Bu kitap, teslim alınmaya çalışılarak okunacak bir kitap değil, teslim olunmaya çalışılarak okunacak bir kitaptır.
22 Eylül 2026 Salı
KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Necm s. 5. ve 18. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme
17 Eylül 2026 Perşembe
KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Nahl s. 102. ve Şuara s. 193. Ayetlerine Verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme
Bundan önceki yazılarımızda KERİM KUR'AN adlı çeviride, Kur'an'ın melek aracılığı ile indirilme olgusunu kabul etmemeye yönelik bir önyargı ile çevrilmiş ayetleri ele alarak bu ayetler üzerinde yapılan hataları paylaşmaya çalışmıştık. Bu çalışmayı yaparken de kendi doğrularımızı öne çıkararak değil, ayetlerin çevirilerindeki çelişkilere ve tutarsızlıklara dikkat çekmiştik.
Bu yazımızda da aynı yolu takip ederek Nahl s. 102 ve Şuara s. 193. ayetlerinin çevirilerini ele almaya çalışacağız. Nahl s. 102 ayetinin metni, sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;
قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ
.De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1 çokça2 indi.”
1- Allah’ın Rûhu ile. Rûhu’l Kudus, “Rûh” ve “Kudus” kelimelerinden bir araya gelmiş belirtili isim tamlamasıdır; “Kudusun Rûhu” demektir. Sıfat tamlaması olarak, “Kutsal Rûh” diye anlam verilmesi doğru değildir. Kur’an’da dört yerde geçmektedir. Rûhu’l Kudus” tamlaması, “Allah’ın rûhu, Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi anlamlarına gelmektedir. Rûh Kelimesi; Kur’an’da, Kelime anlamı olan, “can”, “vücuda hayat veren cevher” anlamının yanı sıra “insanın ve toplumların hayatını diri, sağlıklı kılan vahiy” anlamında da kullanılmaktadır. Kur’an’da geçen Rûhu’l-Kudus ifadesi “Vahiy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demektir.” Rûhu’l Kudus ifadesinin geçtiği âyetler: 2: 87, 253; 5:110; 16:102. 2- “Nezzele” fiili Tef’il babından olup, bazen fiilin kendisi çokluk ve fazlalığı ifade eder.
Biz, sayın Aktaş'ın Ruhu'l Kudus terimine verdiği anlamı doğru kabul ederek ayete yaptığı çeviri üzerinde duracağız.
Sayın Aktaş 2 nolu dipnotta Nezzele fiilinin Tef'il babından olduğunu, fiilin bazen çokluğu ifade ettiğini söylemektedir. Söylediklerine katılıyoruz, bu babın çokluğu ifade etmesinin yanında geçişsiz fiili geçişli de yaptığını sayın Aktaş herhalde unutmuş, zaten ayetin devamındaki bi harfi cerri bu geçişliliği de sağlamaktadır.
Nahl s. 102. ayetinde Nezzelehu olarak geçen kelimenin aynısı Bakara s. 97. ayetinde de geçmektedir. Fakat sayın Aktaş burada bu kelimeye Çokça indirdi şeklinde bir anlam vermiştir. Kendisine sorulsa, tef'il babının her iki anlama da müsait olduğunu iddia edecektir, fakat her iki ayette aynı durum yani vahyin inmesi sözkonusudur, bundan dolayı her iki ayetin aynı anlamda çevrilmesi zorunludur.
Gramer yapısı olarak her iki ayette de anlam aynıdır. Sayın Aktaş ilkeli ve tutarlı olmanın gereğini yerine getirerek ya Bakara s. 97. ayetinde Nezzelehu kelimesine verdiği anlamı Nahl s. 102. ayetinde de vermesi, ya da Nahl s. 102. ayetinde bu kelimeye verdiği anlamı Bakara s. 97. ayetinde vermesi gerekirdi. Ne yazık ki önyargıları ağır basmış aynı kalıpta gelen kelimeye çelişkili anlam verebilmiştir. Dikkat edilirse her iki ayette bi harfi cerri bulunmakta, bu edat da kelimeyi geçişli yapmaktadır.
Yani, Nahl 102. ayetinde geçen Nezzelehu kelimesinin doğru çevirisi indi değil, Bakara s. 97. ayetinde olduğu gibi İNDİRDİ olması gerekirdi. Fakat sayın Aktaş bu anlamı verirse ayetin anlamı, ".De ki: “Îmân Edenlerin; îmânlarını pekiştirmek, Müslimlere kılavuz ve müjde olmak üzere, Rabb’inden, Hakk ile o Kudus’un Rûhu1 indirdi.” " şeklinde olacak bu sefer de sayın Aktaş'ın üzerine bina ettiği düşüncesi yıkılmış olacaktı ki bu nedenle bir yerde öyle bir yerde böyle bir anlam vererek durumu kurtarmaya gayret etmiştir.
Bu gibi hatalar Arapça bilmese de dikkatli meal okuyucuları tarafından fark edilebilir. Bu yazıları yazma gereğini duymamızın bir nedeni de bu gibi birkaç okuyucunun bu çelişkileri fark ederek bize bu konularda sorular yöneltmiş olmasıdır.
Şimdi gelelim Şuara s. 193. ayetine verilen anlama. Ayetin metni, çevirisi ve dipnotu şöyledir;
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ
Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi
1- Güvenilir, sağlam, kesin doğru bilgi. Vahiy. Rûh, esas itibarıyla “can:” vücuda hayat veren cevher” demektir. Kur’an, rûhu vahiy anlamında da kullanmaktadır. Zira vahiy, İnsana ve topluma hayat vermekte, İnsana ve topluma düzen vererek onları canlı ve diri tutmakta; onlara en iyi yaşantıyı sağlamanın yolunu göstermektedir. Rûh’ul Emin’e Cebraîl denmesi doğru değildir. Er’Rûh’ul-Emîn isim tamlaması değil, sıfat tamlamasıdır; yani “emin ruh” demektir. Kur’an’ın, Kitâp’ın, âyetlerin, sûrelerin, Hikmet’in, Tevrât’ın, İncil’in, Furkân’ın doğrudan Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. Buna karşın onun “Cebraîl” adındaki bir melek tarafından indirildiğini söylemek Kur’an’la çelişmektir. Örneğin: 58.22’de Allah Mü’minleri “rûh” ile desteklediğini söylemektedir.
Sayın Aktaş dipnotunda Ruh'ul Emin tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Bu çeviriye göre, Bihi edatına verdiği Onunla anlamı, Ruh'ul Emin yani vahiy ile birlikte inen başka bir şeyin daha olduğunu göstermektedir. Yani Ruh'ul Emin yani vahiy yalnız inmemiştir. Yani ayet bu şekliyle dahi ortada çelişkili bir bir çevirinin yapıldığını göstermektedir.
Bu ayetin öncesi ile birlikte okunması gerekir şeklinde bir itiraz yapılacak olursa öyle de okuyabiliriz. Şuara s. 192. ve 193. ayeti alt alta koyarak okuduğumuzda ortaya çıkan durum şöyledir;
192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir
193- Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi"
192. ayet, Kur'an'ın Alemlerin Rabb'inin indirmesi olduğunu beyan etmektedir. 193. ayetteki indi olarak çevrilen kelimenin Bi harfi cerrinin, kelimeyi geçişli yapma gereği kuralı, indirdi olarak çevrilmesi gerekirdi. Mealleri karşılaştırmalı okuyan kimseler bu durumu açıkça görebilirler. Ancak sayın Aktaş kendi düşüncesini haklı çıkarmak adına her dipnotunda vahyin bir melek tarafından indirilme olgusunun yanlış olduğunu ifade ederek kendidini haklı çıkarmaya çalışmaktadır.
Hadi biz yine de ibareyi geçişsiz olarak sayın Aktaş'ın çevirisini doğru kabul ederek okuyalım.
Bu sefer ortaya çıkan durum şöyle olacaktır; 192. ayet Kur'an'ın Allah c.c. tarafından indirildiğini beyan etmektedir. 193. ayetteki bihi (onunla) edatı ise indirilen şeyi yani Kur'an'ı işaret etmektedir. 193. ayetin dipnotunda sayın Aktaş'ın Ruh'ul Emin tamlamasına verdiği vahiy anlamını doğru kabul ederek her iki ayeti okuduğumuzda ortaya şöyle bir anlam çıkmaktadır.
192- O1 , kesinlikle Âlemlerin Rabb’inin indirmesidir
193- Onunla (yani Kur'an'la) er-Rûh’ul Emîn1 (vahiy) indi
İşte sayın Aktaş'ın Şuara s. 193. ayetine verdiği anlam şu dur; Kur'an'la vahiy inmiştir.
Oysa ilgili ayeti hiçbir önyargıya sahip olmadan hatasız olarak "Onu Ruh'ul Emin indirdi" şeklinde çevirseydi böyle trajikomik bir çeviriye imza atmak zorunda kalmayacaktı.
Sayın Aktaş'ın tutarsızlıkları bu kadar da değildir, aynı surenin 210. ayeti olan "Ve ma tenezzelet bihişşeyatinu" cümlesini "Onu, şeytânlar indirmedi" şeklinde doğru olarak çevirmiştir.
193. ayeti "Onunla er-Rûh’ul Emîn1 indi" şeklinde çeviren sayın Aktaş'ın tutarlılık ve ilkeli olmak adına 210. ayeti de "Onunla şeytanlar inmedi" şeklinde çevirmesi gerekirdi. Ancak böyle bir çevirinin hatalı olacağını çok iyi bilen sayın Aktaş karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşarak böyle bir tutarsızlık içine düşmüştür.
Şimdi sayın Aktaş'a sorarız; Eğer 193. ayetin çevirisi doğruysa neden 210. ayeti aynı şekilde çevirmediniz? Eğer 210. ayetin çevirisi doğruysa neden 193. ayeti aynı şekilde çevirmediniz?
Görülüyor ki kendisine önyargı ile yaklaşanı bu kitap alenen "Sen beni tahrif ediyorsun diye bağırmaktadır. İlkeli ve tutarlı bir çeviri yapmanın ön şartı, önyargıları kafadan atarak salim bir kafayla bu kitaba yaklaşmaktan geçmektedir.
Eğer sayın Aktaş bu düşüncesini Nahl s. 2. ayetini baz alarak yeniden değerlendirmezse çevirisindeki trajikomik hatalar onun bir ayıbı olarak kalacaktır.
Nahl s. 2. ayetinin kendisi tarafından yapılan çevirisi.
“Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana karşı takvâ1 sahibi olun.” uyarısında bulunmaları için kullarından dilediğine emrinden rûh2 ile melekleri3 indirir
Ruh için vahiy diyen birisinin ki doğrudur ve bu vahyin melekler indiğini beyan eden ayeti çeviren bir kimsenin diğer ayetlerde böyle bir hataya imza atması akıl alacak şey değildir. Buna benzer hatalar konu ile alaklı diğer ayetler de mevcuttur. Daha sonraki bir yazımızda bunları ele almaya çalışacağız.
EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.
13 Eylül 2026 Pazar
KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Bakara s. 97. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Değerlendirme
Bundan önceki yazımızda sayın Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı Kur'an çevirisinde Tekvir s. 19-25. ayetler arasına verdiği anlam üzerinde durmuş, ayetlerin üzerinde yapılan çeviri hatalarına dikkat çekmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise Bakara s. 97. ayetine verdiği anlam üzerinde durmaya çalışacağız.
Bunu yaparken de geçen yazımızda olduğu gibi bu yazımızda da eleştirimizi kendi doğrularımız üzerinden değil, ayet çevirisi üzerinde yapılan hatalar üzerinden giderek yapmaya gayret edeceğiz.
Bakara s. 97. ayetinin metni sayın Aktaş tarafından yapılan çevirisi ve dipnotu şöyledir;
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O2 , onu3 iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.
1- Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz. Cibrîl,“Allah’ın düzeltici, onarıcı ve düzenleyici olan vahiyi demektir. Cebr kelimesinin anlamı; zorlamak, tamir etmek, düzeltmek; kırılmış, bozulmuş şeyleri onarıp tekrar işe yarar hale getirmektir. “Hükümdarlara cebbar denmesinin nedeni, insanları diledikleri işe zorlamalarından ya da onların işlerini düzeltmelerinden dolayıdır.” “Cibrîl, cebr ve îl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlamasıdır. Îl kelimesi eski Arapça’da Allah demektir. Tamlama şeklindeki “Cibr-îl veya Cebra-îl kelimeleri ise Allah’ın gücü, onarması, düzeltmesi ve düzenlemesi anlamına gelmektedir. Bu iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşan isim tamlaması, “Allah’ın düzeltici, düzenleyici olan vahyi” anlamına gelmektedir. Zira vahiy; bozulan, sapkınlaşan toplumları yeniden onarmak, düzeltmek için gönderilmiştir. “Cebr” kelimesi, kırılmak anlamına gelen “kesr” kelimesinin karşıtıdır. Bu da kırılan bir şeyin onarılması demektir. Zamirler doğru isimlere gönderildiğinde de görülecektir ki Cibrîl indiren değil, indirilendir. Ayrıca Kur’an’ın bizzat Allah tarafından indirildiğine dair yüzlerce âyet bulunmaktadır. İsraîl, İsmaîl, Azraîl vb. isim tamlamaları bu tür tamlamaya örnek verilebilir. Birçok âyette vahyin Allah tarafından doğrudan indirildiği belirtilmesine rağmen, Cibrîl’e “vahiy meleği” denmesi doğru değildir. (Örneğin 2:23, 90, 99; 3:3; 4:136; 7:196; 15:9; 16:44, 89; 17:106; 18:1; 42:17; 76:23.) 2- O (Allah). 3- Onu (Cibrîl’i). “O” ve “onu” zamirleri üçüncü şahıs zamirleridir. Âyetteki “onu” zamiri, âyetin kendi içindeki “Cibrîl” kelimesine dönmektedir. “Bilsin ki şüphesiz O” ifadesindeki “O” zamiri ise Allah’ı göstermektedir. Yani Cibrîl indiren değil, inendir. Cebbar Allah’ın isimlerindendir (Bkz. 59:23). 4- Allah’ın keni yanında olanı (Bkz. 5:64; 38:75; 49:1). 5- “Allah’ın izni ile”, terkibi, “Allah’ın belirlediği ilke ve kurallara göre,” Allah’ın bilgisine göre ve bilgisi gereği anlamlarına gelmektedir.
Sayın Aktaş ilgili ayetin dipnotunda "Cibrîl’in vahiy meleği olduğu inancı genel bir kabuldür. Ancak biz bunun doğru olmadığı kanaatindeyiz." demektedir. Her ne kadar biz onun bu düşüncesine katılmamakla birlikte eleştirimiz ayete yaptığı çeviri üzerinden olacaktır. Çünkü bir kelimeye doğru anlam bindirmenin veya doğru anlamanın yolu öncelikle o kelimenin doğru bir çevirisinden geçmektedir
Şimdi sayın Aktaş'ın 1. dipnotunda Cibril kelimesine verdiği Vahiy anlamını ve 2. dipnotunda O zamirinin Allah olduğunu 3. dipnotunda onu zamirinin Cibril olduğu iddiasını doğru kabul ederek kendisinin yaptığı çeviriyi, ilgili dipnotları parantez içine alarak yeniden okuyalım.
De ki kim Cibrîl’e (yani VAHYE) düşmansa, Bilsin ki O (yani ALLAH) , onu (yani CİBRİL'İ) iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak
Dikkat edilirse koyduğumuz parantezler, sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği şekildedir. Şimdi bu çeviriyi daha derli toplu bir şekilde okuyalım.
---- De ki kim vahye düşmansa, Bilsin ki Allah, vahyi iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi. Mü'minler için bir hidayet ve müjde olarak.
Yani sayın Aktaş dipnotundaki yorumları ayet çevirisine koyduğumuz zaman Bakara s. 97. ayetini böyle çevirmektedir.
Şimdi de bu ayeti sayın Aktaş'ın dediği gibi zamirleri doğru isme göndererek biz okuyalım. Biz okurken Cibril kelimesinin ne olduğu hakkında herhangi bir yorumda bulunmayacağız. Çünkü bizim öncelikli amacımız ayetin doğru çevirisidir ve biz sayın Aktaş'ın bu ayeti doğru çevirMEdiğini iddia ediyoruz.
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ
De ki kim Cibril'e düşmansa
فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
Bilsin ki o, onu iki eli arasındakileri tasdik edici olarak Allah'ın izni ile senin kalbine çokça indirdi.
Sayın Aktaş ayette geçen Nezzelehu kelimesinin zamirlerini doğru isme gönderMEmiştir. Nasıl mı?
Nezzelehu kelimesinde iki tane zamir bulunmaktadır. 1. Nezzele fiilinin gaip zamiri gizli öznesi olan hüve. 2. ise kelimenin sonundaki hu zamiridir. Sayın Aktaş bu durumu dipnotunda belirtmiştir. Fakat kendisi doğru isme döndürmenin gereğini vurgulamasına rağmen bunun gereğini yapmayarak zamirleri yanlış yere döndürmüştür.
Nasıl mı?
Kendisinin de çok iyi bildiği gibi zamirler en yakın isme döner ve bu kuralın Nezzelehu fiilinde olması gereken durumu şu dur;
Nezzele fiilindeki gaip zamir hüve yani o, zamirin en yakın isme dönmesi gereği kuralı olarak, dönmesi gereken isim Cibril kelimesidir. Kelimenin sonunda ki hu yani onu zamirinin ne olduğunu ise sonradan gelen Musaddikan lime beyne yedeyhi cümlesi açıklamaktadır. Bilindiği üzere bu cümle bu ayet dışında başka ayetlerde de geçmekte ve Kur'an'a ait özellikler olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.
Şimdi sayın Aktaş'ın vurguladığı fakat yerine getirmediği, zamirleri doğru isme gönderdiğimizde şöyle bir anlam ortaya çıkmaktadır.
Nezzelehu/ O, onu indirdi. O, yani Cibril onu, yani Kur'an'ı indirdi.
Şimdi yine ilgili ayeti sayın Aktaş'ın çevirisini baz alarak fakat zamirleri doğru isme göndererek yeniden okuyalım.
De ki kim Cibrîl’e1 düşmansa, Bilsin ki O (yani CİBRİL) , onu (yani VAHYİ) iki eli arasındakileri4 tasdik edici olarak Allah’ın izni ile5 senin kalbine çokça indirdi. Mü’minler için bir hidâyet ve müjde olarak.
Yani burada Cibril tarafından indirilen bir vahiyden bahsedilmektedir. Arapça bilen 100 kişiye "Bakara s. 97. ayetindeki nezzele fiilinin gaip zamiri yani gizli öznesi hangi isimdir? diye sorsanız size vereceği cevap istisnasız Cibril'dir olacaktır. Hiç bilemediniz yapay zekaya sorun size vereceği cevaba bir bakın. Hiçbir Arapça dil kuralı sayın Aktaş'ın bu ayetteki zamirleri gönderdiği isimleri doğru olarak kabul etmez.
Sayın Aktaş'ın dipnotunda belirttiği "Cibrîl indiren değil, indirilendir" tezi, maalesef ilgili ayetteki zamirleri doğru isme gönderdiğimiz zaman çürük ve asılsız bir iddia olarak ortaya çıkmaktadır.
Sayın Aktaş'ın yaptığı hata Cibril kelimesi hakkında önyargıya sahip olmasıdır. Önce kafasında bir önyargı oluşturmakta ve bu önyargıyı Kur'an'a onaylatmak için ilgili ayet üzerinde anlam oynatmaları yapmaktadır. Eğer önyargısız bir yaklaşım sergilemiş olsaydı, Cibril'in indiren olduğunu görebilirdi.
Sayın Aktaş, bu hatayı daha önce ele aldığımız Tekvir suresi ayetlerinde de yapmıştır. Bu konu ile ilgili ayetlerin olduğu Nahl, Şuara, Necm, surelerinde de kendisinin yaptığı aynı hata bulunmaktadır. Bunu daha sonraki bir yazımızda ele almaya düşünüyoruz. Biz kendisine bu hataları eserin daha ilk baskısında ifade etmeye çalışmıştık. Böyle bir yazı olarak paylaşma amacımız, bu çeviriyi okuyan ve bu ayetler ile bazı soru işaretleri oluşan kimselere Arap dili kuralları çerçevesinde durumu izah ederek aydınlatmaya çalışmaktır.
EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.
7 Eylül 2026 Pazartesi
KERİM KUR'AN Adlı Çeviride Tekvir s. 19-25. Ayetlerinin Çevirisi Üzerinde Bir Değerlendirme
Kur'an üzerinde söz söylemeye soyunan bazı kimselerde arız olan sıkıntı, önyargılarını Kur'an'a tasdik ettirme gayretidir. Biz bu kimselerin bazılarının yaptıkları ayet çevirilerini kendi çevirileri üzerinden vererek, nerede nasıl hata yaptıklarını veya ayetlerin anlamlarını nasıl ters çevirdiklerini bundan önceki bazı yazılarımızda ortaya koymaya çalışmıştık.
Bu çalışmayı yaparken de bu kişilerin yanlışlarını kendi doğrularımızı merkeze alarak değil kendi çelişkileri üzerinden göstermeye çalıştığımızı da hatırlatmak isteriz. Çünkü Kur'an öyle bir kitaptır ki kendi iç bütünlüğünde yapılan herhangi bir yanlışı veya tahrifatı hemen anında ortaya çıkarır. Bu yolu izlememizin amacı ise "Peki kardeşim bunlar yanlış ise senin doğru olduğunun kanıtı nedir?" şeklinde bir soru ile karşı karşıya gelmemektir.
Bu yazımızda Erhan Aktaş'ın KERİM KUR'AN adlı çevirisinde Tekvir suresi 19- 25. ve Hakka s. 40- 42. ayetlerinin çevirisi üzerinde durarak çeviri hatalarını ortaya koymaya çalışacağız. Çünkü herhangi bir Kur'an kavramı üzerinde söz söylemek, önce metnin doğru bir çevirisini yapmaktan geçer. Eğer çevirmen "Ben bunu böyle anlamak istiyorum" şeklinde bir önyargı ile ayetlere yaklaşacak olursa ortaya çelişkili bir çeviri ortaya çıkacaktır.
Sayın Aktaş'ın Cibril konusunda farklı bir düşüncesi olup biz bu düşüncenin eleştirisini değil, konu ile ilgili ayete yaptığı çeviri üzerinden yaklaşacağız.
Tekvir s. 19- 25. ayetlerinin Erhan Aktaş tarafından çevirisi şöyledir;
81:19. Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür;2
1- Vahiy/Kur’an. 2- “Elçi sözü,” elçilik yapanın kendisine ait sözler değildir. Onu elçi olarak gönderene ait sözlerdir. Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir. Resûl’ün sözleri vahiydir, Nebi’nin sözleri ise “hadistir.”
81:20. Güç sahibi, arşın sahibi yanında itibarlıdır.
81:21. Kendisine itaat edilen, orada güvenilendir.
81:22. Arkadaşınız mecnûn1 değildir.
1- Cinlenmiş. Aklını kaybetmiş.
81:23. Ant olsun o, onu açık ufukta gördü.
81:24. O vahyi gizlemez.1
1- Kelimesi kelimesine: “O vahiy hakkında cimri değildir.” O, kimsenin duymadığı, görmediği, bilmediği yolla kendisine vahyolunanı, olduğu gibi muhatabına iletir.
81:25. O, taşlanmış şeytânın sözü değildir.
Önce, 19. ayetin notundaki "Söz konusu elçi, Muhammed Nebi’dir. Elçinin “Cebrail” olduğu şeklindeki ifadeler doğru değildir. “Elçi sözü” ile kastedilen de vahiydir" iddiası üzerinde duralım.
Sayın Aktaş ayette geçen "Resulin Kerimin" tamlaması ile ilgili olarak sözkonusu kişinin Muhammed a.s. olduğunu Cebrail olduğu iddiasının doğru olmadığını "Elçi sözü" tamlamasının VAHİY olduğunu söylemektedir. Biz, bu iddianın doğruluğunun sağlamasını metin çevirisi üzerinden yapmaya çalışacağız.
Kabul edelim ki "Resulin Kerimin" tamlaması ile kast edilen kişi Muhammed a.s. dır ve ayetleri öyle okumaya devam edelim. 20. ve 21. ayetler "Resulin Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeyin özelliklerini sıralamaktadır. 22. ayette "Arkadaşınız" olarak vasfedilen kişi Muhammed a.s. dır.
Şimdi gelelim 23. ayete;
Ayetin metnindeki Reahu kelimesindeki hu zamirinin mercii 19. ayetteki Resulun Kerimin" tamlaması ile ifade edilen şeydir. Arapça bilmeyenler Arapça bilen birine veya yapay zekaya sorup bizim söylediğimizin doğruluğunu araştırabilirler. Yani sayın Aktaşın dipnotundaki ifadeye göre "Resulin Kerimin" VAHİY olmaktadır.
O zaman 23. ayetin sayın Aktaş tarafından yapılan "Ant olsun o, onu açık ufukta gördü" şeklindeki çevirisine göre, O yani Muhammed a.s. ONU yani VAHYİ açık ufukta görmüştür. Dikkat edilirse sayın Aktaş bu ayet ile ilgili herhangi bir dipnot vermemiştir.
Sayın Aktaş'a sorarız; Vahiy nasıl görülebilecek bir nesne oluyor?
Ayrıca sayın Aktaş'a 19. ayette geçen "Lekavlu Resulin Kerimin" tamlaması ile 25. ayette geçen "Bikavli Şeytanin Racimin" tamlaması aynı kalıpta olduğu halde 19. ayeti "çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde, 25. ayeti ise "taşlanmış şeytânın sözü değildir" şeklinde farklı çevirmiştir. Oysa ki ayetin çevirisi 25. ayetteki gibi "Çok şerefli bir resulun sözüdür" şeklinde olmalıydı.
Konuyu biraz detaylandıralım.
Lekavlu Resulin Kerimin
Muzaf Muzafun ileyh Resulin'in sıfatı
Bikavli Şeytanin Racimin
Muzaf Muzafun ileyh Racimin'in sıfatı
Kısaca, her iki terkip te isim tamlaması olduğu olduğu halde sayın Aktaş, 19. ayeti sıfat tamlaması olarak yanlış, 25. ayeti ise isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir. Bunun sebebini kendisine sorarız. Dikkatsizlik desek, alıntı yaptığımız çeviri 14. baskıdan alınmıştır, bu kadar baskıda böyle bir dikkatsizliğin gözden kaçmış olması makul değildir. Kanaatimiz o dur ki sayın Aktaş kafasındaki anlamı ayete onaylatma yoluna gitmekte fakat ayetler onu tökezletmektedir.
Şimdi gelelim Hakka suresi 40-41- 42. ayetlerine, çünkü aynı tutarsızlık bu ayetlerde de vardır.
Tekvir s. 19. ayeti ile Hakka s. 40. ayeti metin olarak birebir aynı olduğu halde sayın Aktaş bunları aynı çevirmemiş Tekvir s. 19. ayetini "Kuşkusuz o1 çok şerefli bir resûl sözüdür" şeklinde sıfat tamlaması olarak hatalı, fakat Hakka s. 40. ayetini "Kuşkusuz o, şerefli bir Resûl’ün sözdür" şeklinde isim tamlaması olarak doğru çevirmiştir.
Fakat sayın Aktaş yine tutarsız bir çeviri sergileyerek 41. ve 42. ayetler aynı kalıpta yani isim tamlaması olduğu halde sıfat tamlaması olarak çevirmiştir.
Bir Kur'an çevirisinde aranılması gereken en önemli özellik, ayetler arasında insicam olması gerekirken ve bir çevirmenin de buna son derece dikkatle uyması gerekirken sayın Aktaş maalesef bu dikkati sergileyememiştir.
Şimdi kendisine sorarız; Eğer ki bunlar sıfat tamlamasıdır diyorsa neden hepsini o şekilde çevirmedi, eğer ki isim tamlamasıdır diyorsa neden hepsini isim tamlaması olarak çevirmedi. Bir çevirmen aynı kalıp bir ifadeyi orada öyle burada böyle çevirme hakkını nereden nasıl bulur sorusunun cevabını vermek zorundadır. Eğer ki ha isim tamlaması ha sıfat tamlaması olmuş ne fark eder derse ona da bir şey diyemeyiz.
Dikkat edilirse, itirazlarımızı kendi doğrularımız üzerinden değil, sayın Aktaş'ın çevirilerindeki tutarsızlıklar üzerinden yapmaktayız. Eğer bu tutarsızlıklar Arap dilini bilmemekten kaynaklanıyor ise ki biz bunun doğru olmadığı düşünürüz, çünkü sayın Aktaş Arap dilinin kurallarını bizden daha iyi bilmektedir. O zaman geriye bir tek düşünce kalıyor, o da sayın Aktaş'ın önyargılarını Kur'an'a onaylatmaya çalışmasıdır.
Maalesef aynı durum Bakara s. 97. ayetinde de söz konusudur, bunu da başka bir yazıda ele almayı düşünüyoruz.
EN DOĞRUSUNU ALLAH C.C. BİLİR.