12 Haziran 2019 Çarşamba

Hud s. 46. Ayeti: Nuh (a.s.)ın Oğlu Zina Mahsulü müydü?

Yazımıza başlık olarak koyduğumuz sorunun, bazı okuyucular tarafından garip karşılanacağını bilmekteyiz. Ancak Nuh (a.s.) kıssasını, eski tefsirlerden okuyanlara bu soru garip gelmeyecektir. Çünkü o tefsirlerde bu doğrultuda yorumların nakledilmiş olduğu görülecek, hatta Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde, ilgili ayete bu doğrultuda bir meal verilmiş olduğu görülecektir.

İlgili ayetin yorumlarında 3 farklı yaklaşım olduğu, yine bu tefsirleri okuyanlar tarafından görülecektir. Yazımızın konusu bu farklı yaklaşımlar üzerinde olacaktır.

Hud s. 46. ayetinin Arapça metni ve ilgili ayete verilen 3 farklı meal şöyledir: 

قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ ۖ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ ۖ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۖ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ

1- Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum."

2- (Allah) "Ey Nuh! Kesinlikle o senin ailenden sayılamaz; dolayısıyla bu (bu tarz yaklaşım) doğru olmayan bir davranıştır; bundan böyle, iç yüzünü bilmediğin bir şeyi Benden isteme: Elbet Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim!" dedi.

3- Allah dedi ki " Bak Nuh! O, senin ailenden değildir. O uygunsuz bir iş ürünüdür. Bilmediğin şeyi bana sorma. Kendini bilmezlerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum".

1. sıradaki meal örneği, Nuh (a.s.) ın oğlunun inkarcı bir kişi olduğunu merkeze alarak yapılan, ve birçok meal yapıcısı tarafından kabul gören bir meal örneğidir. 2. sıradaki meal örneği, Nuh (a.s) ın Allah (c.c.) ye karşı yapmış olduğu isteğin yanlış olduğunu merkeze alarak yapılan örneğidir. 3. sıradaki meal örneği ise, Nuh (a.s.) ın oğlunun zina mahsulü olduğunu merkeze alarak yapılan meal örneğidir. Bizim, bu meal örneklerin birisi doğru diğeri yanlıştır gibi bir iddiamız olmamakla birlikte, hangi mealin daha isabetli olabileceği konusunda görüşlerimizi paylaşmaya gayret edeceğiz. 

İlgili ayette farklı yorumların oluşmasına yol açan cümle, ayet içindeki إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ cümlesidir. Kur'an ile hemhal olanların karşısına çıkan en büyük sorunlardan bir tanesi, Kur'an içindeki herhangi bir ayetin, farklı kişiler tarafından yapılan tefsir ve meallerinin birbirinden farklı olmasıdır. Bu farklılıkların birçok sebebi olmakla birlikte, Arap dilinin gramatik yapısından kaynaklanan kıraat farklılıkları ve kişilerin sahip oldukları Kur'an algılarının bu konuda büyük rol oynadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kur'andaki herhangi bir ayetin çeviri ve yorumunda göz önünde tutulması gereken en önemli hususlardan bir tanesi de, o ayetin Arap dilindeki karşılığının ilgili ayetin öncesi ve sonrası, ve Kur'an'ın bütünlüğü ile uyum sağlamasıdır. Kıraat farklılıklarından veya farklı Kur'an algılarından doğan okumalar, herhangi bir ayete birden farklı anlam verilmesine sebep olmakta, bu durum ise okuyucunun kafasında hangi yorumun doğru olduğu konusunda soru işareti oluşturmaktadır. Yukarıdaki cümle bu duruma bir örmek olup, hangi yorumun daha isabetli olabileceğini ilgili kıssanın bütünü üzerinden giderek anlamaya çalışacağız. 

Hud s 25- 49. ayetleri arasında anlatılan Nuh kıssasının kısaca özeti şöyledir: Putlara tapan kavmini uyarmak için gönderilen Nuh (a.s.), yıllarca bu görevini yerine getirmeye gayret etmiş fakat başarılı olamamıştır. Allah (c.c.) ona bir gemi yapmasını ve gemiye hayvanlardan birer çift ile ailesi ve kendisine inananları bindirerek tufan başlayınca yola çıkmasını emreder. 

Bu emri verirken 37. ayetteki "zalimler konusunda bana başvurma, çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır." emri, إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ   cümlesinin isabetli anlamını tespit etmekte bize yol gösterecektir. Geminin hareket etme zamanı geldiğinde ailesine dahil olan oğlu gemiye binmeyi ret eder ve suda boğulur. Bunun üzerine 45. ayette Nuh (a.s.) Allah'a şöyle nida eder: "Ey Rabbim, oğlum ailemin bir bireyi idi, senin vaadin de gerçektir ve sen kesinlikle hüküm verenlerin en yerinde hüküm verenisin."

Nuh (a.s.) ın bu nidasının cevabını 46. ayette görmekteyiz. Fakat ayet içindeki إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ cümlesinin çeviri ve yorumlarında farklılık görmekteyiz. Cümledeki إِنَّهُ kelimesi tefsirciler tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır: Bir kısım tefsirci, kelimeyi Nuh (a.s.) ın oğluna raci ederek , onun gemiye binmeyi ve iman etmeyi ret etmekle kötü bir iş yaptığı şeklinde yorumlamakta, diğer bir kısım tefsirci ise kelimeyi Nuh (a.s.) ın sözüne raci ederek, senin bu isteğin uygun olmayan bir istektir şeklinde yorumlamaktadır. 

Biz, cümledeki إِنَّهُ kelimesini, Nuh (a.s.) oğluna raci ederek yorumlayanların daha isabetli olduğunu kanaatindeyiz şöyle ki: Nuh (a.s.) ın oğlu babasının bütün ısrarlarına rağmen gemiye binmeyi ret ederek, sığındığı dağın kendisini boğulmaktan kurtaracağını iddia etmiştir. Onun bu iddiası, aynı zamanda babasına iman etmediğini de göstermektedir. Bu noktada ayet içinde geçen "ehl" kelimesi önem kazanmaktadır.

Ehl; Kendilerini bir kan bağının, nesebin, inancın, dinin, evin, ülkenin, sanatın bir araya getirdiği kimseler ile ilgili olarak kullanılan bir kelimedir. Hud s. 40. ayeti içinde geçen ehleke (aileni) kelimesi, bir kan bağının nesebin bir araya getirdiği kimseler anlamında kullanılırken, 46. ayette ise inancın dinin bir araya getirdiği kimseler anlamında  kullanılmıştır. Nuh kıssasının anlatıldığı Enbiya s. 76. ve Saffat s. 76. ayetlerine baktığımızda ehl kelimesinin, kan bağı nesep anlamında değil, aynı inancı paylaşan insanlar ile ilgili kullanıldığını görebiliriz. 

Dolayısı ile Allah (c.c.) Nuh (a.s.) a hitaben إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ buyurmakla, oğlunun onunla aynı inancı paylaşmadığını beyan etmektedir. Bu cümle içindeki إِنَّهُ kelimesinin, Nuh'un oğlu anlamında kullanılmış olması, 46. ayet içinde ikinci kez geçen kelimenin yine Nuh'un oğlu anlamında kullanılmış olması şeklinde yapılan yorumları güçlendirmektedir. Dolayısı ile, Allah (c.c.) Nuh (a.s.) a hitaben إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ buyurmakla, onun oğlunun inkarcılığına işaret etmektedir. 

Ya da bu konuda şöyle bir yorum da yapmak mümkündür; 
إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ ifadesini "Şüphesiz ki o, (isteğin) düzgün olmayan bir iştir" şeklinde çevirerek Nuh'un isteğinin Allah (c.c.) tarafından nasıl karşılandığının bir ifadesi olarak da anlaşılabilir. Çünkü sonra gelen اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ  (Şüphesiz ki ben sana o düşüncesizlerden olursun diye öğüt veriyorum) ifadesi, kanaatimizce bu düşüncemizi desteklemektedir.

Gelelim tefsirlerde nakledilenNuh (a.s.) ın oğlunun zina mahsulü olduğu şeklindeki yorumlara:

Tetkik etme imkanı bulduğumuz meallerde, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde bu doğrultuda bir çeviri yapıldığını yukarıda belirtmiş, Vakıf tarafından yapılan meali yukarıda 3. sıradaki meal örneği olarak vermiştik. Vakıf tarafından verilen dipnotta ise bu görüşün Taberiye ait olduğu belirtilerek Tahrim s. 10. ayete atıf yapılmaktadır. Taberi tefsirinin Tahrim s. ile ilgili olarak yapılan, Türkçeye Hisar yayınları tarafından yapılan çevirisinin 8. cilt 360. sayfasında ise şunlar yer almaktadır:

"Abdullah b. Abbas'a göre kocalarına ihanet ettikleri beyan edilen Hz Nuh ve Hz Lut'un ihanetleri dini meselelerdendir. Başka hususta değildir. Zira hiçbir peygamberin hanımı ahlaksızlığa düşmemiştir. Burada Hz Nuh'un karısının ihaneti onun kafir olması ve Nuh'u delilikle suçlamasıdır. Lut'un karısının ihaneti Lut'un gizlediği misafirler, Lutilik yapan ahlaksızlara bildirmesidir.

Görüldüğü üzere Taberi tefsirinin Türkçeye yapılan çevirisinde Vakfın iddia ettiği gibi bir görüş bulunmamaktadır. Şayet Vakıf bu görüşünü Tahrim s. 10. ayete dayandırarak kendi indi görüşleri olarak ortaya koymuş olsa dahi, ilgili ayette Nuh'un karısının zinaya saptığına dair herhangi bir delil yine bulunmamaktadır. Ayrıca Taberi'nin Hud suresi tefsirinde Nuh kıssası ile ilgili ayetlerde bu konuda herhangi bir görüş bulunmamaktadır. Vakfı böyle bir anlam vermeye yönelten noktanın ayet içinde geçen "ehl" kelimesinin sadece kan bağı anlamı dikkate alınmış olması olduğunu düşünmekteyiz. Vakıf şayet Kur'an bütünlüğünü dikkate almış olsaydı Enbiya ve Saffat surelerinde geçen "ehl" kelimesinin, inanç bağı anlamında kullanılmış olduğunu görerek, bu yönde yapılan bir mealin isabetsiz olacağı kanaatine varabilecekti.

Not: Yazımızda Taberi tefsirinin Türkçe tercümesinde vakıf tarafından iddia edilen görüşün olmadığı yönünde bir ifademiz olmuştu. Taberi tefsirinin Arapçasında Hud s. 46. ayeti ile ilgili tefsirde, böyle bir görüş ifade edilmiş olmakla birlikte, bu görüş Taberi'ye ait değil, başka kişilerin ortaya attığı bir görüş olarak tefsirde yazmaktadır. Taberi'nin kendisi bu görüşte olmadığı gibi, bu görüşün yanlış olduğunu savunmaktadır. Vakıf dipnotunda "Taberi tefsirinde bunun zina mahsulü olduğu yazılı" şeklinde bir ifade, sanki bu görüşü Taberi savunuyormuş gibi bir durum oluşturmaktadır. Vakfın bu dipnotu, "Taberi tefsirinde bu yönde görüşler yazmaktadır" şeklinde değiştirmesi daha gerçekçi olacaktır.

                                     EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR. 

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. Ayetlerinde Geçen "Min Dabbetin" Kelimesinin Çevirileri Üzerinde Bir Mülahaza

Elimizde bulunan Kur'an çevirilerinin bir çoğunda karşımıza çıkan sorunların başında, ilgili ayete verilen anlamın Kurân bütünlüğü ile çelişmesi gelmektedir. Bu çelişkinin bir nedeni ise, ayet içindeki  herhangi bir kelimenin sahip olduğu anlamlardan hangisinin ayet metni ve Kur'an bütünlüğüne uygun olabileceğinin dikkate alınmamasıdır. 

Bu yazımızda ele almaya çalışacağımız Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. ayetlerinin çevirilerinde karşımıza çıkabilecek olan bir sıkıntı, söylemek istediğimizin daha net anlaşılmasını sağlayacaktır. Konumuz ile ilgili ayetlerin metni ve çevirileri şöyledir.

Nahl s. 61. ayeti:

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً ۖ وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

Fatır s. 45. ayeti:

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَىٰ ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا

Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir. 

Her iki ayete bakıldığında ortak noktanın, Allah (c.c) nin insanları yaptıkları zulümler nedeniyle hemen cezalandırmayarak onları belirli bir süreye kadar ertelemesi olduğu görülecektir.

Peki bu ayetlerdeki çeviri problemi nedir?.
Bu ayetlerdeki çeviri problemi her iki ayette geçen  مِنْ دَابَّةٍ kelimesine ayet bütünlüğüne uygun bir şekilde anlam verilmemesidir. Tetkik etme imkanı bulduğumuz tüm çevirilerde bu kelimenin CANLI anlamı verilerek çevrildiğini gördük. Ayete verilen bu anlam her ne kadar Dabbe kelimesinin anlamına uygun olmuş olsa da, dikkatli bir meal okuyucusunun kafasında bir takım soru işaretleri oluşmasına sebebiyet verecektir. Şöyle ki...

Ayet içinde geçen Dabbe kelimesinin karşılığı olan Canlı anlamı, insan dahil yeryüzündeki bütün mahlukatı içine almaktadır. Ayetlerde geçen Dabbe kelimesine Canlı şeklinde verilen anlam, insan haricinde olan mahlukatın ne gibi bir zulüm işleyerek helak olmayı hak edebilecekleri sorusunu beraberinde getirecektir. Halbuki İnsan haricinde olan hiç bir varlık yaptıkları yüzünden Allah indinde sorumlu olmayacaktır. Yani sadece insan, yaşamında yaptıklarından sorumlu tutulacak ve hesap gününde cennet veya cehennem ile ödüllendirilecektir.  

Allah (c.c) insana akıl vererek ona yaşamında bir takım sorumluluklar vermiştir. Fakat hayvanlar böyle değildir. Allah (c.c) onlara herhangi bir sorumluluk yüklememiştir. Onlar sadece fıtri melekeleri ile hareket ederler ve bu hareketleri neticesinde günah veya sevap kazanmazlar. Dolayısı ile Kur'an'ın odak kavramlarınlarından olan Zulüm, onlar için geçerli bir kavram olmayıp, sadece insan için geçerlidir, ve yaptığı zulüm neticesinde dabbe cinsinden olan varlık grubuna dahil olan insanlar zulümleri nedeniyle azabı hak ederler.

Ayetlerin başına dikkat ettiğimizde her iki ayette de النَّاسَ (insanlar) kelimesinin olduğunu görürüz. Dabbe kelimesine verilecek anlamda maalesef meallerde bu nokta  göz önüne alınmayarak, kelimenin en geniş anlamı verilmiştir. Halbuki bu ayet içinde geçen Dabbe kelimesi anlam daralmasına uğramış, yeryüzünde gezen dabbe cinsinden olan sadece zalim insana has bir anlam kazanmıştır.

Bu noktayı dikkate alarak ilgili ayetlerdeki مِنْ دَابَّةٍ kelimesine verilen CANLI anlamı yerine, İNSAN anlamı vermek daha uygun olacaktır. 

Nahl s. 61 ----Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir insan bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

Fatır s. 45 ----Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir insan bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir.

Burada, "Peki Allah (c.c) neden مِنْ دَابَّةٍ kelimesi yerine النَّاسَ kelimesini kullanmadı?"şeklinde bir soru gelebilir. Buna da Enfal s. 22. ve 55. ayetlerinden cevap verebiliriz.

[008.022]  Şüphesiz Allah katında canlıların (eddevabbi) en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.

[008.055]  Allah katında, canlıların (eddevabbi) en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.

Enfal suresindeki bu ayetlere baktığımızda, inkarcı insanların Dabbe kelimesinin çoğulu ile ifade edilmiş olduğunu görmekteyiz. Yani bu ayetlerde geçen Dabbe kelimesi anlam daralmasına uğrayarak, sadece inkarcı insan için kullanılmıştır. Meal yapıcıları bu ayetleri dikkate alarak Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. ayetlerine anlam vermiş olsalardı, daha isabetli bir ayet çevirisi yapabilmeleri mümkün olurdu.

Sonuç olarak: Kur'an meali yapabilmek için Arap dilini bilmekten önce, Kur'an bütünlüğüne hakim olma şartı gelmektedir. Bütünlüğe dikkat edilmeden yapılan meal çalışmalarının bir çok hata ve çelişkiye sahip olduğu ret edilmez bir gerçektir. Kur'an bütünlüğüne vakıf olmayan bir meal yapıcısı, kelimelerin Arap dilinde belki doğru anlamını verebilir, fakat bu anlam ilgili ayet içinde bazı sıkıntılara yol açabilir. Yazımızda bu noktaya dikkat çekmeye çalıştık.

                                    EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

Allah, insanları zulümleri yüzünden helâk etseydi yeryüzünde yürür bir tek mahlûk kalmazdı, fakat onlara azâp etmeyi mukadder bir zamâna tehîr etti; vakitleri gelince de ne bir an geri kalırlar, ne bir an önce gelip çatar o mukadder vakit.

25 Şubat 2019 Pazartesi

NİSA SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Ey o insanlar, siz Efendinize karşı korunun, O'ki, sizi bir tek benlikten* yarattı ve ondan da onun eşini yarattı ve  ikisinden birçok adamlar ve kadınlar saçtı. Ve siz Allah'a karşı korunun ki siz O'nunla birbirinizden talepte bulunuyorsunuz ve o yakınlık bağlarını (koparmak) tan da (korunun). Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.

*İnsanın yaratılış öyküsü Kur'an'dan öğrendiğimize göre, Adem ile temsil edilmektedir. Adem, yaratılan ilk insan değil, insanın yaratıldığı özün somut hale getirilerek edebi bir üslüp dahilindeki anlatımıdır. Eşinin ondan yaratılması ise kadın ve erkek cinsinin aynı öz'den yaratıldığının beyan edilmesidir. Klasik anlatımla önce Adem, sonra onun kaburga kemiğinden eşi yaratılmış değildir. Allahu alem.

2- Ve siz o yetimlere mallarını verin ve o temizi, o murdarla sakın değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza (katarak) sakın yemeyin. Şüphesiz ki o, bir büyük günahtır.

3- Ve eğer siz o yetimler hakkında hakkaniyeti sağlayamamaktan kaygılanırsanız, sizin için temiz (evlenme yasağı olmayan) o kadınlardan ikişer ve üçer ve dörder evlenebilirsiniz. Yok eğer siz eşit davranamamaktan kaygılanırsanız, o vakit bir tek (eşle) veya sağ ellerinizle sahip olduğunuz şeyle (yetinin). Bu, sizin doğruluktan ayrılmamanıza daha yakındır.

4- Ve siz o kadınlara (nikâh) bağışlarını gönüllü olarak verin. Yok eğer onlar benliğinden olarak ondan sizin için bir şey temiz sayarlarsa da, artık siz de onu afiyetle huzurla yiyin.

5- Ve siz (yetimler için idare ettiğiniz) mallarınızı (onları idare edemeyecek) o ahmaklara sakın vermeyin, onlar ki Allah sizi (o mallarla) ayakta kalma vesilesi yapmıştır ve onlarda (ki kazanç ile) onlara rızık verin ve onları giydirin ve onlara benimsenmiş söz söyleyin.

6- Ve siz o yetimleri, onlar o evliliğin çağına ulaştıkları zamana kadar yoklayın. Eğer ki siz onlardan bir akli olgunluk hissederseniz, mallarını hemen onlara savın. Ve siz onları, büyüyecekler (de elimizden gidecek) diye savurganlıkla ve çabuklukla sakın yemeyin. Ve kim ihtiyaçsız ise, (yemekten) uzak dursun. Ve kim de muhtaç ise, o da o benimsenmişe göre yesin. Artık siz mallarını kendilerine savdığınız zaman da, onlara karşı tanık bulundurun. Ve hesap görücü olarak Allah yeter.

7- Anne baba ve o en yakınların bıraktığı şeyden bir hisse o adamlar içindir. Ve anne baba ve o en yakınların bıraktığı şeyden, az olsa da veya çok olsa da ondan bir hisse o kadınlar içindir. Bir belirlenmiş hisse olarak (bu böyledir).

8- Ve o paylaştırmada, (miras düşmeyen) o en yakınlığın sahibleri ve o yetimler ve o iş göremezler hazır bulunduğu zaman, siz ondan onlara da rızık verin ve onlara benimsenmiş söz söyleyin.

9- Ve çekinsin o kimseler ki eğer artlarından bir zayıf soy bırakacak olsalardı onlara karşı kaygılanırlardı. O halde onlar Allah'a karşı korunsunlar ve (haksızlığa) bir set çeken söz söylesinler.

10- Şüphesiz ki o kimseler , o yetimlerin mallarını haksız olarak yemektedirler, onlar karınlarında ancak ve ancak ateş yiyorlar. Ve onlar yakında bir çılgın ateşe yaslanacaklar.

11- Allah, size çocuklarınız hakkında o erkeğe o iki dişi hissesi tembihliyor. Eğer ki kadınlar ikinin üstünde iseler, (ölenin) bıraktığı şeyin üçte ikisi onlarındır. Ve eğer kadın bir tek olursa, yarısı onundur. Eğer ki onun (ölenin) çocuğu olursa, babası annesi için (ölenin) bıraktığı şeyden altıda bir o ikisinden her tekinindir. Eğer ki onun (ölenin) çocuğu olmadıysa ve ona babası annesi mirasçı oluyorsa, üçte bir annesinindir. Eğer ki onun (ölenin) kardeşleri var ise, altıda bir annesinindir. (Bu paylaşım ölmeden önce) bir tembihten -ki o (ölecek olanın) onu tembihleyecektir- ve (maddi) yükümlülüğün sonrasındandır. Kendi babalarınız ve oğullarınız, siz hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu sezemezsiniz. (Bunlar) Allah'tan bir belirlemedir. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilicidir, en bilgedir. 

12- Ve eşlerinizin eğer çocuğu olmadıysa, bıraktığı şeyin yarısı sizindir. Eğer ki onların çocuğu olduysa bir tembihten -ki o (ölecek eş) onu tembihleyecektir- ve (maddi) yükümlülüğün sonrasından bıraktığı şeyden dörtte bir sizindir. Eğer ki sizin çocuğunuz olmadıysa, bıraktığınız şeyden dörtte biri onlarındır. Eğer ki sizin çocuğunuz olduysa bir tembihten -ki siz onu tembihliyorsunuz- ve bir (maddi) yükümlülüğün sonrasından bıraktığınız şeyden sekizde biri onlarındır. Eğer adam veya kadına anne baba ve çocukları olmadığı halde mirasçı olunuyor, onun da bir erkek veya bir kız kardeşi bulunuyor ise, altıda bir o ikisinden her tekinindir. Eğer ki (kardeşler) bundan daha çok iseler, bir tembihten -ki o onu tembihleyecektir- ve (maddi) yükümlülüğün sonrasından zarar verilmeksizin üçte birine onlar ortaktırlar. (Bunlar) Allah'tan bir tembihtir. Ve Allah, en iyi bilicidir, yumuşak davranıcıdır.
   
13- Bu (belirleme ve tembihler), Allah'ın sınırlarıdır. Ve kim Allah'a ve O'nun elçisine itaat ederse, O onu bahçelere girdirecektir ki onların altından o nehirler akar, onlar onlarda sürekli kalıcıdırlar. Ve bu, o büyük başarıdır.

14- Ve kim Allah'a ve O'nun elçisine baş kaldırır ve O'nun sınırlarında aşırı giderse, O onu bir ateşe girdirecektir ki o onda sürekli kalıcıdır. Ve bir alçaltıcı azap onun içindir.

15- Ve kadınlarınızdan o hayasızlık ile gelenleri, sizden dört kişiyle tanıklandırın. Eğer ki onlar tanıklık ederlerse, artık siz onları o ölüm onların ömürlerini tamamlayıncaya veya  Allah onlara bir yol açıncaya kadar, o evlerde elde tutun.

16- Ve sizden onunla (o hayasızlık suçlamasıyla) gelen iki erkeğin ikisini de, (sert önlemlerle) rahatsızlık verin. Yok eğer ikisi itaate dönerler ve (durumlarını) düzeltirlerse, artık siz o ikisin(e karşı önlem)den kayıtsız kalın. Şüphesiz ki Allah, lütufla çokça dönücüdür, şefkati süreklidir.

17- (Kabulü) Allah'ın üzerine olan o itaate dönüş, ancak ve ancak o kimseler içindir ki, onlar bir düşüncesizlikle o kötülüğü işlerler, sonra yakın zamanda (ölüm anından önce) itaate dönerler. İşte onlar var ya, Allah da onlara lütufla dönecektir. Ve Allah, en iyi bilicidir, en bilgedir.

18- Ve (kabul olan) o itaate dönüş, o kötülükleri işleyerek, nihayet o ölüm onlardan birisine hazır olduğu zaman: "Şüphesiz ki ben, şimdi itaate döndüm" demiş olan için ve azılı gerçeği örtmekte olan olarak ölen kimseler için değildir. İşte onlar var ya, biz onlar için bir acı verici azap hazırladık.

19- Ey inanmış olan kimseler, o kadınlara zorla mirasçı olmanız size serbest olmaz. Ve siz onlara verdiğiniz şeyin bir kısmını götürmeniz için, onlar bir apaçık hayasızlık (suçu) getirmeleri hariç sakın onlara sertlik göstermeyin. Ve siz onlarla o benimsenmişe göre geçinin. Yok eğer siz onlardan hoşlanmıyorsanız, sizin hoşlanmadığınız bir şeyin kendisinde Allah birçok hayır meydana getirebilir.

20- Ve eğer siz bir eşin yerini (başka) bir eşle değiştirmek isterseniz ve onlardan birine bir kantar (altın) vermiş olsanız bile, artık ondan sakın hiçbir şey almayın. Siz onu bir dehşetli yalan ve bir apaçık günah (yüklenerek) alır mısınız?

21- Ve siz onu nasıl alırsınız? Oysa ki sizin bir kısmınız bir kısmı ile içli dışlı olmuş ve onlar da sizden (haklarını gözetme hususunda) bir yeminle bağlanmış kaskatı söz almışlardı.

22- Ve siz o kadınlardan kendi babalarınızın evlendiği şeyle sakın evlenmeyin, geçmişte olan şey başka. Şüphesiz ki o bir hayasızlık ve bir öfke duyulan ve bir kötü yol idi.

23- Analarınız ve kızlarınız ve kız kardeşleriniz ve halalarınız ve teyzeleriniz ve o erkek kardeşin kızları ve o kız kardeşin kızları ve sizi emzirmiş (süt) anneleriniz ve o (aynı süt anneden) emiştiğiniz kız kardeşleriniz ve kadınlarınızın anneleri ve kendileri ile (zifafa) girdiğiniz kadınlarınızın sizin odalarınızda himayenizdeki üvey kızlarınız (ile evlenmek) size yasaklandı. Eğer ki siz onlarla dahil olmadıysanız (zifafa girmediyseniz), artık sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve kendi soyunuzdan olan oğullarınızın helalleri (eşleri) ve o iki kız kardeşin arasını (evlilikle) toplamanız da (size yasaklandı). Geçmişte olanlar başka. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

24- Ve o kadınlardan sağ ellerinizle sahip olduğunuz şeyler (savaş esiri olanlar) dışında, o (evlenerek) korunmuş olanlar ile de (evlenmeniz yasaklandı). (Bu yasaklar) Allah'ın size yazgısıdır. Ve bunların ötesindekilerin, korunarak zinadan kaçınanlar olarak mallarınız ile (mehirlerini vererek) peşine düşmeniz size serbestleştirilmiştir. Siz onlardan kendisiyle yararlandıklarınıza, belirlenen ödüllerini verin. O belirleme sonrasından onda karşılıklı hoşnutluk olduğunuz (erkeğin mehri arttırması veya kadının mehrin bir kısmından geçmesi gibi) şeyde, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilicidir, en bilgedir.

25- Ve sizden kim o korunmuş (hür bekar) inanan kadınlarla evlenmeye maddi imkan bakımından güç yetiremediyse, sağ ellerinizle sahip olduğunuz o inanan genç kızlarınızdan (alsın). Ve Allah sizin inancınızı en iyi bilendir. Sizin bir kısmınız bir kısımdansınız. Öyleyse onlar korunarak zinadan kaçınanlar olarak ve gizli dostlar edinmemeleri şartıyla, kendilerine mensup olduklarının onayıyla, onların ödüllerini o benimsenmişe göre vererek onlarla evlenin. Artık onlar (evlenerek) korundukları zaman eğer ki bir hayasızlık (suçu) getirirlerse, o korunmuş (evli) inanan kadınların üzerindeki (100 celde) o azaptan yarısı (50 celde) onlaradır. Bu (ruhsat), sizden (günaha düşmekten dolayı) o şiddetli sıkıntıdan çekinmiş olan kimse içindir. Ve direnç göstermeniz, sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

26- Allah, size açıklamayı ve sizden önceki kimselerin yasalarına iletmeyi ve size lütufla dönmeyi istiyor. Ve Allah, en iyi bilicidir, en bilgedir.

27- Ve Allah, size lütufla dönmek istiyor. Ve o şiddetli arzularını izleyen kimseler ise, sizin bir büyük sapma ile sapmanızı istiyor.

28- Allah sizden (yükü) hafifletmek istiyor. Ve o insan zayıf olarak yaratılmıştır. 

29- Ey inanmış olan kimseler, siz mallarınızı kendi aranızda sizden karşılıklı hoşnutluktan (yapılan) bir ticaret olması dışında o geçersizlikle sakın yemeyin ve birbirinizi de (meşru gerekçesiz) sakın öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah, size karşı şefkati süreklidir.

30- Ve kim bir düşmanlıkla ve bir haksızlıkla bunu yaparsa, artık biz onu ileride bir ateşe yaslandıracağız. Ve bu, Allah'a göre kolaydır. 

31- Eğer siz kendisinden vazgeçirilmekte olduğunuz şeylerin büyüklerinden uzak durursanız, biz de sizden kötülüklerinizi örter ve sizi bir değerli girilecek yere girdiririz.

32- Ve siz Allah'ın onunla sizin bir kısmınızı bir kısmın üzerine üstünleştirdiği şeyleri sakın gönülden arzu etmeyin. Kazandıkları şeyden bir hisse o adamlar içindir ve kazandıkları şeyden bir hisse de kadınlar içindir. Ve siz Allah'ın kendi lütfundan talepte bulunun. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyi en iyi bilicidir.

33- Ve biz her biri için o anne baba ve o en yakınların bıraktığı şeyden, yakınlar (mirasçılar) yaptık. (Mirasçı olmadığı halde) yeminlerinizin bağladığı (mirastan hisse sözü verilen) kimselere de, hisselerini verin. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerinde tanıktır.

34- O adamlar (kocalar), Allah'ın (insanların) bir kısmını bir kısmın üzerine üstünleştirdiği şey nedeniyle ve (aile için) mallarından harcadıkları şey nedeniyle, o kadınların (eşlerin) üzerinde sorumluluk üstlenen, düzeni sürdürenlerdir. Bu durumda o düzgün kadınlar, o gönülden bağlanan, Allah'ın (onların haklarını) koruduğu şey nedeniyle o algılanmaması gereken (avret mahallerini) kollayan kadınlardır. Ve o kadınlar ki siz onların (geçimsizlikle) yükselmesinden kaygılanıyorsunuz, bu durumda onlara öğüt verin ve onları o yataklarda terk edin ve (devam ederlerse) onlara vurun. Yok eğer onlar size itaat ederlerse, artık siz onlara karşı (başka bir) yol peşine sakın düşmeyin. Şüphesiz ki Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

35- Ve eğer siz ikisinin arasının ayrışmasından kaygılanırsanız, bu durumda onun (erkeğin) mensup olduklarından bir hakem ve onun (kadının) mensup olduklarından bir hakem harekete geçirin. Bu ikisi eğer bir düzgünlük isterlerse, Allah o ikisinin (karı kocanın) arasını uygunlaştırır. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilicidir, en iyi haber alıcıdır.

36- Ve siz Allah'a kulluk edin ve O'na hiçbir şeyi sakın ortak koşmayın ve anne babaya ve o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o iş göremezlere ve o en yakınlığın sahibi o komşuya ve o uzak komşuya ve o yanınızdaki arkadaşa ve o yolun oğluna (yolda kalmışa) ve sağ ellerinizle sahip olduğunuz şeylere iyilikle (davranın). Şüphesiz ki Allah, çalımlanan, övünen olan kimseyi sevmez.

37- O kimseler ki cimrilik ederler ve o insanlara da o cimriliği buyururlar ve Allah'ın kendi lütfundan onlara verdiği şeyleri gizlerler. Ve biz o gerçeği örtücüler için bir alçaltıcı azap hazırladık.

38- Ve o kimseler ki mallarını o insanlara gösteriş olarak harcarlar ve Allah'a ve o sonraki güne inanmazlar. Ve kim ki o şeytan ona bir yakın arkadaş olursa, artık o ne kötü bir yakın arkadaştır.

39- Ve eğer onlar Allah'a ve o sonraki güne inanmış ve Allah'ın onlara rızık olarak verdiği şeylerden (gösterişsiz) harcamış olsalardı, ne olurdu? Ve Allah onları en iyi bilicidir.

40- Şüphesiz ki Allah, bir zerre ağırlığınca dahi haksızlık yapmaz. Ve eğer bir iyilik olursa, O onu katlandırır ve kendi katından bir büyük ödül verir.

41- Artık biz her bir ana toplumdan bir tanık getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman (halleri) nasıl olacak?

42- O gün gerçeği örtmüş olan ve o elçiye baş kaldırmış olan kimseler o yerle denk olmalarını gönülden arzu edecek ve onlar Allah'a karşı (söyledikleri) hiçbir sözü gizleyemeyecekler.

43- Ey inanmış olan kimseler, siz sarhoşken söylemekte olduğunuz şeyi bilinceye ve cünüpken de bir yolu geçen (seferde) olmanız hariç yıkanıncaya kadar, o kulluk görevine (namaza) sakın yaklaşmayın. Ve eğer siz hasta veya bir sefer üzerinde veya sizden biri o tuvaletten gelmiş veya o kadınlarla yoklaşmışsınız da bir su bulamadıysanız, bu durumda bir temiz toprağa yeltenin de yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Şüphesiz ki Allah, (hataları) yok sayıcıdır, çok bağışlayıcıdır.

44- Sen görmedin mi o kimseleri ki, o kitaptan bir hisse verilmişti? Onlar (o kitabı) o sapkınlığa değişiyorlar ve sizin de o yolu sapıtmanızı istiyorlar?

45- Ve Allah, sizin düşmanlarınızı en iyi bilendir. Ve yakın olarak Allah yeter. Ve yardımcı olarak da Allah yeter.

46- Yahudi* kimselerden bir kısmı o kelimeyi kendi konumlarından saptırıyorlar ve kendi dillerini eğip bükerek ve o yükümlülüğe dil uzatarak: "Biz işittik ve baş kaldırdık, sen işit işitemez olası" ve "Bizi güt" diyorlar. Ve eğer onlar: "Biz, işittik ve itaat ettik ve sen işit ve bize bak" demiş olsalardı, onlar için kesinlikle daha hayırlı ve daha sağlam olurdu. Fakat Allah onları gerçeği örtmeleri nedeniyle dışlamıştır. Artık onlar biraz olsun inanmazlar**.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 
** Galilen kelimesinin azlık dışında hiçlik anlamı da vardır. (Keşşaf) Burada hiçbir Yahudinin inanmamasının bağlamın kastettikleri ile alakalı olduğu dikkate alınmalıdır.

47- Ey o kitap verilmiş olan kimseler siz, bir takım yüzler ki bizim o yüzleri silip enselerine geri döndürmemiz* veya onları o dinlenme (günü) nin arkadaşlarını (yasakları çiğneyenleri) dışladığımız gibi dışlamamız öncesinden, sizin beraberinizde olan şeyi doğrulayıcı olarak indirdiğimiz şeye inanın. Allah'ın (azap) buyruğu (her zaman) yapılagelmiştir. 

(*) Bu, bir deyim olup, "Doğru yolu bir daha bulamayacak bir şekilde saptırmazdan, türlü türlü mahrumiyet ve zilletlere uğratmazdan önce" anlamındadır. (Kurtubi)

48- Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını (hesap gününde) bağışlamaz ve O, bunun berisinde olan şeyi kime dilerse bağışlar. Ve kim Allah'a ortak koşarsa, o kesinlikle bir büyük günah yakıştırmıştır.

49- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendi benliklerini arındırmaktadırlar? Aksine, Allah kimi dilerse arındırır. Ve onlar çekirdek lifi kadar haksızlığa uğratılmazlar.

50- Bak sen, onlar o yalanı Allah'a karşı nasıl da yakıştırıyorlar. Ve o bir apaçık günah olarak (onlara) yeter.

51- Sen görmedin mi o kimseleri ki, o kitaptan bir hisse verilmişti? Onlar Put'a ve o taşkınlık yapana (Tağut'a) inanıyorlar ve o gerçeği örtmüş olan kimseler için: "Bunlar yol bakımından, inanmış olanlardan daha doğrudur" diyorlar. 

52- İşte onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları dışlamıştır. Ve Allah kimi dışlarsa, artık sen onun için bir yardımcı asla bulamazsın.

53- Yoksa o hükümranlıktan bir hisse onlar için midir? Öyle olsaydı onlar o insanlara bir çekirdek dahi vermezlerdi.

54- Yoksa onlar, Allah'ın kendi lütfundan o insanlara verdiği şeyleri mi kıskanıyorlar? Oysa biz İbrahim'in hanedanına kesinlikle o kitabı ve o bilgeliği vermiştik ve biz onlara bir büyük hükümranlık da vermiştik.

55- Böylece onlardan kimi ona (İbrahim'e) inanmış ve onlardan kimi ondan uzaklaşmıştı. Ve bir çılgın ateş olarak cehennem yeter.

56- Şüphesiz ki o kimseler, bizim delillerimizi örttüler, biz onları ileride bir ateşe yaslandıracağız. Her ne zaman onların derileri pişip kızarsa, biz onların derilerini o azabı tatmaları için onların başkalarıyla değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah, en güçlüdür, en bilgedir.
 
57- Ve o kimseler ki, inandılar ve o düzgün işleri işlediler, biz onları bahçelere girdireceğiz ki onların altından o nehirler akar, onlar onlarda sonsuza dek sürekli kalıcılardır. Onlardaki temizlenmiş eşler onlar içindir. Ve biz onları bir koyu gölgeye girdireceğiz.

58- Şüphesiz ki Allah, o korunması gerekenleri onların mensuplarına (sahiplerine) geri vermenizi ve o insanların arasında karar verdiğiniz zaman o eşitlikle karar vermenizi size buyuruyor. Şüphesiz ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi görücüdür.

59-  Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'a itaat edin ve o elçiye de itaat edin ve sizden olan buyruk sahiplerine de. Yok eğer siz bir şeyde birbirinizle çekişecek olursanız, eğer ki Allah'a ve o sonraki güne inanıyorsanız, artık siz onu Allah'a ve o elçiye geri döndürün. Bu, daha hayırlı ve geri dönüşüm bakımından daha iyidir.

60- Sen görmedin mi o kimseleri ki, onlar sana indirilmiş olan şeye ve senden önce indirilmiş olan şeye inanmış olduklarını iddia ediyorlar da o taşkınlık yapana (Tağut'a) hakemleşmek istiyorlar? Oysa onu örtmekle buyurulmuşlardı. Ve o şeytan onları bir uzak sapkınlıkla saptırmayı istiyor.

 61- Ve onlara: "Siz, Allah'ın indirdiği şeye ve o elçiye gelin" denildiği zaman, sen o ikiyüzlülerin senden uzaklaştıkça uzaklaşmakta olduklarını görürsün.

62- Artık kendi ellerinin öncelediği şeyler nedeniyle onlara bir musibet değdiği zaman (halleri) nasıl olacak? Sonra onlar sana: "Biz bir iyilik ve bir uygunluktan başka  bir şey istemedik" diye, Allah'a bilinçli yemin ederek gelecekler.

63- İşte onlar öyle kimselerdir ki, onların kalplerindeki şeyi Allah bilmektedir. Bu durumda sen onlardan yana kayıtsız kal ve onlara öğüt ver ve onların kendi benliklerine bir ulaşan söz söyle.

64- Ve biz hiçbir elçiyi Allah'ın onayıyla itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik. Ve eğer onlar kendi benliklerine haksızlık yaptıkları zaman sana gelmiş olsalar da Allah'a bağışlanma isteseler ve o elçi de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle Allah'ı lütufla çokça dönücü, şefkati sürekli olarak bulacaklardı.

65- Hayır senin Efendine ant olsun ki, onlar kendi aralarındaki dallanıp budaklanan şeylerde seni hakem yapıncaya, sonra senin yerine getirdiğin şeyden kendi benliklerinde bir burukluk bulmadan tam bir teslimiyetle teslim oluncaya kadar, inanmış olmazlar.

66- Ve eğer biz onlara benliklerinizi (savaşmak suretiyle) öldürün veya yurtlarınızdan çıkın diye yazmış olsaydık, içlerinden bir azı dışında onu yapmazlardı. Ve eğer onlar onunla öğütlenmekte oldukları şeyi yapsalardı, onlar için kesinlikle daha hayırlı ve (inançları) sabitlikçe daha çetin olurdu.

67- 68- Ve o takdirde biz onlara kendi katımızdan kesinlikle bir büyük ödül verirdik ve onları kesinlikle bir dosdoğru yola iletirdik.

69- Ve kim Allah'a ve o elçiye itaat ederse, artık onlar Allah'ın kendilerini gönendirdiği o habercilerden ve o doğru söyleyenlerden ve o tanıklardan ve o düzgün işleri işleyenlerden olan kimselerin beraberindedir. Ve işte onlar yoldaşça ne iyidir.

70- Bu, Allah'tan o lütuftur. Ve en iyi bilici olarak Allah yeter.

71- Ey inanmış olan kimseler, siz sakınma tedbirinizi alın da küçük birlikler halinde sefere çıkın veya toplu halde sefere çıkın.

72- Ve şüphesiz ki ağır davranacak kimseler kesinlikle sizin içinizdedir. Eğer ki size bir musibet değerse o: "Allah gerçekten beni gönendirdi de (iyi ki) o zaman ben onların beraberinde tanık olarak bulunmadım" diyecektir.

73- Ve ant olsun ki eğer size Allah'tan bir lütuf değerse de, sizinle kendisi arasında bir gönül bağı olmamış gibi kesinlikle o: "Ah keşke ben de onların beraberinde olsaydım da, bir büyük başarıyı elde etseydim" diyecektir.

74- O halde o yakın yaşamı o sonraki (yaşama)  değişecek kimseler, Allah'ın yolunda öldürüşsün. Ve kim Allah'ın yolunda öldürüşür de, öldürülürse veya yenerse, artık biz ona ileride bir büyük ödül vereceğiz.

75- Ve size ne oluyor ki; Allah'ın yolunda ve: "Ey Efendimiz, sen bizi bu kasabadan çıkar ki onun mensupları haksızlık yapmaktadır ve bize kendi katından bir yakın tayin et ve bize kendi katından bir yardımcı tayin et"  diyen, o adamlardan ve o kadınlardan ve o çocuklardan (oluşan) zayıf düşürülmüş kimselerin uğrunda öldürüşmüyorsunuz?

76- İnanmış olan kimseler, Allah'ın yolunda öldürüşürler. Ve gerçeği örtmüş olan kimseler ise, o taşkınlık yapanın (Tağut'un) yolunda öldürüşürler. Öyleyse siz, o şeytanın yakınları ile öldürüşün. Şüphesiz ki o şeytanın plânı, zayıftır.

77- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendilerine: "Siz ellerinizi (öldürüşmekten şimdilik) alıkoyun ve o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin" denilmişti? Onların üzerine o öldürüşme yazıldığında onlardan bir bölük, birden o insanlardan Allah'ın çekincesi gibi hatta daha çetin bir çekinmeyle çekiniyorlar. Ve onlar: "Ey Efendimiz, sen neden bize bu öldürüşmeyi yazdın? Bizi bir yakın süreye kadar sonralamalı değil miydin?" dediler. Sen de ki: "O yakın (yaşamın) yararı bir azdır. Ve o sonraki (yaşam) ise korunmuş olan kimse için daha hayırlıdır. Ve siz bir çekirdek lifi kadar haksızlığa uğratılmasınız."

78- Siz nerede olursanız o ölüm size yetişişecektir; Ve eğer ki siz sağlamlaştırılmış kalelerde olsanız da. Ve eğer onlara bir iyilik değerse: "Bu, Allah'ın yanındandır" derler. Ve eğer onlara bir kötülük değerse: "Bu, senin yanındandır" derler. Sen de ki: "Her biri Allah'ın yanındandır." Şimdi bu topluluğa ne oluyor ki bir sözü kavramaya yanaşmıyorlar?

79- Sana bir iyilikten değmiş olan şey, Allah'tandır. Ve sana bir kötülükten değmiş olan şey de kendi benliğindendir. Ve biz seni o insanlara bir elçi olarak gönderdik. Ve (buna) bir tanık olarak Allah yeter.

80- Kim o elçiye itaat ederse, kesinlikle Allah'a itaat etmiştir. Ve kim (başka tarafa) yakınlaşırsa, artık biz seni onlara koruyucu olarak göndermedik.

81- Ve onlar (senin yüzüne karşı) "itaat" diyorlar. Fakat senin yanından (ayrılıp başka yere) belirdikleri zaman ise onlardan bir zümre senin dediğinin tersine gece planı kuruyor. Allah onların gece planlamakta olduğu şeyleri yazmaktadır. Artık sen onlardan yana kayıtsız kal ve Allah'ı üstlenici edin. Ve üstlenici olarak Allah yeter.

82- Onlar bu okunan (Kur'an)ı hiç derinlemesine düşünmezler mi? Ve eğer o Allah'tan başkasının yanından olsaydı, onlar onda kesinlikle birçok aykırılık bulacaklardı.

83- Ve onlara (ifşa edilmemesi gereken) o güvenden veya o kaygıdan (gizli) bir buyruk geldiği zaman, onu ifşa ediyorlar. Ve eğer onu (ifşa etmek yerine) o elçiye ve içlerinden buyruk sahiplerine geri döndürselerdi, içlerinden onun derinliğini  kavrayabilen kimseler, onu kesinlikle bilirdi. Ve eğer Allah'ın sizin üzerinizde lütfu ve kendi şefkati olmasaydı, hepiniz o şeytanı kesinlikle izlerdiniz.

84- O halde sen Allah'ın yolunda öldürüş. Sen kendi benliğinden başkasıyla sorumlu değilsin ve o inananları da teşvik et. Allah'ın gerçeği örtmüş olan kimselerin kötülüğünü alıkoyması (bu yolla) umulur. Ve Allah, kötülük bakımından en çetindir ve caydırıcılık bakımından da en çetindir.

85- Kim bir iyi eşlikçilikle eşlikçilikte bulunursa, ona ondan bir (güzel) hisse olur. Ve kim bir kötü eşlikçilikle eşlikçilikte bulunursa, ona da ondan bir sorumluluk olur. Ve Allah, her şeyin üzerinde bir eksiksiz ihtiyaç karşılayıcıdır.

86- Ve siz bir esenlik ile esenlendiğiniz zaman, artık siz de ondan daha iyisiyle veya onu (aynısıyla) geri döndürerek esenleyin. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerinde hesap görücüdür.

87- Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, o kalkışın gününe kesinlikle sizi toplayacaktır ki onda hiçbir kuşku yoktur. Ve söz bakımından Allah'tan daha doğru kimdir?

88- Size ne oluyor ki o ikiyüzlüler hakkında iki karşı birliğe ayrıldınız? Oysa Allah onları kazandıkları nedeniyle baş aşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığı kimseyi siz mi doğruya iletmek istiyorsunuz? Ve Allah kimi saptırırsa, artık sen onun için bir yol asla bulamazsın.

89- Onlar, gerçeği örttükleri gibi sizin de gerçeği örtmenizi, böylece (onlarla) denk olmanızı gönülden arzu ettiler. Artık onlar Allah'ın yolunda (yurtlarını) terk edinceye kadar, siz onlardan hiçbirini yakınlar edinmeyin. Yok eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, artık siz onları bulduğunuz yerde tutun ve öldürün. Ve onlardan hiçbirini bir yakın ve bir yardımcı olarak sakın edinmeyin.

90- Sizinle onların arasında bir yeminle bağlanmış söz bulunan bir topluluğa ilişenler veya sizinle öldürüşmekten veya kendi toplulukları ile öldürüşmekten göğüsleri sıkışmış olarak size gelmiş olan kimseler başka. Ve eğer Allah dilemiş olsaydı, onları size karşı kesinlikle yetkilendirir, böylece onlar da sizinle öldürüşürlerdi. Yok eğer onlar sizden uzaklaşırlar da sizinle öldürüşmezler ve sizi o barışla karşılarlarsa, artık Allah size onlara karşı bir yol bırakmamıştır.

91- Siz, diğerlerini de hem sizden güvende olmayı hem de kendi topluluklarından güvende olmayı istiyor olarak bulacaksınız. Onlar her ne zaman o ayartmayı (körüklemeye) geri döndürülseler, onun içine hemen baş aşağı atlarlar. Eğer onlar sizden uzaklaşmazlar ve sizi o barışla karşılamazlar ve ellerini sizden alıkoymazlarsa, artık siz onları ele geçirdiğiniz yerde tutun ve öldürün. Ve işte onlar, bizim onlara karşı size bir apaçık yetki bıraktıklarımızdır.

92- Ve bir inanan için bir inananı kusur dışında öldürmesi söz konusu değildir. Ve kim bir inananı kusurla öldürürse, bir inanan boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirme ve (öldürülenin) mensup olduğuna teslim edilmiş bir diyet vardır, onların (diyeti) bağışlamaları başka. Eğer ki (öldürülen) bir inanan olmakla birlikte size bir düşman topluluktan ise, bir inanan boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirme vardır. Ve eğer (öldürülen) sizinle onların arasında bir yeminle bağlanmış söz bulunan bir topluluktan ise, kendi mensup olduğuna teslim edilmiş bir diyet ve bir inanan boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirme vardır. Fakat kim bunu bulamadıysa, Allah'tan lütufla bir dönüş olarak birbirini izleyen iki ay oruç vardır. Ve Allah, en iyi bilicidir, en bilgedir.

93- Ve kim bir inananı kasıtlı olarak öldürürse, onun karşılığı cehennemdir ki, onda sürekli olarak kalıcıdır. Ve Allah ona hiddetlenmiş ve onu dışlamış ve ona büyük azap hazırlamıştır. 

94- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'ın yolunda o yerde (yola ayak) vurduğunuz (sefere çıktığınız) zaman, duruma açıklık kazandırın ve sizi o barışla karşılamış olan kimseye, o yakın yaşamın sunumunun peşine düşerek sakın: "Sen bir inanan değilsin" demeyin. Bir çok ganimetler Allah'ın yanındadır. Önceden siz öyle idiniz de Allah sizin üzerinize büyük iyilikte bulundu, öyleyse duruma açıklık kazandırın. Şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

95- 96- O inananlardan o zorluğun sahibi olmadığı halde (savaşa çıkmayarak) o oturanlarla, Allah'ın yolunda mallarıyla ve benlikleriyle o güçlerini kullananlar, denk olmaz. Allah, mallarıyla ve benlikleriyle o güçlerini kullananları, o oturanların üzerine kademe bakımından lütuflandırmıştır. Ve Allah her birine de o iyiliği söz vermiştir. Ve Allah o güçlerini kullananları, oturanların üzerinde kendisinden kademeler ve bir bağışlama ve bir şefkat ve bir büyük ödülle lütuflandırmıştır. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

97- Şüphesiz o kimseler ki, o melekler onların benliklerin haksızlık yapanları olarak ömürlerini tamamlamışlardır, onlara: "Siz ne haldeydiniz?" dediler. Onlar da: "Biz o yerde zayıf  düşürülmüşlerdik" dediler. Onlar (melekler): "(Mekke dışındaki)Allah'ın arzı kapsayıcı değil miydi? Siz de onda hicret etseydiniz ya" dediler. İşte onlar var ya, onların sığınacak yeri cehennemdir. Ve ne kötü bir varış yeridir.

98- O adamlardan ve o kadınlardan ve o çocuklardan (oluşan) bir çareye güç yetiremez o zayıf düşürülmüşler ve (Medine'ye gidebilmek için) bir yola iletilemezler başka.

99- Bu durumda işte onlar, Allah'ın onlardan (hatalarını) yok sayması umulanlardır. Ve Allah, (hataları)  yok sayıcıdır, çok bağışlayıcıdır.

100- Ve kim Allah'ın yolunda (yurdunu) terk ederse, o yerde (ayrıldığı topluluğun burunlarının sürtülmesine neden olacak) birçok imkan ve (maddi) kapsayıcılık bulur. Ve kim de evinden Allah'a ve O'nun elçisine (yurdunu) terk ederek çıkar, sonra kendisine o ölüm yetişirse, onun ödülü kesinlikle Allah'ın üzerine düşmüştür. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

101- Ve siz o yerde (yola ayak) vurduğunuz (sefere çıktığınız) zaman, eğer o gerçeği örtmüş olan kimselerin sizi ayartmalarından kaygılanırsanız, o kulluk görevinden (namazdan) kısaltma yapmanızda artık sizin üzerinize bir sakınca olmaz. Şüphesiz ki o gerçeği örtücüler size bir apaçık düşmandırlar. 

102- Ve sen onların içinde olup da onlara o kulluk görevini (namazı) ayakta tutmaya kaldırdığın zaman, artık içlerinden bir zümre senin beraberinde ayağa kalksın ve silâhlarını da (yanlarında) tutsunlar. Onlar secde ettikleri zaman, (sonraki ekip) arkanızda olsunlar. Ve kulluk görevini (namazı) yerine getirmemiş sonraki bir zümre gelsin ve senin beraberinde kulluk görevini (namazı) yerine getirsinler, sakınma tedbirlerini ve silâhlarını (yanlarında) tutsunlar. Gerçeği örtmüş olan kimseler gönülden arzu etti ki, silâhlarınızdan ve yararlılıklarınızdan duyarsız kalasınız da üzerinize bir tek saldırıyla saldırsınlar. Ve eğer yağmurdan bir rahatsızlık olur veya siz hasta olursanız, silâhlarınızı (başka bir yere) koymanızda, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve siz sakınma tedbirinizi (yanınızda) tutun. Şüphesiz ki Allah, o gerçeği örtücülere bir alçaltıcı azap hazırlamıştır.

103- Böylece siz o kulluk görevini (namazı) yerine getirdiğiniz zaman, artık Allah'ı ayakta olarak ve oturarak ve yanlarınız üzereyken (yani savaşırken de her durumda) hatırlayın.  Yatıştığınız zaman ise, o kulluk görevini (namazı kısaltmadan) ayakta tutun. Şüphesiz o kulluk görevi (namaz) o inananların üzerine bir vakitlenmiş yazgıdır.

104- Ve siz o topluluğun peşine düşmekte sakın gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duymakta oluyorsanız, şüphesiz ki onlar da sizin acı duymakta olduğunuz gibi acı duyuyorlar. Ve siz onların Allah'tan beklemeyecekleri şeyleri bekliyorsunuz. Ve Allah, en iyi bilicidir, en bilgedir.

105- Şüphesiz ki biz o kitabı sana o insanların arasında Allah'ın sana gösterdiği şeyle karar vermen için o gerçekle indirdik. Ve sen hainler için sakın bir çekişen olma.

106- Ve sen Allah'a bağışlama iste. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

107-Ve sen kendi benliklerine hainlik etmekte olan kimselerden yana da sakın söz dalaşı yapma. Şüphesiz ki Allah, hainlikte direnen günahkâr olan kimseleri sevmez.

108- Onlar, (ihanetlerini) o insanlardan saklı tutabilirler ve Allah'tan saklı tutamazlar. Oysa O, o söylenenden hoşnut olmayacağı şeyleri gece planlamakta oldukları zaman onların beraberindedir. Ve Allah, onların işlemekte oldukları şeyleri kuşatıcıdır.

109- İşte siz onlarsınız ki o yakın yaşamda onlardan yana söz dalaşı yaptınız, peki ya o kalkışın günü Allah'a karşı onlardan yana kim söz dalaşı yapacak? Ya da kim onlara bir üstlenici olacak?

110- Ve kim bir kötülük işler veya kendi benliğine haksızlık yapar sonra da Allah'a bağışlama isterse, Allah'ı çok bağışlayıcı, şefkati sürekli olarak bulacaktır.

111- Ve kim bir günah kazanırsa, onu ancak ve ancak kendi benliğine karşı kazanır. Ve Allah en iyi bilicidir, en bilgedir.

112- Ve kim bir kusur ya da günah kazanır, sonra da onu işlemeyen birine atarsa, kesinlikle bir dehşetli yalan ve bir apaçık günah yüklenmiştir.

113- Ve eğer Allah'ın senin üzerinde lütfu ve kendi şefkati olmasaydı, içlerinden bir zümre kesinlikle seni saptırmaya yeltenirdi. Oysa onlar kendi benliklerinden başkasını saptıramıyorlar ve sana da hiç bir şeyden zarar veremiyorlar. Ve Allah sana o kitabı ve o bilgeliği indirmiş ve sana bilmekte olmadığın şeyleri öğretmiştir.  Ve (böylelikle) Allah'ın senin üzerindeki lütfu büyük olmuştur.

114- Onların gizli konuşmalarının birçoğunda hiçbir hayır yoktur. Bir bağışı veya benimsenmişi veya o insanların arasını bir düzeltmeyi buyurmuş olan kimsenin ki başka. Ve kim Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek için bunu yaparsa, artık biz ona ileride bir büyük ödül vereceğiz.

115- Ve kim kendisine o doğruya iletenin apaçık belli olması sonrasından o elçiyle ayrışır ve o inananların yolundan başkasını izlerse, biz onu yakınlaştığı şeye yakınlaştırır ve (sonunda) onu cehenneme yaslandırırız. Ve ne bir kötü varış yeridir.

116- Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz ve bunun berisinden olan şeyi kime dilerse bağışlar. Ve kim Allah'a ortak koşarsa, o kesinlikle bir uzak sapkınlıkla sapmıştır.

117- Onlar, O'nun berisinden birtakım dişilerden başkasını çağırmıyorlar. Ve onlar, bir inatçı şeytandan başkasını çağırmıyorlar.

118- 119- Allah onu dışlamış ve o da: "Ant olsun ki ben senin kullarından bir belirlenmiş hisseyi kesinlikle kendime edineceğim. Ve ant olsun ki ben onları kesinlikle saptıracağım ve kesinlikle onların boş arzularda bulunmalarını sağlayacağım ve  kesinlikle onlara buyuracağım da o gönenç sağlayan hayvanların kulaklarını yaracaklar ve kesinlikle onlara emredeceğim de, Allah'ın yaratışını başkalaştıracaklar" demişti. Kim o şeytan'ı Allah'ın berisinden bir yakın edinirse, o kesinlikle bir apaçık ziyanla ziyan etmiştir.

120- O, onlara söz veriyor ve onların boş arzularda bulunmalarını sağlıyor. Ve o şeytan onlara bir aldatmadan başkasını söz vermiyor.

121- İşte onlar var ya, onların sığınacak yeri cehennemdir ve ondan bir kaçış yeri de bulamazlar.

122- Ve o kimseler ki, inandılar ve o düzgün işleri işlediler, biz onları bahçelere girdireceğiz ki, onların altından o nehirler akar, onlar onlarda sonsuza dek sürekli kalıcılardır. (Bu), Allah'ın bir gerçek söz vermesidir. Ve sözce Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?

123- (Bu söz) sizin boş arzularınıza ve o kitabın mensuplarının boş arzularına göre değildir. Kim bir kötülük işlerse, onunla karşılık görür. Ve kendisi için Allah'ın berisinden bir yakın ve bir yardımcı bulamaz.

 124- Ve bir erkekten veya bir dişiden kim bir inanan olarak o düzgün işleri işlerse, artık onlar o bahçeye girecekler ve bir çekirdek kadar haksızlığa uğratılmayacaklar.

125- Ve yükümlülük bakımından daha iyi kimdir o kimseden ki, o kendi yüzünü iyilik eden olarak Allah'a teslim etmiş ve (fıtrat yasalarına) meylederek İbrahim'in inanç çizgisini izlemiştir? Ve Allah İbrahim'i bir dost edinmişti.

126- O göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa, Allah'ındır. Ve Allah, her bir şeyi kuşatıcıdır.

127- Ve onlar senden o kadınlar hakkında görüş bildirmeni istiyorlar. Sen de ki: "Allah, onlar hakkında size görüş bildiriyor. Ve sizin kendilerine yazılmış şeyi vermeyip onlarla evlenmeye ilgi duyduğunuz o kadınların yetimleri ve o çocuklardan zayıf düşürülmüşler ve o yetimlere karşı sizin hakkaniyeti ayağa kaldırmanız hakkında size o kitapta peşi sıra okunmakta olan şey var. Ve siz bir hayırdan ne işliyorsanız, şüphesiz ki Allah, onu en iyi bilicidir."

128- Ve eğer bir kadın kocasından bir (geçimsizlikle) yükselme veya bir kayıtsızlıktan kaygılanırsa, karı ve kocanın aralarını bir uzlaşıyla düzeltmelerinde her ikisinin de üzerine hiçbir sakınca olmaz. Ve o uzlaşı, daha hayırlıdır. Ve o benlikler o tamahkarlığa hazırlanmıştır. Ve eğer siz iyi davranırsanız ve korunursanız, şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

129- Ve eğer siz ne kadar düşkün olsanız da, o kadınların arasında eşit davranmaya asla güç yetiremeyeceksiniz. Öyleyse siz bütün meylinizle (bir kadına) sakın meyletmeyin ki, diğerini (askıya) asılmış gibi bırakmayın. Ve eğer siz düzeltirseniz ve korunursanız, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

130- Ve eğer ikisi ayrılırlarsa, Allah her birini kendi kapsayıcılığından (vererek) ihtiyaçsızlaştırır. Ve Allah, (her şeyi) kapsayıcıdır, en bilgedir.

131- Ve o göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa, Allah'ındır. Ve ant olsun ki biz, sizden önce o kitap verilmiş olan kimselere ve size de "Siz Allah'a karşı korunun" diye tembihledik. Ve eğer siz gerçeği örterseniz, şüphesiz ki göklerde olan şeyler ve yerde olan şeyler Allah'ındır. Ve Allah, bir ihtiyaçsızdır, bir övgüye çok layıktır.

132- Ve o göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa, Allah'ındır. Ve üstlenici olarak Allah yeter.

133- Eğer O dilerse sizi giderir de ey o insanlar ve (yerinize) sonrakileri getirir. Ve Allah, buna güç yetiricidir.

134- Kim o yakın (yaşam) dönüşümünü isterse, artık o yakın (yaşamın) ve o sonraki (yaşamın) dönüşümü Allah'ın yanındadır. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi görücüdür.

135- Ey inanmış olan kimseler, eğer kendi benlikleriniz veya anne baba ve o en yakınlar aleyhine de olsa, siz Allah için hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olun. Eğer (davalı ve davacı) bir ihtiyaçsız veya bir muhtaç olsa da, bu durumda Allah her ikisine de daha yakındır. Öyleyse siz eşit davranmada o keyfi eğilimi sakın izlemeyin. Ve eğer siz eğip büker veya (şahitlikten) yana kayıtsız kalırsanız, artık şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

136- Ey inanmış olan kimseler, siz inanın Allah'a ve kendi elçisine ve o kitaba ki onu kendi elçisine indirmiştir ve o kitaba ki onu önceden indirmiştir. Ve kim Allah'ı ve O'nun meleklerini ve O'nun kitaplarını ve O'nun elçilerini ve o sonraki günü (reddederek) örterse, o kesinlikle bir uzak sapkınlıkla sapmıştır.

137- Şüphesiz ki o kimseler, (önce) inandılar, sonra gerçeği örttüler, sonra inandılar, sonra (yine) gerçeği örttüler, sonra da gerçeği örtmeyi artırdılar, Allah onları asla bağışlayacak değildir ve onları bir yola iletecek de değildir.

138- Sen o ikiyüzlülere bir acı verici azabın onlar için olduğunu müjdele.

139- Onlar öyle kimselerdir ki, o inananların berisinden o gerçeği örtücüleri yakınlar ediniyorlar. Onlar, o güçlülüğün peşine onların yanında mı düşüyorlar? Oysa şüphesiz ki o güçlülük, bütünüyle Allah'ındır.

140- Ve O size o kitapta kesinlikle: "Siz, Allah'ın delillerini, onlar örtülüyor ve onlarla alay ediliyor olarak işittiğiniz zaman, onlar sözün başkasına dalıncaya kadar, artık onların beraberinde sakın oturmayın, aksi takdirde şüphesiz ki sizler de onların  örneği gibisiniz." diye (öğüt) indirmiştir. Şüphesiz ki Allah, o ikiyüzlüleri ve o gerçeği örtücülerin tümünü cehennemde toplayıcıdır.
 
141- Onlar öyle kimselerdir ki, sizi bekleyip dururlar. Yok eğer size Allah'tan bir fetih olursa onlar: "Biz sizin beraberinizde değil miydik?" derler. Ve eğer o gerçeği örtücüler için bir hisse olursa onlar: "Biz sizin alanınızda (beraberce) o inananlar(ın zararın)dan alıkoymadık mı?" derler. Artık Allah, o kalkışın günü sizin aranızda karar verecektir. Ve Allah, o gerçeği örtücülere, o inananlara karşı asla bir yol vermeyecektir.

142- Şüphesiz o ikiyüzlüler (güya) Allah'ı aldatıyorlar, Oysa O, onları aldatandır. Ve onlar o kulluk görevine (namaza) kalktıkları zaman üşenerek kalkmaktadırlar, o insanlara gösteriş yaparlar ve onlar Allah'ı bir az olsun hatırlamazlar.

143- Bunun (iki taraf) arasında bocalayanlar olarak. Ne onlara ve ne de bunlara (karşı net bir duruş sergilemezler). Ve Allah kimi saptırırsa, artık sen onun için bir yol asla bulamazsın.

144- Ey inanmış olan kimseler, siz o gerçeği örtücüleri o inananların berisinden yakınlar sakın edinmeyin. Siz, Allah'a kendinize karşı bir apaçık yetki vermek mi istiyorsunuz?

145- Şüphesiz ki o ikiyüzlüler, o ateşten o en aşağı tabakadadır. Ve sen onlar için bir yardımcı asla bulamazsın.

146- İtaate dönmüş ve (durumlarını) düzeltmiş ve Allah'a sımsıkı sarılmış ve yükümlülüklerini sadece Allah'a özgülemiş olan kimseler başka. Artık onlar o inananların beraberindedir. Ve Allah, o inananlara ileride bir büyük ödül verecektir.

147- Eğer siz şükrederseniz ve inanırsanız, Allah sizin azabınızı ne yapacak? Ve Allah, şükrün karşılığını vericidir, en iyi bilicidir.

148- Allah o söylenenden, o kötü olanının açığa vurmasını sevmez, haksızlık yapılmış kimse başka. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

149- Eğer siz bir hayrı belirtirseniz veya onu saklı tutarsanız veya bir kötülükten yok sayarsanız, artık şüphesiz ki Allah da (kötülükleri) yok sayıcıdır, güç yetiricidir.

150- 151- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'ı ve O'nun elçilerini(n getirdiklerini) örtüyorlar ve Allah ve O'nun elçilerinin arasını ayrıştırmak istiyorlar ve: "Biz bir kısmına inanırız ve bir kısmını örteriz" diyor ve bu ikisi arasında bir yol edinmek istiyorlar. İşte onlar, o gerçek örtücülerin ta kendileridir. Ve biz gerçeği örtücüler için bir alçaltıcı azap hazırladık.

152- Ve o kimseler ki, Allah'a ve O'nun elçilerine inandılar ve onlardan hiçbir kimsenin arasını ayrıştırmadılar. İşte onlara ödülleri ileride verilecektir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

153- O kitabın mensupları senden üzerlerine gökten bir kitap indirmeni talep ediyor. Onlar bundan daha büyüğünü kesinlikle Musa'ya talep etmişler: "Sen, bize Allah'ı açıkça göster" demişlerdi. Bunun üzerine haksızlıkları nedeniyle onları o yıldırım tutmuştu. Sonra onlar kendilerine o apaçık belgeler gelmesi sonrasından o buzağıyı (tanrı) edinmişlerdi de biz bu (hataları)ndan da yok saymış ve Musa'ya bir apaçık yetki vermiştik. 

154- Yeminle bağlanmış sözleri nedeniyle biz Tur'u onların üstlerine yükseltmiş ve onlara: "Siz o kapıdan secde ederek girindemiş ve yine biz onlara: "O dinlenme (günün)de sakın aşırı gitmeyin" demiş ve onlardan bir yeminle bağlanmış kaskatı söz almıştık. 

155- Yeminle bağlanmış sözlerini bozmaları ve Allah'ın delillerini örtmeleri ve o habercileri bir  gerçek olmaksızın öldürmeleri ve onların: "Kalplerimiz (senin bizi çağırdığına karşı) kılıflıdırdemeleri nedeniyle ki; Aksine, gerçeği örtmeleri sebebiyle Allah onların (kalplerin) üzerine damga vurmuştur. Artık onlar biraz olsun inanmazlar*. 

* Galilen kelimesinin azlık dışında hiçlik anlamı da vardır. (Keşşaf) Burada hiçbir Yahudinin inanmaması bağlamın kastettikleri ile alakalı olduğu dikkate alınmalıdır.

156- Ve bir de onların gerçeği örtmeleri ve Meryem'in üzerine bir dehşetli büyük yalan demeleri...

157- Ve onların: "Şüphesiz ki biz Allah'ın elçisi Meryem'in oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demeleri. Ve onu öldüremediler de onu asamadılar da. Fakat onlara benzetildi. Ve şüphesiz ki onun hakkında aykırılığa düşen kimseler, ondan yana kesinlikle bir kararsızlık içindedirler. Onların, onun hakkında o kanıyı izlemekten başka hiçbir bilgileri yoktur. Ve onlar onu kesinkes öldüremediler.

158- Aksine, Allah onu kendisine yükseltti. Ve Allah, en güçlüdür, en bilgedir.

159- Ve o kitabın mensuplarından kimse yoktur ki onun (İsa'nın) ölümünden önce ona (İsa'ya) inanmasın. Ve o kalkışın günü o da (İsa) onlara bir tanık olacaktır.

160- 161- Yahudi* kimselerden bir kısmının haksızlıkları nedeniyle ve birçoklarını Allah'ın yolundan uzaklaştırmaları ve o faizi almaları oysa ki ondan kesinlikle vazgeçirilmişlerdi ve o insanların mallarını o geçersizlikle yemeleri nedeniyle, serbestleştirilmiş (bazı) temizleri biz onlara yasaklaştırdık. Ve biz onlardan o gerçeği örtenler için bir acı verici azap hazırladık.

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

162- Fakat onlardan o bilgide derinleşenler ve o inananlar, sana indirilmiş olan şeye ve senden önce indirilmiş olan şeye inanırlar. Ve o kulluk görevini ayakta tutanlara ve o arınmayı yerine getirenlere ve Allah'a ve o sonraki güne inananlara işte biz onlara yakında bir büyük ödül vereceğiz.

163- Şüphesiz ki biz Nuh'a ve ondan sonraki o habercilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve biz İbrahim'e ve İsmail'e ve İshak'a ve Yakub'a ve o torunlara ve İsa'ya ve Eyyub'a ve Yunus'a ve Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Ve biz Davud'a da (vahyimizi) yazılı metin (Zebur)  olarak verdik.

164- Ve öyle elçilere ki biz onları önceden sana kesinlikle anlattık ve öyle elçilere (vahyettik) ki biz onları sana anlatmadık. Ve Allah Musa ile sözlü olarak iletişim kurdu.

165- Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak elçiler (gönderdik) ki o elçilerden sonra o insanların Allah'a karşı bir delili olmasın. Ve Allah, en güçlüdür, en bilgedir.

166- Fakat Allah sana indirdiği şeye tanıklık eder ki O, onu kendi bilgisiyle indirmiştir. Ve o melekler de tanıklık ederler. Ve tanık olarak Allah yeter.

167- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örttüler ve Allah'ın yolundan uzaklaştırdılar, onlar kesinlikle bir uzak sapkınlıkla sapmışlardır.

168- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örttüler ve haksızlık yaptılar, Allah onları kesinlikle bağışlayacak değildir ve onları kesinlikle bir yola iletecek de değildir.

169- Cehennem yolu hariç, onda sonsuza dek kalıcıdırlar. Ve bu, Allah'a göre kolaydır.

170- Ey o insanlar, o elçi size Efendinizden kesinlikle o gerçeği getirmiştir. Öyleyse kendinize bir hayır olarak siz inanın. Ve eğer siz gerçeği örterseniz, şüphesiz ki o göklerde ve o yerde ne varsa Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilicidir, en bilgedir.

171- Ey o kitabın mensupları, siz yükümlülüğünüzde sakın ileri gitmeyin ve Allah'a karşı o gerçekten başkasını sakın söylemeyin. Meryem'in oğlu İsa Mesih, ancak ve ancak Allah'ın elçisi ve O'nun bir kelimesidir. O, onu Meryem'e karşılaştırmıştır ve O'ndan bir esintidir. Öyleyse siz Allah'a ve O'nun elçilerine inanın ve "(Tanrı) üçtür" sakın demeyin. (Bunu demekten) kendinize bir hayır olarak vazgeçin. Allah, ancak ve ancak bir tek tanrıdır. O, bir çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. O göklerde ne varsa ve o yerde ne varsa O'nundur. Ve üstlenici olarak Allah yeter.

172- Mesih ve o yakınlaştırılmış melekler, (hesap gününde) Allah'a bir kul olmaktan asla kaçınmayacaktır. Ve kim O'na kulluk etmekten kaçınır ve büyüklük taslarsa, artık O onları yakında kendisine toplu olarak sürüp toplayacaktır.

173- Şimdi, inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselere gelince, O onların ödüllerini tastamam verecek ve kendi lütfundan da artıracaktır. Ve kaçınan ve büyüklük taslayan kimselere gelince, artık O onları bir acı verici azapla azaplandıracaktır. Onlar kendileri için Allah'ın berisinden bir yakın ve bir yardımcı da bulamazlar.

174- Ey o insanlar, size Efendinizden bir sağlam kanıt kesinlikle geldi ve biz size bir apaçık ışık indirdik.

175- Şimdi Allah'a inanmış ve O'na sımsıkı sarılmış olan kimselere gelince, artık O onları kendisinden bir şefkate ve lütfa girdirecek ve onları kendisine bir dosdoğru yoluna ilecektir.

176- Onlar senden görüş bildirmeni istiyorlar. Sen de ki: "Allah, Kelale (babası ve çocuğu olmayan) hakkında size görüş bildiriyor. Eğer bir erkek yok olur (ölür), onun da bir çocuğu yok bir kız kardeşi varsa, bu durumda bıraktığı şeyin yarısı onadır. Ve eğer onun (kız kardeşin) bir çocuğu yoksa, o (erkek kardeş) ona mirasçı olur. Yok eğer (varis) iki kız kardeş olursa, bıraktığı şeyin üçte ikisi onlaradır. Ve eğer kardeşler adamlar ve kadınlar  olmuşlarsa, artık erkek için o iki dişinin hissesi vardır." Allah size saparsınız diye açıklıyor. Ve Allah, her bir şeyi en iyi bilicidir.


14 Ocak 2019 Pazartesi

Süleymaniye Vakfı Mealinde Al-i İmran s. 93. Ayetine Verilen Anlam Üzerinde Bir Mülahaza

Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinin karşılaştırmalı olarak farklı meallerden okuyan bir meal okuyucusu, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde, bu ayetin mealinin diğer meallerden farklı olduğunu görecek, hangi mealin doğru olduğu yönündeki sorusuna cevap aramaya gidecektir. Yazımızın konusu bu ayetin hangi çevirisinin doğru olabileceği üzerinedir.

Öncelikle ilgili ayetin 94. ayet ile birlikte Arapça metnini ve Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan çevirisini vermek istiyoruz. 

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِنْ قَبْلِ أَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

93- (Yahudiler dediler ki) Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in[1*] kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.”[2*] 

94- Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanını Allah'a mal edenler yanlış yapanlardır. 


[1*] Yakup (as)’nin lakabı İsrail’dir. Bu nedenle onun soyundan gelenlere İsrailoğulları denir. Tevrat’ın Musa aleyhisselama indirilen kitap olduğu söylenir ama Kur’an’da bunu doğrulayan tek bir ifadeye rastlanmaz. Bir âyet şöyledir: İçinde bir rehber ve nur olan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebîler, Yahudiler arasında onunla hükmederler. Hocalar ve âlimler de Allah’ın kitabını koruma görevleri gereği onunla hükmeder, uygulamaya şahit olurlar. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, ayetleri görmezlikte direnenlerdir (kâfirlerdir.) (Maîde 5/44)
Ya‘kūb aleyhisselamın on iki oğluna ve onların soyundan gelenlere esbât denir. Bakara 2/136, Al-i İmran 3/84 ve Nisa 4/162. âyetlere göre esbât içinden nebi olanlara da kitap indirilmiştir. Bunlardan İsa aleyhisselama İncil verildiği için (Mâide 46) Tevrat, Yakub aleyhisselamdan İsa aleyhisselama kadar İsrailoğulların nebîlerine verilen kitapların toplamından ibarettir.
[2*] Allah Teala şöyle demiştir: “Yahudilere tek tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışık olanlarla kemiklerine karışanlar dışında kalan iç yağlarını da haram kıldık. Bu, (batıl yolla) üstünlük kurma çabalarına karşılık onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğruyu söyleriz.” (En’âm 6/146) Bu ve benzeri âyetler inince Yahudiler bunu reddederek yukarıdaki sözleri söylemişlerdi. Halbuki Tevrat’a göre de Yahudiler, karada yaşayan hayvanlardan sadece çatal ve yarık tırnaklı olup geviş getirenleri yiyebilirler. Çatal tırnaklı olmayan deve, yaban faresi ve tavşan ile geviş getirmeyen domuz haramdır. Karada yaşayan gelincik, fare, kara kurbağası türleri, kirpi, bukalemun, kertenkele türleri, salyangoz ve köstebek gibi küçük canlılar da haramdır. (Bkz. Levililer 11, Tesniye 14)

Al-i İmran s. 93. ayetinin Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan meali ile, diğer mealler arasındaki fark, ayetin başında parantez içine alınmış olarak yazılan, Yahudiler dediler ki kısmıdır. Süleymaniye Vakfı tarafından yapılmış olan Al-i İmran s. 93. ayetinin mealinde, "  Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir."  cümlesi, Allah (c.c) tarafından değil, Yahudiler tarafından söylenmektedir.  Ancak bu ayetin diğer meallerine, baktığımızda, bu sözün Allah (c.c) tarafından söylendiği görülmektedir. 

Tetkik etme imkanı bulduğumuz bütün meallerde, Al-i İmran s. 93. ayetindeki cümlenin, Allah (c.c) tarafından söylenmiş olan, ve Yakup (a.s) ın bazı kişisel nedenlerden dolayı yemediği yiyecekler dışındaki (o yiyeceklerin de helal olmasına rağmen, Yakup (a.s) tarafından bazı nedenlerden ötürü yenilmemektedir) bütün yiyeceklerin İsrailoğullarına helal olduğunu beyan eden bir söz olduğu anlaşılırken, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde ise, Allah (c.c) tarafından 94. ayette yalan olarak beyan edilen bir söz olduğu anlaşılmaktadır.

Süleymaniye Vakfı tarafından ayetin başına açılan parantezin içine yazılan Yahudiler dediler ki ifadesinin sebebini, ayetin altına açtıkları dipnotta belirtmektedir. Dipnotta, Yahudilerin Al-i İmran s. 93. ayetindeki sözleri söyleme sebebi olarak, Enam s. 146. ayeti gösterilmektedir. Yahudiler kendilerine bazı yiyeceklerin haram kılındığını beyan eden ayetler indiğinde bunu ret etmişler, kendileri için böyle bir haramlılığın olmadığını Al-i İmran s. 93. ayetteki sözler ile dile getirmişlerdir.

Ancak Enam s. 146. ayeti, her ne kadar Yahudiler ile ilgili ise de, bu ayet 136. ayetten başlayıp 153. ayete kadar giden bir bağlama dahildir. Bu bağlama sahip olan ayetlerin, Mekke müşriklerinin şirk inançları ile ilgili olduğu için, Mekke'de inmiş olması gerekmektedir. Vakfa göre Mekke'de inen bu ayete itiraz edenler, cevabı Medine'de inen bir ayette almışlardır.

Kanaatimizce vakıf tarafından Al-i İmran s. 93. ayetine verilen anlamda, Enam s. 146. ayetinin dikkate alınması hatalı bir yaklaşımdır. Eğer Yahudiler Enam s. 146. ayetine karşı bir itiraz getirmiş olsalardı, bu itirazları Al-i İmran s. 93. ayetinde olduğu gibi değil, "Allah bize özel olarak hiç bir şeyi haram kılmadı" gibisinden olması, veya ilgili ayet içinde açık ve net olarak diğer ayetlerde olduğu gibi "Galetil Yahudi" (Yahudi dedi ki) şeklinde bir Arapça metin olması gerekirdi. Yahudilerin Enam s. 146. ayetine getirdiklerini düşündüğü itiraz, ve bu düşünce yönünde vakıf meal yapıcılarının açtıkları ilave parantez, kanaatimizce yanlış bir parantezdir. 

Peki Al-i İmran s. 93. ayeti ile ilgili olan hangi ayetlerdir? denilirse, şu ayetleri sıralayabiliriz.

[003.093-94]  Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: «Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun».Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan düzüp-uydurursa, işte onlar, zalim olanlardır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

[006.146]  Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç, iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru sözlüyüzdür.

[016.118]  Yahudilere de, daha önce sana bildirdiğimiz şeyleri haram kılmıştık. Bununla Biz onlara zulmetmedik. Lâkin onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

[003.050] Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size HARAM kılınan BAZI şeyleri de HELAL kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir ayet getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.



[007.157]  Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebi Resule uyanlar (var ya), işte o onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara TAYYİBATI helâl, HABAİSİ haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. Ona inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.

Al-i İmran 93. ve 94. ayetlerinde önceden helal olduğu halde İsrailoğullarına haram kılınan bazı yiyeceklerin haramlılığının arızi olduğu beyan edilmektedir. Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde bu arızi durumun gerekçesi beyan edilmekte, Al-i İmran s. 50. ayetinde ise bu arızi haramların bir kısmının İsa (a.s) a inen vahiy ile helal kılındığı beyan edilmektedir. Araf s. 157. ayetinde ise, geri kalan haramların tamamının Muhammed (a.s) ile birlikte sona erdiği beyan edilmektedir. 

Süleymaniye Vakfı'nın ilgili ayete böyle bir parantez açmasının diğer bir sebebi kanaatimizce şu olabilir: 

Ayetin ikinci cümlesi olan, "De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım"  cümlesinde geçen, İn küntüm sadıkin ifadesinin geçtiği diğer ayetlerde, bu ifade öncesinde genellikle, inkarcılar tarafından söylenen bir sözün olması, vakıf meal yapıcılarında Al-i İmran s. 93. ayetinin ilk cümlesinin de inkarcılar tarafından söylenmiş bir söz olabileceği kanaati uyandırmış olabilir. 

Al-i İmran s. 93. ayetini nasıl anlayabiliriz? dersek, şöyle bir cevabımız olabilir:

Medine'de bulunan Yahudiler muhtemelen, kendilerine özel kılınan bu haramlığın, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerinde beyan edilen gerekçelere istinaden değil, Tevrat öncesine dayanan bir geçmişi olduğunu, sadece kendilerine değil bütün ümmetlere has bir yasak olduğunu savunuyor olmalıdırlar. Yahudilerin kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olarak görmüş olmaları (5. 18), kendilerine özel olarak kılınan böyle bir haramlılık ile uyuşmamaktadır. Allah (c.c) onların bu iddialarını, Al-i İmran s. 93. ayetinde öne sürerek, bunun aksini savunuyorlar ise, Tevrat'ı getirerek o kitapta bulunan bu konudaki beyanı ortaya koymalarını istemektedir.

Olayı şu karşılıklı konuşma üslubu içinde anlatacak olursak:

Yahudiler= Bu haramlar bize özel bir haram değil, tüm insanlara kılınan bir haramlıktır.

Allah (c.c)= İsrailoğullarına kılınan bu haramlıklar, Tevrat öncesi değil, Tevrat'ın indirilmesinden sonra, onların işledikleri bazı cürümler sebebi iledir. Aksini iddia eden varsa getirsin Tevrat'ı ortaya koysun.

Vakfın hatası, Nisa s. 160. ve 161. ayetleri dikkate almak yerine, Enam s. 146. ayetini dikkate almış olmasıdır.

[004.160-1]  Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan menetmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine HELAL kılınan TAYYİBATI onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere, elem verici azab hazırladık.

Bu ayetlere baktığımızda, İsrailoğullarına yapmış oldukları bazı yanlışlar sebebi ile onlara helal olan bazı yiyeceklerin, yaptıklarının bir cezası olarak haram kılındığı anlaşılmaktadır. Bu haramların ne olduğu ise Enam ve Nahl s. ayetlerinde beyan edilmektedir. 

Nisa s. 160. ve 161. ayetlerindeki gerekçelere istinaden, İsrailoğullarına helal olan bazı yiyeceklerin haram kılınma yolu, onlara gönderilen elçi ve kitap ile olması gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c) kulları ile ilgili emir ve yasakları, o kullar içinden seçtiği insanlar aracılığı ile göndermektedir.

İsrailoğullarına verilen bu cezanın bilgi kaynağı elçiler olup, bu yasaklar onlara elçiler ve onlara inen kitap aracılığı ile bildirilmiştir. İsrailoğullarına inen kitabın isminin bize Tevrat olarak beyan edilmiş olması burada dikkate değerdir. İsrailoğullarına Musa (a.s) öncesinde de elçi ve kitap gönderildiğini hesap edersek, bu kitabın adının Tevrat olması gerektiği açıktır.

Al-i İmran s. 93. ayetini, Nisa s. 160. ve 161. ayetlerini dikkate alarak okuduğumuz şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: 


Allah (c.c) İsrailoğulları dahil olmak üzere, tüm kullarına Tayyibat olarak beyan ettiği yiyecekleri helal kılmıştır (2. 168/  5. 4-5-88/ 16. 114). İsrailoğullarına helal olduğu halde sonradan haram edilen tayyibatın, onlara elçileri aracılığı ile bildirilmiş olması gerektiğine göre, Tevrat'ın indirilmesinden önce böyle bir yasağın da olmaMAsı icap etmektedir. İşte Al-i İmran s. 93. ayeti bu durumu beyan etmektedir. O zaman bu ayetteki sözün İsrailoğullarına değil, Allah (c.c) ye ait olması gerekmektedir.

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı mealinde, Al-i İmran s. 93. ayetinin başına açılan parantez hatalı olarak açılmıştır. Vakıf yetkilileri şayet ayeti, Enam s. 146. ayetini değil, Nisa s. 160. 161. ayetlerini dikkate alarak anlamaya çalışmış olsalardı, böyle bir hatayı yapmalarına gerek  kalmayacaktı.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.