11 Mart 2023 Cumartesi

İsra s. 103. Ayeti Örneğinde Kur'an'ı Kendi Bütünlüğünde Anlamak

 Kur'an'ı anlayarak okumaya çalışan bir okuyucunun bazı ayetleri okuduğunda, kafasına bazı soru işaretleri takılması kaçınılmaz, hatta böyle olması da gereklidir. Çünkü kafasına takılan bu soru işaretleri, onu daha detaylı okuma ve araştırmaya yöneltecek, bu durum ise  okuyucunun ufkunu daha da genişletecek Kur'an' karşı olan inancını güçlendirecektir.

Kur'an'ı doğru anlamanın en başta gelen yolu "Kur'an Bütünlüğü" olarak ifade edilen yöntemi dikkate almaktır. Bu yöntemi nasıl dikkate alacağımızı ise bundan önceki yazılarımızda da örneklerle vermeye çalışmıştık. Bu yazımızda, İsra s. 103. ayeti üzerinden bu yöntemin örneklerini vermeye devam edeceğiz. 

İsra s. 101- 104. ayetleri Musa (a.s.) ile Firavun arasında geçen mücadeleden bir kesit sunmaktadır. 

101- وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُورًا

Andolsun ki biz Musâya açık açık dokuz âyet verdik. İşte İsrail oğullarına sor: O, bunlara geldiği vakit Fir'avn ona: «Musa, ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum» demişdi.

102-قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا

O da: «Andolsun, dedi, bunları (her biri basıyretle görülecek) birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini bilmişsindir. Ben de, Fir'avn, seni herhalde helak edilmiş sanıyorum».

103-فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعًاۙ

Derken onları o yerden sürüb çıkarmak istedi. Biz de hem kendisini, hem maiyyetindekileri, topdan suda boğuverdik.

104- وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفًاۜ 

Arkasından da İsrâîl oğullarına (şöyle) dedik: (Haydin), o yerde siz oturun. Sonra âhiret va'di geldiği vakit onları da, sizi de bir araya getireceğiz».

Bu kıssanın 103. ayetini okuyan dikkatli bir okuyucu, Musa (a.s.) kıssasının geçtiği diğer ayetleri hatırlayacak, Araf ve Taha surelerinde geçen şu sözler hatırına gelecektir.

7- 105 حَق۪يقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ

«Allaha karşı hakdan başkasını söylememekliğim (üzerime) borcdur. Size Rabbinizden açık bir alâmetle gelmişimdir. Artık İsrâîl oğullarını benimle beraber gönder».

20- 47 فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى

«Hemen gidin de ona (şöyle) deyin: — Biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrâîl oğullarını bizimle gönder. Onlara işkence etme. Biz sana Rabbinden hakıykî bir âyet getirdik. Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi olanlara».

Bu iki ayetteki dikkatimizi çeken husus, İsrailoğullarının Firavun tarafından serbest bırakılmasının istenmiş olmasıdır. İsra s. 103. ayetinde Firavunun, İsrailoğullarını yaşadıkları topraklardan sürmek istemesi ile, İsrailoğullarını serbest bırakmasının istenmesi arasında zıtlık gibi görünen durum, haklı olarak  okuyucunun kafasında bir takım soru işaretlerinin oluşmasına neden olacaktır.

Peki bu müşkilat nasıl çözülecektir.? 

                            Kur'an, içinde ihtilaf barındırmayan bir kitaptır. (Nisa s. 82)

Öncelikle Kur'an'ın bir tarih kitabı olmadığı gerçeğini akıldan çıkarmamak gerektiğini hatırlatmak yerinde olacaktır. Kur'an tarihte geçmiş olayları anlatma amacı tarihi bilgi  değil, vermek istediği mesajın daha da anlaşılır olmasını sağlamaktır. Müşkilatın çözümü için yine aynı surenin önceki ayetlerini hatırlamak gerekmektedir. 

17-73. Onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için az kalsın seni ondan şaşırtacaklardı. (Eğer böyle yapabilselerdi) işte o zaman seni dost edinirlerdi.

17-74. Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, az kalsın onlara biraz meyledecektin.

17-75. İşte o zaman sana, hayatın da, ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın.

17-76. Seni o yerden (Mekke'den) sürüp çıkarmak için neredeyse seni sıkıştıracaklardı. Bunu yapabilselerdi, senin ardından orada pek az kalırlardı.

17-77. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun böyledir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın.

76. ayette geçen "sürüp çıkarmak" şeklinde çevrilen kelimenin Arapça orjinal metindeki karşılığı "Fezze" kelimesidir. Yukarıdaki ayetler gurubunda, Mekkeli müşriklerin Muhammed (a.s.) a karşı olan düşmanlıkları ele alınmakta, elçilerini yurdundan ayrılmak zorunda bırakanların da yurtlarında pek fazla kalamayacaklarının "Sünnetullah" olduğu hatırlatılmaktadır. Sünnetullah olarak bildiğimiz kavramın, geçmiş toplumlar üzerinde uygulanan helak yasaları olduğunu kısaca hatırlatmak isteriz

Bu noktayı dikkate aldığımızda Firavun ve ordusunun helak sebebinin İsrailoğullarını yaşadıkları topraklardan sürmek istemeleri olduğu beyan edilerek Sünnetullah gereği helak edildikleri haber  verilmektedir. Yani geçmişte helak edilmiş bir topluluğun helak nedeninin, güçlü bir topluluğun güçsüz bir topluluğa karşı zalimce davranarak onları yaşadıkları yerden koparmak istemelerinin neticeleri anlatılarak, Mekke müşriklerinin Muhammed (a.s.) a karşı olan davranışlarının neticelerinin ne olacağına dikkat çekilmektedir.

Allah (c.c) Mekke müşriklerine  blöf yapmadığını, geçmişte yaşanan ve kendilerinden kat be kat üstün güçlere sahip olan Firavun ve ordusunun helak edilmiş olduğunun haberi verilmek sureti ile Mekke müşriklerine gözdağı vermektedir. Bu gözdağı aynı zamanda İsrailoğullarına da verilmektedir. Şöyle ki ;

İsra s. ayetlerine baktığımızda bazı ayetlerinin Medine hicretinin hemen öncesi veya sonrasında inmiş olduğu anlaşılacaktır. Bu ayetlerde Muhammed (a.s.) ın Medine'de karşılaşacağı topluluk olan İsrailoğulları'ndan bahsedilmekte, o topluluğa eskiden yaptıkları yanlışları hatırlatılmakta, eski yanlışlarını tekrar ettikleri takdirde başlarına gelenlerin aynısının geleceği onlara da yani Sünnetullah'ın tekrar edeceği bildirilmektedir. 

Kur'an içinde 3 yerde geçen Fezze kelimesinin aynı sure içinde Adem ve İblis kıssası içinde de geçtiğini görmekteyiz. Bu geçiş bizlere sure içi bütünlüğe örnek teşkil etmiş olması açısından ilginçtir.

Kur'an kıssalarını okuduğumuz zaman aynı kıssanın farklı anlatımlar şeklinde bizlere sunulduğunu görmekteyiz. Bu anlatım üslubu ise Kur'an'ın tarihsel bilgi vermek yerine, mesaja dikkat çekmek şeklinde bir yöntemi olmasındandır.

Adem ve İblis kıssasının İsra s. içinde geçen ayet mealleri şöyledir. 

17- 61. Hani meleklere, "Âdem için saygı ile eğilin" demiştik, onlar da saygı ile eğilmişlerdi. Yalnız İblis saygı ile eğilmemiş, "Hiç ben, çamur hâlinde yarattığın kimse için saygı ile eğilir miyim?" demişti.

17- 62. Yine demişti ki: "Benden üstün tuttuğun kişi bu mu, söyler misin? Andolsun eğer beni kıyamete kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, (azdırarak) kontrolüm altına alacağım."

17- 63. Allah, şöyle dedi: "Çekil, git." Onlardan kim sana uyarsa, kuşkusuz cehennem tam bir karşılık olarak hepinizin cezası olacaktır."

17- 64. "(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır (vestefziz)   Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun." Hâlbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va'detmez.

17- 65. "Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter.


Adem ve İblis, Musa (a.s.) ve Firavun kıssalarının İsra s. içinde geçen bölümünü 64. ve 103. ayetler içinde geçen Fezze fiilini merkeze alarak sure bütünlüğü kurmak mümkündür. Bu bütünlüğü ise kısaca şu şekilde kurabiliriz.

Mekke müşrikleri Muhammed (a.s.) ın davetini türlü yollarla inkar etmekte, onun görevini engellemek için Mekke'den çıkarma planları bile kurmaktadırlar. Onların bu planları geçmişte yaşanmış olan bir helak olayı anlatılarak nasıl bir bedel ödeyeceklerine dikkat çekilmektedir. Geçmişte aynı hatayı Musa (a.s.) a karşı yapmış olan Firavun ve ordusu, denizde boğulmak sureti ile helak edilmişlerdir. Bu helak olayının ise değişmez bir yasa olarak Mekke müşrikleri içinde geçerli olacağı bildirilmektedir.

Bilindiği üzere Şeytan kavramı Kur'an genelinde, kötülüğün en üst sınırı olan kişi ve ameller için kullanılmaktadır. Bu kavram temsili bir kıssa ile bizlere anlatılmaktadır. Kıssada bizler olarak temsil edilen Ademin karşısında İblis adlı temsili bir karakter bulunmaktadır. İblis, Şeytan olarak vasıflandırılarak onun bizlere karşı neler yapacağı, ayağımızı nasıl kaydırmak isteyeceği Kur'an içinde 7 ayrı sure içinde bizlere anlatılmaktadır.  Kıssanın İsra s. içinde geçen bölümünde ise Mekke müşriklerinin Muhammed (a.s.) a karşı yaptıkları eylem, aynı kelime ile özdeşleştirilerek Mekke müşrikleri Şeytana benzetilmektedir.

Sonuç olarak; Kur'an okuduğumuz zaman karşımıza çıkan bazı ayetler arasındaki çelişki gibi görünen noktalar bütüncül bir okuma yapılmamasından kaynaklanmakta, bütüncül bir okuma yapıldığında ise böyle bir çelişkinin asla olmadığı açıkça görülecektir. Bizler Allah'ın kitabını iman etmiş olma ön kabulü ile okuduğumuz zaman bu gerçeklik daha net olarak karşımıza çıkacaktır.

                                   EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.


10 Ocak 2023 Salı

Araf s. 110. Ayeti Örneğinde Kur'an Çevirilerindeki Hatalar

 Kur'an çevirilerinin bazılarına baktığımızda, edebi bir üslup olan "Hazf'ın" yani bir ibarede bulunan veya bulunması gereken bazı kelimelerin kaldırılması yolu ile yapılan söz kısaltmasının dikkatlerden kaçırıldığını  görmekteyiz. Bu dikkatsizlik, yapılan çevirinin okuyucu tarafından anlaşılmamasına yol açmaktadır. Kur'an'da bulunan bu tür hazf örneklerinin parantez içi izahlarla dikkate alınarak çeviriye yansıtılması, daha sağlıklı bir çeviri yapılmış olmasını da sağlayacaktır.

Ne demek istediğimizi Araf . 110. ayeti üzerinde göstermeye çalışalım. Konu Musa (a.s) ile Firavun ve melesi arasında geçmektedir.

Araf s. 109--قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ

Firavun'un toplumundan ileri gelenler dediler ki: "Bu bilgin bir büyücüdür.

Araf s. 110--يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

“Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyuruyorsunuz?"

Araf s. 111--قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ

"Onu ve kardeşini şimdilik beklet. Sonra şehirlere toplayıcılar gönder.

Yukarıdaki ayetlerde geçen konuşma Firavun ve onun melesi arasında geçmektedir. Fakat bazı çevirilerde bu konuşma sadece Firavun melesi tarafından yapılıyor gibi gösterilmektedir. Halbuki 109. ayette geçen "Bu bilgin bir büyücüdür" , ve 110. ayette geçen Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor" sözleri Firavun melesi tarafından söylenmiş, yine 110. ayette geçen "Ne öneriyorsunuz?" sözü ise Firavun tarafından söylenmektedir.

Bunu nereden mi anlıyoruz?.

111. ayette geçen cevabı verenler Firavun melesi olup, 110. ayette geçen "Ne öneriyorsunuz?" sorusunun cevabını vermektedirler. Bu soruyu soran ise haliyle Firavundur, yoksa kendileri Firavun'a soru sorup yine kendilerinin sordukları soruyu cevaplayacak halleri yoktur. 

Öyleyse metinde hazfedilmiş bir ifade vardır ve o da "Firavun dedi ki" ifadesidir. Bu durumda anlaşılabilir bir çeviri için çevirinin şu şekilde yapılması daha uygun olacaktır.

Araf s. 110 -- Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. (Firavun dedi ki) Ne buyuruyorsunuz?.

Hazfedilmiş bu ifadenin bir çok çeviride dikkate alındığını da burada belirtmek istiyoruz. Ancak bazı çevirilerde bu hazf dikkate alınmamış, dolayı ile çeviride anlaşılmazlık ortaya çıkmıştır.

Musa (a.s) ve Firavun arasında geçen bu konuşmanın bir benzeri Şuara s. içinde anlatılan kıssa içinde de görülmektedir.

Şuara s. 34- 35- (Firavun) kendi etrafında olan o melesine: "Şüphesiz ki bu, kesinlikle en iyi bilici bir sihirbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmayı istiyor. O halde ne öneriyorsunuz?" demişti.

Şuara s. 36-37- (Mele): "Onu ve kardeşini beklet ve şehirlere sürüp toplayıcılar harekete geçir. Bütün en iyi bilici usta sihirbazları sana getirirler" demişlerdi.

Bu surede anlatılan kısımda söylemek istediğimiz nokta daha net olarak anlaşılacaktır. Bu bölümde herhangi bir hazf durumu olmadan Firavun direk olarak melesine ne yapacaklarını danışmakta, onlar da önerilerini sunmaktadırlar.

Yalnız burada bir fark vardır ki Araf suresi içinde geçen kısımdaki "Şüphesiz ki bu, kesinlikle en iyi bilici bir sihirbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmayı istiyor. O halde ne öneriyorsunuz?"  sözleri Firavun tarafından söylenmektedir. 

Hülasa; Kıssayı Kur'an bütünlüğü dikkate alarak okuduğumuzda konu daha net olarak anlaşılacaktır. Maalesef bazı meal yapıcıları bu noktay göz ardı ettikleri için bu gibi sorunlar ortaya çıkabilmektedir.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.                 

6 Ocak 2023 Cuma

Nisa s.127. Ayetinde Geçen وَتَرْغَبُونَ Kelimesinin Farklı Çevirileri Üzerinde Bir Düşünce Çalışması

Kur'an mealini birkaç farklı çeviriden karşılaştırmalı olarak okuyan dikkatli bir okuyucu, Nisa s. 127. ayetinin mealini okuduğunda, karşısına farklı şekilde yapılmış iki farklı meal çıkınca bu meallerden hangisinin daha isabetli olduğu yönünde bir soru soracak, bu sorunun cevabını aramaya çalışacaktır. Yazımızın konusu, bu farklı meallerden hangisinin daha isabetli olduğu yönünde olacaktır. 

Ayetin Arapça metni ve farklı çevirileri şu şekildedir:

وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَٓاءِۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ ف۪يهِنَّۙ وَمَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ ف۪ي يَتَامَى النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الْوِلْدَانِۙ وَاَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامٰى بِالْقِسْطِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِه۪ عَل۪يمًا

-----Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nıkahlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.

----Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor: Yazılmış hakları olan mirası kendilerine vermediğiniz ve nikahlamayı istemediğiniz öksüz kızlar ve zavallı çocuklara ve bir de yetimlere adaletle davranmanız hakkında Kitap'ta size okunan âyetler vardır. Sizin her yaptığınız iyiliği, muhakkak Allah bilir.

Meallerden görüldüğü üzere, nikahlamak istediğiniz ve nikahlamak istemediğiniz şeklinde iki farklı anlam verilmesinin sebebi, ayet içinde geçen وَتَرْغَبُونَ kelimesinden kaynaklanmaktadır. 

Kelimenin kökü olan ر غ ب, lügatta: Bir şeye karşı rağbet etmek, hırs göstermek,onu şiddetli bir şekilde arzuyla istemek anlamına gelmektedir ( El Müfredat). Fakat bu kelime عَنْ  edatı ile birlikte kullanıldığında, olumsuz bir anlam kazanarak kişinin rağbetini, hırsını, arzusunu başka bir tarafa çevirmesi anlamına gelmektedir. Bu kullanım örneklerini Kur'an da görmekteyiz.

BAKARA S. 130--- Kendini bilmezlerden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir(وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ) . Hiç kuşkusuz biz, O'nu dünyada seçkin kıldık ve elbette ahirette de iyilerden olacaktır.

MERYEM S. 46---(Babası) dedi ki: "Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun, (اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي) ey İbrahim? Eğer (bu tutumuna) son vermezsen andolsun seni taşlarım. Uzun bir süre benden ayrıl."

Dikkat edilirse her iki ayette de olumsuz olarak gelen anlam عَنْ edatının kullanılması ile ortaya çıkmıştır.  Bu noktada, " Neden böyle bir olmadığı halde bu ayete bazı meal yapıcıları böyle bir anlam vermişlerdir?" sorusu gündeme gelecektir.

Bizim cevabımız, "Kur'an bütünlüğünün dikkate alınmaması ve geçmiş müfessirlerin bu konuda yaptıkları tercih ve her iki anlamın da verilebileceği yönünde ortaya koydukları tercihlerin dikkate alınması olabilir" yönündedir. 

Keşşaf tefsirinde bu ayet hakkında yapılan yorumu okuduğumuzda söylemek istediğimiz daha net anlaşılacaktır.


Kur'an'ın en doğru anlaşılma yönteminin, Kur'an bütünlüğünü dikkate almak olduğunu merkeze alarak bu ayeti anlamaya çalıştığımızda, Nisa suresi ilk ayetlerinin özellikle yetim haklarına vurgu yaptığını görebiliriz. Kendilerine miras kalan yetimlerinin özellikle yetim kızların mallarının en doğru şekilde değerlendirilmesi ilgili ayetlerin emridir. Bu nokta bizi aynı surenin 3. ayetine götürecek, 127. ayetin de daha net anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Nisa s. 3- (Mallarını muhafaza etmek ile sorumlu olduğunuz kız) Yetimlerin haklarını (nikah çağına geldiklerinde onları nikahlayarak) adaletli bir şekilde koruyamamaktan endişe ederseniz, (onların yerine) size helal olan (yetim olmayan hür) kadınları ikişer, üçer, dörder nikahlayın. Eğer (çok eşlilikte de eşler arasında) adaletli davranamayacağınızdan endişe ederseniz (özgür olan) bir eş, veya sağ ellerinizin sahip olduğu (savaş esiri cariye) kadını nikahlayın. Bu (şekilde yapılan bir evlilik), adaletten sapmamanız için daha uygun bir yoldur. 

Bu ayette dikkat edilirse kendisine miras kalmış yetim bir kızın malına evlilik yolu ile çökülmemesi emredilmektedir. 

Bu durumu dikkate alarak 127. ayeti okuduğumuzda aynı durumun bu ayette de karşımıza çıktığını görebiliriz. Ayette yetim bir kızın malına evlilik yolu ile çökülmemesi gerektiği anlamı daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Bütün bunları dikkate alarak Nisa s. 127. ayet ile ilgili yapılan iki farklı mealin "Nikahlamayı istediğiniz" şeklinde yapılanın daha  isabetli olduğunu söyleyebiliriz. 

                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


25 Ağustos 2019 Pazar

Uzun Günlerde Oruç Konusu Üzerine Bir Düşünce

Kameri aylardan olan Ramazan ayında, günün belirli bir vakit aralığında yemek, içmek ve cinsel ilişkiden geri durmanın emredildiği kulluk görevinin adı olan orucun, kuzey yarım kürenin kutba yakın bölgelerinde yaşayan Müslümanlar için yaz aylarında gündüzlerin uzun olmasından dolayı 21 saati bulması, bazı Müslümanlar için sorun olmaktadır. Bu soruna bir kısım Müslümanların iftar vaktini Mekke'ye göre ayarlamak sureti ile çare bulmaya çalıştığına şahit olmaktayız. Yani Mekke'de iftar saati olduğunda onlar da aynı saatte oruçlarını açmaktadırlar.

Kanaatimizce bu çarenin Kur'an'i bir karşılığı bulunmamaktadır, hatta orucun erken açılması sonucunda görevin yerine getirilememiş olması sıkıntısı ortaya çıkmaktadır. Başlangıç ve bitiş  zamanı Allah (c.c) tarafından kayıt altına alınan (Bakara s. 187) bir görevin, bitiş zamanını erkene almak doğru bir yöntem değildir. Yazımızın amacı, bu bölgelerde yaşayan ve Ramazan ayının yaz aylarına denk gelmesi sonucu, uzun günlerde oruç tutmak zorunda kalan Müslümanlar için bu soruna Kur'an'i bir çözüm teklifi sunmaya çalışmak olacaktır.

Uzun günlerde 21 saate varabilen bir oruç zamanına takat yetiremeyecek olanlar için, Kur'an'dan iki tane farklı yol bulmanın mümkün olabileceğini düşünmekteyiz.

                         Allah kişiye ancak gücünün yeteceğini yükler. (Bakara s. 286)

1. yolu, Bakara s. 184. ayetinde geçen وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ cümlesinden çıkarmanın mümkün olabileceğini düşünmekteyiz. يُطِيقُونَهُ kelimesi, oruç tutmaya herhangi sıhhi ve seferi bir engeli olmadığı halde bir takım mücbir sebeplerden dolayı oruç tutmaya gücü yetmeyenleri ifade etmektedir. Örneğin, şoför, fırıncı, tarla amelesi v.s gibi devamlı olarak ağır işlerde çalışan ve sıcak ve uzun vaktinden dolayı oruç tutmakta zorlananlar için fidye vermek gibi bir yolu, Bakara s. 184. ayetindeki bu cümleden çıkarabiliriz.

Yani uzun günlerde oruç tutmakta zorlananlar fidye vermek sureti ile bu görevi yerine getirmiş olacaklardır.

2. yolu ise Bakara s. 184. ve 185. ayetlerinde geçen, hasta ve seferde olanlar için verilen ruhsat üzerinden bulmanın mümkün olabileceğini düşünmekteyiz. Şöyle ki;

Bu ayetlerde kronik bir hastalığı olmayan ve belirli bir süre sonra iyileşecek hastalığı olanlar ve seferde olanların Ramazan ayı sonrasındaki diğer günlerde oruçlarını tutabilecekleri ruhsatı verilmektedir.

Bu ruhsat uzun günlerde oruç tutmak konusu ile nasıl bağdaştırılabilir?.

Uzun günlerde oruç tutmak zorunda kalan bir Müslümanın herhangi bir hastalığı olmasa dahi, bu orucu tutması halinde sağlığını kaybederek hasta olması ihtimalini de göz ardı etmemek gerektiğini düşünmekteyiz.

Bu ihtimali dikkate aldığımızda ise bu kişilerin Ramazan ayı dışında oruç tutabilmeleri söz konusu olabilir. Kış aylarında gündüzlerin daha kısa olması oruç tutmalarını kolaylaştıracağı için, bu kimseler kısa günlerde oruçlarını tutabilir.

Sonuç olarak: Kuzey kutbuna yakın ülkelerde yaşayan ve Ramazan ayının yaz günlerine denk gelmesi sonucu uzun saatler oruç tutmak durumunda olan bazı Müslümanların Mekke saatini iftar vakti olarak tayin etmeleri, doğru bir yöntem değildir. Bu soruna Kur'an içinden iki yol bulmak mümkündür. 1. Fidye vermek, 2. yılın kısa günlerinde oruç tutmak.

Teklif ettiğimiz bu yöntem, elbette kendi düşüncemiz olup,  fetva niteliği taşımamaktadır. Yazımızın amacı sadece, "Şayet ben böyle bir durumda olsam nasıl bir yol bulabilirdim?" sorusuna aranmaya çalışılan bir cevap sadedindedir.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Süleymaniye Vakfı Mealinde Nur s. 33. Ayetine verilen Anlam Üzerinde Bir Mülahaza

Kur'an, kendi iç bütünlüğünde anlam örgüsüne sahip bir kitap olmasından dolayı, indi düşüncelerini Kur'an'a onaylatmak isteyenlerin ayaklarının tökezleyerek deşifre olmasını sağlamaktadır. Çünkü bu kimseler, bir ayette geçen kelimeyi doğru çevirirken, başka bir ayette geçen aynı kelimeyi, indi düşüncelerini kitaba onaylatmak amacı içinde olduklarından dolayı farklı çevirmek suretiyle, çelişkili bir anlama imza atmaktadırlar.

Bu yazımızda, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan Kur'an mealinde Nur s. 33. ayetine verilen anlam üzerinde durmaya, ön yargılı bir okumanın nasıl bir çelişkiye imza atılmasını sağladığını göstermeye çalışacağız.

Ayetin Arapça metni, ve vakıf tarafından yapılan meali şöyledir: 

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّىٰ يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ ۗ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا ۖ وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ ۚ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah tarafından ihtiyaçları karşılanıncaya kadar kendilerine hakim olsunlar. Eliniz altındaki esirlerden hürriyet sözleşmesi (kitabet) yapmak isteyenlerde bir iyi tutum biliyorsanız sözleşmeyi yapın. Allah’ın size verdiği maldan da onlara verin. Eğer evlenmek isterlerse dünya hayatının geçici menfaatinin peşine düşerek kızlarınızı isyana zorlamayın. Kim onları zorlarsa, zorlanmalarından sonra Allah onları bağışlar, ikram eder.[*] 


 Yapılan mealin altına vakıf tarafından yazılan dipnot ise şöyledir: Yazılan dipnotta


[*] Bakirelerle ilgili müteşâbih âyet:
Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır.
وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Evlenmek isterlerse kızlarınızı, şu hayatın malını arzu ederek aşırı davranışlara zorlamayın.” (Nur 24/33)
Ayette geçen فَتَيَات = genç kızlar, bakire kızlardır.
إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا (in eredne tehassunen) =evlenmek isterlerse, anlamına gelir.
تَحَصُّنً = tehassun kelimesinin buradaki anlamı muhsana olmaktır. Muhsana, Nisa 4/24. âyette evli,  Nisa 4/25. âyette de namuslu anlamında kullanılmıştır. Gençliğinin baharında olan genç kızlar zaten namuslu olacakları için âyetin anlamı “evlenmek isterlerse” şeklindedir. Bu âyet evlenme ile ilgili olduğundan başka bir anlama çekilmesi imkânsızdır.
Kur'ân, makrû’ (مقروء) = bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. (Lisan’ul-arab) Kelimenin çoğulu yoktur; tekil için de çoğul için de kullanıldığı için kur’ân = قُرْآن kelimesine “kur’ânlar” diye de anlam verilebilir.
Ayet kümeleri, işlenen konu açısından aralarında benzerlik bulunan ayetlerin, bir araya getirilmesiyle oluşturulur. Küme tamamlanmadan istenen açıklamaya ulaşılamaz. Allah Teâlâ şöyle demiştir:
Onu kur’ânlar halinde böldük ki insanlar müks içinde iken onu onlara okuyasın. (İsrâ 17/106)
Müks = مُكْث, “durup beklemek” demektir. Ayetlerin açıklamasına ancak bir ilim heyeti birlikte ulaşabilir. İlgili ayetlerden biri de şöyledir:
Bu bir kitaptır ki, ayetleri; bilenlerden oluşan bir topluluk için Arapça kur’ânlar halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)
Bu yöntem sahabeden sonra unutulmaya başlandığı için ayetlere verilen meallerde büyük yanlışlar vardır. Buradaki meal, o yanlışlardan biridir.

Yazılan dipnotta geçen "Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır."cümlesi, vakfın ön yargılı bir okumasının örneğini göstermektedir. Çünkü vakıf bu ayetten evlenecek genç kızlara baskı yapılmaması gerektiğini, ayete söyletmeyi amaçlamaktadır.

Vakıf mealinde, ayet içinde geçen فَتَيَاتِكُمْ kelimesinin, "genç kız, bakire kız" anlamına sahip olduğu belirtilmektedir. Aynı kelime Nisa s. 25. ayetinde de geçmekte, fakat aynı kelimeye vakıf Nisa s. 25. ayetinde farklı bir anlam vermektedir.,

Nisa s. 25. ayetine vakıf tarafından verilen anlam şu şekildedir:

Mümin, iffetli ve hür kadınları nikâhlayacak kadar varlıklı olmayanlar, hakimiyetiniz altında olan MÜMİN ESİR KIZLARINIZI nikahlayabilirler. İmanınızı en iyi bilen Allah’tır. Hepiniz birbirinizdensiniz[1*]. Onları (esir kadınları), iffetli /muhsana olmaları, zinadan uzak durmuş ve gizli dostlar edinmemiş olmaları şartıyla onları, ailelerinin[2*] izni ile nikahlayın ve mehirlerini kendilerine, marufa (Kur’an ölçülerine) uygun olarak verin. Evlendikten / muhsana olduktan[3*] sonra da zina etmiş olarak karşınıza çıkarlarsa onlara verilecek ceza, hür kadınlara verilen o cezanın yarısı kadardır[4*]. Bu ruhsat[5*], içinizden zor duruma düşmekten korkanlar içindir. Ama sabretmeniz daha iyi olur. Allah bağışlar ve merhamet eder. 

Mealde altını çizdiğimiz kelimelere dikkat edilirse, Nisa s. 25. ayeti içinde geçen مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِcümlesine, vakıf tarafından doğru şekilde "mümin esir kızlarınız" anlamı verilmiştir. Yani فَتَيَاتِكُمُ kelimesi, savaşta ele geçirilen kadın köle veya cariye olarak bildiğimiz bir anlama sahip olarak çevrilmiştir. Fakat aynı kelime Nur s. 33. ayetinde aynı anlamda çevrilmemiş, genç kız anlamı verilerek çevrilmiştir. 

Burada, "Bir kelime bütün ayetlerde aynı anlamda olmak zorunda mı, neden bir ayette farklı bir ayette farklı anlamda kullanılmış olmasın?" şeklinde bir soru sorulabilir. Arapçada bir kelimenin çok anlama sahip olmasından dolayı böyle bir durum elbette mümkündür ve bunun örnekleri Kur'an'da bulunmaktadır. Fakat bahsi geçen kelimenin, bir ayette esir kız, bir ayette genç kız anlamında kullanılmış olması kanaatimizce mümkün değildir. Kelimenin doğru anlamı esir kız yani genellikle cariye olarak bildiğimiz şeklindeki kullanımıdır. Her iki ayette de bu anlamın kullanılması gerekirken, vakıf tarafından yapılan mealde maalesef bunu görememekteyiz.

Peki vakıf neden bu kelime için farklı bir kullanım ihtiyacı duymuştur?. Bu sorunun cevabını dipnotta görmek mümkündür. Yapılan dipnottaki " Şu âyet, evlenecek genç kızlara baskı yapılmasını yasaklamaktadır."cümlesi her şeyi açıklamaktadır. Genç kızlara evlilik konusunda baskı yapılması elbette kabul edilebilir bir durum değildir, ancak bunu zorlamalarla ayetten çıkarmaya kalkmak ise, hiç kabul edilebilir değildir. 

Nur s. 33. ayet içinde kafaları karıştıran bir diğer cümle, cariyelerin yani esir kızların fuhşa zorlanması ile ilgilidir. Cümlenin metni şu şekildedir: وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

Cümlenin genel olarak yapılan çevirileri ise şu şekildedir:

"Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın."
 Cümle içinde geçen عَلَى الْبِغَاءِ kelimesi, vakıf tarafından isyan anlamında çevrilmiş olmasına karşın, فَتَيَاتِكُمْ kelimesinin esir kız anlamında kullanılması gerektiğini dikkate aldığımızda, bu kelimenin, kadının kendisi için için belirlenmiş haddi aşmış olmasını ifade eden fuhuş anlamında kullanılmış olması daha isabetli görünmektedir. Çünkü Kur'anda bu şekilde kullanımı görülmektedir. 

الْبِغَاءِ kelimesinin kadın ile birlikte kullanıldığı zaman, kadının iffeti namusu ile ilgili kullanıldığına dair iki ayet örneğini, Meryem suresi içinde görmekteyiz. Bu suredeki ayetlerin mealini yine vakıf mealinden alıntı yaparak vermek istiyoruz.

(Meryem 19/20) --- Meryem dedi ki “Benim nereden çocuğum olacak; bana erkek eli değmedi. Yoldan çıkmış (bağıyyen)biri de değilim.” 

(Meryem 19/28) --- Ey Harun’un[*] kızkardeşi! Baban kötü bir kişi değildir, anan da yoldan çıkmamıştır (bağıyyen).” 

Meallerden de görüldüğü üzere vakıf, ayet içinde geçen bağıyyen kelimesini kadının iffeti namusu ile ilgili bir anlam vererek doğru şekilde çevirmiş, fakat Nur s. 33. ayeti içinde geçen الْبِغَاءِ kelimesini ise, isyan anlamı vererek çevirmiştir. Vakıf, Nur s. 33. ayeti içinde geçen kelimeye de Meryem s. 20. ve 28. ayetleri doğrultusunda bir anlam vermesi gerekirken, isyan anlamı vermiş olması, ön yargılarını ayete söyletmek istemelerinin bir sonucudur. 

Yine bu cümle içinde bulunan وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚve ekseriyetle "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" olarak çevrilen cümle, eğer bir cariye kendi isteği ile fuhuş yapmak isterse, Kur'an buna müsaade mi ediyor? şeklinde bazı zihinlerde soru işaretlerine maruz kalmaktadır. 

Öncelikli olarak burada sorulması gereken soru, cümlenin çevirisinde herhangi bir sorun olup olmadığı noktasında olmalıdır. Yoksa mevcut mealler üzerinden gidilerek varılan bir sonuç, bizleri tıpkı bu cümlenin çevirisinde olduğu gibi yanlış iddialara ve düşüncelere sevk edebilir. 


Nur s. 33. ayetinin Muhammed Esed tarafından yapılmış olan çevirisinin daha makul olduğunu düşünerek, önce ayetin onun tarafından yapılmış olan çevirisini verecek, daha sonra ayet üzerinden tarihi arka planı okumaya çalışacağız. 

Muhammed Esed: 

Nur s. 33 ---- Evlenmeye imkan bulamayanlar, Allah kendilerine lütfuyla bu imkanı verinceye kadar iffetli davransınlar. Yasal olarak sahip bulunduğunuz kimselerden azatlık sözleşmesi yapmak isteyen olursa, kendilerinde iyi niyet görüyorsanız bu sözleşmeyi onlar için yazın; ve Allah’ın size bahşettiği kendi zenginliğinden onlara (paylarını) verin. Ve eğer evlenerek iffetlerini korumak istiyorlarsa, sakın, dünya hayatının geçici hazları peşine düşerek, (hürriyeti sizin elinizde bulunan) cariyelerinizi fuhşa zorlamayın; kim onları buna zorlarsa, bilsin ki, maruz kaldıkları bu zorlanmadan ötürü, Allah (onları) acıyıp esirgeyecek ve bağışlayacaktır!

Esed tarafından yapılan bu çeviri metnin gerçeğine daha yakın olup, ayet içinde geçen تَحَصُّنًا kelimesine, evlenmek sureti ile namuslu kalmak anlamı verilmiştir.

Kölelik sistemi nuzül dönemi insanlık aleminin bir gerçeği olup, Arap toplumu da bu gerçeği yaşamakta idi. Kadın ve erkek köle edinmek, savaşların bir parçası olup, Kur'an bu gerçeği kabul ederek, bir takım ıslah düzenlemelerine gitmiştir. Nur s. 33. ayeti de bu düzenlemenin bir parçasıdır. Şöyle ki: 

Köle statüsüne sahip olan bir kimse ücretli olarak çalışarak hürriyeti elde etme hakkını kazanabiliyor, cariye olarak bildiğimiz köle kadınlar ise bazı kimseler tarafından fuhuş sektöründe kullanılabiliyordu. Ayet, fuhuş sektöründe kullanılan cariyelerin bu işlerde kullanılmasını, evlenmek isteyenlere mani olunarak fuhuş sektöründe zorla çalıştırılmasını yasaklamaktadır.

Maalesef bir çok mealde yanlış anlamalara yol açabilecek olan "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın" şeklinde bir çeviri yapılarak, bir çok kimsenin kafasında soru işaretlerinin oluşmasına yol açılmıştır. 

Sonuç olarak: Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan Nur s. 33. ayeti maalesef ön yargılara kurban edilmek istenilmiş, fakat Kur'an kendi iç bütünlüğünde bir anlam örgüsüne sahip olmasından dolayı, vakıf tarafından yapılan bu ayet meali yine kendi yaptıkları diğer ayet mealleri tarafından ret edilmektedir. 

Ayet  içinde geçen فَتَيَاتِكُمْ ve الْبِغَاءِ kelimeleri Kur'an bütünlüğüne riayet edilmemek sureti ile çevrilmiş, fakat vakıf bu hatası ile yine Kur'an tarafından tökezletilmiştir. Kendi yaptıkları meallerden örnekler vererek yaptıkları hatayı ortaya koymaya çalışmış olmamız, vakfın meal çalışmasında dikkatli davranmadığını göstermektedir.

Tavsiyemiz, vakfın ön yargılarını kırması ve yaptıkları ayet meallerinin diğer ayetler ile herhangi bir çelişki arz edip etmediğinin kontrole tabi tutulmasıdır.

                               EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR.

12 Haziran 2019 Çarşamba

Hud s. 46. Ayeti: Nuh (a.s.)ın Oğlu Zina Mahsulü müydü?

Yazımıza başlık olarak koyduğumuz sorunun, bazı okuyucular tarafından garip karşılanacağını bilmekteyiz. Ancak Nuh (a.s.) kıssasını, eski tefsirlerden okuyanlara bu soru garip gelmeyecektir. Çünkü o tefsirlerde bu doğrultuda yorumların nakledilmiş olduğu görülecek, hatta Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde, ilgili ayete bu doğrultuda bir meal verilmiş olduğu görülecektir.

İlgili ayetin yorumlarında 3 farklı yaklaşım olduğu, yine bu tefsirleri okuyanlar tarafından görülecektir. Yazımızın konusu bu farklı yaklaşımlar üzerinde olacaktır.

Hud s. 46. ayetinin Arapça metni ve ilgili ayete verilen 3 farklı meal şöyledir: 

قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ ۖ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ ۖ فَلَا تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۖ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ

1- Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum."

2- (Allah) "Ey Nuh! Kesinlikle o senin ailenden sayılamaz; dolayısıyla bu (bu tarz yaklaşım) doğru olmayan bir davranıştır; bundan böyle, iç yüzünü bilmediğin bir şeyi Benden isteme: Elbet Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim!" dedi.

3- Allah dedi ki " Bak Nuh! O, senin ailenden değildir. O uygunsuz bir iş ürünüdür. Bilmediğin şeyi bana sorma. Kendini bilmezlerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum".

1. sıradaki meal örneği, Nuh (a.s.) ın oğlunun inkarcı bir kişi olduğunu merkeze alarak yapılan, ve birçok meal yapıcısı tarafından kabul gören bir meal örneğidir. 2. sıradaki meal örneği, Nuh (a.s) ın Allah (c.c.) ye karşı yapmış olduğu isteğin yanlış olduğunu merkeze alarak yapılan örneğidir. 3. sıradaki meal örneği ise, Nuh (a.s.) ın oğlunun zina mahsulü olduğunu merkeze alarak yapılan meal örneğidir. Bizim, bu meal örneklerin birisi doğru diğeri yanlıştır gibi bir iddiamız olmamakla birlikte, hangi mealin daha isabetli olabileceği konusunda görüşlerimizi paylaşmaya gayret edeceğiz. 

İlgili ayette farklı yorumların oluşmasına yol açan cümle, ayet içindeki إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ cümlesidir. Kur'an ile hemhal olanların karşısına çıkan en büyük sorunlardan bir tanesi, Kur'an içindeki herhangi bir ayetin, farklı kişiler tarafından yapılan tefsir ve meallerinin birbirinden farklı olmasıdır. Bu farklılıkların birçok sebebi olmakla birlikte, Arap dilinin gramatik yapısından kaynaklanan kıraat farklılıkları ve kişilerin sahip oldukları Kur'an algılarının bu konuda büyük rol oynadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Kur'andaki herhangi bir ayetin çeviri ve yorumunda göz önünde tutulması gereken en önemli hususlardan bir tanesi de, o ayetin Arap dilindeki karşılığının ilgili ayetin öncesi ve sonrası, ve Kur'an'ın bütünlüğü ile uyum sağlamasıdır. Kıraat farklılıklarından veya farklı Kur'an algılarından doğan okumalar, herhangi bir ayete birden farklı anlam verilmesine sebep olmakta, bu durum ise okuyucunun kafasında hangi yorumun doğru olduğu konusunda soru işareti oluşturmaktadır. Yukarıdaki cümle bu duruma bir örmek olup, hangi yorumun daha isabetli olabileceğini ilgili kıssanın bütünü üzerinden giderek anlamaya çalışacağız. 

Hud s 25- 49. ayetleri arasında anlatılan Nuh kıssasının kısaca özeti şöyledir: Putlara tapan kavmini uyarmak için gönderilen Nuh (a.s.), yıllarca bu görevini yerine getirmeye gayret etmiş fakat başarılı olamamıştır. Allah (c.c.) ona bir gemi yapmasını ve gemiye hayvanlardan birer çift ile ailesi ve kendisine inananları bindirerek tufan başlayınca yola çıkmasını emreder. 

Bu emri verirken 37. ayetteki "zalimler konusunda bana başvurma, çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır." emri, إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ   cümlesinin isabetli anlamını tespit etmekte bize yol gösterecektir. Geminin hareket etme zamanı geldiğinde ailesine dahil olan oğlu gemiye binmeyi ret eder ve suda boğulur. Bunun üzerine 45. ayette Nuh (a.s.) Allah'a şöyle nida eder: "Ey Rabbim, oğlum ailemin bir bireyi idi, senin vaadin de gerçektir ve sen kesinlikle hüküm verenlerin en yerinde hüküm verenisin."

Nuh (a.s.) ın bu nidasının cevabını 46. ayette görmekteyiz. Fakat ayet içindeki إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ cümlesinin çeviri ve yorumlarında farklılık görmekteyiz. Cümledeki إِنَّهُ kelimesi tefsirciler tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır: Bir kısım tefsirci, kelimeyi Nuh (a.s.) ın oğluna raci ederek , onun gemiye binmeyi ve iman etmeyi ret etmekle kötü bir iş yaptığı şeklinde yorumlamakta, diğer bir kısım tefsirci ise kelimeyi Nuh (a.s.) ın sözüne raci ederek, senin bu isteğin uygun olmayan bir istektir şeklinde yorumlamaktadır. 

Biz, cümledeki إِنَّهُ kelimesini, Nuh (a.s.) oğluna raci ederek yorumlayanların daha isabetli olduğunu kanaatindeyiz şöyle ki: Nuh (a.s.) ın oğlu babasının bütün ısrarlarına rağmen gemiye binmeyi ret ederek, sığındığı dağın kendisini boğulmaktan kurtaracağını iddia etmiştir. Onun bu iddiası, aynı zamanda babasına iman etmediğini de göstermektedir. Bu noktada ayet içinde geçen "ehl" kelimesi önem kazanmaktadır.

Ehl; Kendilerini bir kan bağının, nesebin, inancın, dinin, evin, ülkenin, sanatın bir araya getirdiği kimseler ile ilgili olarak kullanılan bir kelimedir. Hud s. 40. ayeti içinde geçen ehleke (aileni) kelimesi, bir kan bağının nesebin bir araya getirdiği kimseler anlamında kullanılırken, 46. ayette ise inancın dinin bir araya getirdiği kimseler anlamında  kullanılmıştır. Nuh kıssasının anlatıldığı Enbiya s. 76. ve Saffat s. 76. ayetlerine baktığımızda ehl kelimesinin, kan bağı nesep anlamında değil, aynı inancı paylaşan insanlar ile ilgili kullanıldığını görebiliriz. 

Dolayısı ile Allah (c.c.) Nuh (a.s.) a hitaben إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ buyurmakla, oğlunun onunla aynı inancı paylaşmadığını beyan etmektedir. Bu cümle içindeki إِنَّهُ kelimesinin, Nuh'un oğlu anlamında kullanılmış olması, 46. ayet içinde ikinci kez geçen kelimenin yine Nuh'un oğlu anlamında kullanılmış olması şeklinde yapılan yorumları güçlendirmektedir. Dolayısı ile, Allah (c.c.) Nuh (a.s.) a hitaben إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ buyurmakla, onun oğlunun inkarcılığına işaret etmektedir. 

Ya da bu konuda şöyle bir yorum da yapmak mümkündür; 
إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ ifadesini "Şüphesiz ki o, (isteğin) düzgün olmayan bir iştir" şeklinde çevirerek Nuh'un isteğinin Allah (c.c.) tarafından nasıl karşılandığının bir ifadesi olarak da anlaşılabilir. Çünkü sonra gelen اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ  (Şüphesiz ki ben sana o düşüncesizlerden olursun diye öğüt veriyorum) ifadesi, kanaatimizce bu düşüncemizi desteklemektedir.

Gelelim tefsirlerde nakledilenNuh (a.s.) ın oğlunun zina mahsulü olduğu şeklindeki yorumlara:

Tetkik etme imkanı bulduğumuz meallerde, Süleymaniye Vakfı tarafından yapılan mealde bu doğrultuda bir çeviri yapıldığını yukarıda belirtmiş, Vakıf tarafından yapılan meali yukarıda 3. sıradaki meal örneği olarak vermiştik. Vakıf tarafından verilen dipnotta ise bu görüşün Taberiye ait olduğu belirtilerek Tahrim s. 10. ayete atıf yapılmaktadır. Taberi tefsirinin Tahrim s. ile ilgili olarak yapılan, Türkçeye Hisar yayınları tarafından yapılan çevirisinin 8. cilt 360. sayfasında ise şunlar yer almaktadır:

"Abdullah b. Abbas'a göre kocalarına ihanet ettikleri beyan edilen Hz Nuh ve Hz Lut'un ihanetleri dini meselelerdendir. Başka hususta değildir. Zira hiçbir peygamberin hanımı ahlaksızlığa düşmemiştir. Burada Hz Nuh'un karısının ihaneti onun kafir olması ve Nuh'u delilikle suçlamasıdır. Lut'un karısının ihaneti Lut'un gizlediği misafirler, Lutilik yapan ahlaksızlara bildirmesidir." 

Görüldüğü üzere Taberi tefsirinin Türkçeye yapılan çevirisinde Vakfın iddia ettiği gibi bir görüş bulunmamaktadır. Şayet Vakıf bu görüşünü Tahrim s. 10. ayete dayandırarak kendi indi görüşleri olarak ortaya koymuş olsa dahi, ilgili ayette Nuh'un karısının zinaya saptığına dair herhangi bir delil yine bulunmamaktadır. Ayrıca Taberi'nin Hud suresi tefsirinde Nuh kıssası ile ilgili ayetlerde bu konuda herhangi bir görüş bulunmamaktadır. Vakfı böyle bir anlam vermeye yönelten noktanın ayet içinde geçen "ehl" kelimesinin sadece kan bağı anlamı dikkate alınmış olması olduğunu düşünmekteyiz. Vakıf şayet Kur'an bütünlüğünü dikkate almış olsaydı Enbiya ve Saffat surelerinde geçen "ehl" kelimesinin, inanç bağı anlamında kullanılmış olduğunu görerek, bu yönde yapılan bir mealin isabetsiz olacağı kanaatine varabilecekti.

Not: Yazımızda Taberi tefsirinin Türkçe tercümesinde vakıf tarafından iddia edilen görüşün olmadığı yönünde bir ifademiz olmuştu. Taberi tefsirinin Arapçasında Hud s. 46. ayeti ile ilgili tefsirde, böyle bir görüş ifade edilmiş olmakla birlikte, bu görüş Taberi'ye ait değil, başka kişilerin ortaya attığı bir görüş olarak tefsirde yazmaktadır. Taberi'nin kendisi bu görüşte olmadığı gibi, bu görüşün yanlış olduğunu savunmaktadır. Vakıf dipnotunda "Taberi tefsirinde bunun zina mahsulü olduğu yazılı" şeklinde bir ifade, sanki bu görüşü Taberi savunuyormuş gibi bir durum oluşturmaktadır. Vakfın bu dipnotu, "Taberi tefsirinde bu yönde görüşler yazmaktadır" şeklinde değiştirmesi daha gerçekçi olacaktır.

                                     EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C.) BİLİR. 

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. Ayetlerinde Geçen "Min Dabbetin" Kelimesinin Çevirileri Üzerinde Bir Mülahaza

Elimizde bulunan Kur'an çevirilerinin bir çoğunda karşımıza çıkan sorunların başında, ilgili ayete verilen anlamın Kurân bütünlüğü ile çelişmesi gelmektedir. Bu çelişkinin bir nedeni ise, ayet içindeki  herhangi bir kelimenin sahip olduğu anlamlardan hangisinin ayet metni ve Kur'an bütünlüğüne uygun olabileceğinin dikkate alınmamasıdır. 

Bu yazımızda ele almaya çalışacağımız Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. ayetlerinin çevirilerinde karşımıza çıkabilecek olan bir sıkıntı, söylemek istediğimizin daha net anlaşılmasını sağlayacaktır. Konumuz ile ilgili ayetlerin metni ve çevirileri şöyledir.

Nahl s. 61. ayeti:

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً ۖ وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

Fatır s. 45. ayeti:

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَىٰ ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا

Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir. 

Her iki ayete bakıldığında ortak noktanın, Allah (c.c) nin insanları yaptıkları zulümler nedeniyle hemen cezalandırmayarak onları belirli bir süreye kadar ertelemesi olduğu görülecektir.

Peki bu ayetlerdeki çeviri problemi nedir?.
Bu ayetlerdeki çeviri problemi her iki ayette geçen  مِنْ دَابَّةٍ kelimesine ayet bütünlüğüne uygun bir şekilde anlam verilmemesidir. Tetkik etme imkanı bulduğumuz tüm çevirilerde bu kelimenin CANLI anlamı verilerek çevrildiğini gördük. Ayete verilen bu anlam her ne kadar Dabbe kelimesinin anlamına uygun olmuş olsa da, dikkatli bir meal okuyucusunun kafasında bir takım soru işaretleri oluşmasına sebebiyet verecektir. Şöyle ki...

Ayet içinde geçen Dabbe kelimesinin karşılığı olan Canlı anlamı, insan dahil yeryüzündeki bütün mahlukatı içine almaktadır. Ayetlerde geçen Dabbe kelimesine Canlı şeklinde verilen anlam, insan haricinde olan mahlukatın ne gibi bir zulüm işleyerek helak olmayı hak edebilecekleri sorusunu beraberinde getirecektir. Halbuki İnsan haricinde olan hiç bir varlık yaptıkları yüzünden Allah indinde sorumlu olmayacaktır. Yani sadece insan, yaşamında yaptıklarından sorumlu tutulacak ve hesap gününde cennet veya cehennem ile ödüllendirilecektir.  

Allah (c.c) insana akıl vererek ona yaşamında bir takım sorumluluklar vermiştir. Fakat hayvanlar böyle değildir. Allah (c.c) onlara herhangi bir sorumluluk yüklememiştir. Onlar sadece fıtri melekeleri ile hareket ederler ve bu hareketleri neticesinde günah veya sevap kazanmazlar. Dolayısı ile Kur'an'ın odak kavramlarınlarından olan Zulüm, onlar için geçerli bir kavram olmayıp, sadece insan için geçerlidir, ve yaptığı zulüm neticesinde dabbe cinsinden olan varlık grubuna dahil olan insanlar zulümleri nedeniyle azabı hak ederler.

Ayetlerin başına dikkat ettiğimizde her iki ayette de النَّاسَ (insanlar) kelimesinin olduğunu görürüz. Dabbe kelimesine verilecek anlamda maalesef meallerde bu nokta  göz önüne alınmayarak, kelimenin en geniş anlamı verilmiştir. Halbuki bu ayet içinde geçen Dabbe kelimesi anlam daralmasına uğramış, yeryüzünde gezen dabbe cinsinden olan sadece zalim insana has bir anlam kazanmıştır.

Bu noktayı dikkate alarak ilgili ayetlerdeki مِنْ دَابَّةٍ kelimesine verilen CANLI anlamı yerine, İNSAN anlamı vermek daha uygun olacaktır. 

Nahl s. 61 ----Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir insan bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.

Fatır s. 45 ----Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir insan bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir.

Burada, "Peki Allah (c.c) neden مِنْ دَابَّةٍ kelimesi yerine النَّاسَ kelimesini kullanmadı?"şeklinde bir soru gelebilir. Buna da Enfal s. 22. ve 55. ayetlerinden cevap verebiliriz.

[008.022]  Şüphesiz Allah katında canlıların (eddevabbi) en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.

[008.055]  Allah katında, canlıların (eddevabbi) en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.

Enfal suresindeki bu ayetlere baktığımızda, inkarcı insanların Dabbe kelimesinin çoğulu ile ifade edilmiş olduğunu görmekteyiz. Yani bu ayetlerde geçen Dabbe kelimesi anlam daralmasına uğrayarak, sadece inkarcı insan için kullanılmıştır. Meal yapıcıları bu ayetleri dikkate alarak Nahl s. 61. ve Fatır s. 45. ayetlerine anlam vermiş olsalardı, daha isabetli bir ayet çevirisi yapabilmeleri mümkün olurdu.

Sonuç olarak: Kur'an meali yapabilmek için Arap dilini bilmekten önce, Kur'an bütünlüğüne hakim olma şartı gelmektedir. Bütünlüğe dikkat edilmeden yapılan meal çalışmalarının bir çok hata ve çelişkiye sahip olduğu ret edilmez bir gerçektir. Kur'an bütünlüğüne vakıf olmayan bir meal yapıcısı, kelimelerin Arap dilinde belki doğru anlamını verebilir, fakat bu anlam ilgili ayet içinde bazı sıkıntılara yol açabilir. Yazımızda bu noktaya dikkat çekmeye çalıştık.

                                    EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

Allah, insanları zulümleri yüzünden helâk etseydi yeryüzünde yürür bir tek mahlûk kalmazdı, fakat onlara azâp etmeyi mukadder bir zamâna tehîr etti; vakitleri gelince de ne bir an geri kalırlar, ne bir an önce gelip çatar o mukadder vakit.

25 Şubat 2019 Pazartesi

NİSA SURESİ ÇEVİRİSİ

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً
1- Ey o insanlar, siz Efendinize karşı korunun, O ki, sizi bir tek benlikten* yarattı ve ondan da onun eşini yarattı ve ikisinden birçok adamlar ve kadınlar saçtı. Ve siz Allah'a karşı korunun O ki siz O'nunla birbirinizden talepte bulunuyorsunuz ve o yakınlık bağlarını (koparmak) tan da (korunun). Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.

*İnsanın yaratılış öyküsü Kur'an'dan öğrendiğimize göre, Adem ile temsil edilmektedir. Adem, yaratılan ilk insan değil, insanın yaratıldığı özün somut hale getirilerek edebi bir üslüp dahilindeki anlatımıdır. Eşinin ondan yaratılması ise kadın ve erkek cinsinin aynı öz'den yaratıldığının beyan edilmesidir. Klasik anlatımla önce Adem, sonra onun kaburga kemiğinden eşi yaratılmış değildir. Allahu alem.

وَاٰتُوا الْيَتَامٰٓى اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَب۪يثَ بِالطَّيِّبِۖ وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَهُمْ اِلٰٓى اَمْوَالِكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حُوباً كَب۪يراً
2- Ve siz, o yetimlere kendi mallarını verin ve o murdarı o temizle sakın değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza (katarak) sakın yemeyin. Şüphesiz ki o, bir büyük günahtır.

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ
3- Ve eğer siz o yetimler hakkında hakkaniyetli davranamamaktan kaygılanırsanız, o vakit evlenin o kimselerle ki o kadınlardan sizin için temizdir (evlenme yasağı yoktur) ikişer ve üçer ve dörder olarak. Yok eğer siz eşit davranamamaktan kaygılanırsanız, o vakit bir tek (eşle yetinin) veya o kimseyle (yetinin) ki yeminleriniz sahip olmuştur. Bu, sizin doğruluktan ayrılmamanıza daha yakındır.

وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً
4- Ve siz, o kadınlara (evlilik) bağışlarını gönüllü olarak verin. Yok eğer onlar benliğinden olarak ondan sizin için az bir şeyden temiz sayarlarsa, artık siz de onu afiyetle huzurla yiyin.

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً
5- Ve siz, (yetimler için idare ettiğiniz) mallarınızı (onları idare edemeyecek) o ahmaklara sakın vermeyin, onlar (mal) ki Allah onu sizin için ayakta kalma vesilesi yapmıştır ve onda(ki kazanç ile) onlara rızık verin ve onları giydirin ve onlara benimsenmiş söz söyleyin.

وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ وَلَا تَأْكُلُوهَٓا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ يَكْـبَرُواۜ وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
6- Ve siz o yetimleri yoklayın, ta ki onlar o evliliğin çağına ulaştıkları zamana kadar. O vakit eğer ki siz onlardan bir olgun davranış hissederseniz, artık kendi mallarını hemen onlara savın. Ve siz onları, büyüyecekler (de elimizden gidecek) diye savurganca ve çabukça sakın yemeyin. Ve kim ihtiyaçsız ise, iffetli davransın. Ve kim de muhtaç ise, o vakit o da o benimsenmişe göre yesin. Artık siz kendi mallarını onlara savdığınız zaman da, onların üzerine tanık bulundurun. Ve hesap görücü olarak sadece Allah yeter.

لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۖ وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَۜ نَص۪يباً مَفْرُوضاً
7- Bir hisse o adamlar içindir o şeyden ki anne baba ve o en yakınlar bırakmıştır. Ve bir hisse de o kadınlar içindir o şeyden ki anne baba ve o en yakınlar bırakmıştır, o şeyden ki ondan azdır veya çoktur. Bir belirlenmiş hisse olarak (bu böyledir).

وَاِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ اُو۬لُوا الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً
8- Ve o paylaştırmada, (miras düşmeyen) o en yakınlığın sahipleri ve o yetimler ve o çaresizler hazır bulunduğu zaman, o vakit siz ondan kendilerine de rızık verin ve onlara benimsenmiş söz söyleyin.

وَلْيَخْشَ الَّذ۪ينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافاً خَافُوا عَلَيْهِمْۖ فَلْيَتَّقُوا اللّٰهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداً
9- Ve çekinsin o kimseler ki eğer artlarından bir zayıf soy bırakacak olsalardı, onların üzerine kaygılanacaklardı. O halde onlar Allah'a karşı korunsunlar ve (haksızlığa) bir set olan söz söylesinler.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْماً اِنَّمَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ نَاراًۜ وَسَيَصْلَوْنَ سَع۪يراً۟ 
10- Şüphesiz ki o kimseler o yetimlerin mallarını haksız olarak yiyorlar, onlar karınlarında ancak ve ancak bir ateş yiyorlar. Ve onlar yakında bir çılgın ateşe yaslanacaklardır.

يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا تَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاًۚ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
11- Allah, size kendi çocuklarınız hakkında o erkeğe o iki dişi payı tembihliyor. Eğer ki kadınlar ikinin üstünde iseler, üçte ikisi onlarındır o şeyin ki o (ölen) bırakmıştır. Ve eğer kadın bir tek ise, yarısı onundur. Ve ikisinden her birine altıda bir, onun (ölenin) babası annesi içindir o şeyden ki o bırakmıştır, eğer onun çocuğu olduysa. Eğer ki onun çocuğu olmadıysa ve ona babası annesi varis oluyorsa, o vakit üçte bir onun annesinindir. Eğer ki onun kardeşleri olduysa, altıda bir onun annesinindir. (Bu paylaşım ölmeden önceki) bir tembihin ki o onu tembihleyecektir veya yükümlülüğün (ödenmesinin) ardındandır. Kendi babalarınız ve oğullarınız, siz akıl erdiremezsiniz hangisinin fayda bakımından size daha yakındır. (Bunlar) Allah'tan bir belirlemedir. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilicidir, mutlak bilgedir. 

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ينَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصٰى بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۙ غَيْرَ مُضَٓارٍّۚ وَصِيَّةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَل۪يمٌۜ 
12- Ve yarısı sizindir o şeylerin ki kendi eşleriniz bırakmıştır, eğer onların çocuğu olmadıysa. 
Eğer ki onların çocuğu olduysa, o vakit dörtte biri sizindir o şeylerden ki onlar bırakmıştır. (Bu paylaşım ölmeden önce) bir tembihin ki onlar tembihleyecektir veya yükümlülüğün (ödenmesinin) ardındandır. Ve dörtte biri onlarındır o şeylerden ki siz bırakmışsınızdır, eğer  sizin çocuğunuz olmadıysa. Yok eğer sizin çocuğunuz olduysa, o vakit sekizde biri onlarındır. (Bu paylaşım ölmeden önceki) bir tembihin ki siz onu tembihliyorsunuz veya yükümlülüğün (ödenmesinin) ardındandır. Ve eğer bir adam veya kadın oldu da ona kelale (annesi babası, çocukları olmayan) olarak varis olunuyorsa ve onun da bir erkek veya bir kız kardeşi varsa o ikisinden her birine altıda bir vardır. Yok eğer onlar (kardeşler) bundan daha çok iseler, o vakit onlar üçte birine ortaktırlar. (Bu paylaşım ölmeden önceki) tembihin ki o onu tembihleyecektir veya yükümlülüğün (ödenmesinin) zarar verilmeksiniz ardındandır. (Bunlar) Allah'tan bir tembihtir. Ve Allah, en iyi bilicidir, yumuşak davranıcıdır.
   
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
13- Bu (belirleme ve tembihler), Allah'ın sınırlarıdır. Ve kim Allah'a ve O'nun elçisine itaat ederse, O onu bahçelere girdirecektir ki onların altından o nehirler akar, onların içinde sürekli kalıcılardır. Ve bu, o büyük başarıdır.

وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً ف۪يهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ۟ 
14- Ve kim Allah'a ve O'nun elçisine baş kaldırır ve O'nun sınırlarında aşırı giderse, O onu bir ateşe girdirecektir ki onun içinde sürekli kalıcıdır. Ve bir alçaltıcı azap onun içindir.

وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً
15- Ve o kimseler ki kendi kadınlarınızdan o hayasızlık (suçlaması) ile geliyorlar, bu durumda siz onların üzerine içinizden dört kişi tanıklandırın. Eğer ki onlar tanıklık ederlerse, o vakit onları o evlerde tutun, ta ki o ölüm onların ömürlerini tamamlayıncaya veya Allah onlar için bir yol açıncaya kadar.

وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً
16- Ve o iki kimse ki içinizden onunla (o hayasızlık suçlamasıyla) geliyor, bu durumda ikisine de, (sert önlemlerle) rahatsızlık verin. Yok eğer ikisi itaate dönerler ve (durumlarını) düzeltirlerse, o vakit o ikisinden ilgisiz kalın (önlemleri bırakın). Şüphesiz ki Allah, lütufla çokça dönücüdür, şefkati süreklidir.

اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
17- (Kabulü) Allah'ın üzerine olan o itaate dönüş, ancak ve ancak o kimseler içindir ki, onlar bir düşüncesizlikle o kötülüğü işliyorlar, sonra yakın zamanda (ölüm anından önce) itaate dönüyorlar. Bu durumda işte onlar var ya, Allah da onların üzerine lütufla dönecektir. Ve Allah, en iyi bilicidir, mutlak bilgedir.

وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً
18- Ve (kabul olan) o itaate dönüş o kimseler için değildir ki onlar o kötülükleri işliyorlar. Nihayet o ölüm onlardan birisine hazır olduğu zaman ise: "Şüphesiz ki ben, şimdi itaate döndüm" demiştir ve o kimseler ki için değidir ki onlar azılı gerçeği örtücü olarak ölecektir. İşte onlar var ya, biz çok acı verici bir azabı kendileri için hazırlamışızdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً 
19- Ey o kimseler ki inanmışlardır, o kadınlara zorla varis olmanız size serbest olmaz. Ve siz, bir kısmını götürmeniz için o şeyin ki siz onlara vermişsinizdir, kendilerine sakın sertlik göstermeyin, onların bir apaçık hayasızlık (suçu) getirmeleri başka. Ve siz, onlarla o benimsenmişe göre geçinin. Yok eğer siz onlardan hoşlanmıyorsanız, ola ki bir şeyden hoşlanmıyorsunuz böyle olmakla birlikte Allah onda birçok hayır meydana getirebilir.

وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ اَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً 
20- Ve eğer siz, bir eşin yerini (başka) bir eşle değiştirmek isterseniz ve onlardan birine bir kantar (altın) vermişseniz bile, artık ondan hiçbir şeyi sakın almayın. Siz onu bir dehşetli yalan ve bir apaçık günah (yüklenerek) alır mısınız?

وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ اَفْضٰى بَعْضُكُمْ اِلٰى بَعْضٍ وَاَخَذْنَ مِنْكُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً 
21- Ve siz onu nasıl alırsınız? Oysa ki sizin bir kısmınız bir kısmı ile içli dışlı olmuş ve onlar da sizden (haklarını gözetme hususunda) bir yeminle bağlanmış kaskatı söz almışlardı.

وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتاًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً۟
22- Ve siz sakın evlenmeyin o kadınlarla ki, babalarınızın evlenmiştir, o şey başka ki geçmişte kalmıştır. Şüphesiz ki o bir hayasızlık ve bir öfke duyulan ve çok kötü bir yol idi.

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۙ
23- Sizin üzerinize yasaklandı, analarınız ve kızlarınız ve kız kardeşleriniz ve halalarınız ve teyzeleriniz ve o erkek kardeşin kızları ve o kız kardeşin kızları ve anneleriniz, onlar ki sizi emzirmiştir ve o kızkardeşleriniz (aynı süt anneden) emişmekten (dolayı) ve kendi kadınlarınızın anneleri ve kendi himayenizdeki kızlar onlar ki, kendi kadınlarınızdan (önceki eşlerinden olup) sizin odalarınızdadır onlar ki, kendileriyle dahil olmuşsunuzdur (zifafa girmişsinizdir), yok eğer siz onlarla dahil olmadıysanız (zifafa girmediyseniz evlenmenizde), artık hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve kendi oğullarınızın helalleri (eşleri) onlar ki kendi sulbünüzdendir ve o iki kız kardeşin arasını (evlilikle) toplamanız da (yasaklandı) o şey başka geçmişte kalmıştır. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَٓاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۚ كِتَابَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۘ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَٓاءَ ذٰلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَۜ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه۪ مِنْهُنَّ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَر۪يضَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه۪ مِنْ بَعْدِ الْفَر۪يضَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
24- Ve o kadınlardan (evlenerek) koruma altına alınmışlar da (yasaklandı), o kimseler başka ki kendi yeminlerinizin sahipliğindedir. (Bu yasaklar) Allah'ın sizin üzerinize yazgısıdır. Ve size serbestleştirildi o kimseler ki bunların ötesindedir, kendi mallarınız ile korunanlar sefahatten kaçınanlar olarak peşine düşmeniz. O halde siz onlardan onunla (evlilikle) yararlandınızsa, artık onların ödüllerini kendilerine belirlenmiş olarak verin. Ve hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur o şeyde ki o belirlemenin ardından onda (erkeğin mehri arttırmasında veya kadının mehrin bir kısmından geçmesinde) karşılıklı hoşnut olmuşsunuzdur. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilicidir, mutlak bilgedir.

وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ يَنْكِـحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
25- Ve içinizdenden kim o korunmuş (hür bekar) inanan kadınlarla evlenmeye maddi imkan bakımından güç yetiremediyse, o vakit o kimselerden (alsın) onlar, kendi yeminlerinizin sahipliğinde o inanan genç kızlarınızdandır. Ve Allah sizin inancınızı daha iyi bilendir. Sizin bir kısmınız bir kısımdansınız. O halde siz, kendilerine mensup olduklarının onayıyla onların ödüllerini o benimsenmişe göre vererek, korunanlar sefahattan kaçınanlar gizli dostlar edinmezler olmaları şartıyla onlarla evlenin. Artık onlar (evlenerek) koruma altına alındıkları zaman eğer ki bir hayasızlık (suçu) getirirlerse, onların üzerine yarısı vardır o şeyin ki o azaptan (100 celdeden) koruma altına alınmış (hür) kadınların üzerinedir. Bu (ruhsat) o kimse içindir ki, içinizden (günaha düşmekten dolayı) o şiddetli sıkıntıdan çekinmiştir. Ve direnç göstermeniz, sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
26- Allah istiyor ki size açıklasın ve yasalarına iletsin o kimselerin ki sizden öncedir ve sizin üzerinize lütufla dönsün. Ve Allah, en iyi bilicidir, mutlak bilgedir.

وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلاً عَظ۪يماً
27- Ve Allah istiyor ki size lütufla dönsün. Ve istiyor o kimseler ki o şiddetli arzularına uyuyorlar, siz çok büyük sapma ile sapasınız.

يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً
28- Allah istiyor ki sizden (yükü) hafifletsin. Ve o insan zayıf olarak yaratılmıştır. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً
29- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz kendi mallarınızı aranızda o geçersizlikle sakın yemeyin, sizden karşılıklı hoşnutluktan (yapılan) bir ticaret olması başka ve birbirlerinizi de (meşru gerekçesiz) sakın öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah, size karşı şefkati süreklidir.

وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَاناً وَظُلْماً فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَاراًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً
30- Ve kim bir düşmanlıkla ve bir haksızlıkla bunu yaparsa, artık biz onu ileride bir ateşe yaslandıracağız. Ve bu, Allah'ın üzerine çok kolaydır. 

اِنْ تَجْتَنِبُوا كَـبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً
31- Eğer siz büyüklerden uzak durursanız o şeyler ki kendisinden vazgeçiriliyorsunuz, biz de sizden kötülüklerinizi örteceğiz ve sizi bir değerli girilecek yere girdireceğiz.

وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً
32- Ve siz sakın temenni etmeyin o şeyleri ki  Allah onunla sizin bir kısmınızı bir kısmın üzerine üstünleştirmiştir. Bir hisse o adamlar içindir o şeylerden ki onlar kazanmışlardır ve bir hisse de o kadınlar içindir o şeylerden ki onlar kazanmışlardır. Ve siz Allah'ın kendi lütfundan talepte bulunun. Şüphesiz ki Allah, her bir şeyi en iyi bilicidir.

وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۜ وَالَّذ۪ينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟
33- Ve biz her biri için yakınlar (varisler) yaptık o şeylerden ki, o anne baba ve o en yakınlar bırakmıştır. Ve o kimseler ki (hukuken varis olmadığı halde) yeminleriniz bağlamıştır (mirastan hisse sözü verilmiştir) artık onların da hissesini verin. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerine tanıklık edicidir.

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِياًّ كَب۪يراً
34- O adamlar (kocalar), o kadınların üzerinde sorumluluk üstlenen düzeni sürdürenlerdir o şey nedeniyle ki, Allah (insanların) bir kısmını bir kısmın üzerine üstünleşmiştir ve o şey nedeniyle ki, onlar kendi mallarından (ailesi için) harcamışlardır. Bu yüzden o düzgün kadınlar, o gönülden bağlananlar, o algılanamayananı kollayıp gözetenlerdir, o şey nedeniyle ki Allah (onların haklarını) kollayıp gözetmiştir. Ve o kadınlar ki siz onların (geçimsizlikle) yükselmesinden kaygılanıyorsunuz, bu durumda onlara öğüt verin ve onları o yataklarda terk edin ve onlara baskı yapın. Yok eğer onlar size itaat ederlerse, artık siz onların üzerine (başka bir) yol peşine sakın düşmeyin. Şüphesiz ki Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَماً مِنْ اَهْلِه۪ وَحَكَماً مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ يُر۪يدَٓا اِصْلَاحاً يُوَفِّقِ اللّٰهُ بَيْنَهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً خَب۪يراً
35- Ve eğer siz, ikisinin arasının ayrışmasından kaygılanırsanız, o vakit onun (erkeğin) ailesinden bir hakem ve onun (kadının) ailesinden bir hakem harekete geçirin. Eğer iki (hakem) bir düzgünlük isterlerse, Allah o ikisinin (karı kocanın) arasını uzlaştıracaktır. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilicidir, en iyi haber alıcıdır.

وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـٔاً وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراًۙ
36- Ve siz, Allah'a kulluk edin ve O'na hiçbir şeyi sakın ortak koşmayın ve anne babaya ve o en yakınlığın sahiplerine iylikle davranın ve o yetimlere ve o çaresizlere ve o en yakınlığın sahibi o komşuya ve o uzak komşuya ve o yanınızdaki arkadaşa ve o yolun oğluna (yolda kalmışa) da ve o kimselere de ki yeminleriniz sahip olmuştur. Şüphesiz ki Allah, çalımlanan, övünen olan kimseyi sevmez.

اَلَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناًۚ
37- Onlar öyle kimselerdir ki cimrilik ederler ve o insanlara da o cimriliği buyururlar ve o şeyleri içlerinde tutarlar ki Allah onlara kendi lütfundan vermiştir. Ve biz bir alçaltıcı azabı o gerçeği örtücüler için hazırlamışızdır.

وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَر۪يناً فَسَٓاءَ قَر۪يناً
38- Ve onlar öyle kimselerdir ki kendi mallarını o insanlara göstermeye harcarlar ve Allah'a ve o sonraki güne inanmazlar. Ve kime ki Şeytan kendisine bir yakın arkadaş olursa, artık o ne kötü bir yakın arkadaştır.

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّٰهُۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِهِمْ عَل۪يماً
39- Ve eğer onlar Allah'a ve o sonraki güne inansalar ve  o şeylerden (gösterişsiz) harcasalardı ki Allah kendilerine rızık olarak vermiştir, onların üzerine ne olabilirdi? Ve Allah onları en iyi bilicidir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْراً عَظ۪يماً
40- Şüphesiz ki Allah, bir zerre ağırlığınca dahi haksızlık yapmaz. Ve eğer bir iyilik olursa, O onu katlandıracaktır ve kendi katından çok büyük bir ödül verecektir.

فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَه۪يدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شَه۪يداًۜ
41- Peki nasıl olacak biz her bir toplumdan bir tanıklık edici olarak getirdiğimiz ve seni de şunların üzerine tanık olarak getirdiğimiz zaman?

يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوّٰى بِهِمُ الْاَرْضُۜ وَلَا يَكْتُمُونَ اللّٰهَ حَد۪يثاً۟ 
42- O gün gönülden arzu edecek o kimseler ki kendileri gerçeği örtmüşler ve o elçiye baş kaldırmışlardır, keşke o yerle denk olsalar. Ve onlar Allah'a karşı (söyledikleri) hiçbir sözü içlerinde tutamayacaklardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُباً اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ غَفُوراً
43- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz sarhoş haldeyken o kulluk görevine (namaza) sakın yaklaşmayın ta ki o şeyi bilinceye kadar, siz söylüyorsunuz ve cünüpken de (yaklaşmayın) bir yolun geçicisi (seferde) olmanız dışında, ta ki siz yıkanıncaya kadar. Ve eğer siz hasta veya bir sefer üzerinde veya sizden biri o tuvaletten gelmiş veya o kadınlarla yoklaşmışsınız da bir su bulamadıysanız, o vakit bir temiz toprağa yeltenin de yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Şüphesiz ki Allah, (hataları) yok sayıcıdır, çok bağışlayıcıdır.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُر۪يدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّب۪يلَۜ
44- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendilerine o kitaptan bir hisse verilmişti? Onlar (o kitabı) o sapkınlıkla takas ediyorlar ve istiyorlar ki siz de o yolu sapıtasınız?

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَعْدَٓائِكُمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَلِياًّۗ وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَص۪يراً
45- Ve Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir. Ve yakın olarak sadece Allah yeter. Ve yardımcı olarak ta sadece Allah yeter.

مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَياًّ بِاَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْناً فِي الدّ۪ينِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَقْوَمَۙ وَلٰكِنْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاً
46- Yahudi* kimselerden bir kısmı o kelimeyi kendi konumlarından saptırıyorlar ve kendi dillerini eğip bükerek ve o yükümlülüğe dil uzatarak: "Biz işittik ve baş kaldırdık, sen işit işitemez olası" ve "Bizi güt" diyorlar. Ve eğer gerçekten onlar: "Biz, işittik ve itaat ettik ve sen işit ve bize bak" deselerdi, kendileri için kesinlikle daha hayırlı ve daha sağlam olurdu, fakat Allah onları gerçeği örtmeleri nedeniyle dışlamıştır. Bu yüzden onlar pek azı olsun inanmazlar**.

* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 
** Galilen kelimesinin azlık dışında hiçlik anlamı da vardır (Keşşaf). Burada hiçbir Yahudinin inanmamasının bir kısım Yahudi ile alakalı olduğu dikkate alınmalıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهاً فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً
47- Ey o kimseler ki kendilerine o kitap verilmiştir, siz inanın o şeye ki biz onu doğrulayıcı olarak indirmişizdir o şeye ki sizin beraberinizdedir, bir takım yüzleri bizim onları silip de arkaları üzerine geri döndürmemiz* veya onları dışlamamız öncesinden o dinlenme (günü) nin arkadaşlarını (yasakları çiğneyenleri) dışladığımız gibi. Allah'ın (azap) buyruğu (her zaman) yapılagelmiştir. 

(*) Bu , bir deyim olup "Doğru yolu bir daha bulamayacak şekilde saptırmazdan, türlü türlü mahrumiyet ve zillete uğratmazdan önce" anlamındadır. (Kurtubi)

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً
48- Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını (hesap gününde) bağışlamayacaktır ve bağışlayabilecektir o şeyleri ki bunun berisindedir, kim için dilerse. Ve kim Allah'a ortak koşarsa, artık o kesinlikle çok büyük günah yakıştırmıştır.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْۜ بَلِ اللّٰهُ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً
49- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendi benliklerini arındırıyorlar? Aksine, Allah kimi dilerse arındırır. Ve onlar çekirdek lifi kadar haksızlığa uğratılmazlar.

اُنْظُرْ كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ وَكَفٰى بِه۪ٓ اِثْماً مُب۪يناً۟
50- Bak sen, onlar o yalanı Allah'ın üzerine nasıl da yakıştırıyorlar. Ve bir apaçık günah olarak sadece o (onlara) yeter.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلاً
51- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendilerine o kitaptan bir hisse verilmişti? Onlar put'a ve o taşkınlık yapana (Tağut'a) inanıyorlar ve o gerçeği örtmüş olan kimseler için: "Bunlar yol bakımından, daha doğrudur o kimselerden ki onlar inanmışlardır" diyorlar. 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُۜ وَمَنْ يَلْعَنِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ نَص۪يراًۜ
52- İşte onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları dışlamıştır. Ve Allah kimi dışlarsa, artık sen onun için bir yardımcı asla bulamayacaksın.

اَمْ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِنَ الْمُلْكِ فَاِذاً لَا يُؤْتُونَ النَّاسَ نَق۪يراًۙ
53- Yoksa o hükümranlıktan bir hisse onlar için midir? Öyle olsaydı onlar o insanlara bir çekirdek dahi vermezlerdi.

اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً
54- Yoksa onlar, o insanların üzerine kıskançlık mı yapıyorlar o şeyden ötürü ki Allah onlara kendi lütfundan vermiştir? Oysa biz İbrahim'in hanedanına o kitabı ve o bilgeliği kesinlikle vermiştik ve biz onlara çok büyük hükümranlık ta vermiştik.

فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ بِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُۜ وَكَفٰى بِجَهَنَّمَ سَع۪يراً
55- Artık kimi ona inanmıştır, onların içindendir ve kimi ondan uzaklaşmıştır, onların içindendir. Ve (ona) çılgın ateş olarak sadece cehennem yeter.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراًۜ كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً
56- Şüphesiz ki o kimseler bizim delillerimizi örtmüşlerdir, biz onları ileride bir ateşe yaslandıracağız. Her ne zaman onların derileri pişip kızarsa, biz onların derilerini onların başkası derilerle değiştireceğiz ki onlar o azabı tatsınlar. Şüphesiz ki Allah, mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.
 
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَل۪يلاً
57- Ve o kimseler ki, inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir, biz onları yakında bahçelere girdireceğiz ki onların altından o nehirler akar, onların içinde sonsuza dek sürekli kalıcılardır. Onların içindeki temizlenmiş eşler kendileri içindir. Ve biz onları bir koyu gölgeye de girdireceğiz.

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً
58- Şüphesiz ki Allah size, o güvenerek teslim edilenleri onların ehline geri vermenizi ve o insanların arasında karar verdiğiniz zaman o eşitlikle karar vermenizi buyuruyor. Şüphesiz ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah, en iyi işiticidir, en iyi görücüdür.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً۟ 
59-  Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Allah'a itaat edin ve o elçiye de itaat edin ve sizden buyruk sahiplerine de. Yok eğer siz bir şeyde birbirinizle çekişirseniz, eğer ki Allah'a ve o sonraki güne inanıyorsanız, artık siz onu Allah'a ve o elçiye geri döndürün. Bu, daha hayırlı ve netice bakımından daha iyidir.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَع۪يداً
60- Sen görmedin mi o kimseleri ki, iddia ediyorlar şüphesiz ki kendileri inanmışlardır o şeye ki sana indirilmiştir ve o şeye ki senden önce indirilmiştir? Onlar o taşkınlık yapana (Tağut'a) hakemleşmek istiyorlar, oysa onlar onu kesinlikle örtmekle buyurulmuşlardı. Ve Şeytan onları bir uzak sapkınlıkla saptırmayı istiyor.

 وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِق۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُوداًۚ
61- Ve onlara: "Siz, gelin o şeye ki onu Allah indirmiştir ve o elçiye (gelin)" denildiği zaman, sen görürsün ki o ikiyüzlüler senden uzaklaştıkça uzaklaşıyorlar.

فَكَيْفَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ ثُمَّ جَٓاؤُ۫كَ يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّٓا اِحْسَاناً وَتَوْف۪يقاً
62- Peki nasıl olacak onlara bir musibet değdiği zaman o şey nedeniyle ki kendi elleri öncelemiştir? Sonra onlar sana gelecekler: "Biz istemedik, iyi davranmak ve uzlaşmak başka" diye, Allah'a bilinçli yemin edecekler.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَوْلاً بَل۪يغاً
63- İşte onlar öyle kimselerdir ki, Allah biliyor o şeyi ki onların kalplerindedir. O halde sen onlardan ilgisiz kal (sözlerini dikkate alma) ve onlara öğüt ver ve kendi benlikleri hakkında bir tesirli söz söyle.

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَـوَّاباً رَح۪يماً
64- Ve biz, elçiden hiçbirini göndermedik, Allah'ın onayıyla kendisine itaat edilmesi başka. Ve eğer gerçekten onlar kendi benliklerine haksızlık yaptıkları zaman sana gelseler de Allah'a bağışlanma isteseler ve o elçi de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle bulacaklardı ki Allah lütufla çokça dönücüdür, şefkati süreklidir.

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ ف۪يمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا يَجِدُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْل۪يماً 
65- Hayır senin Efendine ant olsun ki, onlar inanıyor sayılmazlar ta ki seni hakem yapıncaya o şeylerde ki kendilerinin arasında dallanıp budaklanmıştır, sonra kendi benliklerinde bir iç sıkıntısı bulmayıncaya, o şeyden dolayı ki sen karar vermişsindir ve tam bir teslimiyetle teslim oluncaya kadar.

وَلَوْ اَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ اَنِ اقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ اَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ اِلَّا قَل۪يلٌ مِنْهُمْۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِه۪ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْب۪يتاًۙ
66- Ve eğer gerçekten biz onların üzerine birbirinizi (savaşmak suretiyle) öldürün veya kendi yurtlarınızdan çıkın diye yazsaydık, onu yapmazlardı içlerinden pek azı başka. Ve eğer gerçekten onlar yapsalardı o şeyi ki kendisi ile öğütleniyorlar, kendileri için kesinlikle daha hayırlı ve (inançları) sabitlik bakımından daha çetin olurdu.

 وَاِذًا لَاٰتَيْنَاهُمْ مِنْ لَدُنَّٓا اَجْرًا عَظ۪يمًاۙ ﴿٦٧﴾ وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًا
67- 68- Ve o takdirde biz onlara kendi katımızdan kesinlikle çok büyük bir ödül verirdik ve onları doğruluğunu koruyan yola kesinlikle iletirdik.

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقاًۜ 
69- Ve kim Allah'a ve o elçiye itaat ederse, artık onlar o kimselerin beraberindedir ki Allah kendilerinin üzerini gönençlendirdiği o habercilerden ve o doğru söyleyenlerden ve o tanıklardan ve o düzgün işleri işleyenlerdendir. Ve işte onlar yoldaşça ne iyidir.

ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يماً۟
70- Bu, Allah'tan o lütuftur. Ve en iyi bilici olarak sadece Allah yeter.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا خُذُوا حِذْرَكُمْ فَانْفِرُوا ثُبَاتٍ اَوِ انْفِرُوا جَم۪يعاً
71- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz sakınma tedbirinizi alın da küçük gruplar olarak sefere çıkın veya toplu olarak sefere çıkın.

وَاِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَنَّۚ فَاِنْ اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَالَ قَدْ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيَّ اِذْ لَمْ اَكُنْ مَعَهُمْ شَه۪يداً
72- Ve şüphesiz o kimseler ki kesinlikle ve kesinlikle ağır davranacaktır içinizdendir. Yok eğer size bir musibet değerse: "Allah gerçekten benim üzerimi gönençlendirdi de (iyi ki) o zaman ben onların beraberinde tanıklık edici olmadım" diyecektir.

وَلَئِنْ اَصَابَكُمْ فَضْلٌ مِنَ اللّٰهِ لَيَقُولَنَّ كَاَنْ لَمْ تَكُنْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوَدَّةٌ يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ مَعَهُمْ فَاَفُوزَ فَوْزاً عَظ۪يماً
73- Ve ant olsun ki eğer size Allah'tan bir lütuf değerse de, sizinle kendisi arasında bir sevgi bağı olmamış gibi kesinlikle ve kesinlikle: "Ah keşke ben de onların beraberinde olsaydım da, çok büyük başarıyı elde etseydim" diyecektir.

فَلْيُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يَشْرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۜ وَمَنْ يُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ اَوْ يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً
74- O halde Allah'ın yolunda öldürüşsün o kimseler ki, o yakın yaşamı o sonrakiyle takas edeceklerdir. Ve kim Allah'ın yolunda öldürüşür de, öldürülür veya yenerse, o vakit biz ona ileride çok büyük ödül vereceğiz.

وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِياًّۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَص۪يراًۜ
75- Ve size ne oluyor ki; Allah'ın yolunda öldürüşmüyorsunuz ve o adamlardan ve o kadınlardan ve o çocuklardan zayıf bırakılmışlar(ın yolunda), o kimseler ki: "Ey Efendimiz, sen bizi bu kasabadan çıkar, ki onun mensupları haksızlık yapanlardır ve bize kendi katından bir yakın tayin et ve bize kendi katından bir yardımcı tayin et"  diyorlar.

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفاً۟
76- O kimseler ki inanmışlardır, onlar Allah'ın yolunda öldürüşürler. Ve o kimseler ki gerçeği örtmüşlerdir, onlar o taşkınlık yapanın (Tağut'un) yolunda öldürüşürler. Öyleyse siz, Şeytanın yakınları ile öldürüşün. Şüphesiz ki Şeytanın plânı, zayıftır.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلاً
77- Sen görmedin mi o kimseleri ki, kendilerine: "Siz ellerinizi (öldürüşmekten şimdilik) alıkoyun ve o kulluk görevini ayakta tutun ve o arınmayı yerine getirin" denilmişti? Ne zaman ki o öldürüşme onların üzerine yazıldı, birden içlerinden bir bölük o insanlardan Allah'ın çekincesi gibi hatta daha çetin bir çekinmeyle çekiniyorlar. Ve onlar: "Ey Efendimiz, sen bu öldürüşmeyi bizim üzerimize neden yazdın? Sen bizi bir yakın süreye kadar sonralamalı değil miydin?" dediler. Sen de ki: "O yakının yararı pek azdır. Ve o sonraki ise daha hayırlıdır o kimse için ki o korunmuştur. Ve siz bir çekirdek lifi kadar haksızlığa uğratılmayacaksınız."

اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً
78- Siz nerede olursanız o ölüm size yetişecektir; Ve eğer ki siz sağlamlaştırılmış yükseltilerde olsanız da. Ve eğer onlara bir iyilik değerse: "Bu, Allah'ın yanındandır" diyorlar. Ve eğer onlara bir kötülük değerse: "Bu, senin yanındandır" diyorlar. Sen de ki: "Her biri Allah'ın yanındandır." Şimdi şu topluluğa ne oluyor ki bir sözü kavramaya yanaşmıyorlar?

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
79- O şey ki sana bir iyilikten değmiştir, artık (o) Allah'tandır. Ve o şey ki sana bir kötülükten değmiştir, artık (o da) kendi benliğindendir. Ve biz seni o insanlara bir elçi olarak gönderdik. Ve (buna) tanıklık edici olarak sadece Allah yeter.

مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ
80- Kim o elçiye itaat ederse, o vakit o kesinlikle Allah'a itaat etmiştir. Ve kim (başka tarafa) yakınlaşırsa, artık biz seni onların üzerine kollayıp gözetici olarak göndermedik.

وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُۜ وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً
81- Ve onlar (senin yüzüne karşı) "itaat" diyorlar. Fakat senin yanından (ayrılıp başka yere) belirdikleri zaman ise içlerinden bir zümre gece planı kuruyor, o şeyin tersine ki sana diyorlardı. Ve Allah o şeyleri yazıyor ki onlar geceleri kurguluyorlar. Şimdilik sen onlardan ilgisiz kal ve Allah'a güvenip dayan. Ve dayanak olarak sadece Allah yeter.

اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَۜ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً
82- Onlar bu okunan (Kur'an)ı hiç derinlemesine düşünmezler mi? Ve eğer o Allah'tan başkasının yanından olsaydı, onlar onun içinde kesinlikle birçok aykırılık bulacaklardı.

وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً 
83- Ve onlara (açık edilmemesi gereken) o güvenden veya o kaygıdan bir buyruk geldiği zaman, onu açık ediyorlar. Ve eğer onu (açık etmek yerine) o elçiye ve içlerinden buyruk sahiplerine geri döndürselerdi, onu kesinlikle bilirdi o kimseler ki içlerinden onun derinliğini  kavrayabileceklerdi. Ve eğer Allah'ın lütfu ve kendi şefkati sizin üzerinizde olmasaydı, hepiniz* o şeytana kesinlikle uyardınız.

*Galilen kelimesi azlık ifade etmekle birlikte hiçlik anlamı da vardır.

فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَكُفَّ بَأْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَأْساً وَاَشَدُّ تَنْك۪يلاً
84- O halde sen Allah'ın yolunda öldürüş. Sen sorumlu değilsin, kendi benliğin başka ve o inananları da teşvik et. Allah'ın, (bu yolla) alıkoyması umulur o kimselerin sıkıntısını ki onlar gerçeği örtmüşlerdir. Ve Allah, sıkıntı verme bakımından en çetindir ve caydırıcı karşılık bakımından da en çetindir.

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً
85- Kim bir iyi eşlikçilikle eşlikçilikte bulunursa, ona ondan bir (güzel) hisse olur. Ve kim bir kötü eşlikçilikle eşlikçilikte bulunursa, ona da ondan bir sorumluluk olur. Ve Allah, her şeyin üzerinde eksiksiz ihtiyaç karşılayıcıdır.

وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً
86- Ve siz bir esenlik ile esenlendiğiniz zaman, artık siz de esenleyin ondan daha iyisiyle veya onu (aynısıyla) geri döndürün. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerinde hesap görücüdür.

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثاً۟
87- Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, o kalkışın gününe kesinlikle ve kesinlikle sizi toplayacaktır ki onda hiçbir kuşku yoktur. Ve kimdir söz bakımından Allah'tan daha doğru?

فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً 
88- O halde size ne oluyor ki o ikiyüzlüler hakkında iki karşı birliksiniz? Oysa Allah onları baş aşağı etmiştir o şey nedeniyle ki kendileri kazanmışlardır. Siz doğruya iletmek mi istiyorsunuz o kimseyi ki Allah onu saptırmıştır? Ve kimi ki Allah onu saptırırsa, artık sen onun için bir yol asla bulamayacaksın.

وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۙ
89- Onlar gönülden arzu ettiler ki, keşke siz de onların gerçeği örttükleri gibi siz de örtseniz de, (onlarla) denk olsanız. Bu yüzden siz onlardan hiçbirini yakınlar edinmeyin ta ki onlar Allah'ın yolunda göçünceye kadar. Yok eğer onlar (başka tarafa) yakınlaşırlarsa, o vakit siz onları bulduğunuz yerde tutun ve öldürün. Ve siz onlardan hiçbirini bir yakın ve bir yardımcı olarak sakın edinmeyin.

اِلَّا الَّذ۪ينَ يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً
90- O kimseler hariç ki onlar bir topluluğa ilişiyorlar, yeminle bağlanmış bir söz sizinle onların arasındadır veya sizinle öldürüşmekten veya kendilerinin topluluğu ile öldürüşmekten göğüsleri sıkışmış olarak size gelmişlerdir. Ve eğer Allah dileseydi, onları sizin üzerinize kesinlikle yetkilendirir, onlar da sizinle öldürüşürlerdi. Yok eğer onlar sizden uzaklaşırlar da sizinle öldürüşmezler ve sizi o barışla karşılarlarsa, o vakit Allah sizin için onların üzerine bir yol vermemiştir.

سَتَجِدُونَ اٰخَر۪ينَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا ف۪يهَاۚ فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً۟
91- Siz, diğerlerini bulacaksınız ki kendileri hem sizden güvende olmak hem de kendilerinin topluluğundan güvende olmak istiyorlar. Onlar her ne zaman o ayartmaya (körüklemeye) geri döndürülseler, ona hemen baş aşağı atlarlar. Yok eğer onlar sizden uzaklaşmazlar ve sizi o barışla karşılamazlar ve ellerini sizden alıkoymazlarsa, o vakit siz onları ele geçirdiğiniz yerde tutun ve öldürün. Ve işte onlar, biz sizin için onların üzerine bir apaçık yetki vermişizdir.

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
92- Ve bir inanan için bir inananı öldürmesi olmamıştır, yanılarak başka. Ve kim bir inananı yanılarak öldürürse, o vakit bir inanan boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirme ve (öldürülenin) ailesine teslim edilmiş bir diyet vardır, onların (diyeti) bağışlamaları başka. Yok eğer (öldürülen) bir inanan olduğu halde size bir düşman topluluktan ise, o vakit bir inanan boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirme vardır. Ve eğer (öldürülen) sizinle onların arasında bir yeminle bağlanmış söz bulunan bir topluluktan ise, o vakit kendi ailesine teslim edilmiş bir diyet ve bir inanan boynu bağlıyı (köleyi) özgürleştirme vardır. Fakat kim bunu bulamadıysa, o vakit Allah'tan bir lütufla dönüş olarak birbirini izleyen iki ay oruç vardır. Ve Allah, en iyi bilicidir, mutlak bilgedir.

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِداً ف۪يهَا وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظ۪يماً
93- Ve kim bir inananı kast edici olarak öldürürse, o vakit onun karşılığı cehennemdir ki, onun içinde sürekli kalıcıdır. Ve Allah onun üzerine hiddetlenmiş ve onu dışlamış ve çok büyük bir azabı onun için hazırlamıştır. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِناًۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
94- Ey o kimseler ki inanmışlardır, siz Allah'ın yolunda o yerde (yola ayak) bastığınız (sefere çıktığınız) zaman, o vakit duruma açıklık kazandırın ve sakın demeyin o kimse için ki ki o sizi o barışla karşılamıştır, o yakın yaşamın sunumunun peşine düşerek: "Sen bir inanan değilsin." Bir çok ganimetler, artık Allah'ın yanındadır. Önceden siz işte böyle idiniz de Allah sizin üzerinize borç yükledi, o vakit duruma açıklık kazandırın. Şüphesiz ki Allah, tamamıyla en iyi en iyi haber alıcıdır o şeyleri ki siz işliyorsunuz.

لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ غَيْرُ اُو۬لِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ دَرَجَةًۜ وَكُلاًّ وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَفَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ اَجْراً عَظ۪يـماًۙ
دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةًۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
95- 96- O inananlardan o zorluğun sahibi olmadığı halde (savaşa çıkmayarak) o oturanlar ve Allah'ın yolunda kendi mallarıyla ve benlikleriyle o güçlerini kullananlar, denk olmaz.  Allah, kendi mallarıyla ve benlikleriyle o güçlerini kullananları, o oturanların üzerine kademe bakımından lütuflandırmıştır. Ve Allah her birine de o iyiliği söz vermiştir. Ve Allah o güçlerini kullananları, oturanların üzerinde çok büyük bir ödülle lutuflandırmıştır, kendisinden kademeler ve bir bağışlama ve bir şefkat. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِۜ قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراًۙ
97- Şüphesiz o kimseleri ki, o melekler onların ömürlerini kendi benliklerinin haksızlık yapıcıları olarak tamamlamışlardır, onlara: "Siz, ne halde idiniz?" dediler. Onlar da: "Biz, Yerde zayıf  düşürülmüşler idik" dediler. Onlar: "(Mekke dışındaki)Allah'ın arzı kapsayıcı değil miydi? O vakit siz de onda göçseydiniz ya" dediler. Artık işte onlar var ya, onların sığınacak yerleri cehennemdir. Ve o ne kötü bir varış yeridir.

اِلَّا الْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ح۪يلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَب۪يلاً
98- O adamlardan ve o kadınlardan ve o çocuklardan bir çareye güç yetiremez o zayıf düşürülmüşler ve (göç için) bir yol bulamazlar başka.

فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَفُواًّ غَفُوراً
99- Bu durumda işte onlar, Allah'ın onlardan (hatalarını) yok sayması umulur. Ve Allah, (hataları)  yok sayıcıdır, çok bağışlayıcıdır.

وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَماً كَث۪يراً وَسَعَةًۜ وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
100- Ve kim Allah'ın yolunda göçerse o, Yerde (ayrıldığı topluluğun burunlarının sürtülmesine neden olacak) birçok imkan ve (maddi) kapsayıcılık bulacaktır. Ve kim de kendisinin evinden Allah'a ve O'nun elçisine göç edici çıkar, sonra kendisine o ölüm yetişirse, o vakit onun ödülü kesinlikle Allah'ın üzerine düşmüştür. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلٰوةِۗ اِنْ خِفْتُمْ اَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ اِنَّ الْكَافِر۪ينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُواًّ مُب۪يناً
101- Ve siz o yerde (yola ayak) bastığınız (sefere çıktığınız) zaman, eğer o kimselerin sizi ayartmalarından kaygılanırsanız ki onlar gerçeği örtmüşlerdir, o kulluk görevinden (namazdan) kısaltmanızda artık hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Şüphesiz ki o gerçeği örtücüler size bir apaçık düşmandırlar. 

وَاِذَا كُنْتَ ف۪يهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠ فَاِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَٓائِكُمْۖ وَلْتَأْتِ طَٓائِفَةٌ اُخْرٰى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَاَسْلِحَتَهُمْۚ وَدَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ اَسْلِحَتِكُمْ وَاَمْتِعَتِكُمْ فَيَم۪يلُونَ عَلَيْكُمْ مَيْلَةً وَاحِدَةًۜ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ كَانَ بِكُمْ اَذًى مِنْ مَطَرٍ اَوْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَنْ تَضَعُٓوا اَسْلِحَتَكُمْۚ وَخُذُوا حِذْرَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً
102- Ve sen onların içinde olup da onlara o kulluk görevini (namazı) ayakta tutmaya kaldırdığın zaman, o vakit içlerinden bir zümre senin beraberinde ayağa kalksın ve silâhlarını da (yanlarında) tutsunlar. Artık onlar secde ettikleri zaman, (sonraki ekip) sizin arkanızda olsunlar. 
Ve kulluk görevini (namazı) yerine getirmemiş sonraki bir zümre gelsin ve senin beraberinde kulluk görevini (namazı) yerine getirsinler, sakınma tedbirlerini ve silâhlarını (yanlarında) tutsunlar. Gönülden arzu etti o kimseler ki onlar gerçeği örtmüşlerdir, keşke silâhlarınızdan ve yararlılıklarınızdan duyarsız kalsınız onlar da sizin üzerinize bir tek saldırıyla saldırsınlar. Ve eğer yağmurdan bir rahatsızlık olur veya siz hasta olursanız, silâhlarınızı (başka bir yere) koymanızda, hiçbir sakınca sizin üzerinize yoktur. Ve siz sakınma tedbirinizi (yine de yanınızda) tutun. Şüphesiz ki Allah, bir alçaltıcı azabı o gerçeği örtücüler için hazırlamıştır.

فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِكُمْۚ فَاِذَا اطْمَأْنَنْتُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۚ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَاباً مَوْقُوتاً
103- Artık siz o kulluk görevini (namazı) yerine getirdiğiniz zaman, o vakit Allah'ı ayakta olarak ve oturarak ve yanlarınız üzereyken (her durumda) hatırlayın.  Yatıştığınız zaman, o vakit o kulluk görevini (namazı kısaltmadan) ayakta tutun. Şüphesiz o kulluk görevi (namaz) o inananların üzerine bir vakitlenmiş yazgıdır.

وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَٓاءِ الْقَوْمِۜ اِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَاِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَۚ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا يَرْجُونَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً۟
104- Ve siz, o topluluğun peşine düşmekte sakın gevşemeyin. Eğer siz acı duyuyor iseniz, artık şüphesiz ki onlar da sanki siz acı duyuyorsunuz gibi acı duyuyorlar. Ve siz Allah'tan o şeyleri bekliyorsunuz ki onlar beklemiyorlar. Ve Allah, en iyi bilicidir, mutlak bilgedir.

اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يماًۙ
105- Şüphesiz ki biz o kitabı sana o gerçekle indirdik ki o insanların arasında o şeyle karar veresin ki Allah onu sana göstermiştir. Ve sen o hainler için bir çekişen sakın olma.

وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ
106- Ve sen, Allah'a bağışlama iste. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ 
107-Ve sen o kimselerden yana sakın söz dalaşı yapma ki onlar kendi benliklerine hainlik ediyorlar. Şüphesiz ki Allah o kimseyi sevmez ki kendisi hainlikte direnen günahkârdır.

يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرْضٰى مِنَ الْقَوْلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يـطاً
108- Onlar, (ihanetlerini) o insanlardan saklı tutabilirler ve Allah'tan saklı tutamazlar. Oysa O, o onların beraberindedir o zaman ki onlar geceleri kurguluyorlar o şeyleri ki O, o söylenenden hoşnut olmayacaktır. Ve Allah, tamamıyla kuşatıcıdır o şeyleri ki onlar işliyorlar.

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً
109- İşte siz şunlarsınız hadi o yakın yaşamda onlardan yana söz dalaşı yaptınız, peki ya o kalkışın günü onlardan yana Allah'a kim söz dalaşı yapacak? Ya da kim onların üzerine bir dayanak olacak?

وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً
110- Ve kim bir kötülük işler veya kendi benliğine haksızlık yapar sonra da Allah'a bağışlama isterse, Allah'ı çok bağışlayıcı, şefkati sürekli bulacaktır.

وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
111- Ve kim bir günah kazanırsa, ancak ve ancak onu kendi benliğinin üzerine kazanır. Ve Allah en iyi bilicidir, mutlak bilgedir.

وَمَنْ يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـٔاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَـاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟
112- Ve kim bir yanılgı ya da günah kazanır, sonra da onu beri haldeki (işlemeyen) birine atarsa, o vakit kesinlikle bir dehşetli yalan ve bir apaçık günah yüklenmiştir.

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً
113- Ve eğer Allah'ın lütfu ve kendi şefkati senin üzerinde olmasaydı, içlerinden bir zümre kesinlikle seni saptırmaya yeltenirdi. Oysa onlar saptırmıyorlar, kendi benlikleri başka ve sana da hiçbir şeyle zarar veremiyorlar. Ve Allah o kitabı ve o bilgeliği senin üzerine indirmiş ve sana o şeyleri öğretmiştir ki sen biliyor değildin.  Ve Allah'ın lütfu senin üzerinde çok büyüktür.

لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً
114- Onların gizli konuşmalarının birçoğunda hiçbir hayır yoktur. O kimsenin hariç ki kendisi bir bağışı veya benimsenmişi veya o insanların arasını bir düzeltmeyi buyurmuştur. Ve kim Allah'ın hoşnutluğunun peşine düşmek için bunu yaparsa, artık biz ona ileride çok büyük bir ödül vereceğiz.

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً۟
115- Ve kim o elçiyle ayrışırsa o şeyin ardından ki kendisine o doğruya iletim apaçık belli olmuştur ve o inananların yolundan başkasına uyarsa, biz onu o şeye yakınlaştıracağız ki kendisi yakınlaşmıştır ve (sonunda) onu cehenneme yaslandıracağız. Ve o ne kötü bir varış yeridir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً
116- Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını (hesap gününde) bağışlamaz ve bağışlar o şeyi ki bunun berisindedir, o kimse için ki O dileyecektir. Ve kim Allah'a ortak koşarsa, o vakit kesinlikle bir uzak sapkınlıkla sapmıştır.

اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثاًۚ وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَاناً مَر۪يداًۙ
117- Onlar, O'nun berisinden çağırmıyorlar, birtakım dişiler başka. Ve onlar çağırmıyorlar, bir inatçı şeytan başka.

لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يباً مَفْرُوضاًۙ
وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ
118- 119- Allah onu dışlamıştır ve o da: "Ben senin kullarından bir belirlenmiş hisseyi kesinlikle ve kesinlikle edineceğim. Ve ben onları kesinlikle ve kesinlikle saptıracağım ve kesinlikle ve kesinlikle onları boş beklentilere sokacağım ve  kesinlikle ve kesinlikle onlara buyuracağım da o gönenç sağlayan hayvanların kulaklarını yaracaklar ve kesinlikle ve kesinlikle onlara emredeceğim de, Allah'ın yaratışını başkalaştıracaklar" demişti. Ve kim Şeytan'ı Allah'ın berisinden bir yakın edinirse, artık o kesinlikle bir apaçık ziyanla ziyan etmiştir.

يَعِدُهُمْ وَيُمَنّ۪يهِمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً
120- O, onlara söz veriyor ve onların boş beklentilere sokuyor. Ve Şeytan onlara bir aldatmadan başkasını söz vermiyor.

اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصاً
121- İşte onlar var ya, onların sığınacak yeri cehennemdir ve onlar ondan bir kaçış yeri de bulamayacaklardır.

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ ق۪يلاً 
122- Ve o kimseler ki, inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir, biz onları yakında bahçelere girdireceğiz ki, onların altından o nehirler akar, onların içinde sonsuza dek sürekli kalıcılardır. (Bu), Allah'ın gerçek bir söz vermesidir. Ve kimdir söz bakımından Allah'tan daha doğru?

لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ وَلَٓا اَمَانِيِّ اَهْلِ الْكِتَابِۜ مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً يُجْزَ بِه۪ۙ وَلَا يَجِدْ لَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً
123- (Bu söz) sizin boş beklentilerinize ve o kitabın mensuplarının boş beklentisine göre değildir. Kim bir kötülük işlerse, onunla karşılık görecektir. ve o kendisine Allah'ın berisinden bir yakın ve bir yardımcı da bulamayacaktır.

 وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَق۪يراً
124- Ve bir erkekten veya bir dişiden kim kendisi bir inanan olarak o düzgün işleri işlerse, artık onlar o bahçeye girecekler ve bir çekirdek kadar haksızlığa uğratılmayacaklardır.

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً
125- Ve yükümlülük bakımından daha iyi kimdir o kimseden ki o, kendi yüzünü iyilik eden olarak Allah'a teslim etmiş ve (fıtrat yasalarına) meylederek İbrahim'in inanç çizgisine uymuştur? Ve Allah İbrahim'i bir dost edinmişti.

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطاً۟
126- O şeyler ki Göklerdedir ve o şeyler ki Yerdedir, Allah'ındır. Ve Allah, her bir şeyi kuşatıcıdır.

وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَٓاءِۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ ف۪يهِنَّۙ وَمَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ ف۪ي يَتَامَى النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الْوِلْدَانِۙ وَاَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامٰى بِالْقِسْطِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِه۪ عَل۪يماً
127- Ve onlar senden o kadınlar hakkında görüş bildirmeni istiyorlar. Sen de ki: "Allah, onlar hakkında size görüş bildiriyor. Ve o şey ki o kadınların yetimleri hakkında o kitapta sizin üzerinize peşi sıra okunuyor. O kadınlar ki siz vermiyorsunuz o şeyi ki onların kendisine yazılmıştır ve onlarla evlenmeye ilgi duyuyorsunuz ve o çocuklardan zayıf düşürülmüşler ve yetimlere karşı hakkaniyeti ayağa kaldırmanız (hakkında da okunuyor). Ve siz bir hayırdan ne işliyorsunuz, artık şüphesiz ki Allah onu en iyi bilicidir."

وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزاً اَوْ اِعْرَاضاً فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحاًۜ وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
128- Ve eğer bir kadın kendi kocasından bir (geçimsizlikle) yükselme veya bir ilgisizlikten kaygılanırsa, o vakit karı ve kocanın aralarını bir uzlaşıyla düzeltmelerinde hiçbir sakınca her ikisinin de üzerine yoktur. Ve o uzlaşı, daha hayırlıdır. Ve o benlikler o tamahkarlığa hazırlanmıştır. Ve eğer siz iyi davranırsanız ve korunursanız, o vakit şüphesiz ki Allah, tamamıyla en iyi haber alıcıdır ki o şeyleri siz işliyorsunuz.

وَلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً
129- Ve eğer ki siz ne kadar düşkün olsanız da, o kadınların arasında eşit davranabilmeye asla güç yetiremeyeceksiniz. O halde siz bütün meylinizle (bir kadına) sakın meyletmeyin ki, o takdirde diğerini (askıya) asılmış gibi bırakırsınız. Ve eğer siz düzeltirseniz ve korunursanız, o vakit şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلاًّ مِنْ سَعَتِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعاً حَك۪يماً
130- Ve eğer ikisi ayrılırlarsa, Allah her birini kendi kapsayıcılığından (vererek) ihtiyaçsızlaştıracaktır. Ve Allah, her şeyi kapsayıcıdır, mutlak bilgedir.

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً
131- Ve o şeyler ki Göklerdedir ve o şeyler ki Yerdedir, Allah'ındır. Ve ant olsun ki biz, tembihledik o kimselere ki kendilerine sizden önce o kitap verilmiştir ve size de "Siz, Allah'a karşı korunun" diye. Ve eğer siz gerçeği örterseniz, artık şüphesiz o şeyler ki Göklerdedir ve o şeyler Yerdedir, Allah'ındır. Ve Allah, ihtiyaçsızdır, övgüye çok layıktır.

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً
132- Ve o şeyler ki Göklerdedir ve o şeyler ki Yerdedir, Allah'ındır. Ve dayanak olarak sadece Allah yeter.

اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِاٰخَر۪ينَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى ذٰلِكَ قَد۪يراً
133- Eğer O dilerse sizi giderir de ey o insanlar ve (yerinize) diğerlerini getirir. Ve Allah, buna güç yetiricidir.

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً۟
134- Kim o yakının dönüşümünü istiyor ise, artık o yakının ve o sonrakinin dönüşümü Allah'ın yanındadır. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi görücüdür.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَق۪يراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
135- Ey o kimseler ki inanmışlardır ve eğer kendi benlikleriniz veya anne baba ve o en yakınlar üzerine olsa da, siz Allah için hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olun. Eğer (davalı ve davacı) bir ihtiyaçsız veya bir muhtaç olsa da, bu durumda Allah her ikisine de daha yakındır. O halde siz eşit davranmakta o keyfi eğilime sakın uymayın. Ve eğer siz eğip büker veya ilgisiz kalırsanız artık şüphesiz ki Allah, tamamıyla en iyi haber alıcıdır o şeyleri ki siz işliyorsunuz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً
136- Ey o kimseler inanmışlardır, siz inanın Allah'a ve O'nun elçisine ve o kitaba ki onu kendi elçisinin üzerine indirmiştir ve o kitaba ki onu önceden indirmiştir. Ve kim Allah'ı ve O'nun meleklerini ve O'nun kitaplarını ve O'nun elçilerini ve o sonraki günü (reddederek) örterse, artık o kesinlikle bir uzak sapkınlıkla sapmıştır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلاًۜ
137- Şüphesiz ki o kimseler, (önce) inanmışlar, sonra gerçeği örtmüşler, sonra inanmışlar, sonra (yine) gerçeği örtmüşler, sonra da gerçeği örtmeyi artırmışlardır, Allah onları asla bağışlayacak değildir ve onları bir yola iletecek de değildir.

بَشِّرِ الْمُنَافِق۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ 
138- Sen o ikiyüzlüler müjdele, çünkü çok acı verici bir azap onlar içindir.

اَلَّذ۪ينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَاِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ
139- Onlar öyle kimselerdir ki, o inananların berisinden o gerçeği örtücüleri yakınlar ediniyorlar. Onlar, o güçlülüğün peşine onların yanında mı düşüyorlar? Oysa şüphesiz ki o mutlak güçlülük, bütünüyle Allah'ındır.

وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ اَنْ اِذَا سَمِعْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَاُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۘ اِنَّكُمْ اِذاً مِثْلُهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ جَامِـعُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ ف۪ي جَهَنَّمَ جَم۪يعاًۙ 
140- Ve O, size o kitapta kesinlikle (öğüt) indirmiştir: "Siz, Allah'ın delillerini onlar örtülüyor ve onlarla alay ediliyor olarak işittiğiniz zaman, artık onların beraberinde sakın oturmayın, ta ki onlar onun başkası söze dalıncaya kadar, aksi takdirde şüphesiz ki siz de onların örneğisiniz" diye. Şüphesiz ki Allah, o ikiyüzlüleri ve o gerçeği örtücülerin tümünü cehennemde toplayıcıdır.
 
اَلَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌۙ قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلاً۟
141- Onlar öyle kimselerdir ki, sizi bekleyip dururlar. Yok eğer Allah'tan bir fetih sizin için olursa onlar: "Biz, sizin beraberinizde değil miydik?" derler. Ve eğer bir hisse o gerçeği örtücüler için olursa onlar: "Biz, sizin üzerinize kontrol sağlamadık mı ve o inananlar(ın zararın)dan alıkoymadık mı?" derler. Artık Allah, o kalkışın günü sizin aranızda karar verecektir. Ve Allah, o gerçeği örtücülere, o inananların üzerine asla bir yol vermeyecektir.

اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلاًۘ
142- Şüphesiz o ikiyüzlüler (akıllarınca) Allah'ı aldatıyorlar, oysa O, onları aldatıcıdır. Ve onlar o kulluk görevine (namaza) kalktıkları zaman üşenerek kalkıyorlar, o insanlara gösteriş yapıyorlar ve onlar Allah'ı pek az olsun hatırlamazlar.

مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً
143- Bunun (iki taraf) arasında bocalayanlar olarak. Ne bunlara ve ne de şunlara (karşı net olmazlar). Ve kimi ki Allah onu saptırırsa, artık sen onun için bir yol asla bulamayacaksın.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً
144- Ey inanmış olan kimseler, siz o gerçeği örtücüleri o inananların berisinden yakınlar sakın edinmeyin. Siz, sizin üzerinize Allah'a bir apaçık yetki vermek mi istiyorsunuz?

اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يراًۙ
145- Şüphesiz ki o ikiyüzlüler, o ateşten o en aşağı katmandadır. Ve sen onlar için bir yardımcı asla bulamayacaksın.

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْراً عَظ۪يماً
146- O kimseler hariç ki onlar itaate dönmüşler ve (durumlarını) düzeltmişler ve Allah'a sımsıkı sarılmışlar ve kendilerinin yükümlülüğünü sadece Allah'a özgülemişlerdir. Artık onlar o inananların beraberindedir. Ve Allah, o inananlara ileride çok büyük bir ödül verecektir.

مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً
147- Eğer siz şükrederseniz ve inanırsanız, Allah sizin azabınızı ne yapacak? Ve Allah, şükrün karşılığını vericidir, en iyi bilicidir.

لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً
148- Allah o sözden, o kötünün açığa vurmasını sevmez, o kimse hariç ki kendisine haksızlık yapılmıştır. Ve Allah, en iyi işiticidir, en iyi bilicidir.

اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُٓوءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً
149- Eğer siz bir hayrı ortaya dökerseniz veya onu saklı tutarsanız veya bir kötülükten yok sayarsanız, artık şüphesiz ki Allah da (kötülükleri) yok sayıcıdır, güç yetiricidir.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاًۙ 
150- Şüphesiz ki o kimseler, Allah'ı ve O'nun elçilerini(n getirdiklerini) örtüyorlar ve istiyorlar ki Allah ve O'nun elçilerinin arasını ayrıştırsınlar ve: "Biz, bir kısmına inanırız ve bir kısmını örteriz" diyorlar ve istiyorlar ki bu ikisi arasında bir yol edinsinler. 

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقاًّۚ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً مُه۪يناً
151- İşte onlar, o gerçek örtücülerin ta kendileridir. Ve biz bir alçaltıcı azabı o gerçeği örtücüler hazırlamışızdır.

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ اُو۬لٰٓئِكَ سَوْفَ يُؤْت۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
152- Ve o kimseler ki, Allah'a ve O'nun elçilerine inanmışlar ve onlardan hiçbirinin arasını ayrıştırmamışlardır. İşte onlara ödülleri ileride verilecektir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, şefkati süreklidir.

يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً
153- O kitabın mensupları senden talep ediyor ki sen onların üzerine Gökten bir kitap indiresin. Onlar bundan daha büyüğünü kesinlikle Musa'ya talep etmişlerdi de: "Sen, bize Allah'ı açıkça göster" demişlerdi. Bunun üzerine haksızlıkları nedeniyle onları o korkunç gürültü tutmuştu. Sonra onlar o buzağıyı (tanrı) edinmişlerdi o şeyin ardından ki kendilerine o apaçık belgeler gelmişti, buna rağmen biz bu (hataları)ndan da yok saymış ve Musa'ya bir apaçık yetki vermiştik. 

وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
154- Yeminle bağlanmış sözleri nedeniyle biz onların üstlerine Tur'u yükseltmiş ve onlara: "Siz, o kapıya boyun eğenler olarak girin" demiş ve yine biz onlara: "Siz, o dinlenme (günün)de sakın aşırı gitmeyin" demiş ve onlardan bir yeminle bağlanmış kaskatı söz almıştık. 

فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَل۪يلاًۖ 
155- Buna rağmen yeminle bağlanmış sözlerini bozmaları ve Allah'ın delillerini örtmeleri ve o habercileri hiçbir haklı gerekçe olmaksızın öldürmeleri ve onların: "Kalplerimiz (senin bizi çağırdığına karşı) kılıflıdır" demeleri nedeniyle ki; Aksine, gerçeği örtmeleri sebebiyle Allah onların (kalplerin) üzerine damga vurmuştur. Bu yüzden onlar pek az olsun inanmazlar*. 

* Galilen kelimesinin azlık dışında hiçlik anlamı da vardır. (Keşşaf) Burada hiçbir Yahudinin inanmaması bağlamın kastettikleri ile alakalı olduğu dikkate alınmalıdır.

وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلٰى مَرْيَمَ بُهْتَاناً عَظ۪يماًۙ
156- Ve bir de onların gerçeği örtmeleri ve Meryem'in üzerine çok dehşetli büyük yalan demeleri...

وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِۚ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُۜ مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّۚ وَمَا قَتَلُوهُ يَق۪يناًۙ
157- Ve onların: "Şüphesiz ki biz Allah'ın elçisi Meryem'in oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demeleri. Oysa onlar onu öldüremediler de onu asamadılar da, fakat o kendilerine benzetildi. Ve şüphesiz ki o kimseler onun hakkında aykırılığa düşmüşlerdir, ondan yana kesinlikle bir kararsızlık içindedirler. Onun hakkında hiçbir bilgi onlar için yoktur, o kanıya uymak başka. Ve onlar onu kesinkes öldüremediler.

بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
158- Aksine, Allah onu kendisine yükseltti. Ve Allah, mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.

وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يداًۚ
159- Ve o kitabın mensuplarından kimse yoktur ki onun (İsa'nın) ölümünün öncesi ona (İsa'ya) kesinlikle ve kesinlikle inanmasın. Ve o kalkışın günü o da (İsa) onların üzerine tanıklık edici olacaktır.

فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ كَث۪يراًۙ
وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِۜ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً 
160- 161- Yahudi* kimselerden bir kısmının haksızlıkları nedeniyle ve birçoklarını Allah'ın yolundan uzaklaştırmaları ve o faizi almaları oysa ki ondan kesinlikle vazgeçirilmişlerdi ve o insanların mallarını o geçersizlikle yemeleri nedeniyle, kendilerine serbestleştirilmiş (bazı) temizleri onların üzerine yasaklaştırdık. Ve biz çok acı verici bir azabı içlerinden o gerçeği örtücüler için hazırladık.

* Yahudi anlamı verilen Hadü kelimesinin kök anlamı "yanlıştan dönmek" bunun için Araf s. 156. ayetine bakılabilir. 

لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟
162- Fakat içlerinden o bilgide derinleşenler ve o inananlar, inanırlar o şeye ki sana indirilmiştir ve o şeye ki ve senden önce indirilmiştir. Ve biz, o kulluk görevini ayakta tutanlara ve o arınmayı yerine getirenlere ve Allah'a ve o sonraki güne inananlara, işte onlara yakında çok büyük bir ödül vereceğiz.

اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراًۚ
163- Şüphesiz ki biz sana vahyettik, Nuh'a ve ondan sonraki o habercilere vahyettiğimiz gibi. Ve biz İbrahim'e ve İsmail'e ve İshak'a ve Yakub'a ve o torunlara ve İsa'ya ve Eyyub'a ve Yunus'a ve Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Ve biz Davud'a da yazılı metin (Zebur) olarak verdik.

وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلاً لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يماًۚ
164- Ve öyle elçiler (gönderdik) ki biz onları önceden senin üzerine kesinlikle anlattık ve öyle elçiler (gönderdik) ki biz onları senin üzerine anlatmadık. Ve Allah Musa ile kelam etti.

رُسُلاً مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً
165- Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak elçiler (gönderdik) ki o elçilerden sonra o insanların Allah'a karşı bir delili olmasın. Ve Allah, mutlak güçlüdür, mutlak bilgedir.

لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَٓا اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِه۪ۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَشْهَدُونَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
166- Fakat Allah tanıklık eder o şeye ki sana indirmiştir O, onu kendi bilgisiyle indirmiştir. Ve o melekler de tanıklık ederler. Ve tanıklık edici olarak sadece Allah yeter.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالاً بَع۪يداً
167- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşlerdir ve Allah'ın yolundan uzaklaştırmışlardır, onlar kesinlikle bir uzak sapkınlıkla sapmışlardır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَر۪يقاًۙ 
168- Şüphesiz ki o kimseler gerçeği örtmüşler ve haksızlık yapmışlardır, Allah onları kesinlikle bağışlayacak değildir ve onları kesinlikle bir yola iletecek de değildir.

اِلَّا طَر۪يقَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً
169- Cehennemin yolu başka, onlar onda sonsuza dek sürekli kalıcılardır. Ve bu, Allah'ın üzerine çok kolaydır.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَاٰمِنُوا خَيْراً لَكُمْۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
170- Ey o insanlar o elçi size, kendi Efendinizden kesinlikle o gerçeği getirmiştir. O halde kendinize bir hayır olarak siz inanın. Ve eğer siz gerçeği örterseniz, artık şüphesiz o şeyler ki  Göklerdedir ve o şeyler ki Yerdedir Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilicidir, mutlak bilgedir.

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ وَلَا تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُۘ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَلَا تَقُولُوا ثَلٰثَةٌۜ اِنْتَهُوا خَيْراً لَكُمْۜ اِنَّمَا اللّٰهُ اِلٰهٌ وَاحِدٌۜ سُبْحَانَهُٓ اَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌۢ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً۟
171- Ey o kitabın mensupları, siz kendinizin yükümlülüğünde sakın ileri gitmeyin ve Allah'ın üzerine sakın söylemeyin, o gerçek başka. Meryem'in oğlu İsa Mesih, ancak ve ancak Allah'ın elçisi ve O'nun bir kelimesidir. O, onu Meryem'e karşılaştırmıştır ve O'ndan bir esintidir. O halde siz Allah'a ve O'nun elçilerine inanın ve "(Tanrı) üçtür" sakın demeyin. (Bunu demekten) kendinize bir hayır olarak vazgeçin. Allah, ancak ve ancak bir tek tanrıdır. O, bir çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. O şeyler ki Göklerdedir ve o şeyler ki Yerdedir, O'nundur. Ve dayanak olarak sadece Allah yeter.

لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَس۪يحُ اَنْ يَكُونَ عَبْداً لِلّٰهِ وَلَا الْمَلٰٓئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَۜ وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً 
172- Mesih, Allah'a bir kul olmaktan asla kaçınmaz ve o melekler de. Ve kim O'na kulluk etmekten kaçınır ve büyüklük taslarsa, artık O onları yakında kendisine toplu olarak sürüp toplayacaktır.

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً
173- Şimdi o kimselere gelince ki onlar inanmışlar ve o düzgün işleri işlemişlerdir, artık O onların ödüllerini tastamam ödeyecek ve kendi lütfundan da artıracaktır. Ve o kimselere gelince ki onlar kaçınmışlar ve büyüklük taslamışlardır, artık O onları çok acı verici azapla azaplandıracaktır. Onlar, Allah'ın berisinden bir yakın ve bir yardımcı kendileri için bulamayacaklardır.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً
174- Ey o insanlar size, kendi Efendinizden bir sağlam kanıt kesinlikle gelmiştir ve biz size bir apaçık ışık indirdik.

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِه۪ فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍۙ وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطاً مُسْتَق۪يماًۜ
175- Şimdi o kimselere gelince ki onlar Allah'a inanmışlar ve O'na sımsıkı sarılmışlardır, artık O onları kendisinden bir şefkate ve lütfa girdirecek ve onları kendisine bir dosdoğru yola ilecektir.

يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
176- Onlar senden görüş bildirmeni istiyorlar. Sen de ki: "Allah, Kelale (babası ve çocuğu olmayan) hakkkında size görüş bildiriyor. Eğer bir erkek kişi yok olur (ölür), onun da bir çocuğu yok kız kardeşi varsa, o vakit yarısı onadır o şeyin ki o bırakmıştır. Eğer onun (kız kardeşin) çocuğu yoksa, o (erkek kardeş) ona varis olur. Yok eğer (varis) iki kız kardeş olursa o şeyden üçte ikisi onlaradır ki o bırakmıştır. Ve eğer kardeşler kadınlar ve erkekler halinde ise iki dişi payı bir erkek içindir. Allah size açıklıyor ki siz saparsınız. Ve Allah, her bir şey en iyi bilicidir."