13 Ağustos 2018 Pazartesi

Salavat Zinciri Kampanyaları ve Muhammed (a.s) dan Medet Beklemek

Son yıllarda sosyal medya üzerinden iletişim imkanlarının gelişmesi, biz Müslümanlar arasındaki haber alış verişini de hızlandırdığı malumdur. Birbirimiz ile daha rahat haberleşme imkanlarına da kavuşmuş olmamız, bazı dini kampanya ve etkinliklerin sosyal medya üzerinden yürütülmesini de beraberinde getirmiştir. 

"Salavat zinciri" adı ile oluşturulan, ve sıkıntılı zamanlardan kurtulmak için belirli sayılarda okunması istenilen, ve hiçbir sahih kaynağı ve dayanağı olmayan salavat kampanyaları yapmak, sosyal medyanın gelişmesi ile daha da yaygınlaşmış etkinliklerden bir tanesidir. Müslümanların oluşturdukları bu tür zincirler sadece salavat  ile kalmamakta, akla gelen her türlü zincir oluşturularak, sıkıntılardan kurtuluş yolu aranmaktadır.

Allahümme salli ala seyyidina Muhammed (Allah'ım büyüğümüz Muhammed'e yardım et) şeklinde,  belirli sayılarda okunması istenilen salavat kampanyaları, bir çok kimse tarafından dini bir etkinlik ve görev olarak algılanmasına rağmen, bu tür bir söz söylemek sureti ile, bazı sıkıntılardan kurtulmak istemenin, itikadi açıdan sakıncaları barındırdığı hiç kimsenin aklına dahi gelmemektedir. Gelmediği gibi, okunmasında sakınca olduğu yönünde ikaz yapanlar ise, sapık ve peygamber düşmanı olarak yaftalanmaktadır. 

Müslümanların bir çoğunun dilinde dolaşan salavat adında söylenen sözlerin, sahih olarak nitelenebilecek hiç bir kaynağı ve dayanağı yoktur. Muhammed (a.s) a atfen söylenen ona salavat getirilmesi hakkındaki rivayetlerin tamamı uydurma olduğu gibi, ona atılmış iftiradan başka bir şey değildir.

[Ahzab s. 56] Muhakkak ki Allah ve melekleri nebiye salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selam verin.

Salavat olarak bildiğimiz sözün Kur'an'i dayanağı, bilindiği üzere Ahzab s. 56. ayetinden çıkarılmaktadır. Bu ayette Allah ve meleklerinin Muhammed (a.s) a destek olduğu bildirilmekte, iman edenlere de nebiye aynı desteği vermeleri istenilmektedir.

Bu ayetin, Muhammed (a.s) diri ve hayatta iken iman edenlerin ona vermeleri gereken destek ve yardımı konu almasına yani kendi tarihselliği içinde anlaşılması gerekmesine rağmen, geçen zaman içinde bu desteğin Allah tarafından nebiye vermesi istenir olmuştur. Halbuki Allah (c.c) bu ayette, hayatta olan bir elçiye iman edenlere yani ashaba seslenerek, iman edenlerin nebiye destek vermelerini istemektedir. Fakat bugün salavat adı verilen söz söylendiği zaman, Allah (c.c) nin Muhammed (a.s) yardım ve destek vermesi istenilmekte, fakat ölmüş olan bir elçinin artık nasıl yardım ve desteğe ihtiyacı olabileceği hiç hesaba katılmamaktadır. 

Muhammed (a.s) ın artık ölü olduğunu söylemiş olmamız, bazı kimseleri rahatsız etmiş olsa da maalesef realite bu dur ve Muhammed (a.s) artık ölü ve diğer ölüler gibi mezarında her şeyden habersiz vaziyette, yeniden dirileceği günü beklemektedir.

Hasılı kelam, bugün onun için okunan salavatların dini bir dayanağı olmadığı gibi, artık gereği de yoktur.

Olayın itikada zarar veren bir başka boyutu ise, salavat zinciri kampanyalarının herhangi bir sıkıntı zamanında oluşturulmasıdır. Bu salavat zincirleri ile Allah (c.c) den sıkıntıların giderilmesi istenilmekte, fakat işin garip tarafı araya salavat okumak yolu ile Muhammed (a.s) ın aracı kılınmış olmasıdır.

Şirk denilen kavramın, Allah ile araya aracılar koymak şeklinde gerçekleşerek, bunun kesinlikle yasaklanmış olmasına, kendisinin kullarına yakın olduğunu bildirmesine rağmen, maalesef aracılık hizmetleri şeklinde ortaya çıkan şirk, Müslüman hayatında önemli yer tutmakta, hatta böyle bir inanç dinin bir gereği gibi görülmektedir.

Muhammed (a.s) ı araya koyarak ortaya çıkan ve adına Salavat Zinciri denilen etkinliğin, itikadi yöndeki zararı, işte bu noktada ortaya çıkmaktadır. 

Salavat okumak ile mevcut sıkıntının giderilmesini istemek demek, Muhammed (a.s) ı araya koyarak Allah'tan istemek anlamına gelmektedir ki böyle bir isteğin literatürdeki adı ŞİRKtir.
Çünkü elçi de olsa Muhammed (a.s) bir beşerdir, ve bir beşer Allah ile araya aracı olarak asla konulamaz.

Salavat zincirleri oluşturularak Allah'tan yardım istenilmesi, Sünnetullah'a ters olması bakımından da yanlış bir uygulamadır. Allah'ın kullarına yardım etmesinin yolu o kulların böyle zincir kampanyaları düzenlemesi ile değil, sıkıntının aşılması için gerekli olan uygulamaların hayata geçirilmesi ile mümkün olmaktadır. Bunun böyle olduğu özellikle Kur'an kıssalarında yaşanmış olaylar olarak bizlere anlatılmıştır. 

Allah (c.c) hiç bir kuluna yattığı yerden yardım etmemekte, şayet etmiş olsaydı bugün biz Müslümanlar dünyanın önde gelen topluluklarından bir tanesi olabilirdik. Çünkü en kolay yol olan yattığımız yerden Allah'a emretmek şeklindeki istekler, maalesef biz Müslümanlardan sadır olmaktadır. Halbuki Allah'ın yardımının gerçekleşmesi önce fiili dua ile gerçekleşmekte, kavli dua etmek, fiili dua olmadan hiç bir işe yaramamaktadır.

Sonuç olarak: Salavat Zinciri adı altında oluşturulan sıkıntılardan kurtulmak amacı ile belirli sayılarda okunan salavat denilen sözler bir kaç açıdan mahzurludur. 

1- Salat adı ile Ahzab s. 56. ayetinde iman edenlere emredilen şey, Muhammed (a.s) a destek verilmesi ve yardım edilmesidir. Bu isteğin doğal olarak onun hayatta iken iman edenler tarafından pratiğe geçirilmiş olması gerekmektedir. Bu istek sonradan Salavat okumak şeklinde değiştirilerek, kaynağı olmayan ve tamamen uydurmalara dayanan rivayetlerle belirli sözleri tekrarlamak şekline dönüştürülmüştür.

Şu anda ölmüş olan bir kişi için, salavat adı verilerek tekrarlanan sözlerin, dini açıdan hiçbir hükmü olmayıp, tamamen gereksiz olan, hatta şirke varan ifadeleri de barındıran boş sözlerden başka bir şey olmadığı bilinmelidir.

2- Salavat zinciri adı ile oluşturulan kampanyalarda tekrarlanan sözler, kendisi ile araya aracı konulmasını istemeyen Rabbimizin emrine ters düşen bir uygulama olup, bu uygulamanın literatürdeki adı şirktir. Çünkü düzenlenen bu kampanyalar ile mevcut olan bir sıkıntıdan kurtuluş istenilmekte, bu kurtuluş için okunan salavatlar ise, Muhammed (a.s) ın araya konulması anlamına gelmektedir. Çünkü okunan salavatlar ile onun yüzü suyu hürmetine sıkıntıların giderilmesi istenilmektedir. 

3- Salavat zincirleri ile yapılan etkinlikler Sünnetullah'a aykırı olması açısından da sakıncalıdır. Çünkü Allah (c.c) herhangi bir sıkıntıdan kurtuluşun şartını önce fiili dua yani çalışıp gayret etmek şeklindeki yol ile göstermiştir. Salavat okumak zaten bir dua olmayıp, dua niyetine okunan boş sözlerden başka bir şey olmadığı için kavli dua yerine dahi geçmemektedir.

Muhammed (a.s) neticede artık bugün ölü bir kimse olup, ölüden medet ummak gibi bir yanlış içine düşerek, Allah (c.c) nin bizi içine düştüğümüz sıkıntılardan kurtarmasını beklemek kadar absürt bir inanç olamaz.

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Yusuf Kıssasından Bir Devletin Takip Etmesi Gereken İktisadi Sistem Örnekliği

Kur'an, kıssa yollu anlatım üslubu ile geçmişte yaşamış bazı elçi ve kavimlerin başlarından geçenleri bizlere anlatarak, o anlatımlardaki mesajlardan ibretler almamızı istemektedir. İbret almak için okunan Kur'an kıssaları, geçmişlerin masalları olmaktan çıkarak, yaşanan hayatlara dair mesajları ihtiva etmiş olduğu bu şekilde anlaşılabilecektir.

Kur'an'ın Ahsen'el Kasas (Kıssaların en güzeli) olarak beyan ettiği Yusuf kıssasını okuduğumuz zaman, bu kıssa içindeki bazı ayetlerde Yusuf (a.s) tarafından uygulanan, bir devlet yöneticisinin takip etmesi gereken iktisadi sistemin örnekliklerini görmekteyiz. Bu iktisadi sistem ilk defa Yusuf  (a.s) tarafından uygulama alanına sokulmuş bir sistem değil, tüm zamanlarda geçerli olan evrensel bir iktisadi modeldir. 

Yusuf (a.s) zindanda iken ülkenin yöneticisi bir rüya görür ve bu rüyayı  Yusuf (a.s) şu şekilde yorumlar. 

[012.046]  (Zindana gidip:) «Yusuf, ey doğru (sözlü insan) .. Yedi besili ineği yedi zayıf (ineğin) yediği ve yedi yeşil başakla diğerleri kuru olan (rüya) konusunda bize fetva ver. Umarım ki insanlara da (senin söylediklerinle) dönerim, belki onlar (bunun anlamını) öğrenmiş olurlar.»

[012.047] Dedi ki: «Siz yedi yıl, önceleri (ektiğiniz) gibi ekin ekin, yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi başağında bırakın.»

[012.048]  Sonra bunun arkasından (kuraklığı) zorlu yedi yıl gelecektir, sakladığınız az bir miktar dışında, daha önce biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir.»

[012.049] Sonra bunun arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol bol yağmura kavuşturulacak ve onda sıkıp-sağacaklar.»

Yukarıdaki ayet meallerine baktığımızda, tüm zamanlar için geçerli olan ekonomik yönetim modelini görmekteyiz. Bu ekonomik modeli en kısa ve öz olarak özetleyecek olursak hepimizin bildiği fakat uygulama alanına sokmadığı bir atasözümüz akla gelmektedir.    

Sakla samanı gelir zamanı 

Bu atasözünün verdiği mesaj, iki kişilik bir aileyi yöneten için de, milyonlarca nüfusa sahip olan bir ülkeyi yöneten kişi için de geçerlidir. Buradaki asıl nokta gelir ve gider arasındaki dengenin korunmasıdır. Çünkü bir ülkenin iktisadında çıkışlar ve inişler olması değişmez bir yasa olup, tüm ülkeler için geçerlidir. Önemli olan bu çıkışları ve inişleri doğru yönetebilmektir.

Yusuf (a.s) bu evrensel ilkeyi bilmekte, bir ülkenin iktisadi yaşantısının inişli çıkışlı bir grafik izlediğini iyi bilmektedir. Yusuf (a.s) ülke ekonomisinin çıkışlı bir grafik izlediği zamanda Har vurup harman savurmak şeklinde gerçekleşen bir yönetim modeli yerine, Bollukta biriktirip darlıkta harcamak şeklinde bir yönetim modeli uygulamak sureti ile, ülkesinde baş gösteren kıtlığı şimdiki tabiri ile ekonomik krizi başarı ile yönetmiş, ülkesinin düze çıkmasını sağlamıştır. 

Yusuf (a.s) kıssası içinde anlatılan bu olayın biz sadece rüya yorumlamak kısmını okuyacak olursak, bize dair bir mesajı olduğu akla dahi gelmeyecektir. Bu olayın bize bakan asıl yönü rüya yorumundan ziyade, Yusuf (a.s) tarafından uygulanan iktisadi sistemdir ve bu sistem tüm zamanlarda geçerli olan ve tüm ülkelerin uygulaması gereken iktisadi bir sistemdir. 

Bu sistemi uygulamak yerine, Varlıkta har vurup harman savurmak, darlıkta ise borç bulmak peşinde koşmak şeklinde gerçekleşen bir iktisadi sistem uygulandığında bir ülkenin akıbeti ne olur?.

Bu sorunun cevabı, dünya tarihinde yaşanan bazı olaylara baktığımızda gayet kolay verilebilecektir. Lüks ve ihtişam içinde bir yaşam sürebilmek için devlet kasasını boşaltan ülkeler, başka ülkelerden borç almaya yönelmekte, fakirleşen ülkelere borç veren hiç bir ülke ise borcu babasının hayrına vermemekte, borç verdiği ülkeye karşı kendi menfaatine uygun yaptırımları sıralayarak, borç verdiği ülkeyi kölesi haline getirmektedir.

Ülkelerin helak olması, artık günümüzde gelir gider dengelerini denk tutamayan ülkeler için, ekonomik krize girmek şeklinde gerçekleşmekte, bu helak neticesinde ise, bir ülkenin ve halkının geleceği yıllarca ipotek altına alınmakta, ağır borç faizleri altında ülkeler ezilmektedir.

Borç yiyen kesesinden yer.

Bir ülke için asıl olan ekonomik yönden kendisine yetebilmesi ve güçlü olmasıdır. Güçlü ve kendisine yetebilen bir ekonomiye sahip olan ülkeler, başkalarından borç almaya yönelmeyecek, dolayısı ile borç aldığı ülkeler tarafından baskı altına da alınamayacaktır.

Yusuf (a.s) kıssasından alınacak mesajlardan bir tanesi de üretimin teşvik edilmesine yönelik bir iktisadi sistemin kurulmasını teşvik etmiş olduğudur. Kendi kendine yetebilen ve dışa bağımlı olmayan bir sistem ile yönetilen ülkelerin beka sorunu olmayacak, dış etkilerden zarar görme oranı en aza inecektir.

Ekonomisini dışa bağımlı olmaktan kurtaramamış olan ülkelerin, dış güçlerin kendilerine zarar vermeye çalıştığı yönündeki şikayetleri de sadece kendi hatalarını örtme, veya günü kurtarma  çabasından ileri gidemeyecektir. Çünkü yaşadığımız dünya bir kurtlar sofrası olup, bu sofrada güçlü olan, güçsüz olanı mutlaka yemeye çalışacaktır. Asıl olan şikayet etmek değil, kurtlar tarafından yenilmeyecek bir sisteme sahip olmaya çalışmak olmalıdır. Bunun yolu ise önce lüks ve israfın önüne geçmekle başlayacaktır.

Ülkemize baktığımızda ise üretimin değil tüketimin teşvik edildiği, ülkenin refah seviyesinin sanki, halkın bankalara ne kadar çok borçlu olması ile orantılı olması gerekiyormuşçasına, ülke halkı bankalara borçlanmaya teşvik edilmektedir. Bir aylık tatil için 12 ay faizli kredilerin alındığı, dini bir vecibenin ifası için dahi bankaların faizli kredi verme yarışına girdiği bir ülkenin geleceğinin aydınlık olduğunu söylemek, yalan söylemek veya hayal görmekten başka bir şey değildir.

Bir ülkenin ekonomik yönden helak olmasının önüne geçilmesi için, ülke halkına ve yönetimdekilere büyük görevler düşmektedir. Yönetim sahipleri, ülke kaynaklarını ölçülü biçimde yönetmek, lüks ve israftan kaçınmak, gelebilecek olan ekonomik krizin hasarsız bir biçimde atlatılabilmesi için gerekli önlemleri, halkın hoşuna gitmese dahi almak zorundadır. 

Yönetimdeki kişilerin israfı önleyici tedbirler almaları, iş başında gelecek seçimlerde de kalabilmeleri açısından bazı riskler oluşturduğu için, maalesef bu tür tedbirleri almak istememekte, hatta gelecek seçimlerde daha fazla oy almak için halkın hoşuna gidecek israf olarak görülebilecek bazı tavizler dahi verebilmektedir. Halkın hoşuna giden bu tavizler belki belirli bir süre için onları iktidarda tutmaya yarayabilir, fakat ilerisi için gelecek ekonomik felaketleri asla önleyemez.

Ülke yönetiminde olanların ne pahasına olursa olsun iktidarda kalma hesapları yaparak, ülke kaynaklarını feda etmesi yerine, ülkenin geleceği için faydalı olacak önlemler almaya çalışmaları, halkın hoşuna gitmese dahi, ülkenin geleceği için aydınlık günlerin gelmesine vesile olacak, onların tarih önünde saygı ile anılmalarını sağlayacaktır. Ülkelerini iktidarda daha fazla kalabilmek uğruna felakete sürüklemiş olan yöneticilerin tarihte nasıl anıldığı ise herkesçe bilinmektedir. 

6 Ağustos 2018 Pazartesi

Süleymaniye Vakfı Mealinde "Katele" Fiiline Verilen "İtibarsızlaştırma" Anlamı Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an içinde geçen bir kelimenin hakiki veya mecaz anlama sahip olup olmadığına, o kelimeye verilen hakiki veya mecaz anlamın, aynı konudaki diğer ayetlerle çelişki arz edip etmediğine göre karar verilebilir. Aynı konuya sahip olan ayetler içinde geçen bir kelimeye bir yerde hakiki, diğer bir yerde mecaz anlam verilmeye kalkıldığında hatalı bir yol izlenmiş olacak, yapılan çeviri,  Kur'an kendi içinde anlam sağlamasını yapan bir kitap olduğu için Ben yanlışım diye bağıracaktır. 

Bu düşüncemize, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan Kur'an mealinde Al-i İmran suresi 21. ayeti içinde geçen Ve yeqtülune kelimesine verilen İtibarsızlaştırma şeklindeki anlamı örnek olarak verebiliriz.

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

İlgili ayete vakıf tarafından verilen anlam şöyledir:

--- Al-i İmran s. - Allah'ın ayetlerini görmezlikte direnenlere, haklı bir gerekçeye dayanmadan nebîlerini[1*] itibarsızlaştıranlara[2*] ve ilahi kıstaslara (Allah’ın kitabındaki hükümlere) uygun davranılmasını isteyenleri de itibarsızlaştırmaya çalışanlara acıklı bir azabın müjdesini ver. 

İlgili ayete vakıf tarafından yapılan dip not şu şekildedir:


[1*] “…nebîlerini haksız yere …öldürenlere müjde ver.” emrinin ilk muhatabı Muhammed aleyhisselamdır. Onun karşısında nebîsini öldürmüş bir tek kişi yoktu. Kendisini de öldürmediklerine göre buradaki “öldürme”, “nebîliği öldürme” anlamında mecazdır. Önceki nebîlere inananların, son nebîye de inanmaları zorunlu olduğu için (bkz. Al-i İmran 3/81) Muhammed aleyhisselamın Allah’ın nebîsi olduğunu anladıktan sonra onu nebî olarak kabul etmeyenler, önceki nebîlerin nebîliğini de öldürmüş olurlar. Bir sonraki notta görüleceği gibi “itibarsızlaştırma” öldürme fiilinin anlamlarındandır.
[2*] Katele= قتل fiilinin kök anlamı itibarsızlaştırma ve öldürmedir(Mekâyîs). Ayette hem nebîler hem de ilahi kıstaslara uygun davranılmasını isteyen insanlara karşı yapılan davranışın  yektülûn = يَقْتُلُونَ/itibarsızlaştırırlar-öldürürler şeklinde geniş zaman kipi ile ifade edilmesi, bu işin sürekli yapıldığını gösterir. Son nebî olan Muhammed aleyhisselam öldürülmemiştir. Ancak nebi ve resul kelimelerinin anlamı başka taraflara çekilerek onun nebi sıfatıyla söylediği sözler, resul sıfatıyla tebliğ ettiği ayetler seviyesinde gösterilerek İsa aleyhisselam gibi ilahlaştırılmıştır. Muhammed aleyhisselam, Ebubekir ve Ömer döneminde bir devlet politikası olarak yasak olan hadis yazma işi daha sonra serbest bırakılmış bu gibi insanların önü açılmıştır. Bu, Nebîmiz için en büyük itibarsızlaştırmadır. Allah Teala onun ahirette şöyle diyeceğini bildirmektedir: “Rabbim! Benim halkım bu Kur’ân’ı kendilerinden uzak tuttu.” (Furkan 25/30) Bunu Nebîmiz şöyle açıklamıştır: Ahirette ashabımdan bir grup sol tarafa alınacak, bende: “Ashabım! Ashabım!” diyeceğim. Allah Teâlâ diyecek ki; “Bunlar, senin ayrılmandan sonra sürekli geriye gittiler.” Ben de salih kul İsa’nın dediği gibi diyeceğim: “... İçlerinde bulunduğum sürece onları görüyordum. Beni vefat ettirince gören yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin. Eğer azab edersen, onlar senin kullarındır. Bağışlarsan şüphesiz sen güçlüsün, doğrusunu yaparsın.” (Maide 5/117-118) (Buhari, Enbiya, 8)
Nebîlerin ve Allah’ın kitabına uygun davranılmasını isteyen insanların itibarsızlaştırılma gayretleri, günümüzde de devam etmektedir.

Dipnotta, "Nebilerini haksız yere öldürenlere müjde ver" emrinin ilk muhatabı Muhammed (a.s) olduğu ve onun karşısında nebilerini öldürmüş bir topluluk olmadığı için, ayet içinde geçen Katele fiilinin hakiki anlama sahip olmadığı, mecaz anlama sahip olduğu iddia edilmektedir. Ancak burada ilk muhatap olarak Yahudilerin de olduğu maalesef gözden kaçırılmıştır. Dikkate alınması gereken ilk muhataplar burada Yahudiler ve Muhammed (a.s) dır.

Kur'an, kendi içinde anlam sağlamasını yapan bir kitap olduğu için, bir ayet içindeki kelimeye verdiğiniz anlam şayet hatalı ise, bu hata bir diğer ayette karşımıza çıkacak, dolayısı ile çelişkili bir meale imza atılmış olacaktır. 

Ayet metninde geçen Ennebiyyine kelimesi, dikkat edilirse çoğul bir kelimedir. Şayet bu kelime ayet içinde mecaz anlam olarak Muhammed (a.s) için kullanılmış olsaydı, çoğul olarak değil tekil olarak kullanılması gerekirdi. Çünkü ortada tek bir nebi vardır ve o da Muhammed (a.s) dır. Vakıf, kelimeye mecazi bir anlam yüklemekle, ortada birden fazla nebi olduğu gibi bir durum yaratarak ilk hatayı yapmaktadır. 

Kur'an'a baktığımızda, Yahudilerin kendilerine gönderilmiş olan bazı elçileri öldürdüklerine dair ayetleri görmekteyiz. Bu ayetlerin meallerini  Süleymaniye vakfı tarafından yapılan Kur'an mealinden alıntı yaparak vermek istiyoruz. 

---Bakara s. 61- Bir ara şöyle demiştiniz: “Musa! Tek çeşit yemeğe katlanamayacağız; Rabbine (Sahibine) yalvar da bize toprak ürünlerinden sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan bitirsin!” O da “Üstün olanı alt seviyede olanla değişmek mi istiyorsunuz? [1*] İnin bir şehre, istediğiniz şeyler orada var!” dedi. Başlarına sefillik ve çaresizlik çökmüş, Allah’ın öfkesiyle yıkılmışlardı. Öyle olmuştu; çünkü Allah’ın âyetlerini görmezlikten geliyor ve nebîlerini [2*] haksız yere öldürüyorlardı. Öyle olmuştu; çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı. 

---Bakara s. 87- Musa’ya o kitabı vermiş, ardından da onun izinden giden elçiler göndermiştik. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler (mucizeler) vermiş, onu Kutsal Ruh (Cebrail) ile güçlendirmiştik. Hoşunuza gitmeyen bir şeyle gelen her elçiye kafa mı tutmalıydınız? Kimini yalancı sayıp, kimini de öldürmeli miydiniz?

---Bakara s. 91- Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanıp güvenin!” denince, “Biz bize indirilene güveniriz!” der, gerisini görmezlikten gelirler. Hâlbuki o, tümüyle gerçektir ve yanlarındakini onaylayıcı özelliktedir. De ki “Kitabınıza inanıyordunuz da şimdiye kadar Allah’ın nebîlerini ne diye öldürüyordunuz?” 

---Al-i İmran s. 21- Allah'ın ayetlerini görmezlikte direnenlere, haklı bir gerekçeye dayanmadan nebîlerini[1*] itibarsızlaştıranlara[2*] ve ilahi kıstaslara (Allah’ın kitabındaki hükümlere) uygun davranılmasını isteyenleri de itibarsızlaştırmaya çalışanlara acıklı bir azabın müjdesini ver. 

---Al-i İmran s.112-Allah’ın ipine (Kitabına[1*]) veya[2*] insanların uzattığı ipe sarılanlar[3*] hariç bulundukları her yerde üzerlerine alçaklık çöker ve Allah’ın gazabına uğrarlar. Üzerlerine çaresizlik de çöker. Çünkü Allah'ın âyetlerini görmezlikte direnir ve nebîlerini haksız yere öldürürler[4*]. Bu ceza, yaptıkları isyana ve aşırı davranışlarına karşılıktır. 

---Al-i İmran s. 181- "Allah fakir, biz zenginiz!" diyenlerin sözünü, Allah elbette dinledi. Söyledikleri bu sözü, nebîlerini haksız yere öldürme suçuna ekleyecek[*] ve şöyle diyeceğiz: “Şu yakıcı ateş azabını tadın bakalım! 

---Al-i İmran s. 183- O sözü söyleyenler (Yahudiler) şöyle dediler: “Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban[*] getirmedikçe bir elçiye inanmama görevi yükledi.” Onlara de ki: “Benden önce birçok elçi hem açık belgelerle, hem de bu dediğiniz şeyle gelmişti. Samimiyseniz anlatın bakalım, onları niçin öldürdünüz?” 

---Nisa s. 155- Sözlerinden caymaları, Allah'ın ayetlerini görmezlikten gelmeleri (kâfirlik etmeleri), nebileri haksız yere öldürmeleri ve "Bizim gönüllerimiz tok!" demeleri[*] yüzünden (cezalarını buldular). Hayır! Ayetleri görmezlikten gelmeleri sebebiyle Allah, kalplerinde bir huy oluşturmuştur. Artık pek az inanırlar.

Yahudilerin kendilerine gelen elçileri öldürmeleri konusu ile ilgili ayetleri alt alta koyup bir bütünlük dahilinde okuduğumuzda, ortada hakiki anlamda bir öldürme olduğu görülmektedir. Bundan dolayı öldürme fiilinin bir ayette hakiki anlamda bir başka ayette mecaz anlamda kullanılmış olduğu iddiası, pek makul bir iddia olmayacaktır. Hatta Katele fiilinin geçtiği Kur'an içindeki tüm ayetlerde bu fiilin hiç bir yerde mecazi anlamda kullanılmamış olduğu da görülecektir.

Vakıf, Al-i İmran s. 21. ayetinde geçen Ve yeqtülune kelimesine İtibarsızlaştırma anlamını verme gerekçesi olarak, Muhammed (a.s) ın karşısında nebilerini öldürmüş olan tek kişi olmamasını göstermektedir. Vakıf tarafından öne sürülen bu gerekçeye istinaden, yukarıda meallerini verdiğimiz, Yahudilerin elçilerini öldürmeleri ile ilgili ayetler gurubundaki bazı ayetlerde, nebilerini öldürmüş olan tek bir Yahudi olmamasına rağmen, bu ayetlerde geçen Katele fiiline hakiki anlamda öldürme anlamı verilmiş olması, vakfın düştüğü çelişkinin açık bir örneğidir.

Bu ayetler hangileridir? diye soracak olursak: 

Bakara s. 87, 91, Al-i İmran s. 183 gibi ayetleri, vakfın ortaya koyduğu gerekçeyi kabul ederek okuduğumuzda ortada nebilerini öldürmüş tek bir Yahudi olmamasına rağmen, o ayetlerde geçen Katele fiiline mecazi anlam değil, hakiki anlam verilmiştir. Halbuki Al-i İmran s. 21. ayetinin altına konulan dipnotun gerekçesi bu ayetler içinde geçerlidir, ve bu ayetlere de ortaya konulan gerekçeye istinaden, tutarlı olmak açısından mecazi anlamın verilmesi gerekmektedir.

İddiamız kısaca şu dur: Vakıf, Al-i İmran s. 21. ayetinde geçen Katele fiiline İtibarsızlaştırma anlamı verirken, bu anlamı bir gerekçeye dayandırmakta, fakat aynı gerekçelerin işletilmesi gereken Bakara s. 87. ve 91. , Al-i İmran s. 183. ayetlerinde, bu gerekçeleri göz ardı ederek bu ayetlerde geçen ilgili kelimeye hakiki anlam vermektedir. Tutarlı olmak açısından ya bu ayetlerde geçen kelimeye de mecaz anlam yüklemesi, ya da hakiki anlamı Al-i İmran s. 21. ayetine de vermesi gerekmektedir. 

Bakara s. içinde geçen Yahudiler ile ilgili ayetlere bakıldığında (Bakara s. 49-50-51-55-56-57-58-61-63) o ayetlerde geçen olayların geçmişte yaşanmış olmasına, yani vakfın gerekçesinin tabiri ile, ortada o olayları yaşamış bir tek Yahudi olmamasına rağmen, o olayları yaşayanlar sanki o günkü Yahudilermiş gibi bir anlatım yapılmaktadır. Vakıf şayet Kur'an bütünlüğünü dikkate alan bir anlam çalışması yapmış olsaydı, Al-i İmran s. 21. ayetinde düştüğü hataya düşmezdi.

Vakıf hocaları da çok iyi bilmektedir ki, bir kelimeye öncelikle taşıdığı hakiki anlam verilir. Şayet kelimeye verilen hakiki anlam herhangi bir problem teşkil ediyorsa, o kelimenin mecazi bir anlam taşıdığına karar verilebilir. İlgili kelimede böyle bir problem olmadığı için, kelimeye mecaza hamletmek kanaatimizce isabetli değildir.

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı tarafından hazırlanan Kur'an mealinde, Al-i İmran s. 21. ayetinde geçen Ve yeqtülune kelimesine, bu kelime her ne kadar böyle bir anlama da sahip olmuş olsa da, İtibarsızlaştırmak şeklinde verilen anlamın hatalı olduğunu düşünmekteyiz.

Ayet içinde geçen Ennebiyyine kelimesi çoğul bir kelimedir. Şayet iddia edildiği gibi bu kelime ile Muhammed (a.s) kast ediliyor ise, kelimenin çoğul değil, tekil olarak kullanılması gerekirdi.

İlgili ayetlerin muhatabı sadece Muhammed (a.s) değil, aynı zamanda ayetlerin indiği şehirde yaşayan Yahudilerdir. İlgili ayete bu durum dikkate alınarak anlam verilmiş olsa idi, ilgili fiilin mecazi değil, hakiki anlama sahip olduğu kolayca anlaşılabilirdi. İlgili fiile mecazi anlam vermekteki gerekçeler, aynı gerekçelerin de kullanılması gereken başka ayetlerde göz ardı edilmiş, dolayısı ile çelişkili bir anlam ortaya çıkmıştır.

Vakfa tavsiyemiz, Al-i İmran s. 21. ayeti içinde geçen Ve yeqtülune kelimesine verdikleri mecazi anlamı tekrar gözden geçirmeleri olacaktır.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


3 Ağustos 2018 Cuma

Ölmediğine İnanılan Bir Elçi İle Zümer s. 30. Ayetindeki Elçi Arasında Seçim Yapmak

Bugün İslam coğrafyasının değişik bölgelerinde yaşayan Müslümanların ekseriyetinde yerleşik bulunan elçi inancı, Kur'an'ın ortaya koyduğu elçi inancı ile taban tabana zıt bir durum arz etmektedir. İsa (a.s) ı ilah konumuna yükselten Hristiyanlara dahi parmak ısırttıracak şekilde aşırılık içeren elçi inancı maalesef Müslümanlarda itikadi sorunlar oluşturmaktadır. Bu yazımızda, yine Kur'an ile zıtlık arz eden bir inanç olan, Muhammed (a.s) ın ölmediği, kabrinde diri olduğuna dair olan inancı ele almaya çalışacağız. 

Bugün din hakkındaki bilgilerini Kur'an'dan değil de, bazı kişilerin anlattıkları hurafelerden veya rivayet kitaplarından alan kişilere şayet, "Muhammed (a.s) ölü mü dür yoksa diri mi dir?" şeklinde bir soru sorulacak olsa, alınacak cevap onun ölü olmadığı diri olduğu yönünde olacaktır. Çünkü peygamber sevgisi adına, Muhammed (a.s) ın ölü olduğunu söylemeye dilleri varmamakta, onun ölü olduğunu söylemenin kişiyi sanki ona küfür ve hakaret etmek gibi bir duruma düşüreceği zannedilmektedir.

Herkesin malumu olduğu üzere ülkemizden umre ve hac ibadeti için gidenlere verilen siparişlerin başında, onun diri olduğuna inanan Müslümanlarca Muhammed (a.s) a selam söylenmesi gelmektedir. Gönderilen bu selam, maalesef onun ölü olmadığı inancının bir yansımasıdır. Özellikle "Ehli sünnet itikadi" adı altında anlatılan Muhammed (a.s) ın ölü olmadığına dair iddialar, bizim buraya alıntı yapmaya dahi haya edebileceğimiz derecede çirkinlik arz etmekte, fakat bu çirkinlikler özellikle tasavvuf kesiminde bir hayli alıcı bulmaktadır.

Biz, bu konuda Kur'an'ın söyledikleri üzerinde düşünmeye davet ederek, bazı kimselerin içinde bulundukları yanlışa dikkat çekmeye çalışacağız. Din konusunda bizlere yol göstermesi ve hakem olması gereken yegane kaynağın Kur'an olmalıdır. Şayet din konusunda gelen bir bilgi Kur'an tarafından onay almıyorsa, o bilginin hiçbir değeri olamaz.

[Al-i İmran s.144] Muhammed ancak bir resuldür. Ondan önce de resuller geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen, Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir.

[Enbiya s.034]  Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı?

[Ankebut s.057] Her can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döneceksiniz.

[Zümer s.030] Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

Konuyu, bu ayetler ışığında düşündüğümüzde, "Muhammed (a.s) da ölmemiştir kabrinde diridir" gibi sözler etmek, Kur'an tarafından artık onay almayacaktır. Ancak yine Kur'an tarafından onaylanmayan bir düşünce olan kabirlerdeki insanların ceza veya mükafat gördüğü inancını kabul edenler tarafından, bu ayetler maalesef kabul görmeyecek, "Ayet var diyorsun ama hadis var kardeşim" şeklinde itirazlar yükselecektir.

Muhammed (a.s) ın diri olduğu iddiası, Bakara ve Al-i İmran surelerinde geçen, Allah yolunda öldürülmüş olanlar ile ilgili ayetler ile desteklenmek istenilmektedir. 

[Bakara s.154] Allah yolunda öldürülenlere «Ölüler» demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.

[Al-i İmran s.169] Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar.

"Mecaz, cahilin elinde hakikate dönüşür" sözüne bir kelime ilave ederek, "Mecaz, cahilin ve ön yargılı olanın elinde hakikate dönüşür" şeklinde söylediğimizde, bu ayetlere istinaden Muhammed (a.s) ın ölmediğini iddia etmek, ancak ön yargılı bir düşüncenin eseri olabilir. Çünkü Muhammed (a.s) ın vefatı bilindiği gibi yatağında ölmek şeklinde gerçekleşmiştir, yani Allah yolunda öldürülmek gibi bir durumu yoktur. Ancak bu duruma da bir kılıf bulunmuş, Hayber'de yediği yemekten dolayı zehirlenmiş olduğu ve bu durumun onun vefatına sebep olduğu iddiası, onun Allah yolunda öldürülmüş olduğuna kanıt olarak sunulmaktadır. 

Allah yolunda öldürülmüş olanların ölü olmadığı, diri olduğu şeklindeki beyan, hakikat değil mecaz bir ifadedir. Bu beyan Allah yolundaki ölümün boşa gitmediği, ve bu şekildeki ölümün teşvik edildiği şeklinde anlaşılması daha makul bir yaklaşımdır. Şayet bu ifadenin hakiki olduğunu düşündüğümüzde, bu şekilde öldürülmüş olan bir kişi şayet evli ise, onun geride bıraktığı eşi halen onunla evli sayılacak, ve başka birisi ile asla evlenemeyecektir. Çünkü kocası ölü değil diridir ve kocası ölmemiş birisinin başka birisi ile evlenmesi onu boşamadığı sürece asla mümkün değildir.

Muhammed (a.s) ın ölmediği kabrinde diri olduğu iddiası bilindiği gibi tasavvuf ekolünde daha fazla rağbet görmektedir. Bunun sebebi ise, türbelerde bulunan ölülerden medet ummak gibi bir şirk içine düşmüş olanların türbelerde yatan bu kişilerin diri olmaları gerektiği düşüncesine binaen, önce Muhammed (a.s) ın diri olması gerektiğidir. Yani önce onun diri olması gerekmektedir ki, sonra türbelerde yatan kişilerin de ölü olmadığı inancı daha kolay alıcı bulabilsin.  

"Esselamu aleyke ya resulullah" şeklinde yapılan hitap,  ölmemiş olduğuna inanılan elçiye karşı yapılan bir hitap olarak, bir çok Müslümanın dilinde dolaşmaktadır. Namazlarda okunan tahiyyat duasında geçen bu hitabın yerine, "Esselamu alennebiyyü" veya "Esselamu alel enbiyai" sözlerini kullananın daha isabetli olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca minarelerden okunan selalardaki ölmemiş elçiye yapılan hitap tarzı, itikadi açıdan büyük sıkıntılar doğurmasına rağmen, sanki İslami bir şiar gibi muamele görmektedir.

Muhammed (a.s) ın bugün nasıl bir durumda olduğu şayet Kur'an kaynaklı bir bakış açısı ile değerlendirilmiş olsaydı, bugün onun ölü mü yoksa diri mi olduğu gibi tartışmalar asla olmayacak, bu türden ihtilaflar gündemde bile olmayacaktı. Ancak aşırı yüceltmeci peygamber anlayışının bir ürünü olan bu gibi düşünceler Müslümanlar arasında yer etmiş olduğu için, bu gibi düşünceler yaygın olarak kabul görebilmektedir.

Bu konuda da Müslümanlar iki yoldan birisini seçmek durumundadır.

Bazı kimseler Muhammed (a.s) ın ölü olmadığı şeklindeki Kur'an ile çelişen düşünce ile, Kur'an tarafından beyan edilen Muhammed (a.s) ın ölü olduğu beyanı arasında tercih yapmak durumundadır. Çünkü Muhammed (a.s) ın ölü olmadığı iddiası beraberinde akidevi sorunları da getirmektedir. Çünkü o atfedilen bazı özellikler onu Allah ile denk bir duruma getirmekte, bu denklik iddiası ise, iddia sahiplerini şirk batağına düşürmektedir.

Muhammed (a.s) a sevgi adına yapılan bu tür aşırılıklar, Allah'ı kulun seviyesine indirmek, veya kulu Allah'ın seviyesine indirmek anlamına gelmektedir. Onun beşer oluşu gerçeği hiç bir zaman gözden ırak tutulmamalı, onu beşer üstüne çıkarmanın akidevi sorunları da beraberinde getirdiği gerçeği asla hatırdan çıkarılmamalıdır.

Şurası asla hatırdan çıkarılmamalıdır ki, Muhammed (a.s) bir beşerdir ve her beşer gibi ölümü tatmış, yine her beşer gibi kabrinde yeniden dirileceği günü beklemektedir. Bu süreç zarfında hiçbir şeyden haberi yoktur, ne kabrine gelenleri, ne de kendisine gönderilen selamları işitir. Hele hele Allah (c.c) ile bizim aramızda aracılık yapması gibi bir durumu da yoktur. Kim ki böyle bir inanç içindedir, bu inancın literatürdeki adı apaçık şirktir.

                                                 EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


23 Temmuz 2018 Pazartesi

Bakara s. 284. Ayeti: Allah (c.c) Kulunu İçinden Geçirdiklerinden Ötürü Hesaba Çeker mi?

Bakara s. 284. ayetinde mealen, "Göklerde ve yerde olanlar Allah'a aittir. İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah'ın her şeye güç yetirendir." buyuran Rabbimizin bu buyruğu içinde geçen, "İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker" cümlesi bazı kimselerde, Allah (c.c) içimizden geçen bazı kötü duygular sebebi ile de mi bizi cezalandıracak?" şeklinde sorulara kapı aralamakta, hatta bazı kimselerde psikolojik sorunlara dahi yol açabilmektedir. Çünkü insan olarak hepimizin içinden istemediğimiz halde bazı kötü duygular geçebilmekte, bu duygular ise bir çok kimsede, bu yüzden kendisinin azaba uğrayacağı korkusunu beraberinde getirmektedir.

Yazımızda ayetin bu cümlesi üzerinde durmaya çalışacağız.

[003.182] Bu, sizin ellerinizin takdim ettiği şey sebebiyledir. Ve şüphe yok ki, Allah kullarına zulümkar değildir.

[008.051] Bu, işte ellerinizin takdim ettiği şey yüzündendir. Ve şüphe yok ki Allah kulları için zulümkar değildir.

 Yukarıda mealini verdiğimiz ayetler ışığında düşündüğümüzde, hesap gününde bir kimsenin cehennem azabı görme sebebinin, yaşadığı hayat içinde yaptığı somut ameller olduğu görülmektedir. Allah (c.c) nin kulunu, fiile dökmediği sadece içinden geçirdiği bir şeyden ötürü azaplandırması söz konusu olamaz. 

Konumuz ile ilgili cümle dikkat edilirse "Yuhasibküm" dür. Şayet Allah (c.c) kullarının içinden geçirdiklerinden dolayı onları cezalandıracağını haber vermiş olsaydı bu kelime yerine,  "Yuahiziküm" (sizi cezalandırır) kelimesininin kullanılması gerekirdi. 

Öyleyse konumuz ile ilgili olan cümlenin, Allah'ın kullarına yapacağı azap yönünden değil, başka  bir yönden okunması daha sağlıklı neticeler verecektir.

[003.029] De ki: «İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da, yerde olanları da bilir. Allah her şeye Kadir'dir».

[033.054] Siz bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de şüphe yok ki, Allah herşeyi bilir.

[006.003] O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.

[021.110] «Doğrusu O, açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.»

[064.004]  Göklerde ve yerde olanları bilir; gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir; Allah, kalblerde olanı da bilendir.

Yazımıza konu ettiğimiz ayet içinde geçen cümleyi, Allah (c.c) nin kullarının her hali hakkında bilgi sahibi olması açısından baktığımızda herhangi bir sıkıntı kalmamaktadır. Allah (c.c) nin hesaba çekmesi demek kulunu azaplandıracağını haber vermesi anlamında değil, o kulunun yaptıkları konusunda bilgi sahibi olduğunu haber vermesi anlamındadır.

Konuyu bu açıdan düşündüğümüzde, bazı kimselerde neredeyse psikolojik vakalara varan endişeler ortadan kalkacak, Allah (c.c) bir kulunu azaplandırması veya mükafatlandırması için, o kulunun ortaya somut ameller ortaya koyması gerektiğini haber veren ayetler bize bu konuda rehber olacaktır.

                                          EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

Ateşten Kurtardığına İnanılan Bir Elçi İle Zümer s. 19. Ayetindeki Elçi Arasında Seçim Yapmak

Bugün Müslümanların ekseriyetinin sahip olduğu elçi anlayışının Kur'an tarafından değil, riayet kitapları tarafından inşa edildiği bir gerçektir. Bu gerçek, rivayet kitaplarının oluşturduğu elçi anlayışına sahip olanlara anlatılmaya çalışıldığı zaman, büyük bir tepki çekmekte, Kur'an'ın anlattığı elçi portresi maalesef bir çok Müslüman tarafından kabul görmemektedir. Kabul görmediği gibi, Kur'an'ın tarif ettiği elçinin kabul görmesini isteyenler, "Elçi Düşmanı, Zındık" v.s gibi isimlerle yaftalanmaktadır.

Yine bilinmektedir ki, Kur'an'ın şefaat konulu ayetleri ile, rivayetler tarafından oluşturulmuş şefaat inancı, birbiri ile taban tabana zıttır. Kur'an, şefaat inancını müşriklerin sahip olduğu bir inanç olarak değerlendirirken, rivayetler ise şefaati bir İslam inancı olarak görmektedir. Yine rivayetler tarafından öğretilen şefaat inancında Muhammed (a.s) baş rolü oynamakta ve birçok Müslüman onun hesap gününde ümmetine şefaat ederek kendilerini ateşten kurtaracağına inanmaktadır. 

Aşağıda yaptığımız örnek alıntılar, bu yanlış inancın bir tezahürü olarak kitaplarda ve birçok internet sitesinde yer almaktadır.

"Allah Resûlü (asm), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp "Ümmetim! Ümmetim!"diye yakarışa geçecek, o esnada cenneti, hurilerin perdedarlığını ve kim bilir daha nice güzellikleri unutacak ve gözyaşlarını ceyhun ede ede hep ağlayacak O'na "Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!"deninceye kadar başını yerden kaldırmayacak ve hep "Ümmetî! Ümmetî!"diye inleyecektir."

"Evet, günah-ı kebaîr işlemiş, düşmüş kalkmış, yer yer sürüm sürüm olmuş ve kirlenmiş, fakat ümidini yitirmemiş, ümitle ve zayıf da olsa imanla Huzur-u Risaletpenâhî’ye varabilmiş, Rasulü Ekrem’in şefaat atmosferi içine girmiş ne kadar mücrim varsa herkese bir bişarettir bu. Allah (celle celâluhû) O’na “Şefaat et! Şefaatin kabul görecektir” buyurmuşsa, O da bu teveccühü değerlendirecektir evet, Cenab-ı Hak, Habibi başını yere koyup, “Ümmetim, Ümmetim!” diye yalvardığında O’nun içine su serpecek ve rahmet esintili şu sözleri söyleyecektir: “Ya Muhammed! İrfa’ ra’seke, işfa’ tüşeffa’ / Ya Muhammed! Başını kaldır. Şefaat et! Şefaatin makbuldür bugün.”"

Yukarıda bulunan iki paragrafta yazılanlar, Muhammed (a.s) ın hesap gününde şefaatçi olacağına dair genel geçer algının bir yansıması olup, ateşten kurtarma yetkisine sahip olduğuna inanılan bir elçi inancını yansıtmaktadır.

Rivayetler tarafından örülen ATEŞTEN KURTARAN ELÇİ inancının ne derece doğru olabileceği konusunda Zümer s. 19. ayeti bize yol gösterecektir.

أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ

[039.019]  Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, ateşte olan kimseyi sen mi kurtaracaksın?

Zümer s. 19. ayetinde Muhammed (a.s) a hitaben söylenilen bu sözler, bize onun hesap günündeki konumunu da anlatmaktadır. Bu ayete bakıldığında Muhammed (a.s) ın kimseyi ateşten kurtarmak gibi bir yetkisi olmadığı görülmektedir.

Burada, "Muhammed (a.s) ın ateşten kurtaramayacağı insanlar kafir olan kimselerdir. Onun ateşten kurtarma yetkisi Müslümanlar için olacaktır" şeklinde bir itirazın gelmesi de muhtemeldir.

Bu itiraza karşı şunları söyleyebiliriz: 

Bu ayet içinde dikkat edilmesi gereken cümle, "Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse" cümlesidir. Allah (c.c) nin hakkında azap hükmü verdiği bir kişi Müslüman da olsa (ki bu düşünce yine problemlidir) elçisi olan bir kulu için bu sözünü değiştireceği düşüncesi, itikadi açıdan sakıncalar doğurmaktadır. Allah'ın sözünün üzerine söz söyleyebileceğine inanılan bir kişinin Allah'a denk sayıldığı gözden uzak tutulmamalıdır. Allah'a denk görülen her şeyin ona ortak koşmak anlamına gelmektedir. 

Hasılı kelam, Muhammed (a.s) ın hakkında azap hükmü kesinleşmiş olan Müslümanları ateşten kurtaracağı iddiası, yine bu ayet ile ret edilmektedir.

Şimdi burada Müslümanlar, rivayetler aracılığı ile anlatılan bir insanı ateşten kurtaracağına inanılan elçi portresi ile, Kur'an tarafından anlatılan kimseyi ateşten kurtarma yetkisi olmayan elçi arasında seçim yapmak durumundadır.

                                             AYET VAR DİYORSUN AMA HADİS VAR KARDEŞİM

Bu söz, rivayetler tarafından gelen ve Kur'an ile çelişki arz eden bilgiye karşı getirilen bir karşı itiraz olarak, bir çok Müslümandan maalesef duyulmaktadır. Yine bu söz Kur'an'ın bazı Müslümanlar nezdindeki yerini göstermesi açısından acı bir örnektir. Çünkü bu gibi sözleri sarf edebilen kişiler, Kur'an ile rivayet arasında tercih yapılması gerektiğinde, Kur'an'ın değil rivayetlerin tercih edilmesi gereğine inanan, hatta bunu imanın bir gereği olarak görmektedirler.

"Hadis İnkarcısı" deyimini dillerine dolayan bazı kimselerin, bu deyim ile kast ettikleri insanlar, dinde rivayetlerin değil Kur'an'ın belirleyici olması gerektiğini savunanlardır. Muhammed (a.s) ın Kur'an'a aykırı en ufak bir söz dahi söylemeyeceği üzerinde, bütün Müslümanların ittifak etmiş olmasına rağmen, bu ittifak pratiğe çıkmamakta, Kur'an ile çakışan bir rivayetin Muhammed (a.s) tarafından asla söylenemeyeceği maalesef dile getirilmekten korkulmaktadır. Bu korkunun en büyük sebebi ise, bu gibi Kur'an ile çelişen rivayetlerin bulunduğu kitaplara dokunulmazlık zırhının giydirilmiş olmasıdır.

Bugün bir rivayet şayet Buhari, Müslim v.s gibi rivayet kitaplarında varsa, veya makbul olarak görülen bir kişinin ağzından çıkmış ise, bazı Müslümanlar tarafından Kur'an ayetinden daha sağlam olarak görülmekte, bu rivayetin güvenilir olup olmadığı konusunda en küçük bir şüphe dahi duyulmamaktadır.

Halbuki olması gereken, Kur'an'ın dinde belirleyici olması, üzerine dokunulmazlık zırhı giydirilmiş kitaplarda geçse dahi Kur'an ile çelişip çelişmediğine bakılması, kim söylemişse söylesin doğruluğu kişilere göre değil, Kur'an'a göre değerlendirilmesidir. Maalesef bu yapılmamakta, yapılmadığı gibi de bu yöntemi savunanlar en ağır ithamlara layık görülmektedir. Halbuki bu kimseler, Kur'an ile çelişen rivayetleri ret etmeyerek Hadis İnkarcısı olarak görülmemek için, KUR'AN İNKARCISI olmayı göze alabilmektedir. 

Sonuç olarak: Muhammed (a.s) hesap gününde diğer insanlar gibi hesaba çekilecek (Araf s. 6), bu hesabın sonunda karşılığını alacaktır. Onun hesap gününde başkalarını ateşten kurtarmak gibi bir yetkisi olmadığı gibi, ona böyle bir yetkinin verildiğine inanmak itikadi açıdan sakıncalar içermektedir. 

Genel geçer İslam düşüncesindeki elçi inancı Kur'an tarafından belirlenmediği için bu gibi sorunlar ortaya çıkmakta, Müslümanlar arasında fikir ayrılıklarının başını Muhammed (a.s) ın sahip olması gereken konum oluşturmaktadır. Şayet her konuda olması gerektiği gibi bu konuda da Kur'an belirleyici bir kitap olarak görülmüş olsaydı, bugün Müslümanlar arasındaki ayrılıklar büyük ölçüde giderilmiş olabilirdi. 

                                              EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

15 Temmuz 2018 Pazar

BAKARA SURESİ ÇEVİRİSİ

1- Elif, Lâm, Mim. 

2- Bu, o (harflerden oluşan) kitaptır ki onda hiçbir kuşku yoktur, o korunanlar için bir doğruya iletendir.

3- (Korunanlar) öyle kimselerdir ki, onların (inandıkları) algılanamaz olduğu halde inanırlar ve o kulluk görevini* ayakta tutarlar ve bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar. 

* Bu ayete bütün meallerin (istisnalar hariç) Namazı dosdoğru kılarlar şeklinde anlam vermiş olmaları, Salat kavramının geniş bir anlama sahip olması gerçeğini bir kenara itmektedir. Bu kavram namazı da içine alan daha geniş bir anlama sahip olduğu için, bu anlamın genişliğini çeviriye yansıtmaya çalıştık. Yukimunessalate kelimesine verdiğimiz bu anlamı, Meryem s. 59. ayetini dikkate alarak tercih ettik. Ayrıca Mekke döneminde inen ayetlerde geçen Salat kavramının müşrikler tarafından içinin boşaltılmış olmasını haber veren ayetler, böyle bir anlamı vermemizdeki etkenlerden birisidir.
 
4- Ve (korunanlar) öyle kimselerdir ki, onlar sana indirilmiş olan şeye ve senden önceki indirilmiş olan şeye de inanırlar ve o sonraki (yaşama da) onlar kesinkes inanırlar.

5- İşte onlar, Efendilerinden bir doğruya iletenin üzerindedirler. Ve işte onlar, o başarıya erişenlerin ta kendileridir.

6- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir, sen onları uyarsan da yahut uyarmasan da onlar için denktir, onlar inanmazlar.

7- (Çünkü) Allah, onların kalplerinin üzerine ve işitmelerinin üzerine mühür vurmuştur. Ve bir perde de onların görmelerinin üzerindedir. Ve bir büyük azap onlar içindir. *

* 6. ve 7. ayetlerde bahsedilen inkâr edenlerin, Mekke veya Medine'deki belirli bir grup olduğu, genelleme içermediğine dikkat edilmelidir, önceden inkarcı olup da sonradan inanan bir çok kişi olduğu malumdur.

8- Ve (Medine'deki) o insanlardan kimi: "Biz Allah'a ve o sonraki güne inandık" diyor. Oysa onlar inananlar değildir.

9- Onlar Allah'ı(n elçisini)* ve inanmış olan kimseleri aldatıyorlar. Oysa onlar kendi benliklerinden başkasını aldatmıyorlar ve bunu da fark etmiyorlar. 

* 9. ayette (elçisini) şeklinde açtığımız parantezin gerekçesi; Aldatma fiilinin Allah'a nispet edilerek kullanılmasının nedeni Allah'ın elçisine yapılan muamelenin Allah'a karşı yapılmış gibi olmasından ötürüdür. Ayrıca Fetih s. 10. ayetinde Allah'ın elçisine yapılan biatın Allah'a karşı yapılmış gibi beyan edilmesi bu parantezi açmamızın gerekçelerinden birisidir (Nisa s. 80). 


10- Bir hastalık, onların kalplerindedir; Allah da onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemekte oldukları nedeniyle, bir acı verici azap onlar içindir.

11- Ve onlara: "Siz bu yerde sakın bozuculuk yapmayın" denildiği zaman onlar: "Biz ancak ve ancak düzelticileriz" diyorlar.

12- Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o bozuculuk yapanların ta kendileridir, fakat fark etmezler.

13- Ve onlara: "O(inanmış olan) insanların inandığı gibi siz de inanın" denildiği zaman onlar: "Biz o ahmakların inandığı gibi inanır mıyız?" diyorlar. Dikkat edin, şüphesiz ki onlar o ahmakların ta kendileridir, fakat bilmezler.

14- Ve onlar inanmış olan kimselerle karşılaştıkları zaman: "Biz inandık" diyorlar. Ve kendi şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman onlar: "Şüphesiz ki biz sizin beraberinizdeyiz, biz (onlarla) ancak ve ancak alay edicileriz" diyorlar.

15- Allah onlarla alay etmekte ve onların kendi taşkınlıkları içinde bocalamalarını uzatmaktadır.

16- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o doğruya ileteni o sapkınlığa değişmişler, ne var ki onların bu ticaretleri kâr sağlamamış ve onlar doğruya iletilenler de olmamışlardır.

17- Onların örneği, bir ateş tutuşturmak isteyen kimsenin örneği gibidir. Ne zaman ki o onun çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların ışığını gidermiş ve onları karanlıkların içinde bırakmıştır, onlar artık (hiçbir şey) göremezler.

18- (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bundan dolayı onlar dönmezler.

19- Ya da (onların örneği) o gökten boşalan sağanak bir yağmur(a tutulmuşların örneği) gibidir ki onun içinde karanlıklar ve gök gürlemesi ve şimşek vardır. Onlar, çakan o yıldırımlar(ın korkusun)dan dolayı o ölümün sakınması ile parmaklarını kulaklarında tutarlar.  Ve Allah, o gerçeği örtücüleri kuşatıcıdır.

20- O şimşek neredeyse onların görmelerini kapıverecek. O her ne zaman onları(n önünü) aydınlatsa, on(un aydınlığın)da ilerlerler. Ve karanlık üzerlerine çökertildiği zaman, onlar dikilip kalırlar. Ve eğer Allah dileseydi, onların işitmelerini ve görmelerini kesinlikle giderirdi. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.
 
21- Ey o insanlar, siz Efendinize kulluk edin, O ki sizi ve sizden önceki kimseleri yarattı, (O'na kulluk edin ki) siz böylece korunabilesiniz.

22- O ki, o yeri sizin için bir yaygı, o göğü de bir yapı (tavan) yaptı ve o gökten bir su indirip de onunla o ürünlerden size bir rızık çıkardı. Artık siz (bunları) bilmekte olduğunuz halde sakın Allah'a benzerler aramayın.

23- Ve eğer siz, kulumuzun üzerine indirdiğimiz şeyden bir kuşku içinde iseniz, haydi o şeyin örneğinden bir sure getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'ın berisinden tanıklarınızı da çağırın.

24- Yok eğer siz, bunu yapamadıysanız ve asla yapamayacaksınız, o halde o ateşten korunun ki onun yakıtı o insanlar ve o taşlardır. O (ateş), o gerçeği örtücüler için hazırlanmıştır.

25- Ve sen inanmış ve o düzgün işleri işlemiş olan kimselere, onlar için bahçeler olduğunu müjdele ki onların altından o nehirler akar. Onlar her ne zaman onlardan bir üründen rızık olarak rızıklandırılmış olsalar onlar: "Bu, önceden bizim rızıklandırıldığımız şeydir" diyecekler. (Bu ürün) onlara kendisini (önceden tattıkları rızıklara) benzeşen olarak verilmiştir. Ve onlardaki temizlenmiş eşler onlar içindir. Ve onlar, onlarda sürekli kalıcıdırlar.

26- Şüphesiz ki Allah, bir sivrisineği de ondan (küçüklük bakımından) daha üstün şeyi de bir örnek olarak ortaya koymaktan çekinmez. Şimdi, inanmış olan kimselere gelince, onlar o örneğin hemen Efendilerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Ve gerçeği örtmüş olanlara gelince, onlar hemen: "Allah, bu örnekle neyi istedi?" derler. Allah, onunla birçoğunu saptırıyor ve onunla birçoğunu da doğruya iletiyor. Ve onunla o itaatten çıkanlardan başkasını da saptırmıyor.

27- (O itaatten çıkanlar) öyle kimselerdir ki, Allah'a verdikleri bağlayıcı sözü, onun yeminle bağlanması sonrasından bozarlar ve Allah'ın, onunla bitiştirilmesini buyurduğu şeyi keserler ve o yerde bozuculuk yaparlar. İşte onlar, o ziyan edenlerin ta kendileridir.

28- Siz, Allah'a karşı gerçeği nasıl örtebiliyorsunuz? Oysa siz ölüler idiniz de O sizi yaşattı. Sonra sizi O öldürecek, sonra sizi yine O (kabirlerden kaldırarak) yaşatacak, sonra da siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

29- O ki, o yerde olan şeyleri toplu olarak sizin için yarattı, sonra göğü denkleştirmeye yöneldi, böylece onu yedi gök olarak denkleştirdi. Ve O, her bir şeyi en iyi bilicidir.

30- Ve bir zaman senin Efendin o meleklere: "Ben o yerde bir ardıl* atayıcıyım" demişti de onlar: "Sen onda bozuculuk yapacak ve onda o kanları akıtacak olan kimseyi mi atayacaksın? Oysa biz seni övgünle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." demişlerdi. O ise: "Şüphesiz ki ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri en iyi bilenim" demişti.

(*)- 30 ayette geçen Halifeten kelimesine, Bir ardıl anlamını verme nedenimiz için Yunus s. 14-73, Araf s. 69- 74. ayetlere bakılabilir. Bu ayetlerde geçen halife kelimesi, helak edilenlerin yerine geçenler için kullanılmaktadır. Helak edilen kavimler ile ilgili ayetlere dikkat ettiğimizde, helakı hak eden toplumların yerine, başka toplumlar geçmiştir. Sünnetullahı ve bu surenin Yakuboğulları genelindeki bağlamını merkeze aldığımızda kan döken ve bozuculuk yapan bir topluluk mutlaka yok edilir ve yerine bir başka topluluk gelir.

31- Ve O, Adem'e o adların hepsini öğretmiş ve sonra o (adlara sahip ola)nları o meleklere sunmuş, ardından: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, bana bunların adlarını haber verin" demişti.

32- Onlar: "Biz,seni tenzih ederiz, bizde senin öğrettiğin şeyden başka hiçbir bilgi olmaz. Şüphesiz ki sen, o en iyi bilicinin, o en bilgenin ta kendisisin" demişlerdi.

33- O: "Ey Adem, onların adlarını onlara sen haber ver" demişti de ne zaman ki o, onların adlarını onlara haber verdiğinde, O (meleklere): "Ben size 'Şüphesiz ki ben o göklerin ve o yerin algılanamayanını en iyi bilenim ve ben sizin belirtmekte olduğunuz şeyleri ve sizin gizlemekte olduğunuz şeyleri de en iyi bilenim' dememiş miydim? " demişti.

34- Ve bir zaman biz o meleklere: "Siz Adem'e secde edin" demiştik de iblis hariç onlar hemen secde etmişlerdi. O, direnmiş ve büyüklük taslamış ve o gerçeği örtücülerden olmuştu.

35- Ve biz: "Ey Adem, sen ve eşin bu bahçede durul ve ikiniz ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve ikiniz sakın şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de o haksızlık yapanlardan olursunuz" demiştik.

36- Derken o şeytan ikisini ondan (ağaca yaklaşmama buyruğundan) kaydırmış ve böylelikle ikisini içinde oldukları şeyden (bahçeden) çıkarmış, ve biz de: "Siz, bir kısmınız bir kısma bir düşman olarak inin. Ve o yerde belirli bir vakte kadar bir sabitleşme yeri ve bir yarar, sizin içindir" demiştik.

37- Bunun üzerine Adem, kendisinin Efendisinden (öğretilen) bir takım kelimeleri karşılamış, böylelikle O'da ona lütufla dönmüştü. Şüphesiz ki O, lütufla çok dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir.

38- Biz de: "Siz, toplu olarak ondan inin, şimdi eğer benden size bir doğruya ileten gelir de kim benim doğruya iletenimi izlerse, artık onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler" demiştik.

39- Ve o kimseler ki, gerçeği örttüler ve bizim delillerimizi yalanladılar, işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

40- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben sizi gönendirmiştim ve bana verdiğiniz bağlayıcı sözü tastamam yerine getirin ki, ben de size verdiğim bağlayıcı sözümü tastamam yerine getireyim ve yalnızca benden sakının.

41- Ve sizin beraberinizde olan şeyi doğrulayıcı olarak benim indirdiğim şeye inanın ve sakın onu örtücünün ilki (olan Mekke'liler gibi) olmayın ve benim delillerimi sakın bir az bedele değişmeyin ve yalnızca benden korunun.

42- Ve siz bilmekte olduğunuz halde sakın o gerçeğe o geçersizliği giydirmeyin ve o gerçeği de saklamayın.

43- Ve siz o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin ve o saygıyla eğilenlerin beraberinde saygıyla eğilin.

44- Siz o kitabı peşi sıra okumakta olduğunuz halde, o insanlara yüce gönüllü olmayı buyurup da kendi benliklerinizi unutuyor musunuz? Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?

45- Ve siz o direnci göstermekle ve o kulluk görevini ayakta tutmakla destek isteyin. Şüphesiz ki o, boyun bükenlerden başkasının üzerine kesinlikle ağır gelir.

46- (O boyun bükenler) öyle kimselerdir ki, onlar Efendileriyle karşılaşıcı olduklarına ve yalnızca O'na dönücü oldukları kanısına varırlar.

47- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki sizi gönendirmiş ve sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım.

48- Ve siz öyle bir güne karşı korunun ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şey karşılık görmez ve ondan bir eşlikçilik de kabul edilmez ve ondan bir eşitlik bedeli de alınmaz ve onlar yardım da edilmezler.

49- Ve bir zaman biz, o azabın kötüsüne süren Firavun'un hanedanından sizi kurtarmıştık, onlar sizin oğullarınızı boğazlıyor ve kadınlarınızı yaşatıyordu. Ve size Efendinizden bir büyük yoklama, işte bundaydı.

50- Ve bir zaman biz, o su kütlesini sizin için ayırmış, böylece sizi kurtarmış ve siz bakıp dururken Firavun'un hanedanını batırmıştık.

51- Ve bir zaman biz, Musa ile kırk geceliğine sözleşmiş, sonra siz onun arkasından haksızlık yapanlar olarak o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz. 

52- Sonra biz bunun sonrasından (pişman olup döndüğünüzde) sizden (hatalarınızı) yok saymıştık ki siz şükredesiniz.

53- Ve bir zaman biz Musa'ya o kitabı yani o (doğru ile yanlışı) ayıranı vermiştik ki siz doğruya iletilesiniz.

54- Ve bir zaman Musa, topluluğuna: "Ey topluluğum, şüphesiz ki sizler o buzağıyı (tanrı) edinmekle kendi benliklerinize haksızlık yaptınız. Haydi siz, kusursuz var edeninize (itaate) dönün, aynı zamanda (içinizdeki itaate dönmeyen) benliklerinizi de öldürün*. Bu, sizin için kusursuz var edeninizin yanında daha hayırlıdır. Böylece O size lütufla döndü. Şüphesiz ki O, lütufla çokça dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisidir" demişti.

54. ayete böyle bir anlam verme gerekçemiz, ayet içinde geçen Faktülü (öldürün) kelimesinin, Kur'an içinde geçtiği hiçbir ayette mecazi anlamda kullanılmamış olmasıdır. Hakiki anlamı dikkate alınarak verilen bir mealde Kendinizi öldürün olarak ortaya çıkan anlamın düşük olması bizi, bazı tefsirlerde geçen yorumları dikkate almaya yönelterek, kelimeye mecazi bir anlam vermememize, ve tevbe edenlerin tevbe etmeyenleri öldürmesi gerektiği şeklinde bir anlam vermeye yöneltmiştir. Her mealin bir yorum olduğu hata ve yanlıştan uzak olmadığı unutulmamalıdır. Allahu alem.

55- Ve bir zaman siz Musa'ya: "Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görünceye kadar, sana asla inanmayacağız" demiştiniz de, siz bakıp dururken o yıldırım hemen sizi tutmuştu.

56- Sonra biz ölümünüz sonrasından sizi (yeniden) harekete geçirmiştik ki siz şükredesiniz.

57- Ve biz o bulutu sizin üzerinize gölgelendirmiş ve sizin üzerinize o kudret helvasını ve o bıldırcını indirmiş: "Siz, bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyin" (demiştik). Ve onlar bize haksızlık yapmadılar, fakat onlar kendi benliklerine haksızlık yapar oldular.

58- Ve bir zaman biz: "Siz, şu kasabaya girin de, ondan nereden dilediyseniz bol bol yiyin ve (önce) o kapıdan secde halinde (itaat üzere) girin ve 'Günahlarımızı üzerimizden düşür' deyin ki biz de sizin kusurlarınızı bağışlayalım. Ve biz o iyilik edenlere yakında artıracağız" demiştik.

59- Ne var ki haksızlık yapmış olan kimseler, sözü kendilerine denilmiş şeyin başkasıyla değiştirmiş, bunun üzerine biz de o haksızlık yapmış olan kimselerin üzerine, itaatten çıkıyor olmaları nedeniyle gökten bir titreten azap indirmiştik.

60- Ve bir zaman Musa, topluluğunu suvarmak istemişti de, biz de ona: "Sen, değneğini o taşa vur" demiştik. Böylece ondan oniki göze fışkırmış, (topluluğundan olan) bütün insanlar su içecek yerlerini kesinlikle bilmişti. (Onlara): "Siz, Allah'ın rızkından yiyin ve için ve bu yerde bozuculuk yapanlar olarak sakın karışıklık çıkarmayın" (demiştik).

61- Ve bir zaman siz: "Ey Musa, biz bir tek çeşit yiyeceğe asla direnç gösteremeyeceğiz, sen bizim için hemen Efendine çağrı yap da, bize o yerin bitirmekte olduğu şeylerden onun sebzesinden ve salatalığından ve sarmısağından ve mercimeğinden ve soğanından çıkarsın" demiştiniz. O da: "Siz o daha hayırlı olan şeyi o daha aşağı olan şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz? Mısır'a inin şüphesiz ki talep ettiğiniz şey sizin için (orada) vardır" demişti. (Nankörlükleri nedeniyle) onların üzerine o aşağılanma ve o durgunluk vuruldu (o duruma düşürüldüler) ve Allah'tan bir hiddete yerleştiler. Bu, onların Allah'ın delillerini örtüyor ve o habercileri o gerçek olmaksızın öldürüyor olmaları nedeniyleydi. Bu, onların baş kaldırmışlıkları ve aşırı gidiyor olmaları nedeniyleydi.

62- Şüphesiz ki inanmış olan kimseler ve Yahudi* ve Hristiyan* ve Sabii kimselerden, kim Allah'a ve o sonraki güne inanır ve düzgün iş işlerse, artık Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler. 

*Burada Yahudi anlamı verilen Hadu kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

63- Ve bir zaman biz, sizin yeminle bağlanmış sözünüzü almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiş: "Siz, bizim size verdiğimiz şeyi kuvvetlice tutun ve onun içinde olan şeyi hatırlayın ki korunabilesiniz" (demiştik).

64- Sonra siz bunun sonrasından (başka tarafa) yakınlaşmıştınız. Bu durumda eğer Allah'ın sizin üzerinizde lütfu ve kendi şefkati olmasaydı, siz kesinlikle o ziyan edenlerden olurdunuz.

65- Ve ant olsun ki siz, içinizden o dinlenme (günün)de aşırı gitmiş kimseleri bilmişsinizdir. Bundan dolayı biz onlara: "Siz, kovalanan maymunlar (gibi) olunuz*"demiştik.

*Bunun şekli bir dönüşüm olmadığını, aksine evrensel bir yasa olduğunu hatırlatmak isteriz. 

66- Böylece biz onu (maymunlaşmayı) önündekilere ve ardıllarına bir caydırıcılık ve o korunanlara bir öğüt yapmıştık.

67- Ve bir zaman Musa topluluğuna: "Şüphesiz ki Allah size bir sığır boğazlamanızı buyuruyor" demişti de onlar: "Sen bizi bir alay konusu mu ediniyorsun?" demişler, o da: "Ben o düşüncesizlerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.
 
68- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o(nun özellikleri) nedir bize açıklasın" demişler, o da: "Şüphesiz ki O, 'O (sığır), (toprağı) yaran (yaşlı) değildir ve körpe de değildir, bunun arasında bir ortancadır' diyor. Siz hemen buyurulmakta olduğunuz şeyi yapın" demişti.

69- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da onun rengi nedir bize açıklasın" demişler, o da:  " Şüphesiz ki O, 'O bir sığırdır ki sapsarı parlayandır, onun rengi o bakanlara mutluluk vermektedir' diyor" demişti.

70- Onlar: "Sen, Efendine bizim için çağrı yap da o (yaşlı ve körpe olmayan sapsarı bir sığır) nedir bize açıklasın. Çünkü (o yaşlı ve körpe olmayan sapsarı) o sığırlar bizce birbirine benzeşiyor. Ve eğer Allah dilerse, şüphesiz ki biz kesinlikle doğru (sığırı) bulanlardanız" demişlerdi.

71- O da: "Şüphesiz ki O (sığır), 'O, o yerin sürülmesiyle ve o ekinin suvarılmasıyla aşağılanmamıştır. (Bunları yapmaktan) uzak tutulmuş olsun, onda (sarıdan başka) hiçbir renk de olmasın' diyor" demişti de onlar: "Şimdi sen o gerçeği bize getirdin" demişler ve hemen onu boğazlamışlardı, neredeyse (bunu) yapmıyorlardı.

72- Ve bir zaman siz bir benliği öldürmüştünüz de, onu (öldürmenin suçunu) birbirinize defetmeye çalışmıştınız. Ve Allah sizin gizlemekte olduğunuz şeyleri ortaya çıkarıcıdır.

73- Bunun üzerine biz de: "Siz,ona (öldürülene) onun bir kısmıyla vurun" demiştik. Böylece Allah o
ölüleri yaşatır ve kendi (gözle görülen) delillerini size gösterir ki siz bağlantı kurabilesiniz. 

74- Sonra bunun sonrasından sizin kalpleriniz katılaştı. Artık onlar o taşlar gibi, hattâ katılıkça (taştan) daha çetindir.  Ve şüphesiz ki onlardan öylesi vardır ki ondan o nehirler fışkırır. Ve onlardan öylesi vardır ki, (ortasından) ayrılır da ondan o su çıkar. Ve onlardan öylesi vardır ki, Allah'a karşı çekinmeden dolayı aşağı yuvarlanır. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden duyarsız değildir.

75- Şimdi siz, onların size inanacaklarına hala umutlanıyor musunuz? Oysa onlardan bir bölük var ki onlar Allah'ın kelamını işitiyorlar, sonra ona bağlantı kurmaları sonrasından bilmekte oldukları halde anlamı saptırıyorlar.

76- Ve onlar inanmış olan kimselerle karşılaştıkları zaman: "Biz inandık" diyorlar. Ve onların bir kısmı bir kısmı ile yalnız kaldıkları zaman ise: "Siz Allah'ın size açtığı şeyi, Efendinizin yanında onu size karşı delil için getirsinler diye mi onlara söylüyorsunuz? Siz hiç bağlantı kurmaz mısınız?" diyorlar.

77- Peki onlar bilmezler mi şüphesiz ki Allah onların gizlemekte olduğu şeyleri ve ilan etmekte olduğu şeyleri biliyor?

78- Ve onlardan bir kısmı anasından doğduğu gibidir ki, boş dilekte bulunma dışında o kitabı bilmezler. Ve onlar kanıdan başka bir şeyde bulunmuyorlar.

79- Artık vay o kimselerin haline ki o kitabı elleri ile yazarlar, sonra da onu bir az bedele değişmek için: "Bu, Allah'ın yanındandır" derler. Artık vay kendi elleri ile yazdığı şeylerden dolayı onların haline ve vay kazanmakta oldukları şeylerden dolayı da onların haline. 

80- Ve onlar: "O ateş sayılanmış günler dışında bize asla dokunmayacaktır" dediler. Sen de ki: "Siz, Allah'ın yanından bir bağlayıcı söz mü edindiniz? Öyle ise Allah kendi bağlayıcı sözüne asla aykırı davranmayacaktır. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?"

81- Hayır, kim bir kötülük kazanır ve bu kusuru onu kuşatır (halde ölür) ise, artık onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

82- Ve o kimseler ki, inandılar ve o düzgün işleri işlediler, işte onlar o bahçenin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

83- Ve bir zaman biz Yakub'un oğulları'ndan: "Siz Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyin ve anne babaya ve o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o iş göremezlere iyilik edin ve o insanlara iyi söz söyleyin ve o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin" diye, yeminle bağlanmış söz almıştık. Sonra sizden bir azınız dışında (başka tarafa) yakınlaşmıştınız. Ve sizler de hâlâ buna kayıtsız kalanlarsınız.

84- Ve bir zaman biz: "Kanlarınızı akıtmayın ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye, sizden yeminle bağlanmış sözünüzü almış, siz de (bunları) kabullenmiştiniz. Ve siz de (bunlara) hâlâ tanıklarsınız.

85- Sonra sizler onlarsınız ki, birbirinizi öldürüyor ve sizden bir bölüğü onlara karşı o günah ve o düşmanlıkta sırt sırta vererek yurtlarından çıkarıyorsunuz. Ve eğer onlar size esirler olarak gelirlerse de, onlardan kurtulmalık alıyorsunuz. Oysa ki o(nların çıkarılması) size yasaklanmıştı. Yoksa siz o kitabın (kurtulmalık almayı serbest bırakan) kısmına inanıyorsunuz da, (birbirinizi yerinizden çıkarmayı yasaklayan) kısmını örtüyor musunuz? Şimdi, sizden kim bunu yaparsa karşılığı, o yakın yaşamda bir rezillikten başkası değildir. Ve onlar o kalkışın günü ise o azabın en çetinine geri döndürüleceklerdir. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden duyarsız değildir.

86- İşte onlar öyle kimselerdir ki, o sonraki (yaşamı) bu şimdiki yaşama değişmişlerdir. Artık o azap onlardan hafifletilmez ve onlar yardım da edilmezler.

87- Ve ant olsun ki biz Musa'ya o kitabı verdik ve onun arkasından o elçileri peşine düşürdük ve Meryem'in oğlu İsa'ya da o apaçık belgeleri verdik ve onu o kutsal'ın esintisi (Ruhu'l Kudüs) ile güçlendirdik. Şimdi, her ne zaman bir elçi size benliklerinizin kaymayacağı (benimsemeyeceği) bir şeyi getirdiyse, siz büyüklük taslayamadınız mı? Böylece bir bölüğünü yalanladınız ve bir bölüğünü de öldürüyordunuz.

88- Ve onlar: "Kalplerimiz (senin bizi çağırdığına karşı) kılıflıdır" dediler.  Aksine, gerçeği örtmeleri nedeniyle Allah onları dışlamıştır. Artık onlar birazı da olsa inanmazlar*. 

*Kalilen kelimesi az anlamında kullanıldığı gibi, hiç olmadığı anlamında da kullanılmaktadır.  

89- Ve onlara Allah tarafından onların beraberindeki şeyi doğrulayıcı bir kitap geldiğinde, ki oysa önceden gerçeği örtmüş olan kimselerin (müşrik Arapların) üzerine fetih istiyor idiler. Şimdi de tanıdıkları şey onlara geldiğinde onu (kitabı) örtüyorlar. Artık Allah'ın dışlaması o gerçeği örtücülerin üzerinedir.

90- Onların, Allah'ın kendi kullarından kime dilerse kendi lütfundan (kitap) indirmiş olmasına karşı saldırganlık yaparak, Allah'ın indirdiği şeyi örtmekle, karşılığında kendi benliklerini ona değiştikleri şey ne kötüdür. Böylece onlar hiddet üzerine hiddete yerleştiler. Ve bir alçaltıcı azap o gerçeği örtücüler içindir.

91- Ve onlara: "Siz, Allah'ın indirdiği şeye inanın" denildiği zaman onlar: "Biz, bizim üzerimize indirilmiş şeye inanırız" diyorlar ve onun ötesinde olan şeyi örtüyorlar. Oysa o, onların beraberindeki şeyi doğrulayıcı olan bir gerçektir. Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, Allah'ın habercilerini önceden niçin öldürüyordunuz?"

92- Ve ant olsun ki Musa o apaçık belgeleri size getirmiş, sonra siz onun (Tur'a çıkmasının) arkasından haksızlık yapanlar olarak o buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz.

93- Ve bir zaman biz, sizin yeminle bağlanmış sözünüzü almış ve Tur'u sizin üstünüze yükseltmiş: "Siz, bizim size verdiğimiz şeyi kuvvetlice tutun ve dinleyin" (demiştik). Onlar ise: "Biz işittik ve baş kaldırdık" demişler ve gerçeği örtmeleri nedeniyle onların kalplerinde o buzağı (sevgisi) içirilmişti (sindirilmişti). Sen de ki: "Eğer siz inananlar iseniz, inancınızın size onu buyurmakta olduğu ne kötüdür."

94- Sen de ki: "Eğer o sonraki yurt Allah'ın yanında (sizden olmayan) o insanların berisinden sadece size bir özellik ise, eğer siz doğru söyleyenler iseniz, haydi o ölümü gönülden arzulayın."

95- Ve onlar kendi ellerinin öncelediği şeyler nedeniyle onu sonsuza dek asla gönülden arzu etmeyeceklerdir. Ve Allah, o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.

96- Ve ant olsun ki sen onları yaşama karşı o insanların en düşkünü, hattâ ortak koşmuş olan kimselerden de (daha düşkün) olarak bulacaksın. Onların her biri bin sene ömürlenmeyi gönülden arzu eder. Oysa o ömürlenmesi onu o azaptan uzaklaştırıcı değildir. Ve Allah onların işlemekte olduğu şeyleri en iyi görücüdür.

97- Sen de ki: "Kim Cibril'e bir düşman olursa, artık şüphesiz ki o, kendisinin önünde olan şeyi bir doğrulayıcı ve o inananlara bir doğruya ileten ve bir müjde olarak, Allah'ın onayıyla onu senin kalbine indirmiştir."

98- Kim, Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun elçilerine ve Cibril'e ve Mikal'e bir düşman olursa, artık şüphesiz ki Allah da o gerçeği örtücülere bir düşmandır.

99- Ve ant olsun ki biz sana apaçık deliller indirdik. Ve onları o itatten çıkanlardan başkası örtmüyor.
 
100- Onlar her ne zaman bir bağlılık sözü verdilerse, onlardan bir bölük onu fırlatıp atmadı mı? Hayır, onların tamamı inanmazlar.

101- Ve onlara Allah tarafından onların beraberindeki şeyi  doğrulayıcı bir elçi geldiğinde, o kitap verilmiş olan kimselerden bir bölük, Allah'ın kitabını bilmezlermiş gibi sırtlarının ötesine fırlatıp attı.

102- Ve onlar, o (insan) şeytanların Süleyman'ın hükümranlığı üzerine peşi sıra okumakta oldukları şeyi izlediler. Ve Süleyman gerçeği örtmemişti, fakat o (insan) şeytanlar gerçeği örtmüşlerdi. Onlar o insanlara o sihri ve Babil'deki o iki güç sahibi* Harut'un ve Marut'un üzerine indirilmiş olan şeyi öğretiyorlardı. Ve o ikisi: "Biz ancak ve ancak bir ayartmayız, artık sen sakın gerçeği örtme" deyinceye kadar hiçbir kimseye öğretmiyorlardı. Onlar o ikisinden onunla, adam ile eşinin arasını ayrıştıran şeyi öğreniyorlardı. Oysa onlar Allah'ın onayı olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar vericiler değildi. Ve onlar onunla (sihirle) kendilerine zarar verecek, fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Ve ant olsun ki onlar kim onu (sihri) satın almışsa onun için o sonraki (yaşamda) hiçbir (güzel) nasip olmayacağını bilmişlerdi. Kendi benliklerini ona sattıkları şey kesinlikle ne kötüdür. Eğer onlar biliyor olsalardı, (böyle yapmazlardı). 

(*)-102. ayet içinde geçen Melekeyn  kelimesine İki güç sahibi anlamı verme gerekçemiz, Harut ve Marut'un bildiğimiz anlamda iki melek anlamı verildiğinde ortaya çıkan problemlerin, bu ayeti Kur'an içinde birbirinden çok farklı biçimde anlaşılan bir duruma düşürmesidir. Ayrıca bu kelime bazı kıraatlerde Melikeyn olarak da okunmuştur. 

103- Ve eğer onlar inanmış ve korunmuş olsalardı, Allah'ın yanındaki dönüşümü kesinlikle daha hayırlı olurdu. Eğer onlar biliyor olsalardı, (inanır korunurlardı).

104- Ey inanmış olan kimseler siz sakın:"Bizi güt" demeyin, siz: "Bizi gözet" deyin ve dinleyin. Ve bir acı verici azap, o gerçeği örtücüler içindir.

105- O kitabın mensuplarından gerçeği örtmüş olan kimseler ve o ortak koşanlar, Efendinizden sizin üzerinize hiçbir hayır indirilmesini gönülden arzu etmiyor. Oysa Allah, kendisinin şefkatini kime dilerse özel kılar. Ve Allah, o büyük lütuf sahibidir. 

106- Eğer biz herhangi bir delilden hükmü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun örneğini getiririz. Sen bilmedin mi şüphesiz ki Allah her bir şeyin üzerine güç yetiricidir?
 
107- Sen bilmedin mi Allah'ı şüphesiz ki o göklerin ve o yerin hükümranlığı O'na aittir? Ve sizin için Allah'ın berisinden hiçbir yakın ve bir yardımcı yoktur.

108- Yoksa siz, önceden Musa'ya talep edildiği gibi kendi elçinize de mi talepte bulunmak istiyorsunuz? Ve kim o inancı o gerçeği örtme ile değiştirirse, artık kesinlikle o yolun denk olanından sapmıştır.

109- O kitabın mensuplarından birçoğu, kendilerine o gerçeğin apaçık belli olması sonrasından, kendi benliklerinin yanındaki bir kıskançlıktan dolayı, sizin inanmanız sonrasından gerçeği örtenler olarak sizi geri döndürmeyi gönülden arzu etti. Artık siz Allah kendisinin buyruğunu getirinceye kadar (hatalarını) yok sayın ve hoş görülü olun. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

110- Ve siz o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin. Ve siz kendi benlikleriniz için hayırdan ne öncelerseniz, onu Allah'ın yanında bulursunuz. Şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi görücüdür.

111- Ve onlar: "O bahçeye, bir dönen (Yahudi) veya yardımcılar (Hristiyan) olan kimseden başkası asla giremeyecektir" dediler. Bu, onların boş dilekleridir. Sen de ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, sağlam kanıtınızı getirin."

112- Hayır, kim kendi yüzünü iyilik eden olarak Allah'a teslim ederse, artık onun ödülü kendisinin Efendisinin yanındadır. Ve onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler. 

113- Ve Yahudiler*: "Hristiyanlar* bir şey üzerinde değildir" dedi. Ve Hristiyanlar: "  Yahudiler bir şey üzerinde değildir" dedi. Oysa onlar o kitabı peşi sıra okuyorlar. (Kitap) bilmez (müşrik) kimseler de onların söylediğinin örneğini dedi. Artık Allah, aykırı düşmekte oldukları şeyler hakkında o kalkışın günü onların arasında karar verecektir.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

114- Ve Allah'ın secde edilen yerlerini O'nun adının onların içinde hatırlanmasından alıkoymuş ve onların harap olması için çabalamış kimseden, daha haksızlık yapan kimdir? İşte onlar için onlara ancak kaygılananlar olarak girmekten başkası yoktur. O yakın (yaşamda) bir rezillik onlar içindir. Ve o sonraki (yaşamda) ise bir büyük azap onlar içindir.

115- Ve (güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. Siz nereye yakınlaşırsanız, Allah'ın yüzü (hoşnutluğu) oradadır. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

116- Ve onlar: "Allah bir çocuk edindi" dediler. O, münezzehtir. Aksine, o göklerde ve o yerde ne varsa O'nundur. Her biri O'na gönülden bağlananlardır.

117- O, o göklerin ve o yerin örneksiz takdir edicisidir. Ve bir buyruk yerine geleceği zaman, O ona ancak ve ancak "Ol" der, o da hemen oluverir.

118- Ve (kitap) bilmez (müşrik) kimseler: "Allah bizimle iletişim kurmalı veya bize (gözle görülen) bir delil gelmeli değil miydi?" dedi. Onlardan önceki kimseler de aynı şekilde onların söylediğinin örneğini demişti. Onların kalpleri birbirine benzeşti. Biz kesinkes inanmakta olan bir topluluk için o (gözle görülen) delilleri kesinlikle açıkladık.

119- Şüphesiz ki biz seni o gerçekle bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve sen o şiddetli ateşin arkadaşlarından (bilgi) talep edilmezsin.

120- Ve o Yahudiler ve o Hristiyanlar*, onların inanç çizgisini izleyinceye kadar senden asla hoşnut olmayacaklar. Sen de ki: " Şüphesiz ki Allah'ın doğruya iletmesi, o doğruya iletmenin ta kendisidir." Ve ant olsun ki eğer sen, o bilgiden sana gelmiş olan şeyden sonra onların keyfi eğilimlerini izlersen, Allah'tan sana  hiçbir yakın dost ve bir yardımcı yoktur.

*Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

121- Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu izlemenin hakkını vererek izlerler. İşte onlar ona inananlardır. Ve kim onu örterse, artık onlar o ziyan edenlerin ta kendileridir.

122- Ey Yakub'un oğulları, siz hatırlayın benim gönencimi ki ben sizi gönendirmiştim. Ve şüphesiz ki ben sizi o tüm insanların üzerine lütuflandırmıştım. 

123- Ve siz öyle bir güne karşı korunun ki (o günde) bir benlik (başka) bir benlikten bir şey karşılık görmez ve ondan bir eşitlik bedeli kabul edilmez ve ona bir eşlikçilik de fayda vermez ve onlar yardım da edilmezler.

124- Ve bir zaman İbrahim'i Efendisi bir takım kelimeler(den oluşan buyruklar)la yoklamış, o da onları (yerine getirerek) tamamlamıştı. (Efendisi): "Şüphesiz ki ben, seni o insanlara bir önder yapıcıyım" demişti. (İbrahim) : "Soyumdan da (yap)" demişti. (Efendisi): "Benim bağlılık sözüm o haksızlık yapanlara kavuşmaz" demişti.

125- Ve bir zaman biz o ev'i (Kabe'yi) o insanlar için bir dönüp dolaşma yeri ve bir güvenli yer yapmış ve (insanlara): "İbrahim'in duruş yerinden siz de kulluk görevi yeri edinin (İbrahim'in tevhidi yaşamını örnek alın)" (demiş), İbrahim'e ve İsmail'e: "Siz benim evimi, o etrafında dolaşanlar ve o kapananlar ve o rüku edenler secde edenler için (putlardan) temiz tutun" diye bağlılık sözü almıştık.

126- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen burayı bir güvenli yerleşim merkezi yap, ve onun mensuplarını onlardan Allah'a ve o sonraki güne inanan kimseleri o ürünlerden rızıklandır" demiş, O da: "Ve ben gerçeği örten kimseyi de bir az yararlandıracak, sonra da onu o ateşin azabına mecbur bırakacağım. Ve ne kötüdür o varış yeri" demişti.

127- 128- 129- Ve bir zaman İbrahim, o ev (Kabe) den o temelleri: "Ey Efendimiz, sen bizden kabul et. Şüphesiz ki sen o en iyi işiticinin o en iyi bilicinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen ikimizi sana teslim olanlardan ve bizim soyumuzdan da sana teslim olan bir ana toplum yap ve bize (hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerimizi göster ve bize lütufla dön. Şüphesiz ki sen çok lütufla dönücünün, şefkati süreklinin ta kendisisin. Ey Efendimiz, sen onların içinde senin delillerini onlara peşi sıra okuyacak ve onlara o kitabı ve o bilgeliği öğretecek ve onları arındıracak, onlardan bir elçi harekete geçir. Şüphesiz ki sen o en güçlünün, o en doğru karar vericinin ta kendisisin." (diyerek) yükseltiyor ve İsmail'de (yükseltiyordu).

130- Ve İbrahim'in inanç çizgisinden, kendi benliğini ahmak hale getirenden başka kim ilgisini keser? Ve ant olsun ki biz onu o yakın (yaşam)da seçmiştik. Ve şüphesiz ki o, o sonraki (yaşamda) kesinlikle o düzgünlerdendir.

131- Bir zaman Efendisi ona "Teslim ol" demişti de, o: "Ben o tüm insanların Efendisine teslim oldum" demişti.

132- Ve İbrahim onu (inanç çizgisini) oğullarına da tembihlemiş ve Yakup da (oğullarına): "Ey oğullarım, şüphesiz ki Allah, sizin için bu yükümlülüğü seçti, artık siz sakın teslim olanlardan başkası olarak ölmeyin" (diyerek tembihlemişti).

133- (Ey Yahudiler), o ölüm Yakub'a hazır olduğu zaman yoksa siz tanıklar mıydınız? Hani oğullarına: "Siz benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti de, onlar: "Biz, senin tanrına ve senin ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın tanrısına, bir tek tanrı olarak kulluk edeceğiz. Ve biz O'na teslim olanlarız" demişlerdi.

134- Bu, gelip geçmiş bir ana toplumdu. Onun (o toplumun) kazandığı kendisine ve sizin kazandığınız da sizedir. Ve siz onların işlemekte oldukları şeylerden (bilgi) talep edilmezsiniz.

135- Ve onlar: "Siz, Yahudi* veya Hristiyan* olun ki, doğruya iletilesiniz" dediler. Sen de ki: "Aksine, (doğruya iletilmek fıtrat yasalarına) meyleden İbrahim'in inanç çizgisiyledir. Ve o, o ortak koşanlardan değildi."

Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. Hristiyan olarak anlam verilen Nasara kelimesinin kök anlamı ise  "yardım etmek" bunun için Al- i İmran s. 52. ve Saff s. 14. ayetine bakılabilir.

136- Siz (onlara): "Biz, Allah'a ve bize indirilmiş şeye ve İbrahim'e ve İsmail'e ve İshak'a ve Yakub'a ve o torunlara indirilmiş şeye ve Musa'ya ve İsa'ya verilmiş şeye ve o habercilere Efendilerinden verilmiş şeye inandık. Biz onlardan hiçbirinin arasını ayrıştırmayız. Ve biz O'na teslim olanlarız" deyin.

137- Yok eğer onlar sizin kendisine inandığınız şeylerin örneği gibi inanırlarsa, kesinlikle doğruya iletilmişlerdir. Ve eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, ancak ve ancak bir ayrışma içindedirler. Bu durumda Allah, onlara karşı sana yetecektir. Ve O, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

138- (Siz onlara): "Allah'ın boyası. Ve boya bakımından Allah'tan daha iyi olan kimdir? Ve biz O'na kulluk edenleriz" (deyin).

139- Ve sen de ki: "Siz Allah hakkında bizimle mi tartışıyorsunuz? Oysa O, bizim de Efendimizdir ve sizin de Efendinizdir. Ve bizim işlediklerimiz bizedir ve sizin işledikleriniz sizedir. Ve biz (yaşamımızı) O'na özgüleyenleriz."

140- Yoksa siz: "Şüphesiz ki İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve o torunlar, Yahudi veya Hristiyan idiler" mi diyorsunuz? Sen de ki: "Siz mi en iyi bilensiniz yoksa Allah mı?" Ve kendi yanındaki Allah'tan (gelmiş) bir tanıklığı gizlemiş olan kimseden daha haksızlık yapan kimdir? Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeylerden duyarsız değildir.

141- Bu, gelip geçmiş bir ana toplumdu. Onun (o toplumun) kazandığı kendisine ve sizin kazandığınız da sizedir. Ve siz onların işlemekte oldukları şeylerden (bilgi) talep edilmezsiniz.

142- O insanlardan o kimi ahmaklar: "Onları (şimdiki) yönlerinden ne (başka tarafa) yakınlaştırdı ki onlar onun üzerinde idiler?" diyecekler. Sen de ki: "(Güneşin) o doğum yeri ve o batım yeri, Allah'ındır. O, kimi dilerse bir dosdoğru yola iletir."

143- Ve böylece biz, sizi o insanların üzerine tanıklar olmanız ve o elçinin de sizin üzerinize bir tanık olması için bir dengeli ana toplum yaptık. Biz o yönü (Kabe'yi) ki, sen (önceden de) onun üzerinde idin, o elçiyi izlemekte olan kimse ile, iki ökçesi üzerinde çevrilmekte olan kimseyi bizim bilmemizden başka nedenle (tekrar) o yön yapmadık. Ve şüphesiz ki (bu değişiklik) Allah'ın doğruya ilettiği kimselerden başkası üzerine kesinlikle ağırdır. Allah sizin inanmanızı kesinlikle kayba uğratacak değildir. Şüphesiz ki Allah, o insanlara kesinlikle çok acıyıcıdır, şefkati süreklidir.

144- Biz, senin yüzünü o göğe çevrilip durduğunu kesinlikle görüyoruz. Şimdi biz seni bir yöne yakınlaştıracağız ki sen ona hoşnut olacaksın. Artık sen yüzünü Mescidi Haram tarafına yakınlaştır. Ve siz nerede olursanız, artık yüzlerinizi onun tarafına yakınlaştırın. Ve şüphesiz ki o kitap verilmiş olan kimseler, bunun Efendilerinden  bir gerçek olduğunu kesinlikle biliyorlar. Ve Allah onların işlemekte olduğu şeylerden duyarsız değildir.

145- Ve ant olsun ki eğer sen o kitap verilmiş olan kimselere her bir delili getirmiş olsan da, onlar senin yönünü izlemediler. Sen de onların yönünü izleyici değilsin. Onların bir kısmı bir kısmının yönünü de izleyici değillerdir. Ve ant olsun ki eğer sen, sana gelmiş olan o bilginin sonrasından eğer onların keyfi eğilimlerini izlersen, o takdirde şüphesiz ki sen de kesinlikle o haksızlık yapanlardansın.

146- Bizim kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler, onu oğullarını tanımakta oldukları gibi tanıyorlar. Ve şüphesiz ki onlardan bir bölük de gerçeği bilmekte oldukları halde kesinlikle gizliyorlar. 

147- O gerçek, senin Efendindendir. Öyleyse sen sakın sakın o tereddüte düşenlerden olma.

148- Ve her birinin yüzünü çevirdiği yeri vardır, o ona yakınlaşıcıdır. Öyleyse siz o hayırlarda yarışın. Siz nerede olursanız Allah sizi (kalkış gününde) toplu olarak getirecektir. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

149- Ve sen nereden çıkarsan, artık yüzünü Mescidi Haram tarafına yakınlaştır. Ve şüphesiz ki o, (buyruk) senin efendinden bir gerçektir. Allah, sizin işlemekte olduklarınızdan duyarsız değildir.

150- Ve sen nereden çıkarsan, artık yüzünü Mescidi Haram tarafına yakınlaştır. Onlardan haksızlık yapmış olan kimseler dışında o insanların size karşı bir delili olmaması için, siz de nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına yakınlaştırın. Ve siz sakın onlardan çekinmeyin ve benden çekinin ve böylece ben üzerinizdeki gönencimi tamamlayayım ve doğruya iletilesiniz.

151- Nitekim biz size içinizde (yaşayan) sizden bir elçi gönderdik, o (elçi) bizim delillerimizi size peşi sıra okuyor ve sizi arındırıyor ve size o kitabı ve o bilgeliği öğretiyor ve size biliyor olmadığınız şeyleri öğretiyor.

152- O halde siz beni hatırlayın ki bende sizi hatırlayayım ve bana şükredin ve sakın bana nankörlük etmeyin.

153- Ey inanmış olan kimseler, siz direnç göstermekle ve o kulluk göreviyle (Allah'tan) destek isteyin. Şüphesiz ki Allah, o direnç gösterenlerin beraberindedir.

154- Ve siz Allah'ın yolunda öldürülen kimseler için: "(Onlar) ölülerdir" sakın demeyin. Aksine, onlar yaşayanlardır, fakat siz fark edemezsiniz.

155- Ve ant olsun ki biz sizi, biraz o kaygıdan ve o açlıktan ve o mallardan ve o benliklerden ve o ürünlerden bir eksiltme ile kesinlikle yoklayacağız. Ve sen (bu yoklamalara karşı) o direnç gösterenleri müjdele.

156- (O direnç gösterenler) öyle kimselerdir ki, kendilerine bir musibet değdiği zaman onlar: "Şüphesiz ki biz Allah'a aidiz ve şüphesiz ki biz yalnızca O'na dönücüleriz" derler.

157- İşte onlar var ya, Efendilerinden sahiplenmeler ve bir şefkat onların üzerinedir. Ve işte onlar o doğruya iletilenlerin ta kendileridir.

158- Şüphesiz ki Safa ve Merve, Allah'ın farkındalıklarındandır. Artık kim o ev'i (Kabe) hacc veya umre yaparsa, artık bu ikisini dolaşmasında onun üzerine hiçbir sakınca olmaz. Ve kim gönüllü bir hayır işlerse, artık şüphesiz ki Allah, şükrün karşılığını vericidir, en iyi bilicidir.

159- Şüphesiz ki o kimseler, bizim o apaçık belgelerden ve o doğruya iletenden indirdiğimiz şeyi, o kitapta bizim onu o insanlara açıklamamız sonrasından gizliyorlar, işte onları Allah dışlar ve dışlayıcılar da onları dışlar.

160- İtaate dönmüş ve (durumlarını) düzeltmiş ve (kitabı) açıklamış olan kimseler başka, işte bende onlara (lütufla) dönerim. Ve ben lütufla dönücüyüm, şefkati sürekliyim.

161- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örttüler ve gerçeği örtenler olarak öldüler, işte onlar Allah'ın ve o meleklerin ve o (inanan) insanların toplu olarak dışlaması onların üzerine olanlardır. 

162- Onlar onda (dışlamada) sürekli kalıcıdırlar. O azap onlardan hafifletilmez ve onlar bakılmazlar da.

163- Ve sizin tanrınız, bir tek tanrıdır. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, şefkati kapsamlıdır, şefkati süreklidir.

164- Şüphesiz ki o göklerin ve o yerin yaratılışında, o gece ve o gündüzün aykırı düşmesinde ve o gemilerde -ki insanlara fayda veren şeylerle o su kütlesinde akar- ve Allah'ın o gökten indirdiği sudan ki böylece onunla o yeri onun ölümünden sonra yaşatmasında ve her bir canlıdan onda saçmasında ve o gök ve o yer arasında boyun eğdirilmiş o rüzgârları ve o bulutları evirip çevirmesinde, bağlantı kurmakta olan bir topluluğa kesinlikle (gözle görülen) deliller vardır.

165- Ve o insanlardan kimi, Allah'ın berisinden benzerlere tutunur da onlara Allah'ın sevgisi gibi sevgi beslerler. Ve inanmış olan kimseler Allah'a sevgi besleme bakımından ise daha çetindir. Eğer o haksızlık yapmış olan kimseler o azabı görecekleri zaman o kuvvetin toplu olarak Allah'a ait olduğunu ve şüphesiz ki Allah'ın o azabının ne kadar çetin olduğunu (önceden) görseydi (onları sevmezlerdi).

166- O zaman kendileri izlenmiş olan kimseler, kendilerini izlemiş olan kimselerden ayrılarak uzaklaşmış, o azabı görmüşler ve onlarla o bağlar büsbütün kesilmiştir.

167- Ve izlemiş olan kimseler: "Eğer bizim için bir tekrar daha (geri dönüş) olsaydı da, şimdi onların bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşırdık" dedi. Allah, onların işlerini hayıflanmalar olarak onlara işte böyle gösterecektir. Ve onlar o ateşten çıkıcılar da olmayacaktır.

168- Ey o insanlar, siz o yerde olan şeylerden serbest temiz olmak kaydıyla yiyin ve sakın o şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.

169- O, size ancak ve ancak o kötülüğü ve o hayasızlığı ve sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allah'a karşı demenizi buyurur.

170- Ve onlara: "Siz Allah'ın indirdiği şeyi izleyindenildiği zaman onlar: "Hayır, biz o şeyi izleriz ki  kendi atalarımızı onun üzerinde bulduk" derler. Ve eğer ki onların ataları bir şeyle bağlantı kurmazlar ve doğruya iletilmezler olsa da mı (onlara uyacaklar)?
 
171- Ve gerçeği örtmüş olan kimseler(e karşı elçimizin)in örneği, çağırma ve seslenmeden başka bir şey işitmez şeye haykıran o kimsenin örneği gibidir. (Onlar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar bağlantı kuramazlar.

172- Ey inanmış olan kimseler, siz bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyin ve Allah'a şükredin eğer yalnızca O'na kulluk etmekte olanlar iseniz

173- O, size ancak ve ancak o ölü hayvanı ve o kanı ve o domuzun etini ve o şeyi ki kendisine Allah'tan başkasına ses yükseltilmişi (Allah'tan başkasının adı anılmışı) yasaklamıştır. Artık kim (açlık sebebi ile) zarar görürse, (başkasının hakkına) saldırganlık yapmaksızın ve aşırı gitmeksizin (yemesinde), artık ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

174- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'ın o kitaptan indirdiği şeyi gizliyorlar ve onu bir az bedele değişiyorlar. İşte onlar, karınlarında o ateşten başkasını yemiyorlar. O kalkışın günü Allah onlarla iletişim kurmayacak ve onları arındırmayacak. Ve bir acı verici azap onlar içindir.

175- İşte onlar o kimselerdir ki, o doğruya ileteni o sapkınlığa, o bağışlanmayı da o azaba değişmişlerdir. Artık onlar o ateşin üzerinde ne de dirençlidirler.

176- Bu (azap), şüphesiz ki Allah'ın o kitabı o gerçekle indirmiş olması nedeniyledir. Ve şüphesiz ki o kitap üzerinde aykırı düşmüş olan kimseler, kesinlikle bir uzak ayrışmanın içindedirler.

177- O yüce gönüllülük, sizin yüzlerinizi (güneşin) o doğum yönüne ve o batım yönüne yakınlaştırmanız değildir. Fakat o yüce gönüllü o kimsedir ki, Allah'a ve o sonraki güne ve o meleklere ve o kitaba ve o habercilere inanmış ve o malı, ona olan sevgisine rağmen onu o en yakınlığın sahiplerine ve o yetimlere ve o iş göremezlere ve o yolun oğluna (yolda kalmışa) ve o talep edicilere (dilencilere) ve o boynu bağlılara (kölelere) vermiş ve o kulluk görevini ayağa kaldırmış ve o arınmayı yerine getirmiştir. Ve onlar bağlılık sözü verdikleri zaman bağlılıklarını tastamam yerine getirenler ve o kötü de ve o zararda ve  o savaş vaktinde o direnç gösterenlerdir. İşte onlar, doğru söylemiş olan kimselerdir. Ve işte onlar, o korunanların ta kendileridir.

178- Ey inanmış olan kimseler, o (cinayetle) öldürmelerde o suça denk karşılık, sizin üzerinize yazıldı. O özgür o özgüre ve o köle o köleye ve o dişi o dişiye (karşılıktır). Fakat kime (öldürülenin) kardeşi tarafından (kısas hakkından) bir şey yok sayılırsa, artık (yok sayanın) o benimsenmişe göre bir yol izlemesi ve (öldürenin de) ona bir iyilikle ödeme yapması vardır. Bu, Efendinizden bir hafifletme ve bir şefkattir. Artık bundan sonra kim aşırı giderse, artık bir acı verici azap onun içindir.

179- Ve o suça denk karşılıkta yaşam sizin içindir. Ey o saf aklın sahipleri, umulur ki siz (cinayetlerden) korunursunuz.

180- O ölüm birinize hazır olduğu zaman, eğer o bir mal bırakıyorsa ana babaya ve o en yakınlara, o benimsenmişe göre bir tembihte bulunması, o korunanların üzerine bir gerçek (vazife) olarak yazıldı.

181- Artık kim onu işittikten sonra değiştirirse, şüphesiz ki onun günahı ancak ve ancak onu değiştiren kimselerin üzerinedir. Şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

182- Fakat kim tembih edenden bir (haksızlığa) meyil veya bir günah kaygısı taşır da onların aralarını düzeltirse, artık ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

183- Ey inanmış olan kimseler, o oruç sizden önceki kimselere yazıldığı gibi size de yazıldı ki siz korunabilesiniz.

184- Sayılanmış günler olarak (yazılmıştır). Artık sizden kim hasta veya sefer hali üzerinde olursa, (tutamadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Ve ona (zorlukla) güç yetiren kimselerin üzerine ise, artık bir iş göremez doyumu kurtulmalık vardır. Fakat kim gönüllü bir hayır işlerse, artık o kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer siz bilirseniz orucu tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

185- Ramazan ayı ki, o insanları bir doğruya ileten ve o doğruya iletenden belgeler ve (doğru ile yanlışı birbirinden) ayıran bu okunan (Kur'an) onda indirildi.  Artık içinizden kim o aya tanık olursa, o (ayın orucu)nu tutsun. Ve kim bir hasta veya bir sefer hali üzerinde olursa, (tutamadığının) sayısınca sonraki günlerden (tutsun). Allah size o kolaylığı ister ve size o zorluğu istemez. Ve (bu kolaylık), o sayıyı eksiksiz yapmanız ve sizi doğruya ilettiği şeye karşılık Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.

186- Ve kullarım sana benden (bilgi) talep ettiği zaman, şüphesiz ki ben (onlara uzak değil) yakınım. O çağırıcı beni çağırdığı zaman ben çağrısını cevaplandırırım. Öyleyse onlar da beni cevaplandırsınlar, bana inansınlar ki akli olgunluğa erişeler.

187- O orucun gecesi kadınlarınıza o cinsel ilişki size serbestleştirildi. Onlar sizin için bir elbise ve siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah, sizin benliklerinize karşı ihanet etmekte olduğunuzu bildi de size lütufla döndü ve sizden (hatalarınızı) yok saydı. Artık şimdi onlarla (oruç gecelerinde de) temasta bulunabilir ve Allah'ın sizin üzerinize yazdığının peşine düşebilirsiniz. Ve siz o fecirden o beyaz iplik o siyah iplikten size apaçık belli oluncaya kadar yiyin ve için, sonra o orucu o geceye tamamlayın. Ve siz o secde edilen yerlerde kapananlar iken, onlarla temasta bulunmayın. Bu (buyruklar), Allah'ın sınırlarıdır, siz onlara sakın yaklaşmayın. Allah o insanlara kendi delillerini işte böyle açıklıyor ki onlar korunalar.

188- Ve siz sakın mallarınızı kendi aranızda o geçersiz nedenle yemeyin ve onları insanların mallarından bir bölümünü o günahla yemek için bilmekte olduğunuz halde o karar vericilere sarkıtmayın.

189- Onlar sana o hilâllerden (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onlar, o insanların o hacc ve vakit ölçüleridir." Ve o yüce gönüllülük sizin o evlere onların sırtlarından gelmeniz (işi usulüne göre yapmamanız) değildir. Fakat o yüce gönüllülük, kişinin korunmasıdır. Ve siz o evlere onların kapılarından gelin (işi usulüne göre yapın). Ve Allah'a karşı korunun ki başarıya erişesiniz.

190- Ve sizinle öldürüşen kimselerle, siz de Allah'ın yolunda öldürüşün ve sakın aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, o aşırı gidenleri sevmez. 

191- Ve siz onları nerede ele geçirdiyseniz öldürün ve onlar sizi nereden çıkardılarsa siz de onları çıkarın. Ve o ayartma(yı körüklemek) o öldürmekten daha çetindir. Ve onlar sizinle Mescidi Haram yanında öldürüşünceye kadar, siz de onda onlarla sakın öldürüşmeyin. Yok eğer onlar sizinle öldürüşürlerse, artık siz de onları öldürün. O gerçeği örtücülerin karşılığı, işte böyledir.

192- Yok eğer onlar vazgeçerlerse, artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

193- Ve siz bir ayartma olmayıncaya ve o yükümlülük Allah'ın (yüklediği yükümlülük) oluncaya kadar, onlarla öldürüşün. Eğer onlar vazgeçerlerse, artık o haksızlık yapanlardan başkasına hiçbir düşmanlık olmaz.

194- O yasak ay o yasak aya karşılıktır. Ve yasaklar da suça denk karşılık esası üzerinedir. Kim size karşı aşırı giderse, size karşı aşırı gittiği şeyin örneği kadar siz de ona karşı aşırı gidin. Ve siz Allah'a karşı korunun ve Allah'ın, o korunanların beraberinde olduğunu bilin.

195- Ve siz Allah'ın yolunda harcayın ve ellerinizle kendinizi sakın o yok oluşla karşılaştırmayın. Ve siz iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, o iyilik edenleri sever.

196- Ve siz o haccı ve o umreyi Allah için tamamlayın. Yok eğer siz kısıtlanırsanız, artık o hediyeden kolayınıza geleni (gönderin). Ve siz o hediye kendisinin kesileceği yere ulaşıncaya kadar, başlarınızı sakın tıraş etmeyin. Sizden kimin bir hastalığı veya onun başından bir rahatsızlığı varsa, artık ona oruçtan veya bağıştan veya kurbanlıktan bir kurtulmalık vardır. Artık siz güvende olduğunuz zaman, kim hacca kadar o umre ile yararlanacak olursa, artık ona da o hediyeden kolayına gelen vardır. Kim de (kurbanlık) bulamadıysa, o hacda üç gün ve döndüğünüz zaman ise yedi (gün) oruç vardır. Bu, eksiksiz on (oruç)dur. Bu, kendi (evinin) mensupları Mescidi Haram'ın hazırında olmayan kimse içindir. Ve siz Allah'a karşı korunun ve Allah'ın o sonuçlandırmasının çok çetin olduğunu bilin.

197- O hacc bilinmiş aylardır. Kim onlarda o haccı (kendisine) belirlerse, artık o hacda cinsel ilişki ve yoldan çıkma ve söz dalaşı olmaz. Ve siz hayırdan ne yaparsanız, Allah onu bilir. Ve siz (hacc için) azıklanın, şüphesiz ki o azığın en hayırlısı o korunma bilincidir. Ve ey o saf aklın sahipleri siz bana karşı korunun.

198- (Hacc aylarında ticaret yaparak) Efendinizden bir lütfun peşine düşmenizde sizin üzerinize bir sakınca yoktur. Siz Arafat'tan akın akın döküldüğünüz zaman, artık Meşar-ı Haram'ın (Müzdelife) yanında Allah'ı hatırlayın. Ve siz, sizi doğruya ilettiği gibi O'nu hatırlayın. Ve şüphesiz ki siz onun öncesinden kesinlikle o sapkınlardan idiniz.

199- Sonra siz o insanların akın akın döküldüğü yerden akın akın dökülün ve Allah'ın bağışlamasını isteyin. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

200- (Hacc ve kurban gibi) zamanlı ve mekânlı kulluk görevlerinizi yerine getirdiğiniz zaman, artık siz kendi atalarınızı hatırlamanız gibi, hatta ondan daha çetin bir hatırlamayla Allah'ı hatırlayın. Şimdi, o insanlardan kimi: "Ey Efendimiz, sen bize o yakın (yaşam)da ver" der ve o sonraki (yaşamda) ona hiçbir (güzel) nasip yoktur.

201- Ve onlardan kimi de: "Ey Efendimiz, sen bize o yakın (yaşam da)da bir iyilik ve o sonraki (yaşamda) da bir iyilik ver ve bizi o ateşin azabından koru" der.

202- İşte onlar var ya, kazandıkları şeylerden dolayı bir hisse onlar içindir. Ve Allah, o hesabın çok hızlı görenidir.

203- Ve siz sayılanmış günlerde Allah'ı hatırlayın. Kim (Mina'dan Mekke'ye dönmeyi) iki günde çabuklaştırırsa, artık onun üzerine hiçbir günah yoktur. Ve kim sonralarsa, artık onun üzerine de hiçbir günah yoktur. (Bu) korunan kimse içindir. Ve siz Allah'a karşı korunun ve bilin şüphesiz ki siz yalnızca O'na sürülüp toplanacaksınız.

204- Ve o insanlardan kimi vardır ki, onun o yakın yaşam hakkındaki sözleri seni şaşırtır ve kalbindeki şeye Allah'ı tanıklandırır. Oysa o çekişenlerin en azılısıdır.

205- Ve o (başka tarafa) yakınlaştığı zaman ise, o yerde onda bozuculuk yapmaya o ekini ve o nesli (iktisadi ve sosyal düzeni) yok etmeye çabalar. Ve Allah o bozuculuğu sevmez.

206- Ve ona: "Sen Allah'a karşı korun" denildiği zaman, o güçlülüğü onu o günah ile tutar. Artık cehennem ona yeter ve kesinlikle ne kötüdür o döşek.

207- Ve o insanlardan kimi de vardır ki Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek için kendi benliğini (cennet karşılığı) satar.  Ve Allah, o kullara karşı çok acıyıcıdır.

208- Ey inanmış olan kimseler, siz topyekün barış ve selâmete girin ve sakın o şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz ki o, size bir apaçık düşmandır.

209- Yok eğer siz o apaçık belgelerin size gelmesi sonrasından kayarsanız, artık Allah'ın çok güçlü, en bilge olduğunu bilin.

210- Onlar (inanmak için) Allah'ın ve o meleklerin o buluttan gölgeler içinde gelmesine ve o buyruğun yerine getirilmesine mi bakıyorlar? Ve o işler yalnızca Allah'a döndürülür.

211- Sen Yakub'un oğullarına (bilgi) talep et, biz onlara apaçık belgeden nicesini verdik. Ve kim Allah'ın gönencini, kendisine gelmesi sonrasından değiştirirse, artık şüphesiz ki Allah, o sonuçlandırması çok çetindir.

212- Gerçeği örtmüş olan kimselere o yakın yaşam süslendi. Ve onlar inanmış olan kimselerden bir kısmını küçümsüyorlar. Oysa korunmuş olan bu kimseler o kalkışın günü onların üstündedirler. Ve Allah, kime dilerse bir kısıtlama olmaksızın rızık verir. 

213- O insanlar (yaratılış ayarı olarak) bir tek ana toplumdu (aralarında ayrıştılar). Bunun üzerine Allah, o habercileri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak harekete geçirdi. Ve onların beraberinde o kitabı da o insanlar arasında onda ayrıştıkları şeylerde karar vermesi için gerçekle indirdi. Ve kendilerine o apaçık belgeler gelmesi sonrasından kendi aralarında saldırganlık yaparak onda aykırı düşmüş olanlar, kendilerine o (kitap) verilmiş kimselerden başkası da olmadı. Böylece Allah, inanmış olan kimseleri kendisinin onayıyla, onda aykırı düştükleri o gerçeğe iletti. Ve Allah, kimi dilerse bir dosdoğru yola iletir.
 
214- Yoksa siz, sizden önceki gelip geçen kimselerin (sıkıntılarının) örneği size de gelmeden, o bahçeye girivereceğinizi mi hesab ettiniz? Onlara o kötü ve o zarar öylesine dokunmuş ve onlar öyle sarsılmışlardı ki, o elçi ve onun beraberindeki inanmış olan kimseler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin, şüphesiz ki Allah'ın yardımı yakındır.

215- Onlar sana, neyi (ve kime) harcayacakları konusunda (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Siz bir hayırdan ne harcarsanız, artık o, anne baba ve o en yakınlar ve o yetimler ve o iş göremezler ve o yolun oğlu (yolda kalmış) içindir. Ve siz hayırdan ne yapıyorsanız, artık şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir."

216- O öldürüşme sizin üzerinize yazıldı, oysa o size göre çirkindir. Ve ola ki o size çirkin gelen şey o sizin için hayırlıdır. Ve ola ki size sevimli gelen bir şey ise o sizin için daha şerdir. Ve  Allah ki O bilir ve siz bilmezsiniz.

217- Onlar sana o yasak aydan (yani) onda öldürüşmekten (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onda öldürüşmek bir büyük (günahtır). Ve Allah'ın yolundan uzaklaştırmak ve O'na nankörlük etmek ve Mescidi Haram'dan (uzaklaştırmak) ve onun mensuplarını ondan çıkarmak, Allah'ın yanında daha büyük (günahtır). Ve o ayartma(yı körüklemek) o öldürmekten daha (büyük günahtır)." Eğer onların gücü yetse, sizi kendi yükümlülüğünüzden geri döndürünceye kadar sizinle öldürüşmekten geri kalmazlar. Ve sizden kim kendi yükümlülüğünden geri döndürülür de gerçeği örtücü olarak ölürse, işte onların işledikleri o yakın (yaşam) da ve o sonraki (yaşamda) boşa gitmiştir. Ve işte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

218- Şüphesiz ki o kimseler, inandılar ve o kimseler ki (yurtlarını) terk ettiler ve Alllah'ın yolunda güçlerini kullandılar, işte onlar Allah'ın şefkatini bekleyebilirler. Ve Allah, çok bağışlayacıdır, şefkati süreklidir.

219- Onlar sana o şarap ve o kumardan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "İkisinde de bir büyük günah ve o insanlar için faydalar vardır. Ve bu ikisinin günahı, ikisinin faydasından daha büyüktür." Ve onlar sana neyi harcayacaklarını soruyorlar. Sen de ki: "(İhtiyaçtan) o yok sayılanı." Allah size o yakın (yaşam) ve o sonraki (yaşam) hususunda o delilleri böyle açıklıyor ki siz iyice düşünesiniz.

220- Ve onlar sana o yetimlerden de (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "Onların (durumlarını) düzeltmek daha hayırlıdır. Ve eğer siz onlarla birbirinize karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Ve Allah o bozucuyu o düzelticiden (ayırt etmeyi) bilir. Ve eğer Allah dileseydi, sizi kesinlikle şiddetli sıkıntıya sokardı Şüphesiz ki Allah, çok güçlüdür, en bilgedir.

221- Ve siz Allah'a o ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar sakın evlenmeyin. Ve bir inanan kadın köle, eğer ki (dış görünüşü ile) sizi şaşırtsa bile, bir ortak koşan (hür) bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır. Ve siz o ortak koşan erkekleri onlar  inanıncaya kadar (inanan kadınlarla) sakın evlendirmeyin. Ve bir inanan erkek köle, (dış görünüşü ile) sizi şaşırtsa bile ortak koşan (hür) bir erkekten kesinlikle daha hayırlıdır. İşte onlar o ateşe çağırıyorlar. Ve Allah ise kendisinin onayıyla o bahçeye ve bağışlamaya çağırıyor. Ve o insanlara kendi delillerini açıklıyor ki onlar hatırlayalar.

222- Ve onlar sana o hayızdan (bilgi) talep ediyorlar. Sen de ki: "O, bir rahatsızlıktır. Bu yüzden siz o hayızda o kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar sakın onlara yaklaşmayın (cinsel ilişki kurmayın). Onlar temizlendikleri zaman, artık siz Allah'ın size buyurduğu yerden onlara gelebilirsiniz (cinsel ilişki kurabilirsiniz). Şüphesiz ki Allah o çokça itaate dönenleri sever ve o temizlenenleri de sever."

223- Kadınlarınız sizin için (nesillerinizin devamını sağlayan) bir tarladır. Bu yüzden siz de tarlanıza (Allah'ın emrettiği yerden) nasıl dilediyseniz gelin ve kendi benlikleriniz (için hayrı) önceleyin. Ve siz Allah'a karşı korunun ve O'nunla karşılaşıcı olacağınızı bilin. Ve sen o inananları müjdele.

224- Ve siz yüce gönüllülüğünüze ve korunmanıza ve o insanların arasını düzeltmenize ettiğiniz yeminlerle Allah'ı sakın siper yapmayın. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

225- Allah sizi yeminlerinizdeki o amaçsız sözden dolayı (sorumlu) tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığı nedeniyle (sorumlu) tutar. Ve Allah, çok bağışlacıdır, çok yumuşak davranıcıdır.

226- Kadınlarından geri durmakta olan (ila yapan) kimseler, dört ay beklerler. Yok eğer onlar güzelce dönerlerse, artık şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

227- Ve eğer onlar evlilik bağını çözme kararı alırlarsa, artık şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

228- Evlilik bağı çözülmüş o kadınlar, üç hayız müddeti benliklerini (evlenmeden) bekletirler. Eğer onlar Allah'a ve o sonraki güne inanıyorlarsa, kendi rahimlerinde Allah'ın yarattığı şeyi gizlemeleri onlara serbest olmaz. Ve onları (boşayan) kocaları ise eğer (yeniden) bir düzgün (geçim) isterlerse, bu durumda onları (kendilerine) geri döndürmeye daha hak sahibidirler.Ve onların (kadınların) üzerlerindeki görevlerinin örneği kadar benimsenmişe göre hakları onlar (kadınlar) için de vardır. Ve o adamların onların üzerindeki (hakları) bir kademe daha fazladır. Ve Allah çok güçlüdür, en bilgedir.

229- Evlilik bağının çözülmesi, iki defadır. (Sonrasında ise) benimsenmişe göre elde tutmak veya bir iyilikle salıvermek vardır. Ve sizin onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız, her ikisinin Allah'ın sınırlarını ayağa tutamayacaklarından kaygılanmaları dışında serbest olmaz. Yok eğer siz de ikisinin Allah'ın sınırlarını ayağa tutamayacaklarından kaygılanırsanız, artık kadının onu (kocasının verdiğini) kurtulmalık olarak vermesinde ikisinin üzerine hiçbir sakınca olmaz. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, siz bunlarda sakın aşırı gitmeyin. Ve kim Allah'ın sınırlarına karşı aşırı giderse, artık onlar o haksızlık yapanların ta kendileridir.

230- Yok eğer o (üçüncü defa) onun evlilik bağını çözerse, artık o (kadın) onun (çözmenin) arkasından ondan başka bir eş ile evleninceye kadar (tekrar) ona serbest olmaz. Yok eğer o (evlendiği kişi) kadının evlilik bağını çözerse, eğer (önceden ayrılan) o iki Allah'ın sınırlarını ayakta tutacakları kanısına varırlarsa, artık birbirlerine dönmelerinde ikisinin de üzerine hiçbir sakınca olmaz. Ve bu (buyruklar) Allah'ın sınırlarıdır, O bunları bilmekte olan bir topluluğa açıklıyor.

231- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık onları benimsenmişe göre elde tutun, veya benimsenmişe göre salıverin. Ve siz onlara zarar vererek aşırı gitmeniz için elde tutmayın. Ve kim bunu yaparsa, artık kesinlikle kendi benliğine haksızlık yapmıştır. Ve siz Allah'ın delillerini sakın bir alay konusu edinmeyin ve Allah'ın sizin üzerinizdeki gönencini ve onunla öğüt vermek için o kitap ve o bilgelikten sizin üzerinize indirdiği şeyi hatırlayın. Ve siz Allah'a karşı korunun ve siz Allah'ın, her şeyi en iyi bilici olduğunu bilin.

232- Ve siz o kadınların evlilik bağını çözdüğünüz zaman, onlar da (bekleme) sürelerine ulaştıklarında, artık kendi aralarında karşılıklı hoşnutlukla benimsenmişe göre anlaştıkları zaman, eş (aday)ları ile evlenmelerine sakın sertlik göstermeyin. Bu, sizden Allah'a ve o sonraki güne inanmakta olan kimseye onunla verilmekte olunan öğüttür. Bu sizin için, daha arınmış ve daha temizdir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

233- Ve (evlilik bağı çözülmüş) anneler, emzirmeyi tamamlatmak isteyen kimseler (babalar) için, çocuklarını eksiksiz iki yıl emzirirler. Ve (emzirme süresince) onların (annelerin) rızıkları, ve giyimleri benimsenmişe göre o doğmuş kendisinin üzerinde olana aittir. Bir benlik kendi (maddi) kapsayıcılığı haricinde sorumlu tutulamaz. Ne bir anne kendi çocuğu nedeniyle ve ne de doğmuş kendisinin üzerine olan (baba) çocuğu nedeniyle zarar görmesin. O mirasçı üzerine de bunun örneği vardır. Yok eğer ikisi karşılıklı hoşnutlukla ve danışmayla çocuğu (iki yıldan önce sütten) ayırmak isterlerse, artık ikisinin de üzerine hiçbir sakınca olmaz. Ve eğer siz çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, verdiğiniz şeyi (emzirme ücretini) benimsenene göre teslim ettiğiniz zaman, artık sizin üzerinize hiç bir sakınca olmaz. Ve siz Allah'a karşı o korunun ve Allah'ın sizin işlemekte olduklarınızı en iyi görücü olduğunu bilin.

234- Ve sizden ömürleri tamamlanan ve geriye eşler bırakan kimseler(in eşleri), benliklerini dört ay on gün bekletirler. Artık onlar sürelerine ulaştıkları zaman, benliklerinin benimsenmişe göre olarak yaptıkları şeylerde, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

235- Ve sizin (bekleme sürelerini doldurmamış) o kadınlarla evlenmek isteğinizi onu sözlü olaraktan sunduğunuz veya kendi benliklerinizde korumaya aldığınız şeyde, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Allah, sizin onları hatırlayacak olduğunuzu kesinlikle bildi. Fakat siz benimsenmiş söz demeniz dışında, onlarla gizli olarak sakın sözleşmeyin. Ve siz o yazılı süreye ulaşıncaya kadar da onlarla o evliliğin bağına sakın karar vermeyin. Ve siz Allah'ın kendi benliklerinizdeki şeyi şüphesiz ki bilmekte olduğunu bilin de O'ndan sakının. Ve siz Allah'ın çok bağışlayıcı, çok yumuşak davranıcı olduğunu da bilin.

236- Ve eğer siz, o kadınların evlilik bağını, onlara dokunmadan veya onlara bir (mehir) belirleme yapmadan çözerseniz, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve siz onları yararlandırın. O (maddi) kapsayıcılığı geniş olanın üzerine onun gücü ölçüsünce, o darlığı olanın da üzerine onun gücü ölçüsünce, benimsenmişe göre bir yararlandırma vardır. (Bu), o iyilik edenlerin üzerine bir gerçek (vazife)dir.

237- Ve eğer siz, onlara dokunmanız öncesinden onların evlilik bağını çözer ve onlar için de bir (mehir) belirleme yapmışsanız, artık belirlediğiniz şeyin yarısı vardır. Ancak onların (kadınların o mehri) yok saymaları veya o evliliğin bağı kendisinin elinde olanın (yarısını vermeyi) yok sayması başkadır. Ve sizin (yarısını vermeyi) yok saymanız (ve tamamını vermeniz) o korunma bilincine daha yakındır. Ve siz kendi aranızdaki lütfu sakın unutmayın. Şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi görücüdür.

238- Siz o kulluk görevlerini koruyun ve o en orta o kulluk görevini (namazı da) ve Allah'a gönülden bağlananlar olarak ayağa kalkın.

239- Yok eğer siz (güvenliğinizden) kaygılanırsanız, artık yaya olarak veya binekli olarak (koruyun). Artık (güvenliğinizden) emin olduğunuz zaman, sizin biliyor olmadığınız şeyleri size öğrettiği gibi artık Allah'ı hatırlayın.

240- Ve sizden ömürleri tamamlanacak ve geriye eşler bırakacak kimselere, eşleri için (evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıl bir yarar tembih etmesi vardır. Yok eğer onlar (istekli olarak) çıkarlarsa, benliklerinin  benimsenmişe göre yaptıkları şeylerden dolayı, sizin üzerinize hiçbir sakınca olmaz. Ve Allah çok güçlüdür, en bilgedir.

241- Ve o evlilik bağı çözülmüş kadınlar için benimsenmişe göre bir yararlanma vardır. (Bu), o korunanların üzerine bir gerçek (vazife)dir.

242- Allah size kendi delillerini böyle açıklıyor ki siz bağlantı kurabilesiniz.

243- Sen görmedin mi o kimseleri ki, onlar binlerce oldukları halde o ölümün sakınması ile yurtlarından çıkmışlardı? Bunun üzerine Allah onlara "Ölün" *  dedi, sonra O onları yaşattı. Şüphesiz ki Allah, o insanların üzerine kesinlikle bir lütfun sahibidir, fakat o insanların daha çoğu şükretmezler.

* Allah'ın 'ölün' deyip, sonra onları yaşatması, dünyada iken gerçek bir ölüm sonrası diriltme değildir. Bir toplumun saldırganlık karşısında can vermesinin önlenmesinin nasıl olacağını Talut kıssasında anlatmaya başlamasının bir ön ayetidir.

244- Ve siz Allah'ın yolunda öldürüşün ve Allah'ın en iyi işitici, en iyi bilici olduğunu bilin.

245- Kimdir ki o, Allah'a bir iyi ödünçle ödünç verir de, O'da onu onun için bir katlamayla pek çok katlandırır. Ve Allah, sıkar ve genişletir. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

246-  Sen görmedin mi Musa'nın sonrasından Yakub'un oğulları'ndan o bir kısım ileri gelenleri? Bir zaman onlar kendilerinin bir habercisine: "Sen bize bir hükümdar harekete geçir de Allah'ın yolunda öldürüşelim" demişlerdi. O: "Eğer o öldürüşme sizin üzerinize yazılırsa, öldürüşmemeniz sizden umulur mu?" demişti. Onlar: "Bize ne oluyor ki  Allah'ın yolunda neden öldürüşmeyelim? Oysa ki biz kesinlikle yurtlarımızdan ve oğullarımızdan çıkarılmışız" demişlerdi. O öldürüşme onların üzerlerine yazıldığında, onlardan bir azı dışında (başka tarafa) yakınlaşmışlardı. Ve Allah o haksızlık yapanları en iyi bilicidir.

247- Ve onların habercisi onlara: "Şüphesiz ki Allah size Talut'u kesinlikle bir hükümdar olarak harekete geçirdi" demiş, Onlar: "Onun bizim üzerimize o hükümdarlığı nasıl olabilir? Oysa biz o hükümdarlığa ondan daha hak sahibiyiz ve ona o maldan da bir kapsayıcılık da (zenginlik) verilmemiştir" demişlerdi. O: "Şüphesiz ki Allah sizin üzerinize hükümdar olarak onu seçti, ona genişliği o bilgi ve o dış görünüşte artırmıştır. Ve Allah hükümranlığını kime dilerse verir. Ve Allah (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir" demişti.

248- Ve onların habercisi onlara: "Şüphesiz ki onun hükümdarlığının delili o sandığın size gelmesidir ki onun içinde Efendinizden bir dinginlik ve Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktığı şeylerden bir kalıntı vardır, onu o melekler taşıyacaktır. Eğer siz inananlar iseniz şüphesiz ki bunda sizin için kesinlikle (gözle görülen) bir delil vardır" demişti.

249- Ne zaman ki Talut o askerleri ile (sefer için) ayrıldığında: "Şüphesiz ki Allah, sizi bir nehir ile yoklayıcıdır. Şimdi, kim ondan içerse, artık o benden değildir. Ve kim ancak eliyle bir avuç olarak avuçlama dışında onu tatmadıysa, şüphesiz ki o bendendir" demişti. Buna rağmen onlardan pek azı dışında, ondan içmişlerdi. Derken o (Talut) kendisi ve kendisinin beraberindeki inanmış olan kimseler ile onu geçtiğinde, onlar (sudan içenler): "Bugün Calut'a ve onun askerlerine karşı hiçbir gücümüz yok" demişlerdi. Allah ile karşılaşıcı oldukları kanısına varmakta olan (içmeyen veya bir avuç içen) kimseler ise: "(Askeri) birlikten, biraz olan nicesi vardır ki, birçok  olan (askeri) birliği Allah'ın onayıyla yenmiştir. Ve Allah o direnç gösterenlerin beraberindedir" demişti.

250- Onlar Calut ve onun askerlerine karşı belirdiklerinde: "Ey Efendimiz, bizim üzerimize bir direnç boşalt ve bizim ayaklarımızı sabitleştir ve bize o gerçeği örtenler topluluğuna karşı yardım et demişlerdi.

251- Sonunda onlar Allah'ın onayıyla onları hezimete uğratmışlar ve Davut Calut'u öldürmüş ve Allah ona o hükümdarlığı ve o bilgeliği vermiş ve ona dileyeceği şeylerden öğretmişti. Ve eğer Allah'ın o insanların bir kısmını bir kısmı  ile savması olmasaydı, o yer kesinlikle bozulurdu. Fakat Allah, o tüm insanların üzerine bir lütfun sahibidir.

252- Bu (anlatılanlar), Allah'ın delilleridir, biz onları sana o gerçekle peşi sıra okuyoruz. Ve şüphesiz ki sen kesinlikle o gönderilmişlerdensin.

253- Bu (anlatılanlar), o elçilerdir ki biz onların bir kısmını bir kısmın üzerine lütuflandırdık. Onlardan kimi ile Allah (sözlü) iletişim kurdu ve onların bir kısmını da kademelerle yükseltti. Ve biz Meryem'in oğlu İsa'ya o apaçık belgeleri verdik ve onu o kutsal'ın esintisi (Cibril) ile güçlendirdik. Ve eğer Allah dileseydi, onlardan sonraki kimseler kendilerine o apaçık belgelerin gelmesi sonrasından birbirlerini öldürmezlerdi, fakat onlar aykırı düştüler de onlardan kimi inandı ve onlardan kimi de gerçeği örttü. Ve eğer Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi, fakat Allah ne isterse yapar.

254- Ey inanmış olan kimseler, bir günün gelmesi öncesinden, bizim size rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcayın ki onda bir alışveriş ve bir dostluk ve bir eşlikçilik olmaz. Ve o gerçeği örtücüler, o haksızlık yapanların ta kendileridir.

255- Allah ki, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, yaşayandır, ayaktadır (her an yönetimdedir). O'nu bir uyuklama ve bir uyku tutmaz. O göklerde olan şeyler ve o yerde olan şeyler O'nundur. O'nun onayı olmadan, O'nun yanında eşlikçilik edecek kimdir? O, onların önlerinde olan şeyleri ve artlarında olan şeyleri bilir. Ve onlar O'nun bilgisinden dilediği şey dışında  şeyi kuşatamazlar. O'nun tahta çıkan basamağı (kürsisi) o gökleri ve o yeri kapsamıştır. Bu ikisinin korunması O'na ağır gelmez. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.

256- O yükümlülükte hiçbir zorlama olmaz. O akli olgunluk, o azgınlıktan kesinlikle apaçık belli olmuştur. O halde kim o taşkınlık yapanı( Tağutu reddederek) örter ve Allah'a inanırsa artık o, dayanıklı kulpa kesinlikle sıkıca tutunmuştur ki onun kopması mümkün değildir. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

257- Allah, inanmış olan kimselerin yakınıdır. O, onları o karanlıklardan o ışığa çıkarır. Ve gerçeği örtmüş olan kimselerin yakını ise o taşkınlık yapan (Tağutlar)dır. Onlar, onları o ışıktan o karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

258- Sen görmedin mi o kimseyi ki, Allah kendisine o hükümdarlığı verdi diye, kendisinin Efendisi hakkında İbrahim ile tartışmıştı? Hani İbrahim: "Benim Efendim ki O yaşatıyor ve öldürüyor" demişti de, o (tartışan):  "Ben de yaşatıyorum ve öldürürüyorum" demişti. İbrahim: "Madem öyle şüphesiz ki Allah o güneşi o doğum yerinden getiriyor, haydi sen de onu o batım yerinden getir" demişti de, o gerçeği örtmüş olan kimse birden dehşete düşmüştü. Ve Allah o haksızlık yapanlar topluluğunu doğruya iletmez.

259- Veya o kimse gibi ki o, bir kasaba üzerine uğramıştı ve o (kasaba) tavanları üzerine çöken bir halde idi. O: "Allah bunu ölümünden sonra nasıl yaşatacak?" demişti. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl öldürmüş, sonra onu (yeniden) harekete geçirmişti. O: "Sen nice kaldın?" demiş, o da: "Ben bir gün veya bir günün kısmı kadar kaldım" demişti. O: "Hayır sen yüz yıl kaldın, şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak hiç değişim görmemiş. Ve sen eşeğine bir bak, o insanlara böylece seni bir delil yapmamız için (böyle yaptık) ve o kemiklere de bir bak biz onları nasıl (ayağa kaldırarak) yükseltiyor, sonra onlara bir et giydiriyoruz." (Sorusunun cevabı) kendisine apaçık belli olduğunda o: "Ben Allah'ın her bir şeyin üzerine güç yetirici olduğunu biliyorum" demişti.

260- Ve bir zaman İbrahim: "Ey Efendim, sen o ölüleri (yeniden) nasıl yaşatıyorsun bana göster" demiş, O da: "Yoksa inanmadın mı?" demişti. O: "Hayır (inandım) fakat kalbimin yatışması için (sordum)" demişti. O: "Hemen o kuştan dördünü tut da onları kendine alıştır, sonra da her bir dağın üzerine onlardan bir parça bırak, sonra onları çağır, çabalayarak sana gelecekler. Ve sen Allah'ın çok güçlü en bilge olduğunu bil" demişti. 

261- Mallarını Allah'ın yolunda harcayan kimselerin örneği, bir danenin örneği gibidir ki o (dane) her başağında yüz dane olan yedi başak bitirmiştir. Ve Allah kime dilerse katlandırır. Ve Allah (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

262- O kimseler ki, mallarını Allah'ın yolunda harcarlar, sonra harcadıkları şeyin arkasını başa kakarak ve rahatsızlık vererek izlemezler. Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiçbir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

263- Bir benimsenmiş söz ve bir bağışlama bir bağıştan daha hayırlıdır ki onun arkasını bir rahatsızlık vermek izler. Ve Allah, ihtiyaçsızdır, çok yumuşak davranıcıdır.

264- Ey inanmış olan kimseler, siz bağışlarınızı o kimse gibi başa kakarak ve o rahatsızlığı vererek geçersizleştirmeyin ki o, malını o insanlara gösteriş için harcar ve Allah'a ve o sonraki güne inanmaz. Böylesinin örneği bir kayanın örneği gibidir ki, onun üzerinde bir toprak vardır, ona bir kuvvetli yağmur değdiğinde üzerindekini sel sürükleyerek onu çıplak kaya olarak bırakmıştır. Onlar kazandıkları şeylerden hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, o gerçeği örtenler topluluğunu doğruya iletmez.

265- Ve mallarını, Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek ve kendi benliklerindekini sabitleştirmek için harcayan kimselerin örneği, bir tepede bulunan bahçenin örneği gibidir ki, ona bol yağmur değmiş böylece o, yemişini iki kat vermiştir. Eğer ki ona bol yağmur değmediyse de, çisentisi düşer. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi görücüdür.

266- Sizin biriniz kendisinin hurmalıklardan ve üzümlüklerden oluşan bir bahçesi ki onun altından da o nehirler akar, onda her türlü ürünlerden kendisi için yetişir ve kendisine de (yaşça) o büyüklük değmiş ve kendisinin de zayıf kimseler olan bir soyu olmasını, o bu halde iken onu (bahçeyi) içinde ateş olan bir kasırga değerek yakıp mahvetmesini gönülden arzu eder mi? Allah o (gözle görülen)delilleri size işte böyle açıklıyor ki siz iyice düşünesiniz.

267- Ey inanmış olanlar, siz kazandığınız şeylerin temizlerinden ve bizim sizin için o yerden çıkardığımız şeylerden harcayın. Ve siz murdarı harcamaya sakın yeltenmeyin ki ondan kendinize verilse gözünüzü yummadan siz onu tutucu değilsiniz. Ve siz Allah'ın bir ihtiyaçsız, övgüye çok layık olduğunu bilin.

268- O şeytan size o muhtaçlığı söz veriyor ve o hayasızlığı buyuruyor. Ve Allah ise size kendisinden bir bağışlama ve bir lütuf  söz veriyor. Ve Allah (her şeyi) kapsayıcıdır, en iyi bilicidir.

269- O, bilgeliği kime dilerse verir. Ve o bilgelik kime verilirse, artık ona kesinlikle bir çok hayır verilmiştir. Ve bunu o saf aklın sahiplerinden başkası hatırlamıyor.

270- Ve siz, bir zorunlu harcamadan ne harcarsanız veya bir adakdan da ne adarsanız, şüphesiz ki Allah onu bilir. Ve o haksızlık yapanlar için hiçbir yardımcı yoktur.

271- Eğer siz, o bağışları (başkalarına) belirtirseniz o ne güzeldir. Ve eğer siz onları (başkalarından) saklı tutar ve o muhtaçlara öyle verirseniz, o sizin için daha hayırlıdır. Ve O, sizden kötülüklerinizden bir kısmını örter. Ve Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi haber alıcıdır.

272- Onların doğruya iletimi senin üzerine değildir. Fakat Allah kimi dilerse doğruya iletir. Ve siz bir maldan ne harcama yaparsanız, kendi benlikleriniz içindir. Ve siz ancak Allah'ın yüzünün (hoşnutluğunun) peşine düşmek dışında (bir amaçla) harcamıyorsunuz. Ve siz bir maldan ne harcama yapıyorsanız, size tastamam verilir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

273- (Harcamalarınız) muhtaç kimseler içindir ki kendilerini Allah'ın yolunda (olmaya) kısıtlamış, o yerde (ayak) vurarak (yolculuk ederek) (rızık teminine) güç yetiremezler. O düşüncesiz, onların (istemekten) uzak durmalarından ötürü ihtiyaçsızlar olduğunu hesap eder. Sen onları kendilerinin alametiyle tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek o insanlardan talepte bulunmazlar. Ve siz maldan ne harcama yapıyorsanız, şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir.

274- O kimseler ki mallarını o gece ve o gündüz, gizli olarak ve aleni olarak harcarlar. Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

275- O kimseler ki o faizi yiyorlar, onlar o şeytanın dokunuşundan dolayı onu çarpan kimsenin ayağa kalkmasından başka bir şekilde (kabirlerinden) ayağa kalkmayacaklar. Bu, onların (yaşarlarken): "O alışveriş de ancak ve ancak o faiz gibidir" demiş olmaları nedeniyledir. Oysa Allah o alışverişi serbestleştirmiş ve o faizi ise yasaklamıştır. Artık kim kendisinin Efendisinden ona bir öğüt gelir de hemen vazgeçerse, artık geçmişte olan şey kendisinin ve onun buyruğu da Allah'a aittir. Ve kim tekrar geri dönerse, artık onlar o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar onda sürekli kalıcıdırlar.

276- Allah, o faiz (kazancın)i  mahveder ve o bağışları (n kazancını) ise artırır. Ve Allah her bir azılı gerçeği örtücü günahkârı sevmez.

277- Şüphesiz ki o kimseler, inandılar ve o düzgün işleri işlediler ve o kulluk görevini ayakta tuttular ve o arınmayı yerine getirdiler, Efendilerinin yanındaki ödül, onlar içindir. Ve onlara hiç bir kaygı olmaz ve onlar üzülmezler.

278- Ey inanmış olan kimseler, siz Allah'a karşı korunun ve eğer inananlar iseniz faizden kalan şeyi bırakın.

279- Yok eğer siz bunu yapmadıysanız, artık siz Allah'tan ve O'nun elçisinden (açılan) bir harbi artık duyun. Eğer siz itaate dönerseniz, artık mallarınızın başları  (sermayeniz) sizindir. Böylece siz haksızlık yapmamış ve haksızlığa da uğratılmamış olursunuz.

280- Ve eğer o (borçlu) bir zorluk sahibi ise, artık bir kolaylığa kadar bakmak vardır. Ve (borcu silerek) bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Eğer siz bilirseniz (böyle yaparsınız).

281- Ve siz öyle bir güne karşı korunun ki, onda Allah'a döndürüleceksiniz, sonra her bir benliğe kazandığı şey tastamam verilecek ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. 

282- Ey inanmış olan kimseler, siz bir isimlenmiş süreye kadar bir (maddi) yükümlülükle yükümlendiğiniz zaman, artık onu yazın. Ve kendi aranızdan bir yazıcı da onu o eşitlikle yazsın. Ve o yazıcı da Allah'ın ona öğrettiği şekilde yazmaya sakın direnmesin hemen yazsın. Ve üzerinde (alacaklının) hakkı olan kimse de dikte ettirsin ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun ve ondan hiçbir şeyi sakın eksiltmesin. Yok eğer ki üzerinde (alacaklının) hakkı olan kimse, bir ahmak veya bir zayıf veya borcunu dikte ettirmeye onun gücü yetmiyorsa, o takdirde onun yakını borcu o eşitlikle dikte ettirsin. Ve siz (bunu yaparken) sizin adamlarınızdan iki kişiyi de tanık bulundurun. Yok eğer iki adam olmadıysa, o takdirde hoşnut olacağınız o tanıklardan bir adam ve kadınlardan biri şaşıracak olursa o sonrakinin ona hatırlatması için iki kadını (tanık yapın). Ve o tanıklar çağrıldıkları zaman direnmesinler. Ve siz o (borç) küçük veya büyük olsa da onu süresine kadar yazmaktan bıkkınlık duymayın. Bu, sizin için Allah'ın yanında daha hakkaniyetli, o tanıklıkça daha sağlam ve (borç konusunda) sizin kuşkulanmamanıza daha yakındır. Kendi aranızda hazır (peşin) ticaret olarak onu idare etmekte olmanız hariçtir, sizin onu yazmamanız üzerinize bir sakınca değildir. Ve siz birbiriniz ile alışveriş yaptığınız zaman, tanıklandırın. Ve yazıcıya da ve tanığa da zarar verilmesin. Ve eğer siz böyle yaparsanız, şüphesiz ki o sizin için bir yoldan çıkıştır. Ve siz Allah'a karşı korunun. Ve Allah size öğretiyor. Ve Allah her bir şeyi en iyi bilicidir.

283- Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz ve bir yazıcı da bulamadıysanız, o takdirde (borç karşılığında) alıkonulmuş rehinler yeter. Yok eğer (borçlu ve alacaklı olarak) sizin bir kısmınız bir kısma güvenirse, kendisine güvenilen kimse artık emanetini geri versin ve kendisinin Efendisi Allah'a karşı korunsun. Ve siz o tanıklığı sakın gizlemeyin. Ve kim onu gizlerse, muhakkak ki onun kalbi günahkâr olmuştur. Ve şüphesiz ki Allah, sizin işlemekte olduğunuz şeyleri en iyi bilicidir.

284- O göklerde olan şeyler ve o yerde olan şeyler, Allah'ındır. Ve eğer siz, kendi benliklerinizdeki şeyi belli ederseniz veya onu saklı tutarsanız, Allah sizi onunla hesaba çeker. Artık O kimi dilerse bağışlar ve kimi dilerse azaplandırır. Ve Allah, her bir şeyin üzerine güç yetiricidir.

285- O elçi, Efendisinden kendisine indirilmiş olan şeye inandı ve o inananlar da. Her biri, Allah'a ve O'nun meleklerine ve O'nun kitaplarına ve O'nun elçilerine inandı. (O inananlar): "Biz, O'nun elçilerinden hiçbirinin arasını ayrıştırmayız." Ve onlar: "Biz, işittik ve itaat ettik, Ey Efendimiz senin bağışlamanı isteriz. Ve o varış yeri yalnızca sanadır" dediler.

286- Allah, bir benliği kendisinin kapsayıcılığı dışında sorumlu tutmaz. (Benliğin) kazandığı şey (iyilik) lehine, kazandığı şey (kötülük) de aleyhinedir. Ey Efendimiz, eğer biz unutur veya kusur işlersek, sen bizi sorumlu tutma. Ey Efendimiz, sen bizim üzerimize bizden önceki kimselere onu taşıttığın gibi bir ağır görev taşıtma. Ey Efendimiz, sen bize ona gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Sen bizden (kusurlarımızı) yok say ve bizi bağışla ve bize şefkat et. Sen bizim yakınımızsın, artık sen o gerçeği örtenler topluluğuna karşı bize yardım et.