hayırlıdır. Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

170- Ve o kimseler ki o kitabı elde tutarlar ve o kulluk görevini ayakta tuttular, şüphesiz ki  biz o düzelticilerin ödülünü kayba uğratmayız.

171- Ve bir zaman biz o dağı onların üstlerine o bir gölgelikmiş gibi çekmiştik de, onlar onun üstlerine düşücü olduğu kanısına varmışlardı. (Onlara): "Siz, bizim size verdiğimiz şeyi kuvvetlice tutun ve onun içindeki şeyleri hatırlayın ki korunabilesiniz" (demiştik).

172- 173- Ve o kalkışın günü siz: "Şüphesiz ki biz bundan duyarsız kalanlardık" dersiniz diye veya siz: "Bizim atalarımız önceden ortak koşmuş ve biz onlardan sonra gelen bir soy idik. Sen o geçersizcilerin yaptığı nedeniyle bizi yok mu edeceksin?" dersiniz diye bir zaman senin Efendin, Adem'in oğullarından onların sırtlarından soylarını almış ve onları kendi benliklerine karşı tanık yapmış: "Ben sizin Efendiniz değil miyim?" (demişti). Onlar da: "Evet biz tanığız" demişlerdi. 

174- Ve biz o delilleri onların (doğruya) dönmeleri için böyle ayrıntılandırıyoruz.

175- Ve sen o kimsenin haberini onlara peşi sıra oku ki biz ona delillerimizi vermiştik de fakat o onlardan sıyrılmış, bu yüzden onu o şeytan izlemiş böylelikle o da o azgınlardan olmuştu.

176- Ve eğer biz dileseydik, onu kesinlikle onlarla yükseltirdik, fakat hakikat şu ki o, o yerde sürekli kalıcılık istedi (şimdiki hayatı seçti) ve kendi keyfi eğilimini izledi. Artık onun örneği o köpeğin örneği gibidir. Eğer sen onun üzerine yüklensen, dilini sarkıtıp solur veya onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. Bu, o topluluğun örneğidir ki onlar bizim delillerimizi yalanlamışlardır. Sen onlara bu anlatıyı anlat ola ki onlar düşünürler.

177- Örnek olarak ne kötüdür o topluluk ki onlar bizim delillerimizi yalanlamışlar ve kendi benliklerine haksızlık yapmaktadırlar.

178- Allah kimi doğruya iletirse, artık o, o doğruya iletilendir. Ve O kimi de saptırırsa, artık onlar o ziyan edenlerin ta kendileridir.

179- Ve ant olsun ki biz, o cinden ve o insandan bir çoğunu (işlediklerinin sonucunda) cehenneme yaydık. Kalpler onlar içindir, onlarla kavramazlar. Ve gözler onlar içindir, onlarla görmezler. Ve kulaklar onlar içindir, onlarla işitmezler. İşte onlar o gönenç sağlayan hayvanlar gibidir, hayır onlar daha da sapkındır. İşte onlar o duyarsızların ta kendileridir.

180- Ve o en iyi adlar Allah'ındır. O halde siz O'nu onlarla çağırın. Ve siz O'nun adlarında eğriltme yapmakta olan kimseleri bırakın. Onlar işlemekte oldukları şeylerin karşılığını yakında görecekler.

181- Ve bizim yarattıklarımızdan bir ana toplum vardır ki onlar o gerçeğe iletirler ve onunla eşitliği sağlarlar.

182- Ve o kimseler ki bizim delillerimizi yalanladılar, biz onları bilemeyecekleri yerden kademe kademe (azaba) yaklaştıracağız.

183- Ve ben onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz ki benim plânım sağlamdır.

184- Onlar, kendilerinin arkadaşında hiçbir cinnet (eseri) olmadığını düşünmediler mi? O, bir apaçık uyarıcıdan başkası değildir.

185- Onlar, o göklerin ve o yerin hükümranlığına ve Allah'ın herhangi bir şeyden yarattığına ve sürelerinin gerçekten yaklaşmış olma ihtimaline bakmadılar mı? Artık onlar bundan sonra hangi bir söze inanacaklar?

186- Allah kimi saptırırsa, artık onu bir yola iletici olmaz. Ve O onları kendi taşkınlıkları içinde bocalamaya bırakır.

187- Onlar sana o andan: "Onun sabitleşmesi (gerçekleşmesi) ne zaman?" diye (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onun bilgisi, ancak ve ancak Efendimin yanındadır. Onun vaktini O'ndan başkası ortaya çıkaramaz. O (an) o göklerdekilere ve o yerdekilere ağır gelmiştir. O, size beklenmeyen bir zamandan başka şekilde gelmez." Onlar, sen o an(ın zamanın)dan araştıran biri gibi sana (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onun bilgisi ancak ve ancak Allah'ın yanındadır. Fakat hakikat şu ki (bunu soran) o insanların tamamı bilmezler."

188- Sen de ki: "Ben, Allah'ın dilemiş olması başka, kendi benliğim için bir faydaya ve bir zarara hükümran değilim. Ve eğer ben o algılanamayananı bilmiş olsaydım, kesinlikle maldan* çoğaltmayı isterdim ve bana o kötülük de dokunmazdı. Ben, inanacak bir topluluğa bir uyarıcıdan ve bir müjdeciden başkası değilim."

*El-hayr kelimesine "Mal" anlamı vermek gerekçemiz, Bakara s. 180. ayetindeki geçişindeki anlamına binaendir.

189- O ki, sizi bir tek benlikten* yarattı ve ondan da onunla dinginleşmesi için onun eşini meydana getirdi. Ne zaman ki o, onu kaplayınca (cinsel ilişki kurunca eşi) bir hafif yük taşıdı, böylece o onunla (yüküyle bir zaman) geçirip gitti. Ne zaman ki o ağırlaştığında (doğumu yaklaştığında) ikisi Efendileri Allah'a: "Ant olsun ki eğer sen bize bir düzgün (çocuk) verirsen, biz kesinlikle ve kesinlikle o şükredenlerden olacağız" diye çağrı yaptılar.

*İnsanın yaratılış öyküsü Kur'an'dan öğrendiğimize göre Adem ile başlamaktadır. Adem, yaratılan ilk insan değil, insanın yaratıldığı öz'ün somut hale getirilerek edebi bir üslüp dahilindeki anlatımıdır. Eşinin ondan yaratılması ise kadın ve erkek cinsinin aynı öz'den yaratıldığının beyan edilmesidir. Klasik anlatımla önce Adem, sonra onun kaburga kemiğinden eşi yaratılmış değildir. 

190- Ne zaman ki O, ikisine bir düzgün (çocuk) verdiğinde, ikisine verdiği şeyde O'na ortaklar koştular. Oysa Allah, onların ortak koşmakta oldukları şeylerden yücedir.

191- Onlar, hiçbir şey yaratamaz üstelik kendileri yaratılıyor halde olanları mı ortak koşuyorlar?

192- Oysa onlar, onlara bir yardıma güç yetiremezler ve kendi benliklerine de yardım edemezler.

193- Ve eğer siz onları o doğruya iletene çağırsanız, onlar sizi izlemezler. Siz onları çağırmış olmanız ya da susanlar olmanız da sizin için denktir.

194- Şüphesiz ki sizin Allah'ın berisinden çağırmakta olduğunuz şeyler, sizin örnekleriniz gibi kullardır. Öyleyse siz doğru söyleyenler iseniz, haydi onları çağırın da sizi cevaplandırsınlar. 

195- Ayaklar onlar için midir ki onlarla ilerliyorlar? Yoksa eller onlar için midir ki onlarla yakalıyorlar? Yoksa gözler onlar için midir ki onlarla görüyorlar? Yoksa kulaklar onlar için midir ki onlarla işitiyorlar? Sen de ki: "Siz, ortaklarınızı çağırın sonra bana plân kurun da bana sakın baktırmayın."

196- Şüphesiz ki benim yakınım Allah'tır. O ki o kitabı indirmiştir. Ve O, o düzgünlere yakın olur.

197- Ve o şeyler ki siz onları O'nun berisinden çağırıyorsunuz, onlar size yardıma güç yetiremezler ve kendi benliklerine de yardım edemezler.

198- Ve eğer siz onları o doğruya iletene çağırsanız, işitmezler. Ve sen onları sana bakıyorlar olarak görürsün, oysa onlar göremezler.

199- Sen o (hataları) yok sayma (yolunu) tut ve tanınanı buyur ve o düşüncesizlerden yana ilgisiz kal.

200- Ve eğer seni o şeytandan bir dürtü seni dürtüklerse, sen hemen Allah'a sığın. Şüphesiz ki O, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.

201- Şüphesiz ki o kimseler korunmuşlardır, onlar kendilerine o şeytandan bir dolaşıcı dokunduğu zaman, onlar hatırlarlar ve onlar birden (gerçeği) görenlerdir.

202- Onların (şeytanların) kardeşleri ise, onları o azgınlığa çekerler, sonra da bırakmazlar.

203- Ve sen onlara (gözle görülen) bir delil getirmediğin zaman onlar: "Sen onu derleyip toplamalı değil miydin?" diyorlar. Sen de ki: "Ben, ancak ve ancak Efendimden bana vahyedilmekte olan şeyi izliyorum. Bu, Efendinizden inanacak bir topluluk için sağgörüler ve bir doğruya ileten ve bir şefkattir."

204- Ve siz bu okunan (Kur'an) okunmakta olduğu zaman, Artık siz  onu dinleyin ve susun ki şefkat göresiniz.

205- Ve sen, o sözden yükseğin berisinden (bir tonla) o sabah ve o akşam, yalvarıp yakararak ve gizli olarak kendi benliğinde Efendini hatırla ve sakın o duyarsızlardan olma.

206- Şüphesiz ki senin Efendinin yanında olan kimseler O'na kulluktan büyüklük taslamazlar ve O'nu tesbih ederler ve O'na secde ederler.


20 Şubat 2024 Salı

A'raf s. 43. Ayetinin Farklı Mealleri Üzerinde Bir Düşünce

 Kur'an mealini karşılaştırmalı olarak birkaç mealden birden dikkatli okuyanlar, bazı ayetlerin anlam açısından birbirinden farklı şekilde çevrilmiş olduğunu göreceklerdir. Bu durumla karşılaşan meal okuyucusu, hangi anlamın daha isabetli olduğunu haklı olarak araştırmaya gidecektir.

A'raf s. 43. ayeti, bir meal okuyucusunun böyle durumla karşılaşacağı ayetlerden biridir. Bu ayeti okuyan bir kimse, ayetin birbirinden farklı olarak çevrilmiş iki farklı anlama sahip olduğunu görecektir. Yazımızın konusu, bu farklı anlamdan hangisinin daha isabetli olabileceği yönünde olacaktır.

İlgili ayetin Arapça metni ve iki farklı çeviriden ilkinin mealleri şu şekildedir: 

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Ahmet Varol

Gönüllerinde kin adına ne varsa hepsini çıkarmışızdır ve altlarından ırmaklar akmaktadır. "Bizi doğru yola ileterek buraya kavuşturan Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermiş olmasaydı biz doğru yola giremezdik. Şüphesiz ki Rabbimizin elçileri hakkı getirdiler" derler. Onlara: "İşte bu cennete yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındınız" diye seslenilir.

Ali Bulaç

Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: 'Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimizin elçileri hak ile geldiler.' Onlara: ' İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir' diye seslenilecek.

Cemal Külünkoğlu

Onların içlerinde kinden ne varsa söküp atarız. Altlarından ırmaklar akarken derler ki: “Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bize doğru yolu göstermeseydi kendiliğimizden hidayete eremezdik. Andolsun ki; Rabbimizin resulleri hakkı getirmiştir.” (Onlara:) “İşte (dünyada yapmış olduğunuz) güzel işlere karşılık, şu cennete vâris kılındınız” diye seslenilir.

Diyanet Vakfı

(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: «Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.» Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir.

Elmalılı (sadeleştirilmiş)

Orada kalblerinde bulunan kini çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. "Bizi buna erdiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler." derler. Onlara şöyle seslenilir: "İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz".

Alıntı yaptığımız mealler, www.kuranmeali.com adlı siteden olup, burada sadece birkaç meali örnek olarak alıntıladık. Alıntı yaptığımız mealler övgü veya yergi amaçlı değildir.

A'raf s. 43. ayetine yukarıda verilen 1. grup meallerin ortak yönü, cennete girmiş olanlar tarafından söylenen "Allah bize doğru yolu göstermemiş olsaydı biz kendimiz doğru yolu bulamazdık" şeklindeki ifadedir.

Şimdi aşağıya aynı ayetin farklı şekilde yapılmış 2. grup meal örneklerinden birkaç tanesini verelim:

Bayraktar Bayraklı

Onların göğüslerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır. O cennette altlarından ırmaklar akmaktadır. “Lütfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun. Allah bizi getirmeseydi biz bunu bulamazdık. Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmişler” dediler. Onlara, “İşte size cennet, yaptıklarınıza karşılık size miras verildi” diye seslenilecektir.

Hasan Basri Çantay

Kinden göğüslerinde (dünyâdan kalma) ne varsa söküb atacağız. Altlarından ırmaklar akacakdır. «Hamd olsun Allaha ki, derler, bizi hidâyetiyle buna kavuşdurdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden bunun yolunu bulmuş olamazdık. Andolsun ki, Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmişlerdir». Onlara: «İşte (dünyâda) yapmakda devam etdiğiniz (iyi işler) sayesinde mîrascı edildiğiniz cennet budur» diye nida edilecekdir.

Yaşar Nuri Öztürk

Göğüslerinde düşmanlıktan ne varsa söküp atmışızdır. Irmaklar akar altlarından. Şöyle derler: "Hamd olsun bizi buraya ulaştıran Allah'a. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi, biz buraya ulaşamazdık. Yemin olsun ki, Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişler." Şöyle seslenilir: "İşte size, yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet!"

Elmalılı (orjinal)

Bir halde ki derunlarında kîn kabilinden ne varsa hepsini söküb atmışızdır, altlarından ırmaklar akar «hamdolsun o Allaha ki hidayetile bizi buna muvaffak kıldı, o bize hidayet etmese idi bizim kendiliğimizden bunun yolunu bulmamıza imkân yoktu, hakıkat rabbımızın Peygamberleri emri hakk ile geldiler» demektedirler, ve şöyle nidâ olunmaktadırlar: işte bu gördüğünüz o Cennet ki buna amelleriniz sebebiyle vâris kılındınız

2. grupta verdiğimiz meallerin ortak yönü, yine cennete girmiş olanlar tarafından söylenen, "Kendilerini cennete Allah'ın ulaştırdığı, kendilerinin Allah'ın nimeti böyle bir şeye ulaşmalarının imkansız" olduğu yönündeki sözleridir.

Ayetin iki farklı mealini verdikten sonra, aradaki farklı anlama sebep olan duruma geçebiliriz.

Ayete iki farklı anlam verilme sebebi, ayet içinde geçen هَدٰينَا- لِنَهْتَدِيَ-هَدٰينَا 

kelimeleridir. Bu 3 kelime aynı kökten olup sözlük olarak, "Yol göstermek, iletmek, klavuzluk yapmak" anlamına gelmektedir. 

Kanaatimizce aradaki anlam farkı, bu kelimenin ıstılahi anlamda mı yoksa lügat anlamında mı kullanılmış olduğunun tercihi noktasındadır. 1. grupta bulunan mealler, kelimeyi ıstılahi anlamda kullanırken, 2. gruptaki mealler, kelimeyi lügat anlamında kullanmayı tercih etmişlerdir.

Peki bu iki farklı mealden hangisi daha isabetlidir?. Meallerden bir grubun doğru diğer grubun ise yanlış olduğunu söylemediğimizi burada önemle hatırlatmak istiyoruz. 

Konunun başlangıcı bir önceki ayet olan 42. ayetten başlamaktadır.

------A'raf s. 42- Onlar ki inandılar ve bozuculuğu önleyici filler işlediler. Hiçbir kimseye gücünün üzerinde bir mükellefiyet yüklemeyiz. İşte onlar cennetin arkadaşlarıdır, orada ölüm görmemek üzere kalıcıdırlar.

Bu ayette yaşamını iman ve salih amel üzerine sürdürmüş ve o halde ölmüş olan insanların, ahiretteki alacakları karşılık bildirilmektedir. 

43. ayetin ilk bölümünde, "Ve göğüslerinde kinden ne varsa söküp attık. Altlarından nehirler akarbuyurularak onların ahiretteki durumları ve verilecek nimetlerden bir kısmı bildirilmektedir.

Ayetin ikinci bölümünde ise, cennete girenlerin sözleri yer almakta, farklı mealler bu bölümün çevirisinden kaynaklanmaktadır. Diğer bölümlerin çevirilerinde herhangi bir farklılık bulunmamaktadır.

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖي هَدٰينَا لِهٰذَا 

Dediler ki: "Övgü Allah'adır. O'ki bizi buna (cennete)iletti"

Dikkat edilirse cennet ehlinin ağzından çıkan ve ayet içinde geçen "Li heze" işaret zamiri cenneti işaret etmektedir. Çünkü konuşanlar cennettedir. Yani cennet ehli kendilerini cennete ulaştıran Allah'a hamd etmektedir. Cümlenin devamına verilecek anlam, bu ibareye verilecek anlam ile doğrudan alakalı olup, farklı meallerin bu zamirin cenneti işaret ettiğine dikkat edilmemesinden kaynaklandığı kanaatindeyiz.

Cennet ehlinin kendilerini cennete yerleştiren Allah'a hamd ettiklerini dikkate alan bir meallendirme yapıldığında ayetin devamı şu şekilde gelecektir: 

"Eğer Allah bizi (cennete)iletmemiş olsaydı, biz kendimizi (cennete) iletebilecek değildik. And olsun ki Rabbimizin elçileri gerçeği getirdi."

Bu durumda, 2. grupta bulunan meal örmeklerinin, 1. gruptaki meal örneklerine nazaran daha isabetli olduğunu söyleyebiliriz. Dikkat edilirse 1. Elmalılı (sadeleştirilmiş), 2. grupta ise Elmalılı (orjinal) meali örnek verilmiştir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, 2. grupta bulunan orjinal meal ile, 2. grupta bulunan sadeleştirilmiş mealin birbirleri ile uyumlu olmadığıdır. Maalesef Elmalılı mealini sadeleştirmek için ellerine alanlar, Elmalılı'nın verdiği ayet bazı ayet meallerini anlamadan kendi kafalarınca meal vermeye çalışmışlardır.

A'raf s. 43. ayetine bu şekilde verilen farklı mealler, bazılarımız için önemsiz görülebilir. Ancak bizim amacımız meal yapıcılarını övmek veya yermek değil, yapılan meal örneklerini vererek meal okuyucularının bazılarının kafalarında oluşabilecek soru işaretlerine cevap verebilmektir.

A'raf s. 43. ayetine bizim tarafımızdan verilmeye çalışılan meal ise şu şekildedir:

Ve göğüslerinde kinden ne varsa söküp attık. Altlarından nehirler akar. "Övgü Allah'adır. O'ki bizi buna (cennete)iletti. Eğer Allah bizi (cennete)iletmemiş olsaydı, biz kendimizi (cennete) iletebilecek değildik. And olsun ki Rabbimizin elçileri gerçeği getirdi" dediler. Ve onlara "Yapmakta olduklarınızdan dolayı mirasçı kılındığınız cennet işte bu dur" diye seslenildi.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

17 Şubat 2024 Cumartesi

EN'AM SURESİ ÇEVİRİSİ

 1- O övgü Allah'adır O ki, o gökleri ve yeri yarattı ve o karanlıkları ve ışığı oluşturdu. Sonra da gerçeği örtmüş olan kimseler (başka şeyleri) kendilerinin Efendisine eşit tutuyorlar.

2- O ki, sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir süreye (ölüm zamanına) karar kıldı. Ve bir isimlenmiş süre, O'nun yanındadır. Sonra da siz tereddüde düşüyorsunuz.

3- Ve O Allah'tır ki, o göklerde ve o yerde (tek tanrı)dır. O, sizin gizlinizi ve açığınızı bilir ve sizin kazanmakta olduğunuz şeyleri de bilir.

4- Ve onlara kendilerinin Efendisinin delillerinden herhangi bir delil gelmiyor ki, onlar ondan ancak ilgisiz kalanlar olmasınlar.

5- Onlar, o gerçek kendilerine geldiğinde kesinlikle yalanladılar. Artık onunla alay etmekte oldukları şeyin haberleri ileride kendilerine gelecektir.

6- Onlar görmediler mi biz kendilerinden önceki kuşaktan nicesini yok ettik? Biz kendilerine o yerde öyle olanak sağlamıştık ki onu size sağlamadık ve biz onların üzerine göğü(n yağmurunu) bol bol göndermiş ve onların altlarından akar o nehirleri de oluşturmuştuk. Durumları böyleyken peşlerine takılı suçları nedeniyle biz onları yok ettik ve onlardan sonra bir diğer kuşağı meydana getirdik.

7- Ve eğer biz sana bir kağıtta (yazılı) olarak bir kitap indirseydik de onlar onu elleriyle yoklasalardı, gerçeği örtmüş olan kimseler kesinlikle: "Bu, bir apaçık sihirden başkası değil" diyecekti.

8- Ve onlar: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Ve eğer biz bir melek indirseydik, o buyruk kesinlikle yerine getirilir, sonra onlara baktırılmazdı.

9- Ve eğer biz onu bir melek yapsaydık, onu yine kesinlikle bir adam yapardık ve onların biz giymekte oldukları şeyi (inkar elbisesini) kendilerinin üzerine yine giydirirdik.

10- Ve ant olsun ki senden önceki elçiler de alay edilmişti de onlardan (o elçileri) küçümsemiş olan kimseleri, onunla alaya etmekte oldukları şey sarıvermişti.

11- Sen de ki: "Siz o yerde yürüyün, sonra da o yalanlayıcıların sonu nasıl olmuş bir bakın."

12- Sen de ki: "O göklerde ve o yerde ne varsa kimindir?" Sen de ki: "Allah'ındır." O, kendi benliğine o şefkati yazmıştır. Ant olsun ki O, o kalkışın gününe kesinlikle sizi toplayacaktır ki onda hiçbir kuşku yoktur. O kimseler ki kendi benliklerini ziyana sokmuşlardır, artık onlar inanmazlar.

13- Ve o gecenin ve o gündüzün içinde dinginleşmiş olan ne varsa O'nundur. Ve O, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.

14- Sen de ki: "Ben, o göklerin ve o yerin yarıcısı Allah'tan başkasını mı yakın edinirim? Ve O, yedirir ve (kendisi) yedirilmez." Sen de ki: "Şüphesiz ki ben, teslim olan kimselerin ilki olmakla ve: " Sen sakın sakın o ortak koşanlardan olma" (diye) buyuruldum."

15-Sen de ki: "Eğer ben Efendime baş kaldırırsam, şüphesiz ki bir büyük gün azabından kaygılanırım."

16- O gün kim ondan çevrilirse, O, kesinlikle ona şefkat etmiştir. Ve bu, o apaçık başarının ta kendisidir.

17- Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, artık onu O'ndan başka kaldırıcı olmaz. Ve eğer O sana bir hayır dokundurursa, artık O, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

18- Ve O, kendisinin kulları üstünde ezici güç sahibidir. Ve O, en bilgedir, her şeyden haberdardır.

19- Sen de ki: "Hangi bir şey tanıklık bakımından daha büyüktür?" Sen de ki: "Allah benimle sizin aranızda bir tanıktır ve bu okunan (Kur'an) bana, sizi ve ulaştığı kimseleri onunla uyarmam için vahyedildi. Gerçekten siz mi Allah'ın beraberinde diğer tanrılar olduğuna tanıklık ediyorsunuz?" Sen de ki: "Ben tanıklık etmem." Sen de ki: "O, ancak ve ancak bir tek tanrıdır. Ve şüphesiz ben sizin ortak koşmakta olduğunuz şeylerden ayrılıp uzaklaşanım."

20- Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar. O kimseler ki benliklerini ziyana sokmuşlardır, artık onlar inanmazlar.

21- Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'a karşı bir yalan yakıştırmıştır veya O'nun delillerini yalanlamıştır? Gerçek şu ki, o haksızlık yapanlar başarıya eriştirilmez.

22- Ve o gün biz onları toplu olarak sürüp toplayacağız sonra da ortak koşmuş olan kimselere: "Nerede ortaklarınız ki siz onları(n bize denk) olduğunu iddia ediyordunuz?" diyeceğiz.

23- Sonra onların ayartması: "Efendimiz Allah'a yemin olsun ki biz ortak koşanlardan değildik" demelerinden başkası olmayacak.

24- Sen bak, onlar kendi benliklerine karşı nasıl da yalan söylediler. Ve yakıştırmakta oldukları şeyler onlardan saptı.

25- Ve onlardan kimi seni dinler. Fakat onlar onu (Kur'an'ı) kavrarlar diye, biz onların kalplerinin üzerine korumalıklar ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Ve eğer onlar her bir delili görseler, ona yine de inanmazlar. Öyle ki onlar sana geldikleri zaman seninle söz dalaşı yapıyorlar, gerçeği örtmüş olan kimseler: "Bu, o ilklerin söylencelerinden başkası değil" diyor.

26- Ve onlar, ondan (başkalarını) vazgeçiriyorlar, hem de ondan (kendileri) uzak duruyorlar. Onlar kendi benliklerinden başkasını yok etmiyorlar ve bunu da fark etmiyorlar.

27- Ve eğer ki sen onların ateşin üzerinde durdurulup da: "Ah keşke biz geri döndürülsek de Efendimizin delillerini yalanlamasak ve o inananlardan olsak" dedikleri zaman bir görsen.

28- Aksine, onların önceden saklı tutmakta oldukları şey kendilerine belirmiştir. Ve eğer onlar geri döndürülseler, ondan vazgeçirildikleri şeye kesinlikle tekrar geri dönerlerdi. Ve şüphesiz ki onlar kesinlikle yalancılardır.

29- Ve onlar (önceden): "O (yaşam), bizim o yakın yaşamımızdan başkası değildir ve biz (yeniden) harekete geçirilecekler de olmayacağız" demişlerdi.

30- Ve eğer ki sen onları kendilerinin Efendisinin huzurunda durduruldukları zaman bir görsen. O: "Bu, o gerçek değil miymiş?" dedi. Onlar: "Efendimize ant olsun ki evet" dediler. O: "O halde siz gerçeği örtmekte olmanız nedeniyle o azabı tadın" dedi.

31- Allah'ın karşılamasını yalanlamış olan kimseler, kesinlikle ziyan etmiştir. Nihayet o an onlara beklenmeyen bir zamanda geldiği zaman onlar"Ey bizim onda ölçüyü kaçırmamıza karşı olan hayıflanmamız" dediler. Ve onlar günah yüklerini sırtlarında taşıyacaklardır. Dikkat edin, onların yüklenecekleri şeyler ne kötüdür.

32- Ve o şimdiki yaşam, bir oyundan ve bir oyalanmadan başka birşey değildir. Ve o sonraki yurt korunmakta olan kimseler için kesinlikle daha hayırlıdır. Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

33- Biz kesinlikle biliyoruz gerçek şu ki; Onların söylemekte oldukları şey kesinlikle seni üzüyor. Gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat hakikat şu ki o haksızlık yapanlar Allah'ın delillerini ısrarla reddediyorlar.

34- Ve ant olsun ki senden önceki elçiler de yalanlanmıştı da onlar yalanlandıkları ve rahatsızlık verildikleri şeye karşı direnç göstermişler, sonunda bizim yardımımız onlara gelmişti. Ve Allah'ın kelimelerini (elçilerine yardıma dair sözünü) hiçbir değiştirici olamaz. Ve Ant olsun ki o gönderilmişlerin (yardım) haberinden bir kısmı sana gelmiştir. 

35- Ve eğer onların ilgisiz kalmaları sana ağır geliyorsa, eğer ki sen o yerde bir tünele veya o gökte bir merdiven peşine düşmeye güç yetirebilirsen, haydi onlara (gözle görülen) bir ayet getirebiliyorsan (getir). Ve eğer Allah dileseydi, kesinlikle onları o doğruya ileten üzerinde toplardı. Öyleyse sen sakın sakın o düşüncesizlerden olma.

36- (Seni) ancak ve ancak işitmekte olan kimseler (olumlu) cevaplandırırlar. Ve o ölüleri ise Allah onları (yeniden) harekete geçirecek, sonra da onlar yalnızca O'na döndürülecekler.

37- Ve onlar: "Ona, kendisinin Efendisinden (gözle görülen) bir delil indirilmeli değil miydi?" dediler. Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah (gözle görülen) bir delil indirmeye bir güç yetiricidir." Fakat hakikat şu ki onların tamamı bilmezler.

38- Ve o yerdeki hiçbir canlı ve iki kanadı ile uçmakta olan kuş yoktur ki, sizin örneğiniz gibi (yaratılış yasalarına bağlı) ana toplumlar olmasın. Biz o kitapta hiçbir şeyin ölçüsünü kaçırmadık*. Sonra onlar kendilerinin Efendisine sürülüp toplanacaklar.

* Yarattığımız ne varsa hepsi ile ilgili işleyiş yasalarını gereğince koyduk. 

39- Ve o kimseler ki bizim delillerimizi yalanlamışlardır, onlar o karanlıklar içindeki sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu saptırır ve O kimi dilerse onu doğruluğunu koruyan yol üzerinde tutar.

40- Sen de ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz bana söyleyin. Eğer Allah'ın azabı size gelse veya o an size gelse, siz Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? 

41- Aksine, siz yalnızca O'nu çağırırsınız. Eğer O dilerse sizin (kaldırılması için) kendisini çağırmakta olduğunuz şeyi kaldırır ve siz de ortak koşmakta olduğunuz şeyleri (bir an için) unutursunuz."

42- Ve ant olsun ki biz senden önceki ana toplumlara da (elçiler) göndermiştik de onlar yalvarıp yakarsınlar diye o baskıya ve o zarara tutmuştuk.

43- Bu durumda bizim baskımız onlara geldiği zaman, artık onlar yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Fakat onların kalpleri katılaştı ve o şeytan onlara işlemekte oldukları şeyleri süsledi.

44- Ne zaman ki onlar, kendisiyle hatırlatıldıkları şeyi (kitabı) unuttular, biz de onların üzerine her bir şeyin kapılarını açtık. Nihayet onlar verilmiş olan şeylerle (şımarıp) sevindikleri zaman, biz onları beklenmeyen bir zamanda tutuverdik de onlar birden umut yitirenler oldular.

45- Böylece haksızlık yapmış olan topluluğun arkası kesildi. Ve o övgü, o tüm insanların Efendisi Allah'adır.

46- Sen de ki: "Bana söyleyin, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmelerinizi tutsa ve kalplerinizin üzerini mühürlese, onu Allah'ın dışında size getirecek tanrı kimdir?" Sen bak, biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz sonra onlar sert tutum takınıyorlar.

47- Sen de ki: "Bana söyleyin, eğer Allah'ın azabı beklenmeyen bir zamanda veya açıkça size gelse, o haksızlık yapanlar topluluğundan başkası mı yok edilir?"

48- Ve biz o gönderilmişleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmalarından başka göndermeyiz. O halde kim inanır ve (durumunu) düzeltirse, artık onların üzerine hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

49- Ve o kimseler ki, bizim delillerimizi yalanladılar, itaatten çıkmakta oldukları nedeniyle onlara o azap dokunacaktır.

50- Sen de ki: "Ben size 'Allah'ın depoları benim yanımdadır' demiyorum. Ve ben o algılanamayananı da bilmiyorum ve ben size 'Şüphesiz ki ben bir meleğim' de demiyorum. Ben, bana vahyedilmekte olan şeyden başkasını izlemiyorum." Sen de ki: "O kör ile o gören denk midir? Siz hiç iyice düşünmez misiniz?"

51- Ve sen, kendilerinin Efendisine sürülüp toplanacaklarından kaygılanmakta olan kimseleri, onunla uyar ki, O'nun berisinden bir yakın ve bir eşlikçi onlar için yoktur. Umulur ki onlar korunurlar.

52- Ve sen o sabah ve o akşam (sürekli olarak) kendilerinin Efendisini O'nun yüzünü isteyerek çağırmakta olan kimseleri sakın kovma. Onların hesabından hiçbir şey senin üzerinde değildir. Senin hesabından da hiçbir şey onların üzerinde değildir ki onları kovman nedeniyle o haksızlık yapanlardan olasın.

53- Ve böylece biz onları: "Allah'ın aramızdan kendilerine büyük iyilikte bulunduğu bunlar mı?" demeleri için bir kısmını bir kısmı ile ayarttık. Allah o şükredenleri en iyi bilen değil midir?

54- Ve bizim delillerimize inanmakta olan kimseler sana geldiği zaman, artık sen de ki: "Selam sizin üzerinizedir. Sizin Efendiniz kendi benliği üzerine o şefkati yazmıştır. Şöyle ki: Sizden kim bir düşüncesizlikle bir kötülük işler, sonra onun arkasından itaate döner ve (durumunu) düzeltirse, artık şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir."

55- Ve o suç işleyenlerin yolunun açıkça belli olması için, biz o delilleri işte böyle ayrıntılandırıyoruz.

56- Sen de ki: "Şüphesiz ki ben, sizin Allah'ın berisinden çağırmakta olduğunuz şeylere kulluk etmekten vazgeçirildim." Sen de ki: "Ben sizin keyfi eğilimlerinizi izlemem. Aksi takdirde kesinlikle sapmış olurum ve o doğruya iletilenlerden olmam."

57- Sen de ki: "Şüphesiz ki ben Efendimden bir apaçık belge üzerindeyim ve siz onu yalanladınız. O şey benim yanımda değildir ki siz onun çabuklaşmasını istiyorsunuz. O karar, Allah'tan başkasına da ait değildir. O, gerçeği anlatır ve O, o ayırıcıların en hayırlısıdır."

58- Sen de ki: "Eğer o şey benim yanımda olsaydı ki siz onun çabuklaşmasını istiyorsunuz, benimle sizin aranızdaki o buyruk kesinlikle yerine getirilirdi. Ve Allah o haksızlık yapanları bilicidir."

59- Ve o algılanamayanın anahtarları, O'nun yanındadır. Onu O'ndan başkası bilmez. Ve O, o karada ve o su kütlesinde ne varsa bilir. Hiçbir yaprak düşmüyor ki O onu bilmesin. Ve o yerin karanlıkları içinde hiçbir dane, hiçbir yaş ve hiçbir kuru olmaz ki, bir apaçık kitapta olmasın.

60- Ve O ki, geceleyin sizin ömrünüzü tamamlıyor ve sizin gündüzleyin neyi deştiğinizi (kazandığınızı) biliyor, sonra sizi bir isimlenmiş sürenin yerine getirilmesi için onda sizi (yeniden) harekete geçiriyor. Sonra sizin dönüş yeriniz O'nadır, sonra O işlemekte olduğunuz şeyleri size haberlendirecektir.

61- Ve O, kendisinin kulları üstünde ezici güç sahibidir, ve sizin üzerinize (yaptıklarınızı) koruyucu (melekler) gönderir. Nihayet sizden birine o ölüm geldiği zaman, bizim elçilerimiz onun ömrünü tamamlar ve onlar (görevlerinde) ölçüyü kaçırmazlar.

62- Sonra onlar kendilerinin o gerçek yakınları Allah'a geri döndürülürler. Dikkat edin, o karar O'nundur ve O, o hesabı görücülerin en hızlısıdır.

63- Sen de ki: "O karanın ve o su kütlesinin karanlıklarından sizi kim kurtarıyor? Yalvarıp yakararak ve saklı olarak, 'Ant olsun ki eğer O bizi bundan kurtarırsa, biz kesinlikle ve kesinlikle o şükredenlerden olacağız' (diye) O'nu çağırıyorsunuz."

64- Sen de ki: "Allah sizi ondan ve her bir çıkmazdan kurtarıyor. Sonra da siz O'na ortak koşuyorsunuz."

65- Sen de ki: "O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azabı harekete geçirmeye veya bir taraftarlık giydirmeye ve sizin bir kısmınızın baskısını bir kısmınıza tattırmaya güç yetiricidir." Sen bak biz o delilleri nasıl evirip çeviriyoruz ki onlar kavrayalar.

66- Ve senin topluluğun onu (azap haberini) yalanladı, oysa o (azap haberi) gerçektir. Sen de ki: "Ben sizin üzerinize bir dayanak değilim."

67-Her haberin bir sabitleşme zamanı vardır. Ve siz (bunu) ileride bileceksiniz.

68- Ve sen bizim delillerimiz hakkında (alaya) dalan kimseleri gördüğün zaman, bir sözün başkasına dalıncaya kadar, artık onlardan ilgisiz kal. Ve eğer o şeytan sana unutturursa, (öğüdü) hatırladıktan sonra, artık sen o haksızlık yapanlar topluluğunun beraberinde sakın oturma.

69- Ve korunmakta olan kimselerin üzerine onların hesabından hiçbir şey yoktur. Fakat onlara bir hatırlatma vardır ki onlar korunalar.

70- Ve sen kendi yükümlülüklerini bir oyun ve bir oyalanma olarak bellemiş ve o yakın yaşamın kendilerini aldattığı kimseleri bırak ve hiçbir benlik kazandığı nedeniyle tutsaklaşmasın diye onunla hatırlatma yap. Allah'ın berisinden bir yakın ve bir eşlikçi onun için yoktur. Ve eğer o (benlik) her türlü eşitlik bedelini denkleştirse de, ondan alınmaz. İşte onlar kazandıkları nedeniyle tutsaklaşmış olan kimselerdir. Gerçeği örtmekte olmaları nedeniyle bir kaynar sudan içecek ve bir acı verici azap onlar içindir.

71-  72- Sen de ki: "Biz, Allah'ın berisinden bize faydası olamayacak ve zararı olamayacak şeyleri mi çağıralım? Ve Allah bizi o doğruya ilettikten sonra ökçelerimiz üzerinde geri döndürülelim de o şeytanların kendisini kaydırdığı, o yerde şaşkın bir halde dolaşan, (inanan) arkadaşlarının onu 'Bize gel'  diye çağırmakta olduğu kişi gibi mi olalım?" Sen de ki: "Şüphesiz ki Allah'ın iletmesi, o doğruya iletmenin ta kendisidir. Ve biz o tüm insanların Efendisine teslim olmakla buyurulduk ve 'siz o kulluk görevini ayağa kaldırın ve O'na karşı korunun' diye (buyurulduk). Ve O ki, yalnızca kendisine sürülüp toplanılacağınızdır."

73- Ve O ki, o gökleri ve o yeri o gerçekle yarattı. Ve O "Ol" diyeceği gün hemen oluverir. O'nun sözü gerçektir. Ve o boruya üfürüleceği gün o hükümranlık O'nundur. O, o algılanamayananın ve o tanık olunanın bilicisidir. Ve O, en bilgedir, her şeyden haberdardır.

74- Ve bir zaman İbrahim, kendi babası Azer'e: "Sen, putları tanrılar olarak mı ediniyorsun? Şüphesiz ki ben, seni ve senin topluluğunu bir apaçık sapkınlık içinde görüyorum" demişti.

75- Ve böylece biz İbrahim'e, o göklerin ve o yerin hükümranlığını(n kimde olduğunu) gösteriyorduk ve sonunda kesinkes inananlardan olsun.

76- Ne zaman ki o gece onun üzerini kapadığında (gökte) parlayan bir cisim görmüş o: "Bu, benim efendimdir" demiş, ne zaman ki battığında ise o: "Ben o batanları sevmem" demişti.

77- Ne zaman ki ayı doğucu olarak gördüğünde o: "Bu, benim efendimdir" demiş, ne zaman ki battığında o: "Eğer ki Efendim beni doğruya iletmeseydi, ben kesinlikle o sapkınlar topluluğundan olurdum" demişti. 

78- 79- Ne zaman ki güneş'i doğucu olarak gördüğünde o: "Bu, benim efendimdir, bu daha büyük" demiş, ne zaman ki battığında o: "Ey topluluğum, şüphesiz ki ben sizin ortak koşmakta olduğunuz şeylerden ayrılıp uzaklaşanım. Şüphesiz ki ben (fıtrat yasalarına) meyleden olarak yüzümü o gökleri ve o yeri yarmış olana yönelttim ve ben o ortak koşanlardan değilim" demişti.

80- 81- 82- Ve onun topluluğu kendisiyle tartışmaya girişmiş o da: "Siz, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Oysa O beni doğruya iletmiştir. Ve ben sizin O'na ortak koşmakta olduğunuz şeylerden kaygılanmam, Efendimin bir şey dilemesi hariç. Benim Efendim her bir şeyi bilgice kapsamıştır. Siz hiç hatırlamaz mısınız? Siz, hakkında size hiçbir yetki indirmediği şeyleri, Allah'a ortak koşmaktan kaygılanmazlar iken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl kaygılanırım? Eğer siz biliyorsanız (söyleyin) o iki kısımdan hangisi o güvende olmaya daha hak sahibidir? O kimseler ki inandılar ve inançlarına haksızlığı giydirmediler, işte onlar, o güvende olmak onlar içindir ve onlar doğruya iletilenlerdir"demişti.

83- Ve bu, bizim tartışma delilimizdir ki biz onu kendi topluluğuna karşı İbrahim'e vermiştik. Biz dileyeceğimiz kimseyi kademelerle yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Efendin mutlak bilgedir, her şeyi bilicidir.

84- Ve biz ona İshak'ı ve Yakub'u bahşetmiş, her birini doğruya iletmiştik. Ve biz önceden de Nuh'u doğruya iletmiştik. Ve onun soyundan Davud'u ve Süleyman'ı ve Eyyub'u ve Yusuf'u ve Musa'yı ve Harun'u da. Biz o iyilik edenlere böyle karşılık veririz.

85- Ve Zekeriyya'yı ve Yahya'yı ve İsa'yı ve İlyas'ı da (doğruya iletmiştik). Her biri o düzgünlerdendi.

86- Ve İsmail'i , Elyesa'yı, Yunus'u ve Lut'u, biz her birini o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştık.

87- Ve kendi babalarından ve soylarından ve kardeşlerinden de. Ve biz onları derleyip toplamış ve doğruluğunu koruyan yola iletmiştik.

88- Bu, Allah'ın doğruya iletmesidir ki O, kendisinin kullarından kimi dilerse onunla doğruya iletir. Ve eğer onlar da ortak koşmuş olsalardı, işlemekte oldukları şeyler onlardan kesinlikle boşa giderdi.

89- İşte onlar o kimselerdir ki, biz kendilerine o kitabı ve o bilgeliği ve o haberciliği vermiştik. Yok eğer şunlar (Mekkeliler) bunları (kitabı, bilgeliği, haberciliği) örterse, biz bir topluluğu kesinlikle onların yerine geçiririz ki onlar bunları örtücüler olmazlar.

 90- İşte onlar o kimselerdir ki, Allah onları doğruya iletmiştir, o halde sen de onların doğruya iletilmelerini kendine model edin. Sen de ki: "Ben, sizden buna karşı bir ödül talep etmiyorum. O, tüm insanlar için ancak bir hatırlatmadan başka bir şey değildir."

91- Ve Allah'ı O'nun gerçek değerince değerlendiremediler, hani onlar: "Allah, beşer üzerine hiçbir şey indirmedi" demişlerdi. Sen de ki: "O kitabı kim indirdi ki onu Musa o insanlara bir ışık ve bir doğruya ileten olarak getirmiş, siz de onu  yazılı kağıtlar haline düzenliyorsunuz* onların (bir kısmını) belirtiyorsunuz* ve birçoğunu da gizliyorsunuz*. Ve sizin ve atalarınızın bilmedikleri şeyler (onunla) size öğretilmiştir Sen de ki:"Allah (indirdi)." Sonra da sen onları daldıklarının içinde oynamaya bırak.

*Bu ayette geçen Tec'alunehu, Tubduneha ve Tuhfune kelimelerinin gaip sigası ile kıraatı vardır. Buna göre kelimeler Yec'alunehu, Yubduneha ve Yuhfune olarak okunduğunda onlar yani Yahudilerin kitaplarını o hale getirdiği anlaşılmaktadır. Bizim kanaatimiz bu kıraat ile okunduğunda ayetin daha net anlaşılabileceği yönündedir. Eğer bu ayetin tefsirlerine bakılacak olursa kafa karıştırıcı yorumlara rastlanacaktır. Farklı kıraat konusu Keşşaf, Razi, Beydavi ve Elmalılı tefsirinin ilgili ayetinden bakılabilir. Bu konu ayrı bir makale olarak blogumuzda mevcuttur.

92- Ve bu, bereket verilmiş bir kitaptır ki biz onu sana kendisinin önünde olan şeyi doğrulayıcı olarak ve o kasabaların anasını ve onun çevresindeki kimseleri senin uyarman için indirdik. Ve o sonraki (yaşama) inanmakta olan kimseler buna inanırlar ve onlar o kulluk görevlerinin üzerini koruyanlardır.

93- Ve o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'a karşı bir yalan yakıştırmış veya: "Bana da vahyedildi" demiştir ki oysa ona hiçbir şey vahyedilmemiştir, ve o: "Allah'ın indirdiği şey gibi bende indireceğim" demiştir? Ve eğer ki sen o haksızlık yapanları o ölümün dalgınlıkları içinde oldukları ve o melekler onlara ellerini genişleticiler oldukları zaman: "Çıkarın benliklerinizi. Bugün siz Allah'a karşı gerçeğin dışında söylemekte olmanız ve O'nun delillerinden büyüklük taslamanız nedeniyle o alçaltıcılığın azabıyla karşılık göreceksiniz" (derken) bir görsen. 

94- (Allah onlara şöyle diyecek): "Ve ant olsun ki bizim sizi ilk defasında yarattığımız gibi bize birer birer olarak geldiniz ve bizim sizi güçlendirdiğimiz (mal ve insan gücü gibi) şeyleri sırtlarınızın ötesinde bıraktınız. Ve biz, eşlikçilerinizi de sizin beraberinizde göremiyoruz ki siz onları içinizde (Allah'a) ortaklar olduğunu iddia etmiştiniz. Ant olsun ki sizin aranız(daki bağlar) büsbütün kesilmiş ve sizin (tanrılıklarını) iddia etmekte olduğunuz şeyler sizden sapmıştır."

95- Şüphesiz ki Allah, o dane ve o çekirdeğin yarıcısıdır. O, o ölüden o yaşayanı çıkarır ve o yaşayandan da o ölüyü çıkarandır. Bu(nları yapan), Allah'tır. Böyle iken siz nasıl da gerçeği ters yüz ediyorsunuz?

96- (O), sabahın yarıcısıdır. Ve O, o geceyi bir dinginleşme ve o güneşi ve o ay'ı bir hesap (aracı) oluşturdu. Bu, o mutlak üstünün, o her şeyi bilicinin güç yetirmesidir.

97- Ve O ki, o yıldızları, o karanın ve o su kütlesinin karanlıkları içinde onlarla doğruya iletilesiniz diye sizin için oluşturdu. Bilecek bir topluluğa (gözle görülen) biz o delilleri kesinlikle ayrıntılandırdık.

98- Ve O ki, sizi bir tek benlikten oluşturdu. Akabinde bir sabitleşme yeri ve (yaşamdan) ilgi kesme yeri (oluşturdu). Kavrayacak bir topluluğa (gözle görülen) biz o delilleri kesinlikle ayrıntılandırdık.

99- Ve O ki, o gökten bir su indirdi. Böylece biz onunla her bir şeyin bitkisini çıkardık, ardından ondan bir yeşillik çıkardık, biz ondan da birbiri üstüne binen halde daneler çıkarıyoruz. Ve o hurmadan onun tomurcuğundan yere yakın halde salkımlar ve birbirine benzeşen benzeşmeyen halde üzümlerden ve o zeytinlerden ve o narlardan bahçeler (çıkarıyoruz). Siz ürün verdiği ve olgunlaştığı zaman onun ürününe bakın (da şükredin). Şüphesiz ki sizin için bunlarda inanacak bir topluluğa kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

100- Ve onlar cinleri Allah'a ortaklar yaptılar. Oysa onları da O yarattı ve onlar bir bilgi olmaksızın O'na oğulları ve kızları (isnad ederek) kestirip attılar. O, münezzehtir ve onların nitelemekte oldukları şeylerden yücedir.

101- (O), o göklerin ve o yerin örneksiz takdir edicisidir. O'nun bir (hayat) arkadaşı olmadığı halde O'nun bir çocuğu nasıl olabilir? Ve O, her bir şeyi yaratmıştır. Ve O, her bir şeyi bilicidir.

102- Bu Allah sizin Efendinizdir. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Her bir şeyin yaratıcısıdır, o halde siz de O'na kulluk edin. Ve O, her bir şeyin üzerine dayanaktır.

103- O görme duyuları O'na erişemez, oysa O, o görme duyularına erişir. Ve O, çok lutfedicidir, her şeyden haberdardır.

104- Size Efendinizden sağgörüler kesinlikle gelmiştir. Artık kim görürse, kendisinin benliği içindir. Ve kim kör olursa, benliğinin aleyhinedir. (Sen de ki): "Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim."

105- Ve böylece biz o ayetleri evirip çeviriyoruz ki onlar "Sen ders almışsın" desinler ve biz de onları bilecek bir topluluğa açıklayalım.

106- Sen, Efendinden sana vahyedilmiş olan şeyi izle. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Ve o ortak koşanlardan ilgisiz kal.

107- Ve eğer Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Ve biz seni onların üzerine bir koruyucu yapmadık. Ve sen onların üzerinde bir dayanak da değilsin.

108-  Ve siz onların Allah'ın berisinden olanları çağıran kimselere sakın sövmeyin, yoksa onlar da bir düşmanlıkla, bir bilgi olmaksızın Allah'a söverler. Biz her bir ana topluma kendi işlerini böyle süsledik. Sonra onların dönüş yerleri kendilerinin Efendisinedir sonra O, işlemekte oldukları şeyleri onlara haberlendirecektir.  

109- Ve onlar güçlü yeminleriyle Allah'a kasem ettiler, eğer ki kendilerine (gözle görülen) bir delil gelirse, ona (delile) kesinlikle inanacaklar. Sen de ki: "(Gözle görülen) o deliller ancak ve ancak Allah'ın yanındadır." O (delil) geldiği zaman da ona inanmayacak olduklarının siz farkında değil misiniz?

110- Ve biz onların gönüllerini ve görmelerini ona (Kur'an'a) ilk  defasında inanmadıkları gibi çeviririz ve onları bırakırız da kendi taşkınlıkları içinde bocalarlar.

111- Ve eğer biz onların üzerine o melekleri indirmiş olsaydık ve o ölüler onlarla iletişim kursaydı ve her bir şeyi karşılarına sürüp toplasaydık, onlar Allah dilemedikçe inanacak değillerdi. Fakat hakikat şu ki onların tamamı düşüncesizlik ediyorlar.

112- 113- Ve biz böylece her bir haberci için o insanın ve o cin'in  şeytanlarını bir düşman yaptık. Onların bir kısmı bir kısmını aldatmak için o sözün yaldızlısını fısıldıyor. Ve eğer senin Efendin dileseydi, onu yapamazlardı. Artık sen onları ve yakıştırmakta oldukları şeyleri, o sonraki (yaşama) inanmaz kimselerin gönüllerinin ona meyletmesi ve onların ona hoşnut olmaları ve onların edinici oldukları şeyi edinmeye devam etmeleri için bırak.

114- (Sen de ki): "Ben hakem olarak Allah'tan başkasının peşine mi düşerim? Oysa O size o kitabı ayrıntılanmış olarak indirmiştir." Ve bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onun senin Efendinden o gerçekle indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen sakın sakın o tereddüde düşenlerden olma.

115- Ve senin Efendinin kelimesi doğruluk bakımından ve eşitlik bakımından tamam olmuştur. O'nun kelimelerini hiçbir değiştirici olamaz. Ve O, her şeyi işiticidir, her şeyi bilicidir.

116- Ve eğer sen o yer (Mekke) deki kimselerin daha çoğuna itaat edersen, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar o kanıdan başka bir şeyi izlemiyorlar. Ve onlar tahmin yürütmekten başkasını yapmıyorlar.

117- Şüphesiz ki senin Efendin kendisinin yolundan sapmakta olan kimseyi en iyi bilenin ta kendisidir ve O, o doğruya iletilenleri de en iyi bilendir.

118- O halde siz o şeyden yiyin ki onun üzerine Allah'ın adı hatırlanmıştır, eğer O'nun delillerine inananlar iseniz.

119-  Ve size ne oluyor o şeyden yemiyorsunuz ki onun üzerine Allah'ın adı hatırlanmıştır? Oysa O, sizin üzerinize yasakladığı şeyleri ayrıntılı olarak açıklamıştır, kendisini (yemeye) mecbur kaldığınız şey başka. Ve şüphesiz ki onların birçokları bir bilgi olmaksızın keyfi eğilimlerine uyarak saptırıyorlar. Şüphesiz ki senin Efendin, o aşırı gidenleri en iyi bilenin ta kendisidir.

120- Siz, o günahın görünenini ve onun görünmeyenini bırakın. Şüphesiz ki o günahı kazanmakta olan kimseler, edinmekte oldukları nedeniyle yakında karşılık göreceklerdir.

121- Ve siz o şeylerden sakın yemeyin ki onların üzerine Allah'ın adı hatırlanmamıştır. Ve şüphesiz ki o(nu yemek), kesinlikle itaatten çıkmaktır. Ve şüphesiz ki o şeytanlar sizinle söz dalaşı yapmaları için, kendi yakınlarına kesinlikle fısıldıyorlar. Ve eğer siz onlara itaat ederseniz, şüphesiz ki siz de kesinlikle ortak koşanlarsınız.

122- Ölü halde olup da bizim kendisine hayat verdiğimiz ve ona o insanların arasında onunla ilerleyeceği bir ışık verdiğimiz kimse, o karanlıkların içindeki ondan çıkıcı olmayan kimsenin örneği gibi midir? O gerçeği örtücülere işlemekte oldukları şeyler işte böyle süslenmiştir.

123- Ve böylece biz her bir kasabada (ekonomik ve sosyal açıdan) büyükleri, onda tuzak kurmaları için o (kasaba)nın suç işleyenleri yaptık. Oysa onlar benliklerinden başkasına tuzak kurmuyorlar ve bunu da fark etmiyorlar.

124- Ve onlara bir delil geldiği zaman: "Allah'ın elçilerine verilmiş olan şeyin bir örneği bize de verilene kadar, biz asla inanmayacağız" dediler. Allah, kendisinin mesajını nereye (ve kime) vereceğini en iyi bilendir. Suç işlemiş olan kimselere tuzak kurmakta oldukları nedeniyle Allah'ın yanından bir küçülmüşlük ve bir çetin azap eriştirilecektir.

125- Artık kimi ki Allah onu doğruya iletmeyi isterse, onun göğsünü İslam'a genişletir. Ve kimi ki O onu saptırmayı isterse, onun göğsünü o göğe yukarı çıkarılıyormuş gibi dar, buruk hale getirir. Allah, inanmaz kimselerin üzerine o pisliği işte böyle bırakır.

126- Ve bu, senin Efendinin doğruluğunu koruyan yoludur. Hatırlayacak bir topluluğa biz o delilleri ayrıntılı olarak kesinlikle açıkladık.

127- Kendilerinin Efendisinin yanında o esenliğin yurdu onlar içindir. Ve O, işlemekte oldukları nedeniyle onların yakınıdır.

128- Ve o gün O, onları bir bütün olarak sürüp toplayacak: "Ey cin oymağı, o insandan (inkarcıları) çoğalttınız" (diyecek). Ve onların o insandan olan yakınları, "Ey Efendimiz, bir kısmımız bir kısmımızla yararlandı ve biz senin bize belirlediğin süremize ulaştık" demiştir. O da: "O ateş, Allah'ın dilemiş olması başka, sizin onda sürekli kalıcılar olarak barınacağınız yerdir" demiştir. Şüphesiz ki senin Efendin, mutlak bilgedir, her şeyi bilicidir.

129- Ve böylece biz o haksızlık yapanların bir kısmını, kazanmakta oldukları nedeniyle bir kısmına (o ateşte de birbirlerinin) yakını yapacağız.

130- (Allah onlara): "Ey o cin ve o insan oymağı size, sizden olan elçiler gelmedi mi? Onlar benim delillerimi size anlatıyorlar ve sizi bu gününüzün karşılaşmasını uyarıyorlardı?" (dedi). Onlar: "Biz,(geldiklerine) benliklerimiz üzerine tanıklık ederiz." dediler. Ve o yakın yaşam onları aldatmıştı ve onlar da (hesap gününde) kendilerinin kesinlikle gerçeği örtücüler olduklarına kendi benlikleri üzerine tanıklık etmişlerdir.

131- Bu, senin Efendinin o kasabaları haksızlık yaparak ve onun mensupları (elçilerden) duyarsız kalanlar iken yok edici olmadığındandır.

132- Ve her biri için işledikleri şeylerden dereceleri olacaktır. Ve senin Efendin onların işlemekte oldukları şeylerden duyarsız değildir.

133- Ve senin Efendin ihtiyaçsızdır, o şefkatin sahibidir. Eğer O dilerse sizi giderir ve sizi diğer bir topluluğun soyundan oluşturduğu gibi dileyeceği kimseleri de size ardıl yapar.

134- Şüphesiz ki size söz verilmekte olan şey, kesinlikle gelicidir ve siz de (bunu) yetersiz bırakıcılar da değilsiniz.

135- Sen de ki: "Ey topluluğum, siz durumunuzun gereği üzere işleyin. Ben de işleyiciyim. O yurdun sonunun kimin olacağını artık siz ileride bileceksiniz. Gerçek şu ki, o haksızlık yapanlar başarıya eriştirilmez."

136- Ve onlar Allah'a, O'nun yaydığı o ekinden ve o gönenç sağlayan hayvanlardan bir hisse tayin ettiler de kendi iddialarınca: "Bu, Allah'a ve bu da, bizim ortaklarımıza" dediler. Ne var ki onların ortakları  için olan şey Allah'a ilişmez. Ve Allah için olan şey ise, artık o onların ortaklarına ilişir. Onların karar vermekte oldukları şey ne kötüdür.

137- Ve böylece onların ortakları, o ortak koşanlardan birçoğuna çocuklarını öldürmeyi süsledi ki bunun sonucunda onları (ateşe) düşürsün ve (sahte) yükümlülüklerini onların üzerine giydirsin. Ve eğer Allah dileseydi, onu yapamazlardı. Artık sen onları ve yakıştırmakta oldukları şeyleri bırak.

138- Ve onlar kendi iddialarınca: "Bu gönenç sağlayan hayvanlar ve ekin koruma altındadır. Onları bizim dileyeceğimiz kimselerden başkası yiyemez" dediler. Ve bazı gönenç sağlayan hayvanlar var ki, onların sırtları(na binmek onlar tarafından) yasaklandı. Ve bazı gönenç sağlayan hayvanlar var ki, onların üzerine Allah'ın adını hatırlamazlar, O'na karşı bir yakıştırma olarak (bunu yaparlar). Yakıştırma yapmakta oldukları nedeniyle, O yakında onlara karşılıklarını verecektir.

139- Ve onlar: "Şu gönenç sağlayan hayvanların karınlarında olan şeyler sadece erkeklerimize özeldir ve eşlerimizin üzerine yasaklaştırılmıştır. Ve eğer o ölü halde olursa, artık onlar (o zaman) onda ortaktırlar." dediler. Nitelemelerinin karşılığını, O yakında onlara verecektir. Şüphesiz ki O, mutlak bilgedir, her şeyi bilicidir.

140- O kimseler kesinlikle ziyan etmiştir, ki onlar bir bilgi olmaksızın ahmakça çocuklarını öldürmüşler ve Allah'ın onlara rızık olarak verdiği şeyleri Allah'a karşı bir yakıştırma yaparak yasaklaştırmışlardır. Onlar kesinlikle sapmışlar ve doğruya iletilenler de olmamışlardır.

141- Ve O ki, çardaklı ve çardaksız bahçeleri ve o hurmaları ve yemişi değişik o ekinleri ve (tadları) birbirine benzeşen ve benzeşmeyen o zeytinleri ve o narları yetiştirdi. Siz, ürün verdiği zaman, onun ürününden yiyin ve onun biçme gününde de hakkını verin ve sakın savurganlık yapmayın. Şüphesiz ki O, o savurganlık yapanları sevmez.

142- Ve o gönenç sağlayan hayvanlardan da yük taşıyan olarak ve (tüyünden) yaygı olarak da (kullanılanı yetiştirdi). Siz, Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden yiyin ve o şeytanın adımlarını sakın izlemeyin. Şüphesiz ki o, sizin için bir apaçık düşmandır.

143- (Gönenç sağlayan hayvanları) sekiz eş (olarak yarattı); O koyundan iki ve o keçiden iki. Sen de ki: "O iki erkeği mi yasakladı, yoksa o iki dişiyi mi? Yoksa o iki dişinin rahimlerinin onun üzerini sarmaladığını mı? Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, beni bir bilgiyle haberlendirin."

144- Ve o deveden iki ve o sığırdan iki. Sen de ki: "O iki erkeği mi yasakladı, yoksa o iki dişiyi mi? Yoksa o iki dişinin rahimlerinin onun üzerini sarmaladığını mı? Yoksa Allah bunu size tembihlediği zaman siz tanıklar mıydınız?" O halde o kimseden daha haksızı kimdir ki o, o insanları bir bilgi olmaksızın saptırmak için Allah'a karşı bir yalan yakıştırmıştır? Şüphesiz ki Allah, o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

145- Sen de ki: "Ben, bana vahyedilmiş olan şeyler içinde yiyen bir kimsenin onu yemesi yasak edilmiş, bir leş veya bir akıcı kan veya domuzun eti ki çünkü o bir pisliktir veya itaatten çıkmak olarak, (kesilirken) ona Allah'tan başkasına ses yükseltilmiş (Allah'tan başkasının adı anılmış) olması dışında (bir yasak) bulamıyorum." Artık kim (açlık sebebi ile) zarar görürse, (başkasının hakkına) saldırganlık yapmaksızın ve aşırı gitmeksizin (yerse), artık şüphesiz ki senin Efendin, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

146- Ve biz Yahudi* kimselerin üzerine de tırnak sahibi bütün (hayvanları daha önce) yasaklaştırmıştık. Ve onların üzerine o sığırdan ve o koyundan o ikisinin iç yağlarını, o ikisinin sırtlarında veya bağırsaklarında taşıdığı veya kemiğe karışanları dışında, yasaklaştırmıştık. Bu, saldırganlıkları nedeniyle bizim onlara karşılığımızdır. Ve şüphesiz ki biz kesinlikle doğru söyleyenleriz.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

147- Yok eğer onlar seni yalanlarlarsa artık sen de ki: "Sizin Efendiniz kapsayıcı şefkat sahibidir. Ve O'nun baskısı da o suç işleyenler topluluğundan geri döndürülmez."

148- Ortak koşmuş olan kimseler diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, biz ve bizim atalarımız ortak koşmaz ve biz de hiçbir şeyi yasaklaştırmazdık." Kendilerinden önceki kimseler de böyle yalanlamıştı da sonunda bizim baskımızı tatmışlardı. Sen de ki: "Herhangi bir bilgi sizin yanınızdamı ki siz onu bize karşı çıkarıyorsunuz? Siz, o kanıdan başkasını izlemiyorsunuz ve tahmin yütümekten başkasını yapmıyorsunuz."

149- Sen de ki: "Zirveye ulaşan kesin delil Allah'ındır. Eğer O dileseydi, sizi kesinlikle toplu olarak doğruya iletirdi."

150- Sen de ki: "Siz, Allah'ın bunu yasaklamış olduğuna dair tanıklık edecek tanıklarınızı getirin." Yok eğer onlar tanıklık ederlerse, sen onların beraberinde sakın tanıklık etme. Ve sen o kimselerin keyfi eğilimlerini sakın izleme ki onlar bizim delillerimizi yalanlamışlar ve o kimseler o sonraki (yaşama) inanmazlar. Ve onlar kendilerinin Efendisine (başkalarını) eşit tutarlar.

151- Sen de ki: "Gelin ben Efendinizin size yasakladığı şeyleri peşi sıra okuyayım. O'na hiçbir şeyi sakın ortak koşmayın ve anne babaya bir iyilikle (davranın). Ve geçim darlığından dolayı çocuklarınızı sakın öldürmeyin. Size de ve onlara da biz rızık veriyoruz. Ve o hayasızlıklara, onlardan açık olan şeye ve açık olmayan şeye sakın yaklaşmayın. Ve o benliği öldürmeyin ki, Allah onu  o gerçek (neden) dışında öldürmeyi yasaklamıştır. Bu, size onu tembihlediğidir ki siz bağlantı kurabilesiniz."

152- "Ve siz o yetimin malına, o (yetim) en çetinliğine ulaşıncaya kadar, onun en iyisi dışında sakın yaklaşmayın. Ve o ölçeği ve o teraziyi hakkaniyetle tastamam yapın. Biz bir benliği kendi (maddi) kapsayıcılığının dışında sorumlu tutmayız. Ve söylediğiniz zaman eğer ki yakınlık sahibi olsa da, eşitliği sağlayın. Ve Allah'a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. Bu, size onu tembihlediğidir ki siz hatırlayasanız."

153- Ve şüphesiz ki bu, benim doğruluğunu koruyan yolumdur, o halde siz de onu izleyin. Ve siz o (başka) yolları sakın izlemeyin, (başka yollar) sonra sizi O'nun yolundan ayrıştırır. Bu, size onu tembihlediğidir ki siz korunabilesiniz.

154- Ayrıca biz Musa'ya o kitabı, en iyi kimseye karşı (nimetimi) tamamlamak ve her bir şeyi ayrıntılı açıklamak ve bir yola ileten ve bir şefkat olarak verdik ki, onlar kendilerinin Efendisinin karşılamasına inanalar.

155- Ve bu da bereket verilmiş bir kitaptır ki, biz onu indirdik. O halde siz onu izleyin ve korunun ki şefkat göresiniz.

156- (Siz): "O kitap, ancak ve ancak bizden önceki iki zümrenin üzerine indirilmiş ve şüphesiz ki biz onların derslerinden kesinlikle duyarsızlar idik" dersiniz diye (indirdik).

157- Veya (siz): "Eğer o kitap bizim üzerimize indirilmiş olsaydı, kesinlikle biz onlardan daha doğru yolda olurduk" dersiniz (diye indirdik). Size Efendinizden bir apaçık belge ve bir doğruya ileten ve bir şefkat, kesinlikle gelmiştir. O halde o kimseden daha haksızı kimdir ki o, Allah'ın delillerini yalanlamıştır ve onlardan yana sert tutum takınmıştır? Bizim delillerimizden yana sert tutum takınmakta olan kimselere, sert tutumda oldukları nedeniyle yakında o azabın sıkıntılısıyla karşılık vereceğiz.

158- Onlar (inanmak için) kendilerine ancak o meleklerin gelmesine mi veya senin Efendinin gelmesine mi veya senin Efendinin bir kısım (gözle görülen) delillerinin gelmesine mi bakıyorlar? Senin Efendinin bir kısım (gözle görülen) delillerinin geleceği gün bir benlik ki o, önceden inanmamıştır veya inanmasından bir hayır kazanmamıştır, onun inanması artık fayda vermez. Sen de ki: "Siz bakının şüphesiz ki biz de bakınanlarız."

159- Şüphesiz ki o kimseler, kendi yükümlülüklerini ayırdılar ve taraftarlar halinde oldular, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak ve ancak Allah'a kalmıştır sonra O, yapmakta oldukları şeyleri onlara haberlendirecektir.

160- Kim o iyiliği getirirse, ona onun on katı vardır. Ve kim o kötülüğü getirirse, onun katından başkasıyla karşılık görmez ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

161- Sen de ki: "Şüphesiz ki benim Efendim beni doğruluğunu koruyan yola, dimdik ayakta duran bir yükümlülüğe, (fıtrat yasalarına) meyleden İbrahim'in inanç çizgisine iletti. Ve o, o ortak koşanlardan değildi."

162- 163- Sen de ki: "Şüphesiz ki benim kulluk görevim ve kurbanım ve yaşamım ve ölümüm, o tüm insanların Efendisi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Ve ben bununla buyuruldum ve ben o teslim olanların ilkiyim."

164- Sen de ki: "Ve ben Efendi olarak Allah'tan başkasının mı peşine düşeceğim? Oysa O, her bir şeyin Efendisidir Ve her bir benlik kendisinin üzerine olandan başkasını kazanmaz. Ve hiçbir günah yüklenici de diğerinin günahını yüklenmez. Sonra sizin dönüş yeriniz Efendinizedir artık O, hakkında aykırılığa düşmekte olduğunuz şeyleri size haberlendirecektir."

165- Ve O ki, o yerde sizi ardıllar yaptı ve size verdiği şeylerde sizi yoklamak için sizin bir kısmınızı bir kısmın üstüne kademelerle yükselti. Şüphesiz ki senin Efendin, o sonuçlandırması çok hızlıdır ve şüphesiz ki O, kesinlikle çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.